Ana Sayfa Blog Sayfa 1834

Arjantinli sosyalist yönetmen Fernando Solanas koronavirüs nedeniyle yaşamını yitirdi

Arjantili film yönetmeni, senaryo yazarı ve politikacı Fernando Solanas yaşamını yitirdi.  84 yaşındaki Solanas’ın yeni tip koronavirüs (Covid-19) nedeniyle tedavi gördüğü Fransa’nın başkenti Paris’te tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybettiği bildirildi.

“Üçüncü Sinema” hareketinin kurucularından olan Solanas, “Kızgın Fırınların Saati”, “Güney”, “Yolculuk” gibi filmlere imza atmış ve  Arjantin’e ilişkin  belgeselleriyle tanınmıştı.

Fernando Solanas hakkıdna

16 Şubat 1936’da Buenos Aires’da doğdu. Tiyatro, müzik ve hukuk eğitimleri alan Solanas, Octavio Getino ile birlikte Grupo Cine Liberaticion (Sinema Özgürlük Grubu) grubu altında çalışmalarını yürüttüler.

Getino ile birlikte 1960’ların devrimci hareketi içinde, anti-emperyalist mücadelede ulusal kültürün bir parçası olarak sinemanın önemli bir rol oynayacağını ifade ederek “Üçüncü Sinemaya Doğru” film hareketinin manifestosunu yazdılar.

Manifestoda, emperyalist güçlerin bilim, sanat ve sinemayı kendi ideolojileri doğrultusunda kullanırken Üçüncü Dünya uluslarının da bunun karşısında “militan” bir bilim, sanat ve sinemayı gerçekleştirmeleri gerektiği belirtiliyordu. Üçüncü Sinema terimi de ilk kez bu manifestoyla kullanılmaya başlandı.

Gerilla film: Kızgın Fırınların Saati

Solanas, Getino ve Sinema Özgürlük Grubu üyeleri 1966’da Kızgın Fırınların Saati (La Hora de los Hornos, 1968) filmini Arjantin’deki faşist askeri darbenin ardından büyük bir gizlilik içinde iki yıl boyunca çekimlerini bir “gerilla savaşı” gibi yürüterek çektiler.

Kolektif bir çalışmanın ürünü olarak doğan film, 4 saat 20 dakika uzunluğunda olup Arjantin’de “Sol Peronistler”in seçimle iktidara geldikleri 1973 yılına kadar da büyük bir gizlilik içinde gösterildi. Birçok uluslararası festivalden ödüller alan film, dünyanın pek çok yerinde gösterildi.

Tangolar (El exilio de Gardel, 1985) Güney (Sur, 1988 / Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü alır), Yolculuk (El viaje, 1992), Bulut (La nube, 1998) ve Yağma Anıları (Memoria del saqueo, 2004), Hiç Kimselerin Onuru (La dignidad de los nadies, 2005), Aşkın Son Mevsimi (La última estación) gibi filmler imza atan Solanas, politika ile de ilgilendi.

Berat Albayrak istifa etti. Hükümet ve ana akım sessiz, muhalefet tepkili: Instagram’dan istifa mı olur?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak‘ın Instagram hesabı üzerinden istifa ettiğine dair açıklama paylaşıldı. Açıklamada, “Yaklaşık beş yıldır sürdürdüğüm bakanlık görevime sağlık sorunlarım nedeniyle artık devam edememe kararı aldım” denildi.

Pazar akşam saatlerinde yapılan paylaşımın ardından Cumhurbaşkanlığı’ndan veya AKP’li bir yetkiliden konuya ilişkin resmi bir açıklama yapılmadı.

Hacklendi iddiası

Açıklamanın ardından Albayrak’ın resmi Twitter adresinin ise tamamen silinmesi akıllara hesabının hacklenmiş olma ihtimalini getirdi. Üstelik istifa metninde çok fazla imla hatası bulunması, Albayrak’ın daha önce gündeme gelmeyen bir sağlık sorunundan bahsetmesi, ve “at izinin it izine karıştığı”, “sonumuz hayrolsun” gibi ifadelere yer vermesi de bu ihtimali güçlendirdi.

Saatler süren belirsizliğin ardından yetkililer dolaylı yollar aracılığıyla istifa haberini teyit etmeye başladı.

Nagehan Alçı: Teyit ettim, doğru

Habertürk ekranlarında yayınlanan Açık ve Net programına konuk olan gazeteci Nagehan Alçı, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın istifa kararına ilişkin şunları söyledi:

Beklenen bir karar değildi, şaşırtıcı bir gelişme. Berat Albayrak’ın böyle bir metin yazdığıyla ilgili tartışmalar vardı, ben teyit ettim, metin doğru, basın sözcüsünden teyit ettim. Berat beyin kendi kararı olduğu ve istifa metni yazdığını doğrulattım. Henüz Cumhurbaşkanlığı’ndan bir açıklama gelmedi. yüzde 90 ihtimalle Cumhurbaşkanlığının bu istifayı kabul etmeyeceğini düşünüyorum.

Bloomberg: Telefonu kapalıydı

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın istifa etmesi, yabancı basında da geniş yer buldu. Konuyla ilgili kapsamlı bir haber hazırlayan ABD merkezli Bloomberg, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nda görevli yetkililerin istifayı doğruladığını aktardı.

Haberde ismi açıklanmak istenmeyen yetkilinin “Albayrak’ın bazı danışmanları bile bu duruma şaşırdı. Ona ulaşmak için aradılar fakat bakanın telefonu kapalıydı” dediği belirtildi.

NYT: Baskının ortasında istifa etti

ABD merkezli New York Times gazetesi ise “Türkiye’nin maliye bakanı gerileyen ekonominin yarattığı baskının ortasında istifa etti” başlığını kullandı.

Gazete Türkiye ekonomisinin çökmekte, Türk lirasının ise batmakta olduğunu yazdı. New York Times, Albayrak’ın istifasının ABD’deki başkanlık seçimleriyle de ilişkili olabileceğini öne sürdü:

Albayrak’ın görevinin bir kısmı da Beyaz Saray ile ilişkileri, Başkan Trump’ın kızı Ivanka Trump ve kocası Jared Kushner ile olan arkadaşlığı sayesinde yürütmekti.

Öztrak: Aile kavgası ekonomiyi batırıyor

İstifa açıklamasının ardından muhalefet partilerinden de tepkiler gelmeye başladı. CHP Parti Sözcüsü Faik Öztrak, “Ülke ekonomik buhranda. Saatlerdir Hazine ve Maliye Bakanı istifa etti mi belli değil. Aile kavgası ekonomiyi batırıyor. Milletimiz tek adam rejiminin kaprislerini çekmek zorunda değil” dedi.

CHP’li Murat Emir de, “İstifa var mı? Yok mu? İktidar bu süreci bile yönetmekten aciz. Saray susunca yandaş medya da dilini yuttu, ne demesi gerektiğini öğrenmeyi bekliyor” dedi.

Poyraz: Instagram’dan istifa olur mu?

İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dikbayır da “Millî ekonomi anlayışınızın sadece ranttan ibaret olduğunu, devleti döviz borcuna boğduğunuzu; çiftçiden, emekliye, esnafa gence kadar herkes biliyor. Türk ekonomisinin bu hâlde olmasının bizatihi sebebi ranta ve dövize düşkün zihniyetiniz. Darısı diğerlerinin başına…” ifadelerini kullandı.

İyi Parti Genel Sekreteri Uğur Poyraz ise “Ekonomik olarak zor günlerden geçtiğimiz böyle bir dönemde; Maliye Bakanı istifa etti mi etmedi mi? İstifa kabul edilecek mi edilmeyecek mi? Hesabı hacklendi mi hacklenmedi mi? Hacklenmediyse Instagram üzerinden istifa olur mu? Bu sorulara bir zahmet iktidar cevap versin” cümleleriyle tepkisini gösterdi.

Paylan: İstifa etmeyi bile beceremiyor

HDP’li milletvekili Garo Paylan “Derin bir ekonomik kriz yaşıyoruz. Ekonomiden sorumlu bakan istifa etmeyi bile beceremiyor. Saray içi entrikalar, 83 milyon vatandaşımızın geleceğini  karartıyor” ifadeleriyle tepkisini dile getirdi.

Urbarlı: Klasik medyada tık yok

Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Koray Doğan Urbarlı ise yaptığı açıklamada “Erdoğan Rejimi, Trump’ın izinden gidip Berlusconi gibi kendi medyasını ve Putin gibi otoriter rejimi kurmadığı için bir saattir Berat Albayrak’ın istifasını herkes konuşurken ajanslar ve klasik medyada “tık” yok!” tepkisini gösterdi.

Sayan: İstifanın kabul edilmeyeceğini umuyorum

AKP’li siyasetçiler ise uzun süre bekleyişin ardından Albayrak’ın Türkiye’ye katkılarını öven ve istifasının kabul edilmemesi gerektiğine ilişkin destek mesajları atmaya başladı.

Ulaştırma ve Altyapı Bakan Yardımcısı, Ömer Fatih Sayan sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “Berat Albayrak yerli, milli olarak enerjide yaptıklarını ancak anlayanlar ekonomide de Ülkemizin 2023 hedeflerime ulaşması için sayısız hizmeti hayata geçirdiğini göremezler. İstifanın kabul edilmeyeceğini ümit ediyorum. Ülkemizin, Milletimizin ve Ümmetimizin size ihtiyacı var” dedi.

‘Ülke için gece gündüz çalıştı’

 

AKP İstanbul Milletvekili Sare Aydın, “Berat Albayrak bir dava adamıdır, ülkesine adanmış bir devlet adamıdır. Pandeminin tüm dünya ekonomilerini altüst ettiği bir dönemde büyüme dinamiğini ayakta tutmak için, her tür zorluğa rağmen gece gündüz çalışmıştır. Birikimiyle ülkeye hizmet etmede daha çok yolu vardır. Devam” dedi.

Ankara Milletvekili AKP’li Naci Bostancı ise “Sn. Berat Albayrak bakanımız şahsen açıklama yapmadan mevcut haberler üzerinden değerlendirme yapmak doğru olmaz. Yıllardır bu ülkeye milletimize fedakarca yaptığı hizmetleri biliyor ve ayni şekilde devamını diliyoruz. Konu her bakımdan Sn. Cumhurbaşkanımızın takdirindedir” ifadelerini kullandı.

Berat Albayrak’ın açıklaması

İstifa kararının belirtildiği açıklamada “Yaklaşık beş yıldır sürdürdüğüm bakanlık görevime sağlık sorunlarım nedeniyle artık devam edememe kararı aldım. Bundan sonraki süreçte artık zamanımı uzun yıllardır zorunluluktan ötürü ihmal ettiğim ve bana desteğini hiçbir zaman esirgemeyen annem, babam, eşim ve çocuklarıma ayıracağım” ifadeleri kullanılmıştı.

Pazar günü akşam saatlerinde yayınlanan açıklamada “Çok büyük hedeflerle çıktığımız bu yolculukta gerçekleşecek olan bayrak değişimiyle yeni gelen arkadaşlarımız Cumhurbaşkanımızın liderliğinde Büyük ve Güçlü Türkiye hedefine her zamankinden daha kararlı ve emin adımlarla devam edeceklerdir” denilmiş, açıklama şu şekilde devam etmişti:

Enerji’de olduğu gibi Ekonomi’de de ektiğimiz tohumlar çokta uzak olmayan bir gelecekte koca koca çınarlara dönüşecek ve ülkemizi tam bağımsızlık hedefine ulaştırdığına şahit olacağız inşallah. Bundan en ufak şüphem yoktur.

‘At izi it izine karıştı’

Bu 5 yıllık süre zarfında benimle zor ama kutsal yükü yüklenen tüm yakın mesai arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Çokça hakkım geçmiştir haklarını helal etsinler. At izinin it izine karıştığı, Hak ve batılı ayırt etmenin zorlaştığı böyle çetin bir zamanda bizlerin samimiyetine inanarak dua eden her bir vatandaşımızdan Rabbim razı olsun.

Türkiye tarihindeki belki de en kritik dönemlerden sayılacak olan bu 5 yıllık süre zarfında ülkeme ve ümmete hizmet etmeyi bana nasip eden Rabbime sonsuz hamdolsun. Gaybı, kalpleri ve hakiki niyetleri bilen mutlak güç sahibi Cenab-ı Allah bizleri Sırat-i Müstakim’den ayırmasın. Sonumuzu hayreylesin.

Beş yılda iki bakanlık

Aynı zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın damadı olan Berat Albayrak 7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP’den milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi.

1 Kasım genel seçimleri sonrasında Ahmet Davutoğlu başbakanlığında kurulan 64. Hükûmette Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na getirildi. Binali Yıldırım tarafından kurulan 65. Hükûmette bu görevine devam etti.

2017 Anayasa referandumunda kabul edilen Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi sonrasında gerçekleştirilen 2018 genel seçimlerinin ardından kurulan 66. Hükûmette Hazine ve Maliye Bakanı oldu.

ABD’nin 46’ıncı Başkanı Joe Biden

ABD medyasına göre, Amerika Birleşik Devletleri‘nde 3 Kasım günü yapılan Başkanlık Seçimi’ni 270 delege sayısını aşan Demokrat Partili aday Joe Biden kazandı. Seçimlerin en kritik eyaletlerinden biri olan ve 20 delegesi bulunan Pensilvanya‘dan Biden lehine sonuç gelmesi üzerine, ABD basını Biden’in Başkan olabilmek için yeterli delegeye ulaştığını bildirdi. Başta Associated Press (AP) olmak üzere uluslararası haber ajansları da Biden’ın ABD’nin 46. başkanı olduğunu duyurdu. Kritik eyaletlerden Nevada‘yı da Biden alarak delege sayısını 290’a yükseltti.  

Resmi sonuçlar ilan edilmemiş olmasına karşın, Donald Trump, oy sayımı devam eden diğer eyaletlerde kazansa bile tekrar başkan seçilme şansını yitirmiş durumda. 

Joe Biden bir twitter mesajı atarak, seçilmekten onur duyduğunu ve seçim sürecinde sürekli söylediği gibi bütün Amerikalıların Başkanı olacağını ifade etti. 

https://twitter.com/JoeBiden/status/1325118992785223682

ABD’nin en yaşlı ve J.F. Kennedy‘den sonra ikinci Katolik başkanı olacak Joe Biden, ayrıca ABD tarihinde en çok oy alarak Başkan seçilen ilk kişi. 2020 seçimlerine Amerika halkı rekor katılım gösterdi ve 100 milyonu önceden, 50 milyonu sandığa giderek olmak üzere, 150 milyon seçmen oy kullandı.

Biden’in yardımcısı olarak aday gösterilen Kamala Harris ise ilk kadın, Siyah ve Asya kökenli Başkan Yardımcısı koltuğuna oturacak. 

Sonuçların ABD medyasında duyulması üzerine ülkenin pek çok yerindeki Siyah vatandaşlar sevinç gösterileri yaptı.

Üç kritik eyalette oy sayımı sürüyor

ABD Başkanlık seçiminde son durum ise şöyle: 

  • AP’nin bildirdiğine göre, kritik eyaletlerden Pennsylvania’da Joe Biden, başkan seçilmesi için gerekli asgari 270’in üzerinde 284 delege sayısına ulaştı. Biden Nevada seçimlerini de kazanarak delege sayısını 290’a çıkardı. 
  • Biden ayrıca sayımın sona yaklaştığı Georgia, Arizona eyaletlerinde de Cumhuriyetçilerin adayı Donald Trump‘ın önünde.
  • Cumhuriyetçilerin kalesi konumundaki Alaska‘da da henüz kazananın kim olduğu belli değil.
  • Georgia eyaletinde ise, yetkililer Senato seçimi için yeniden sayım yapılacağını açıkladı.

Trump pes etmiyor

ABD basınının Pensilvanya sonuçları açıklandığı sırada golf oynamaya gittiğini açıkladığı Donald Trump ise kolay pes etmeye niyetli görünmüyor. Özellikle Pensilvanya için yeniden sayım isteyeceğini belirten Trump, sonuçların medyaya yansımasından sonra bir twit atarak, seçimi kendisinin kazandığını öne sürdü. 

İkinci kez seçilmeyen 10’uncu Başkan olarak tarihe geçen Trump’ın ekibinin özellikle kritik eyaletlerde oyların yeniden sayılması hatta seçimlerin yenilenmesi için mümkün olan tüm hukuki yolları deneyeceği belirtiliyor. Avukatları, pazartesi günü çok sayıda eyalet için dava açacaklarını bildirdi. 

Gündemin düşündürdükleri

Türkiye’de gündem hiç durulmuyor. En sarsıcı konunun bile üç günden fazla gündemin birinci sırasında kalması olanaklı değil. Bazen zihnimi dinlendirmek için uzağında kalmaya çalışıyorum bu çalkantının; gazetelere, haber programlarına, sosyal medyaya uzaklaşıyorum. Çünkü sürekli takip etmeye çalışmak gerçekten son derece yorucu ve dahası can sıkıcı oluyor. Öne çıkan her yeni olay, her yeni gündem maddesi çoğu zaman geleceğe dair umutlarımızı biraz daha aşındırıyor. Umut aşılayan olaylar ise ne yazık ki çok daha sınırlı öbürlerine göre. Bu hafta, son günlerde öne çıkan bazı olayların bende yarattığı düşünceleri paylaşmak istiyorum sizlerle. Ayrıca yakın gelecekte parlatılacak bir konuyu henüz tam olarak parlatılmadan ele alacağım. Parlatıldığında yeniden yatırırız masaya.

Deprem ve Elif bebek

Türkiye bir deprem ülkesi demenin ne kadar anlamı var bilmiyorum. Çünkü konunun uzmanları bunu uzun yıllardır söylüyorlar. Sanırım sağır sultan bile duydu ve ezberledi bu cümleyi. Peki, ne oldu? Yani Türkiye’nin bir deprem ülkesi olması neyi değiştirdi? Hiç değilse 1999 Gölcük ve Düzce depremleri ile 2011 Van depreminden sonra ne değişti kentlerimizde, köylerimizde, okullarımızda, kamu binalarımızda? 2000 yılından beri toplanan 37 milyar dolar deprem vergisi[1] nereye harcandı? Her depremden sonra devleti temsil eden yöneticilerin verdiği sözlere ne oldu? Bu sorular böyle uzar gider.

Ben olayın başka bir yönünde bakmak istiyorum, izninizle. İzmir depreminin[2] gerçekleşmesinden tam 65 saat sonra enkazdan çıkarılan Elif bebek bir süre herkesin birinci önceliği oldu. Siyasiler Elif bebek üzerinden prim yapmaya çalışırken halk da bol bol Elif bebek paylaşımı yaptı sosyal medyada. Elbette bir çocuğun kurtarılması çok önemli, elbette o kurtarılışın muhteşem bir fotoğrafla taçlandırılması çok anlamlı. Bunlara diyecek hiçbir sözüm yok. Böylesi yoğun üzüntü zamanlarında bu tür tesellilere toplumun ihtiyacı olabilir, kabul ediyorum. Ne olursa olsun umudumuzu ayakta tutacak direnç noktalarından destek almalıyız. Fakat Elif bebek üzerinden yaptığımız bu coşku ve mutluluk patlaması, kendimi tutmadan söyleyeceğim, biraz da ikiyüzlülük değil mi? Bir bebeğin, bir çocuğun yaşamı bu kadar değerliyse, ki kesinlikle öyle, binlerce, milyonlarca bebeğin, çocuğun geleceğini karartacak adımlar atmamızı nasıl açıklayacağız?

Yoo, yalnızca devlet politikalarına değil sözüm. Elbette asıl sorumluluk orada. Ormanlarımızı madenlere, yollara, çöplüklere, yayılan kentlere kurban etmek, nükleer ve termiğe yatırım yapmak, yenilenebilir enerjiyi yeterince desteklememek, tarım topraklarını korumamak ve buna benzer pek çok politik kararın altına sorumsuzca imza atmak ortada dururken bireysel tercihlere söz söylemek pek de anlamlı olmayabilir. Ancak unutmayalım ki makro politikaları yönlendiren ana unsur çoğu zaman bireysel tercihlerimizin yansımasıdır. Açık yüreklilikle yanıt verelim: Kaçımız çocuklarımızın, onların çocuklarının, milyarlarca Elif bebeğin yaşam hakkına saygı gösterdiği için yediğimize, içtiğimize, giydiğimize, ulaşım, barınma, ısınma, tatil yapma, oy verme… tercihlerimize dikkat ediyoruz? Kaçımız, hepsinde olmasa bile bunlardan bir ya da birkaçında değişikliğe gitme ihtiyacını hissediyor, olanaklarımız ölçüsünde sahip olduğumuz konfor seviyesini gelecek kuşakların lehine düşürme fedakârlığını yapabiliyoruz? Zor soru değil mi?

Oysa sosyal medyada bebek fotoğrafı paylaşıp, o güçlü parmağa yapışmış minicik el güzellemesi yapmak ne kadar kolay. Bugünün ve geleceğin milyarlarca masum bebeği; yalnızca insanı değil otu, böceği, ağacı, çiçeği, kuşu, ayısı… uzatmamızı beklerken, bizim beklenen o eli cebimizden bile çıkarmaya tenezzül etmeyip Elif bebeğin elini konuşmamız ikiyüzlülük değil de nedir? Alınan olursa kusuruma bakmasın, ben tam olarak böyle düşünüyorum. Ve yüksek sesle söylüyorum, en yakınımdakilerden, en sevdiklerimden hiç tanımadıklarıma kadar birilerine duyurabilirim umuduyla. Bugünün ve geleceğin Elif bebeklerine elimizi uzatmak için değişimin kendimizden başlaması gerektiğine, biz değişmezsek hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanlım. Hemen, şimdi!

Kral öldü yaşasın yeni kral

Bu yazıyı yayımlanmasından iki gün önce, yani Perşembe günü yazıyorum. An itibariyle ABD başkanının kim olacağı henüz belli değil. Hoş, belli olsa da tartışması uzun sürecek gibi fakat Joe Biden 264 delegeye ulaşmış durumda ve muhtemelen kısa süre içerisinde Başkanlık hakkını kazanacak. Sonrasında ne olacağını, Trump’ın ne çılgınlıklar yapacağını birlikte göreceğiz.

Dün akşam yerli ve yabancı haber kanallarına sırayla göz gezdirdim. Hemen hepsinde seçim ile ilgili haberler, programlar vardı. Öyle anlaşılıyor ki bütün dünya ABD seçimlerine kilitlenmiş durumda. Uluslararası ilişkiler uzmanı değilim. ABD uzmanı hiç değilim, fakat uzman olmaya gerek var mı, ondan da emin değilim. Trump uç örneğini bir kenara koyarsak, ABD’de demokratların mı yoksa cumhuriyetçilerin mi başkanlığı kazandığı dünyanın geri kalanı açısından ne anlam ifade eder? Bence pek bir anlamı yok. ABD hep ABD olacaktır ve asla dünya barışını, dünya halklarının kardeşliğini düşünmeyecektir. ABD için kendi çıkarından üstün hiçbir değer olmadı, korkarım olmayacak da. Demokrat ya da cumhuriyetçi başkan ABD’nin kendisini ilgilendiren sağlık, eğitim, sosyal güvenlik vb. alanlarda fark yaratır yalnızca. Uluslararası arenada başkan demokrat da olsa ABD şahin olacaktır, güvercin olmasını kimse ummasın.

Ancak bir alan var ki, bu seçimi kimin kazanacağına göre ABD’nin izleyeceği yol önemli ölçüde farklılaşacak ve bu bütün dünyayı etkileyecek. O alan iklim krizi. Malum, Trump iklim konusunda berbat bir performans sergiledi. Columbia Üniversitesinde Çevre Hukuku profesörü olarak görev yapan Micheal Gerard’ın Trump hakkındaki şu cümlesi yeterince açıklayıcı, sanırım[3]: İklim değişikliğinin ne olduğu konusunda gerçekten hiçbir bilgisi yok.

Trump yönetiminin genel olarak çevre özel olarak da iklim konusunda attığı pek çok olumsuz adım oldu. Ancak, sanırım bardağı taşıran damla, bundan neredeyse tam bir yıl önce, 4 Kasım 2019’da ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun yaptığı twitter paylaşımı ile dünyaya duyurulan Paris Anlaşması’ndan çekilme kararı oldu. Buna karşılık, Biden seçmenin karşısına “Temiz Enerji Devrimi ve Çevresel Adalet Planı”[4] ile çıkarak, çok uzaklardaki bizlerin gönlünü bile fethetmeyi başardı. Umalım ki Biden –kazasız belasız başkanlık koltuğuna oturursa- sözlerinin arkasında dursun. Bekleyip göreceğiz.

Siz neymişsiniz be abi!

Hatırlarsınız geçen sene 11 Kasım’da hükümet “benden önce bu ülkede her şey kötüydü, güzel olan ne varsa ben akıl ettim, ben yaptım” algısını yaratmak üzere tasarlanmış bir adım daha attı. Türkiye’nin yüz elli yılı aşan ormancılık birikimini, mesleki ve bilimsel deneyimini bir kenara koydu. Ormanlar için gerektiğinde canını vermekten çekinmeyen işçisinden genel müdürüne binlerce ormancının emeklerini, onların koruduğu ormanları, ormanlaştırdığı çıplak toprakları değersizleştirmek pahasına, yıllardır ülke çapında ve dünya genelinde kutlanılan 21 Mart’ı da bir kenara iterek; “Ben yapmadıysam kötüdür, ben yenisini yapacağım” diyerek, bizlere yeni bir ağaçlandırma bayramı hediye etti.

11 Kasım 2019’da ülkenin her yerinde, aynı günde 11 milyon fidan dikilmesi hedefiyle yola çıkıldı ve 14 milyon fidan dikildiği açıklandı. Bu sene 11 Kasım’da 83 milyon hedefleniyor. Dikilen her fidan için dikene minnet duyarız, bu ayrı. Fakat ülkenin dağını, taşını, ormanını, deresini, ağacını, kuşunu paraya dönüştürmek için sınır tanımaz bir doğa tahribatına neden olurken bir yandan, öbür yandan en büyük çevreci biziz algısı yaratmak için bilimsel gerçekleri gizleyerek, terimleri eğip bükerek, istatistikleri halkın anlamayacağı hale getirip çarpıtarak yapılan işi açıklamaya çalışırsanız, bize de diktiğiniz her bir fidan için ayrı ayrı teşekkür ettikten sonra gerçekleri en yalın haliyle açıklama hakkı doğar. Ama şimdilik hep birlikte şarkı söyleyip eğlenelim biraz. Benim aklıma bir tane geliyor. Ne dersiniz?

*

[1] 04.11.2020 tarihinde Halk TV’de yayımlanan Dünyanın 1001 Hali programında Emin Çapa tarafından verilen bilgidir.

[2] Her ne kadar kamuoyunda İzmir depremi olarak geçse de, depremin merkez üssü Sisam (Samos) Adası olduğu için, bahsettiğimiz depremin resmi adı Samos ya da Sisam depremidir.

[3] bbc.com’da 23 Ocak 2020’de yayımlanan “What does Trump actually believe on climate change” adlı yazıdan alıntıdır. Yazıya şu linkten ulaşılabilir.

[4] https://joebiden.com/climate-plan/#

Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın başarısı için

“Şimdi dünyaları yok eden ölümün kendisi oldum. Sanırım hepimiz düşündük bunu, o ya da bu şekilde…” [1]

1945 yılında Manhattan Projesi kapsamındaki Trinity (Üçlü) Test’in ilkini New Mexico- Alamogordo’da gerçekleştirdiklerinde, bombanın yapım sürecinde görevli olan fizikçi Robert Oppenheimer nükleer patlamanın etkisi karşısındaki hissiyatını Hinduların Kutsal Kitabı Bhagavad Gita’dan bir alıntıyla ifade eder. Onun bu sözleri yüzeysel bir değerlendirmeyle “güç sahipliğinin dışavurumu” sanılarak yıllarca yanlış yorumlanmışsa da James Hijiya’nın “The Gita of Oppenheimer (Oppenheimer’ın Gitta’sı) makalesinde ışık tuttuğu perspektiften bakınca sözlerinin dünyayı yok edebilecek bir ölüm makinası inşa etmek zorunda kalmanın vicdani ağırlığıyla baş etme çabasının itirafı olduğu anlaşılır [2].

Ne var ki siyasi figürlerin siyasi gerilim ortamında gövde gösterisi kıvamında nükleer testler yapılabilmesi Bhagavad Gita’nın dizelerindeki gibi dünyaları yok eden ölümün kendisi olmaya namzetmiş ruh hali içinde bu silahları kullanmak istemesi, hep ihtimal dahilindedir.

Nükleer silahlanma suçtur!

2017 yılında Nobel Ödülü’ne layık görülmesiyle adı dünya çapında duyulan Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması/Treaty Nuclear Weapon Prohibition (TPNW) kampanyası ile ICAN son 10 yıldır nükleer silahlanmaya karşı çeşitli ülkelerdeki sivil toplum örgütlerinin dayanışma içinde verdiği mücadeleyi zirveye taşıdı. Anlaşmanın 24 Ekim 2020 tarihinde 50’inci ülkenin de imzalamasıyla resmiyete kavuşması ise tarihte ilk defa nükleer silah üretmenin, test etmenin, topraklarında bulundurmanın ve nükleer silah satın almanın birlikte yasaklandığı, diğer bir açıdan ise aksi faaliyetlerin “suç” teşkil ettiğinin resmen yürürlüğe girdiği anlamına geliyor.

Şüphesiz nükleer silaha sahip olan ülkelerin nükleer silahsızlanmayı savunan bir metnin altına imza atmasını beklemek şimdilik bir hayal. Zira 2019 yılının verilerine göre dokuz devlet – ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Fransa, Çin, Hindistan, Pakistan, İsrail ve Kuzey Kore – yaklaşık 13.400 nükleer silaha sahip  ve bunların 1800’ü yüksek operasyonel alarm durumunda[3].

Öte yandan T.P.N.W.’ye imza atmış olan devletler arasında Türkiye, Suudi Arabistan gibi ilk kez nükleer santral kurma sürecindeki ülkeler yer almadığı gibi nükleer santrali bulunan 31 ülkeden de yalnızca ikişer reaktöre sahip Brezilya ve Meksika’nın imzacılar arasında olması, yani diğerlerinin henüz yer almaması da dikkat çekici. Zira bu detay bize nükleer santrallerle nükleer silahlanma arasındaki ilişkiye dair bir şeyler söylüyor.

Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’na nükleer santrali bulunan, nükleer santral kurma planları yapan ülkelerin şimdiye kadar imza atmamış olması (umalım ki izleyen süreçte imzalansın) nükleer silahlanmaya ve testlere karşı daha önce yapılmış olan önceki küresel anlaşma ve kampanyaların neden başarıya ulaşmadığını ve yine yeniden Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’na ihtiyaç duyulduğunu bize gösteriyor. Peki bugüne dek yanlış olan neydi ve Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın(T.P.N.W.) başarı sağlaması için ne yapılmalı? Bunun için biraz geçmişe gidip daha önce yapılmış olan nükleer silahlarla testlerin yasaklanmasına yönelik imzaya açılmış olan anlaşmaların geçmişine bakalım.

Amacına ulaşmayan nükleer silah karşıtı girişimler

Nükleer testlere İkinci Dünya Savaşı‘nı müteakip Soğuk Savaş Dönemi’nde başlandı. 1974 yılına kadar atmosferde, yer altı ve deniz altında gerçekleştirilen yaklaşık 2 bin nükleer test, devletlerin “güçlerini” birbirlerine göstermeye çalıştığı bir yarış havasında geçti. Pasifik’te, uzak coğrafyalarda yerli halkların radyoaktif kirliliğe maruz bırakılmasının neticesinde oluşan tahribata karşı dünya kamuoyu ilk olarak 1964 yılında Nükleer Silahların Yayılmasının Kısmi Önlenmesi Anlaşması’nı imzaya açtırdı. Denizaltı ve atmosferdeki testler yasaklanınca testlere yer altında devam edilmesiyle kısmi anlaşma yerine daha kapsayıcı anlaşma yapılması ihtiyacı doğdu. 

Bununla beraber dünya genelinde kanser ve türevi hastalıklarındaki artış ve çocukların dişlerinde nükleer silahların atılmasıyla açığa çıkan radyoaktif elementlerden stronsiyumun tespit edilmesi durumun vehametini ortaya serince, dünya kamuoyu bu kez uluslararası hekimlerin desteğini alarak daha güçlü bir şekilde nükleer testlerin durdurulması için sesini yükseltti ve 1968 yılında Nükleer Silahların Yayılmasının Kapsamlı Önlenmesi Anlaşması (N.P.T.) imzaya açtırıldı.

Türkiye, bu anlaşmayı 1969 yılının Mart ayında imzalamış, 1979 yılında T.B.M.M.’de onaylatarak yürürlüğe koymuştur. Nükleer silahlanmayı ABD ve eski S.S.C.B.’nin sahipliği ile sınırlama anlamına gelen NPT imzacısı ülkelerin nükleer teknolojiyi geliştirmesinin ise silahlanmaya yönelik kullanılmayacağının sözünü vermiş göründüler. Bu sözün geçerliliği bir yana bugün hala yürürlükte olan bu anlaşmayı parlamento onay sürecinden geçirmemiş devlet de çoktur. Akabinde nükleer güçler testlere devam ettiği için de 1996 yılında Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Anlaşması (C.T.B.T.) imzaya açıldı. Lakin bu anlaşma da imzacı devletler tarafından mecliste onaylatılmadığı ve aralarında mevcut nükleer alt yapısına rağmen hiç imzalamamış olan devletler bulunduğu için bugün işlevini tam olarak yerine getirememektedir. Türkiye C.T.B.T.’yi 1996 yılında imzalayarak 2000 yılında T.B.M.M.’de onaylamıştır.

Nükleer silah-santral geçişliliği göz ardı edilince

Nükleer silahlarla nükleer enerji üretim alt yapısı arasında bir geçişlilik olduğu ise günümüzde yaygın şekilde biliniyor. Nükleer silahların yarıştırıldığı Soğuk savaş ortamında ABD Başkanı Eisenhower tarafından 8 Aralık 1953 tarihinde ilan edilen Barış için Atom Anlaşması da bu savaş teknolojisinin geliştirilmesini meşrulaştırılmaya yönelik kullanılmıştır.

Nükleer gücün bir enerji olarak günlük yaşamın kalbine sokulması için esas büyük adım ise dünya çapında etkileri olan 1973 Petrol Krizi ile atıldı. Öyle ki nükleer enerjinin petrolle elde edilen elektrik enerjisine alternatif çözüm olarak sunulması dünya çapında literatüre Nükleer Rönesans olarak geçti.  Bu açıdan 1970’lerde nükleer enerjinin petrole alternatif enerji kaynağı olarak gösterilmesi günümüz iklim krizi koşullarında nükleerin temiz enerji şeklinde lanse edilmesine benzetilebilir.

Nükleer santral kurma eğilimi ABD’de 1979 yılındaki Üç Mil Adası Nükleer Felaketi’yle sekteye uğrarken dünyanın geri kalanı ABD ile aynı nükleer farkındalık noktasına ancak 1986 yılında Çernobil Nükleer Felaketi’ni yaşayarak gelmiş ve felaketin üstünden geçen 10 yılın sonunda nükleer santral yatırımları yeniden başlayabilirken irili ufaklı kazalar görmezden gelinse de radyoaktif kabus 25 yıl sonra Fukuşima Nükleer Felaketi ile kendini yeniden hatırlatmıştır. 

Nükleer silahlanma anlaşmalarına rağmen nükleer enerjinin kullanımının yaygınlaştığı dönemlerde, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi anlaşmalarıyla nükleer testlerin yasaklanması anlaşmalarının işlevsizliğinin sırrı nükleer silah-santral süreçlerinin kesişimselliğinde gizlidir. Nükleer teknolojinin askeri alandaki kullanımının nasıl geliştirildiğine örnek olarak ABD Savunma Bakanlığı’nın 2005 yılındaki bir çalışmasında 1-3 kilogram plutonyumun nükleer silah yapmak için yeterli olduğu açıklaması [4], 1000 megawatt gücündeki nükleer reaktörün yılda 200 kilogram plutonyum üretiyor olduğu gerçeğiyle birlikte değerlendirilmelidir.

Bununla birlikte nükleer santral -nükleer silah üretimi ilişkisinin barındırdığı olasılıkların yanı sıra nükleer yakıtın üretim aşamasında seyreltilmiş uranyum mermisi üretiminde kullanıldığı da göz önüne alınmalıdır. Nitekim 1945 yılında Hiroşima’ya atılan nükleer bombanın uranyum, Nagasaki’ye atılan bombanın ise plutonyum bombası olması da nükleer silahlanmanın salt plutonyum kullanımından ibaret olmadığını gösterir. Nükleer yakıtın işlenmesini de Körfez Savaşı‘nda, Sırbistan, Ukrayna savaşlarında ve yakın tarihte Suriye’de seyreltilmiş uranyum mermilerinin kullanılmasıyla birlikte düşünmek gerekir.

Nükleer santrallerde meydana gelen kazaların nükleer bomba atılmış, diğer bir deyişle nükleer silah kullanılmışçasına tahribat yarattığı ise bilinen bir diğer gerçektir. Özellikle Çernobil Nükleer Felaketi’nin Hiroşima’ya atılmış olan atom bombası ile açığa çıkan radyasyonun 200, Fukuşima Nükleer Felaketi’nin ise 400 katı daha fazla radyasyon yaydığını da hatırlamakta fayda var. Yine nükleer santrallerin operasyon halinde bile çevreye yaydığı radyasyonun kümülatif olarak etkisinin hesaplanmasının gerekmesi Fukuşima Nükleer Felaketi’yle pekiştirilen bir derstir. Nükleer santrallerin riskleri bu yazının konusu olmadığı ve yazının uzunluğunu gözetmem gerektiği için bu konuya fazla giremesem de nükleer riskler ile ilgili olarak önceki yazılarıma bakılabilir.

Sonuç olarak, Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın resmen yürürlüğe girmesinin anlamına tekrar dönersek, bu anlaşmayla nükleer silahlanmanın suç olduğunun ilan edilmesi çok kıymetli bir adımdır. Ancak bu girişimin amacına ulaşması için nükleer silahlanmanın beslendiği damarların kurutulması elzemdir.

Nükleer silahsızlanma nükleer santral işletim süreçlerinden nükleer santrallerin muhtaç olduğu nükleer yakıtın ham maddesini oluşturan ve ekosistemi zehirleyen uranyum madeninin yerin altından çıkarılmasına kadar (sağlık dışındaki alanlarda) nükleer yakıt çevrimi süreçlerindeki kullanımından vazgeçilmesini gerektirir. Türkiye gibi nükleer santrali bulunmayan ülkeler ise nükleer silahlanma dünya kamuoyu nezdinde “SUÇ” ilan edildiğinden, çıkmak zorunda kalacakları bu yola hiç girmemeli, Türkiye’de halihazırda inşaatına devam edilen Akkuyu Nükleer Santrali ile Sinop Nükleer Santrali projelerinden vazgeçilmelidir. Fakat ne Türkiye ne diğer devletler nükleer santral planlarından ve nükleer yakıt çevrimi süreçlerinden sivil toplum talep etse de irade kullanarak çekilecekleri  için Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın (T.P.N.W.) başarı sağlaması adına bu anlaşmanın nükleer silahlarla sınırlı tutulmaması ve nükleer silahların beslenme kaynakları olan nükleer yakıt çevrimi süreçlerinin kurutulması önemli ve gereklidir.

*

[1] “Bhagavad Gita, Hinduların Kutsal Kitabı”, Çev.Korhan Kaya, Dost Kitabevi, 2001

[2] Bilgi için tıklayın

[3] Geniş bilgi için tıklayın

[4] Cochran T.B. Plutonium: the international scene h

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır)

[Babil’den Sonra] ‘TİİİMUUUR… nereye gittin gene!’

“…Valla onu bunu bilmem. Orada Münir babayla-oohhhh! Huriler, yiyecek, içecek, temiz hava, mis gibi kokulu çiçekler. Allah versin. Ben gelene kadar size izin. Ben geldikten sonra erken yatmak yok. Şarkıları başkaları söylesin. Ben sizi gezdireceğim arkadaş…”

Timur Selçuk, Ruhi Su’nun aramızdan ayrılışından hemen birkaç gün sonra 23 Eylül 1985’de “Sıdıka’lı, Ilgın’lı Yalın Aşklar: Ruhi Su” başlıklı şu yazıyla ustasına seslenmişti:

“- TİİİMUUUR dün gece uyutup beni nereye gittin gene?

Almanya turnelerinden birisinde, sabah kahvaltı masasında böyle takılıyordu Ruhi ağabey bana. Kendisi konser dönemlerinde özel bir dikkat gösterirdi yaşantısına. Gece en geç 23.30 civarı dostlarından izin ister odasına çıkardı.

O yattıktan sonra, kesinlikle bir şeyler yapacağımızdan emin olduğu için, bana da “Sen nasıl olsa birazdan yatarsın, yarın konser var…” derdi. 

Sabah, 9, 10 arası, o güzel sesiyle yaptığı temrinlerle uyanır, tembelliğimizden utanırdık…

Hayranlık duyduğum iki insana hep koştum, ama yetişemedim. M.N. Selçuk’a, İstanbul Oda Orkestrası’yla eşlik edebilseydik keşke – iki büyük ses, iki büyük inanç, iki büyük inat, iki büyük usta, yolları ayrı olsa da-

-Timur sana tekila yaramıyor!

Amsterdam’ da, Hollandalı güzel rehberimiz ve bizim sadece çok sevdiklerimize anlattığımız “mutaassıp” öyküler.

Konser günleri sabah yapılan ses açma temrinleri. Öğle yemeğinden sonra dinlenme. Akşamüstü konser programının yumuşak bir sesle geçilmesi. Kabil olduğu kadar az ve alçak sesle yapılan konuşmalar-Gevezelerden kaçış- Ve bütün –birikimin sahnede sergilenmesi- işte Ruhi Su’nun bir günü.

– O küçükler neydi?  Bir tane onlardan içebiliriz.

– Underberg, Ruhi ağabey, mideye iyi gelir.

– Mideye iyi gelseydi, küçük şişeye koymazlardı!

Bir gece önce, ölçüsünü aştığımız içki konusunda diplomatik dilde uyarıldığımızı anlamak için ayran ya da süt içmiş olmaya gerek yok. (tarafımızdan 4 ölçü sessizlik !)

Türkülerin çağdaş bir yorumla seslendirilmelerindeki yabancılaşma engelinin en güzel çözümünü görürüz Ruhi Su okuyuşunda.

Keşke besteciler ve opera sanatçıları gerekli dersleri alabilseler bu örneklerden. Cahil ve ezilmiş insanımıza tepeden bakmayan bir sesleniş. Bilgili, dürüst, onurlu, ama alçak gönüllü, sevecen, derde-neşeye ortak. İşte Ruhi Su.

Ruhi Su, Sadun Aren, Timur Selçuk.

-Tiiimuuur, sen önce çık. Salonu şöyle bir çalkala. Millet hızını alsın ki beni sakin ve dikkatlice dinleyebilsinler.

Programların sadece ajitasyon doğrultusunda yapılmaması konusunda bir diplomatik uyarı daha. Gene ayran ya da süt içmiş olmak önemli değil (8 ölçü sessizlik! )

Dünya görüşünden ayrılmayan bir sanat anlayışı. Bir sabır küpü ki seyredeni çatlatır. Gelecek günleri görenlerin sakin inancı. Vefalı, yalansız, yalın dostluklar. Sıdıka’ lı, Ilgın’ lı yalın aşklar. Gene Ruhi Su.

-Valla onu bunu bilmem. Orada Münir babayla-oohhhh! Huriler, yiyecek, içecek, temiz hava, mis gibi kokulu çiçekler. Allah versin. Ben gelene kadar size izin. Ben geldikten sonra erken yatmak yok. Şarkıları başkaları söylesin. Ben sizi gezdireceğim arkadaş…

– Tiiimuuur, sana dostların ölüm haberi yaramıyor!

 (Sessizlik)

Başımız sağ olsun/ Timur”

***

Bugün Timur Selçuk’un hayata veda ettiği haberini aldık. Yaşına rağmen bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle, tutkulu- coşkulu müzikleriyle bana hiç ölmeyecekmiş gibi gelen insanlardandı Timur Selçuk.

Timur abinin Ruhi Su Dostlar Korosu’na çok emeği geçti. Ruhi Su’nun ardından koroyu bugünlere taşıyan koro şeflerimizdendi. Onların emeğiyle Ruhi Su Dostlar Korosu 45 yıldan sonra bugün de türküler söylemeye devam ediyor.

Timur abiyi koroyla ilk kez 30 Mart 1987’ de Harbiye Konak Sineması’ nda gerçekleştirilen Ruhi Su Anma Gecesi’ nde izlemiştim. Sarper Özsan ile birlikte Dostlar Korosu nu yönetmiş ve piyanosu ile türkülere eşlik etmişti. Gitarda Gökçen Taşkıran ve vurmalı çalgılarda Selim Selçuk vardı. Esin Afşar’ın türküleri, Genco Erkal’ın şiirleri, İsa Çelik’in dia gösterisiyle devam eden etkinlikte Mehmet Akan yönetiminde Dostlar Hasad Çağdaş Halk Dansları Topluluğu’nun gösterisi de yer almıştı. O gece Ruhi Su’nun 1981’de Avustralya’da verdiği konserin videosunu da ilk kez izlemiştim. O konserden sonra koroya katılmaya karar verdim ve 1988’de açılan sınavı geçip koroya katıldım. 2012’ye kadar koroda türkü söyledim. Hayatımın en güzel günleriydi.

Ruhi ve Sıdıka Su, Timur Selçuk, Mehmet Akan, Esin Afşar bugün hayatta değiller ne yazık ki. Timur abinin yazısının sonunda yazdığı gibi gittikleri yerde “Huriler, yiyecek, içecek, temiz hava, mis gibi kokulu çiçekler…” var mıdır, bilemem, ama bildiğim şu ki onlar yaşadığımız bu dünyayı cennete çevirenlerdi. Ruhları şad olsun.

AKM’nin önüne kurulan sahnenin arkasında Timur Selçuk ile birlikte sahne alma sıramızı bekliyoruz / 1 Mayıs 2010

Sonraki yıllarda da zaman zaman aynı sahnede yer aldığımız Timur Selçuk ile yollarımız yıllar sonra Taksim’ de kutlanan tarihi 2010-1 Mayıs Taksim Mitingi için oluşturulan 1 Mayıs Sanatçılar Korosu’ nda bir kez daha kesişmişti. DİSK’den Mete abinin davetiyle Yasemin Göksu ile birlikte sorumluk almış ve bir koro kurmak için kolları sıvamıştık. Kısa bir sürede çok sayıda sanatçının katıldığı bir koro kurmuştuk. RSDK’nın şefi Berktay Akyıldız koroyu konsere hazırlama işini üstlenmiş ve sahnede de koroyu yönetmişti. CRR’de yapılan provalarla konsere hazırlanmıştık. Sanatçılar korosuna RSDK koristleri olarak bizler de katıldık. Coşkulu ve heyecanlı günlerdi. Timur Selçuk, sözleri Berthold Brecht’e ve bestesi RSDK eski şeflerinde Sarper Özsan’a ait olan ve Türkçe, Ermenice ve Kürtçe dillerinde seslendirdiğimiz 1 Mayıs Marşı’na piyanosuyla ve sesiyle katılmıştı.

 

En son 2012’de Ruhi Su’nun 100’ncü Doğum Günü etkinliklerinde MSGSÜ Fındıklı Kampüsü’nde Timur abiyle birlikte olmuştuk. Söyleşiden sonra kampüsün kafeteryasında korodan arkadaşlarla muhabbete devam etmiş, koronun geleceğini konuşmuştuk. Koro bu yıl 15 Aralık’ta 46’ncı yaşına girecek Timur abi. Bilesiniz ki emanetinizi emin ellerde. Gençler koroyu sahiplendiler ve sürdürüyorlar.

Her 2 Temmuz’da mutlaka telefon edip, doğum gününü kutlardım. Bu yıl da aradım. Onun her zaman bizleri kucaklayan, sevecen sesi karşıladı beni.

Timur abi bir yazısını “Özgür iradenizle, iyiden, güzelden ve barıştan yana bir yol seçin… Yolunuz açık olsun…” diye bitiriyordu.

Bugün Timur Selçuk’un hayata veda ettiği haberini aldık. “Bize dostların ölüm haberi yaramıyor” Timur abi.

Başımız sağ olsun.

 

Toplumsal yaşamlara bir tiyatro izler gibi bakmak…

ABD seçiminin ve bu seçimin sonuçlarının, net bir biçimde ve önceden kabul edilen kurallara göre, nasıl bütün tarafların doğrulayacağı bir sonuca ulaşacağı gibi konularda belirsizlikler yaşamaktayız. Aynı şeyler daha önce, Türkiye’de defalarca oldu. Başka ülkelerden örnekler de bulunabilir.

Bir toplumda çeşitli ölçütlere göre farklar ve farklara göre ayrışmış taraflar, daha da kötüsü arası çok açılmış bir kutuplaşma varsa, bir anlaşma zeminine ulaşmak gittikçe güçleşiyor. Hakem veya kuralları belirlenmiş seçim gibi nesnel süreçlerde ya da herhangi bir tartışmada/ tartışmalı konu ortaya çıktığında, toplumlar bir sonuca ulaşmak için nasıl davranıyorlar?

Davranış biçimleri olarak, çok belirgin iki genel kategoriden söz edilebilir: Barışçı süreçler ve çatışmalı süreçler. Bunların arasında ve ötesinde birçok başka kategori de kurulabilir elbet. Ancak basit olması için toplumsal davranışları, kabaca böyle dikotomik bir gruplaşmada toplayalım.

Toplumsal yaşamın önümüze çıkardığı sorunlar karşısında, ortaya çıkan durum hemen hemen her zaman, çatışmacı bir süreç oluyor. İnsan toplumları genellikle ve öncelikle, barışçı olan yöntemleri değil, çatışmalı olanı seçiyor. Birçok toplumda ise, çatışma hızla şiddet içeren yöntemlere, büyük sorunlarda, savaşlara kadar varabiliyor.

Yeşil, çevreci ya da ekolojist grupların dünya görüşü ya da kurmak istedikleri dünya düşü oldukça eşitlikçi ve ayrımcılık içermeyen, emeğe dayalı ve barışçıl yöntemleri önceleyen, şiddet kullanımını hoş görmeyen ve ne insana ne doğaya ne kaynaklara zarar vermeden, onlarla ilişkilenirken olabildiğince korumacı, demokratik ve dayanışmacı biçimde yaşama özlemi/ arayışı olarak özetlenebilirse, acaba bu tür beklentiler çok mu saf ve anlamsız?

Uzlaşma yerine şiddet neden daha fazla kabul görüyor?

Neden sakin, temiz, eşitlikçi ve hiyerarşik olmayan bir toplumsallaşma öngörülemiyor? Gereğinden fazlasını tüketmemek/ israf etmemek gibi özeni olan ve rekabetsiz, barışçıl, şiddet içermeyen, sorunları konuşarak ve dayanışarak ve birlikte çözmeye çabalayarak aşmaya çalışan toplum düzenleri, insanların büyük bir bölümü tarafından neden anlamlı kabul edilmiyor?

Bu metindeki asıl soru bu.

Yanıtının, basit ve basite indirgenemeyecek kadar karmaşık ve çok köklü nedenlere dayandığını bilmek bile insanı hala, ABD’de yaşayan toplumların nerdeyse yarısının Trump gibi çatışmacı bir politikacıyı seçmiş olmasına şaşırmaktan alıkoyamıyor. Gerçi bu tür çatışmacılığı bir erdem gibi başlarının üzerinde taşıyan politikacıların, Türkiye’de, Ortadoğu’nun başka ülkelerinde, Asya’da ve Çin’de, Japonya’da ve bütün Latin Amerika’da ve Afrika’da (ve hepsinden daha şaşkınlık verici olanı) Avrupa’da da büyük bir politik başarı sağladığını görüyoruz. Soru işareti daha da büyük hale geliyor.

Biraz daha düşününce hayvan toplumlarında da hiyerarşik yapıların bulunduğunu, büyük bir bölümünde (sadece memelilerde değil) en azından dişi-erkek ikileminin ve hiyerarşisinin; böceklerde, bitkilerde bile, istilacı türlerin diğer canlı türlerine hiçbir yaşama şansı tanımayan doğa düzenlerinin olduğunu da biliyoruz.

Bu soruyu ya da bu tür soruları, belki yanlış bir açıdan bakarak soruyoruz, belki de hiçbir zaman yanıtlayamayacağız…

*

Yaşadığımız yeryüzündeki insan topluluklarına, Anadolu’da birlikte olduğumuz insanlara, kentlere, kıra ve buralarda yaşayanların kurdukları yaşama biçimlerinin özelliklerine yeniden bakalım… Belirli sorular yanıtsız kalsa bile, nedenleri hakkında biraz daha aydınlanma veya bilme gereksinimi hiç dinmeyen bir biçimde zihninizde dönüp dolaşıyorsa, rastladığınız her şeyi bu yanıt arayışı doğrultusunda yorumlamaya başladığınızı fark ediyorsunuz.

Metin And’ın 2014’de 7. baskısını yapmış “Başlangıcından 1983’e Türk Tiyatro Tarihi” kitabını okuyorum. Özellikle “köylü tiyatrosu geleneği” ve “halk tiyatrosu geleneği” bölümlerindeki bilgiler, sanki bu doğrultudaki sorularla ilişkileniyor. 

Modern tiyatronun öncesinde, kırdaki köylü seyirlik oyunları veya kentlerdeki halk tiyatrosu, And’ın terimleriyle açık biçimlere sahip, açık eserler. Geleneksel tiyatrolarda, yaratıcılar/ oyuncular/ seyirciler ve oyununa dair bütün diğer ögeler, oyuna katılan her şey duruma göre yeniden biçimlenebilir, değişilebilir veya güncel olarak yeniden yorumlanabilir nitelikte. Bu “göstermeci tiyatronun” birçok ögesi, Brecht’in epik tiyatrosunun temel ögeleriyle benzeşiyor gibi…

Bu tiyatro geleneği, belki Anadolu’nun en kadim/ eski topluluklarından beri doğayla, doğa verileriyle, tarımla ve diğer toplumların dostça veya düşmanca ilgileriyle yoğruluyor. Anadolu halkının tiyatrosu, en saf biçimiyle sanki barışçı olasılıklar bakımından bazı ipuçları veriyor.

Ortaoyununu ele aldığımızı düşünelim. Bütün oyunun çatısı, gerilimi, Pişekar ve Kavuklu’nun, bu iki kişinin/tipin karşıtlığı ve çatışması üzerinde gelişiyor. Çok benzer düşünceleri Karagöz’le Hacivat için de söyleyebiliriz. Temel karakterler her zaman, çeşitli bakımlardan tam bir karşıtlık üzerinde kurulmuştur. Benzer özellikleri kukla oyunları ya da geleneksel başka oyun türleri için de söyleyebiliriz. Belki çok benzer kalıplar, geleneksel Çin tiyatrosunda veya Hint tiyatrosunda da aynıdır. Gerçi en temel çatışmanın her zaman iyi ve kötü, yaşam ile ölüm arasında olduğu da söylenebilir.

Şaşırtıcı olan, karşıtlık/ rekabet ve çatışma üzerine kurulan temel ilişki motifini ABD başkan adayları arasında ya da ADB-Rusya veya ABD-Çin başkanları arasındaki durum ile ilgili olarak gözlemliyor olmak… Daha da şaşırtıcı olan, seçim yapılan ülkelerde seçim süreçlerinde veya ülke içinde iktidar ile muhalefet başkanları ilişkisinde, toplumların bu gerilimi ve çatışmayı/ kavgayı ve her an çeşitli derecelerde oluşan şiddeti, aradığını görmek…

Sorun, tam olarak burada da değil. Sorun, dünyanın bütün halklarının bütün zamanlarda böyle bir gerilim ve çatışma içinde olmak istemesiyle ilgili… Neden sürekli olarak, çatışmaya hazır olmak üzere düşünce ve davranış geliştiriliyor?

Uygarlıkla ilgili bunca gelişme varken…

Eğer insanlığın yaşayabilmek ve kendini geliştirebilmek için en köklü gereksinimlerinden birisi gerilim, rakipler arasındaki çatışımlar ve elde etmek istediğini güç kullanmak veya şiddet yoluyla sonuç elde etmek isteği ise ve sürekli dünyanın bütün toplumları buna hazır olmaya çalışıyorsa, yeni kuşakları buna göre eğitmek ve yetişmek istiyorsa yeşil ve doğa dostu/ ekolojist bir bakış açısının ne kadar bir şansı olabilir ki?

Bu çatışma ve şiddet tutumunun, “uygarlıkla ilgili bunca gelişme” kaydettiğimizi sandığımız bugünde bile bu kadar canlı, bu kadar kızgın ve taşkınlık içinde olması ve bu güdünün her zaman en temel öge olmaya devam etmesi, doğrusu gelecek açısından çok ürkütücü.

Her gün gördüğümüz bunca savaş, göç ve ayakta kalabilme kavgası, yoksulluk ve ilkel bir güdüden başka bir şey olmayan rekabet, üstünlük ve hükmetme hırsı ve sonuç olarak şiddete dayalı bir hiyerarşi geleneğine toplumlar bunca açlıkla sarılmaya devam ediyorsa, bu gezegende insanların insanca ve ekolojik dengeler içinde yaşayabilmek için gerçekten bir şansı var mı?

Belki dünyanın en gelişmiş demokrasilerine, en eski ve demokratik anayasalarına doğru olmayan bir güven duyduk ve bizi fazlasıyla yanıltmasına izin verdik?

Ama gerçekten insan toplumları, bir rekabet ve çatışma olasılığı olmadan, hiyerarşiler ve temsiller olmadan, çatışma ve şiddet olmadan yaşamayı çok mu yavan buluyorlar? Süreğen bir sükunet, barış ve dinginlik ortamını, kavgasız ve gerilimsizliği, dayanışmayı ve birbirini içtenlikle anlamayı, tatsız/ heyecansız ve saçma, bir an önce aşılması/ bitmesi gereken bir toplum durumu olarak mı görüyorlar?

*

Küçük özür notu

Uzunca bir ara verdiğim için, özür dilerim.

Ancak yazmak ve yazmak için düşünmek, tam ve kesintisiz bir zihinsel durum gerektiriyor. Düşünce kesintiye uğradı mı. sökülüp giden bir çorap ipi gibi kolay-kolay, sökülmeden önceki yerine yerleştirilemiyor. İp sökülmüş ve dokuma delinmiş ya da hasara uğramış oluyor.

Ancak bunları bir mazeret olsun diye yazmıyorum. İçinde bulunduğum zihin durumu ile ilgili bir açıklama olarak yazıyorum.

Yaz aylarında hiç beklemediğim bir biçimde (ve her gün sorunun çözüleceği beklentisiyle) iki ay internet olmadan yaşadım. Söylemeliyim ki, internetsiz yaşam, çok daha basit ve sakinmiş. Teknoloji/ teknolojik gelişmeler üzerine bunca söz yazmış ve “uygun teknoloji” yeğlemesini savunmuş biri olarak, internetsizlikten yakınmanın açıklanabilecek bir yönü olmadığını bilerek yazıyorum; bu durum düşünme ve çalışma ve yaşama biçimleri bakımından beni epey değişikliğe uğrattı ve gerçek, büyük ve karmaşık dünyadan uzaklaştırdı, iletişimsiz, yalıtılmış, habersiz ve bir bakıma cahil bıraktı.

Sonra da yine internet teknolojisi ile çalışmaya başlayınca, o kadar büyük bir birikim önümü bloke etti ki, bundan uzunca bir süre kurtulamadım.

Sanırım artık hazırım, hepsi de yanıtsız kalan soruları, satırları, metinleri, alt alta dizmeye…

[email protected]

 

 

Deprem, tsunami, sel ve çöp sorunu

Türkiye bir deprem ülkesi!

Ülkede depremden etkileme potansiyeli olan nüfusun toplam nüfusa oranı oldukça yüksek. İstanbul, İzmir ve Bursa gibi devasa şehirlerin yanı sıra, neredeyse tüm Ege kıyısı şehirleri ve birçok Anadolu şehri deprem haritasında koyu kırmızı renkte! Bu da deprem meselesinin ülke çapında bir mesele olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle kıyı şehirlerinde bir de depreme bağlı oluşması muhtemel tsunami tehdidi söz konusu. Ancak bu, depremin kendisi kadar ilgi toplayamıyor.

Depremin kendisi bile yeterli önlemin alınması için yöneticileri harekete geçirmeye yetmezken, tsunami konusunda bir önlem beklemek hayal olabiliyor. Daha ismini bile söylemekte zorlanılan ve onun yerine ne anlama geldiği belli olmayan “deniz çekilmesi” “deniz taşması” gibi nitelemelerle ifade edilen bir olay. Oysaki toplumsal farkındalık açısından tsunami denmesi daha önemli. Çünkü tsunami deyince akla yıkıcı görüntüler geliyor ki bu da deprem bölgesi olan kıyı bölgelerinde ve bağlı nehir yataklarında yaşayan vatandaşları, deprem sonrası su kenarına film seyretmeye gitmekten alıkoyabilir. Benzer şekilde önlem alınması konusunda da uzun vadede meydana gelebilecek kayıpların önlenmesine de katkı sağlayabilir. Farkındalık önemli!

Diğer bir tehdit ise sel felaketlerinde! Türkiye aynı zamanda bir sel ülkesi!

Sel olaylarında da neredeyse tüm şehirler büyük risk altında. Çünkü sel felaketlerinin yaşandığı şehirlerin ortak özelliği plansız ve programsız kentleşme.  Özellikle denize kıyısı olan illerdeki durum daha da büyük risk içeriyor. Denize sıfır ve dolgular ile güçlendirilmiş betonlaşma faaliyetleri, suyun toprak ile buluşabileceği yerlerin azlığı ile tabii bir de malum dere yatakları ya da eski bataklık sahalarında yapılan yapılaşma, sorunu daha da büyütüyor. Herhangi bir doğal afeti gözetmeyen kentleşmenin hüküm sürdüğü bu alanlar, tüm bu faktörlerin yıkıcı bir felakete dönüşmesinin de önünü açıyor.

Neredeyse her yıl aynı şehirlerde sel felaketlerinin yaşandığını ve ciddi hasara neden olduğunu görebiliyoruz. Bu durum asıl itibariyle bir beceriksizlik ve ciddiyetsizlik örneği. Bu tür felaketler, insan eliyle yaratılan felaketler. Doğa olayları aslında felaket değil. Felaket olan, insanın o doğa olaylarına aldırış etmeden yaşam sürmesi. Deprem bir jeolojik olaydır,  aynı şekilde aşırı yağışlar da meteorolojik bir olaydır. Onları felakete dönüştüren ise bunları göz ardı ederek etki alanlarında inatla yapılaşan ve yerleşen, aynı zaman da iklimi değiştirecek aktivitelerde bulunmakta ısrar eden insandır.

Bir başka mesele de çöp. Türkiye aslında bir çöp ülkesidir!

TÜİK’in 2018 istatistiklerine göre kişi başı çöp üretim miktarımız Türkiye için 1.16 kg’ya çıkmış. En fazla kişi başı çöp üreten il Bartın, yıllık bazda en fazla çöp üreten il ise İstanbul olmuş. Bunu doğal olarak diğer nüfus olarak en fazla olan iller takip etmiştir. Bu şehirlerin Konya hariç hepsi de kıyı şehri. Aynı illerin deprem açısından da sel felaketleri açısından da risk altında olduğunu belirtmekte fayda var.  

Şimdi bu üç bilgiyi Türkiye’nin sokaklarındaki ve çevresindeki aşırı kirlilik sorunuyla birlikte değerlendirelim. Çünkü neredeyse her ilin her sokağında mutlaka çöp olduğunu ve toplayarak da bu çöplerden kurtulamadığımızı söyleyebiliriz.

Peki deprem, tsunami, sel ve çöp üretimini ve aynı zamanda çevre kirliliğinin bir arada değerlendirilmesi bize ne anlatacak? Şöyle ki her türlü doğal olayı afete çevirmeyi başaran Türkiye’nin bu afetlerine çöp yönetimsizliğini de ekleyince ortaya başka bir sorun daha çıkıyor. Aşırı deniz kirliliği! Bunun sel ile nasıl gerçekleştiğini 2018 yılında yayınladığımız bir çalışma ile Mersin Körfezi için ortaya koymuştuk. O dönem gerçekleşen bir sel felaketinin denizlerdeki mikroplastik çöp miktarını yaklaşık 14 kat arttırdığını ortaya koymuştuk. Bunun tsunami ile nasıl gerçekleştiğini ise son birkaç gündür İzmir’de görüyoruz. Son bir haftadır belediye yetkilileri ve bazı gönüllüler, çoğunluğu meydana gelen deprem sonrası oluşan küçük tsunaminin taşıdığı kentsel çöpleri denizden toplamaya çalışıyorlar.

Aslında tsunami sonrası denizlerin çöple dolması neredeyse tüm deprem ülkelerinde olabilen bir durum. Ancak durum Türkiye gibi, Endonezya gibi, Filipinler gibi çöp yönetiminin olmadığı ülkelerde gerçekleşince daha da vahim bir hal alabiliyor. Bir de bu çöplere tsunaminin vurduğu yerleşkelerdeki ve oralarda yaşayan insanların eşyalarını ekleyince çöpün boyutu daha da artabiliyor.

Kent yönetimi bir bütündür. İçerisinde çöp yönetimi de, bina yönetimi de, yeşil alan yönetimi de yer alır. Biri eksik olunca ciddi sorunlar meydana gelebiliyor. Ancak Türkiye gibi hiçbirini beceremeyince, ortaya tüm dünyada benzer şiddette olan depremlerde ölenlerin %90’ına sahip olmak gibi ya da kıyısı bulunduğu denizlere en fazla çöp boşaltmak gibi unvanlar da çıkabiliyor.

[Cadı Kazanı] Toprağın soykırımı

Dünya nüfusu hızla artarken doğal olarak gıda gereksinimi de artıyor. Ne  yediğimiz kadar gıdanın nereden geldiği de önemli. Toprağın kalitesi, yediğimizin de kalitesini belirler. 

Tarım ve ormancılık faaliyetleri , ekosistem ve arazi üzerindeki baskıyı arttıran en önemli etmenlerden biri. Fosil yakıtlar iklim değişikliğinin tek nedeni değil.

Tarım ve ormancılık faaliyetleri dünya çapında sera gazı emisyonlarının % 24’ünü oluşturuyor. Çünkü karbon salımının %40’ı  yanlış yapılan tarımsal faaliyet kaynaklı.

Her şey aslında karbon: Biz karbondan oluşuyoruz, toprak mikropları karbonla çalışıyor. Biz nefesle veriyoruz, bitkiler alıyor. Fosil yakıtlar da karbondioksit üretiyor. Karbon sandığımız kadar kötü değil. Toprakta her şey karbonla çalışır, bir anlamda itici güç, sistemin çalışmasını sağlıyor.

Hepimizin okul bilgisi olarak aldığımız bitkilerin büyümesini sağlayan fotosentezin temelinde de karbon var. Ancak bitkinin havadan aldığı karbon, yaşadığı toprağın verimliliği için en önemli kaynak. Bitkiler aldığı karbonun %40’ını köklerine gönderir, bu da topraktaki mikro organizmaları besler. Bu organizmalar da bitkiye mineral içeren besinler getirir. Bitkilerin kökünde karbon yakıtından oluşan bir tür tutucu, tutkal gibi oluşum olur. Ve toprakta bir habitat oluşur. Bu inanılmaz, adeta matematiksel hesaplanmış süreç sonunda toprakta hava ve suyun hareketini kontrol eden adeta küçük cepler oluşur. İşte bu, karbonun toprakta tutulma yollarından biridir. Yani toprak atmosferdeki karbondioksiti emerek depolama gibi eşsiz bir özelliğe sahip.

Yakın zamanda ülkemizde de yaşanan ama yıllardır çölleşen topraklarda sık sık yaşanan toz bulutlarının kaynağında yatan da bu. CO2’i doğru yönlendirmezseniz toprak çölleşir, bu kadar basit aslında.

Toprakla savaş

Toprak canlı bir organizma, birçok mikro organizmaya ev sahipliği yapar. Bir avuç toprakta tüm insanlardan daha çok organizma bulunur. Geleneksel ve endüstriyel tarımın en yaygın metodu olan toprağı sürmek ve zehirler, yani zirai ilaçları kullanmak bu mikroorganizmaları yok eder, toprağı  yavaş yavaş öldürür. Onlar olmayınca da toprak havadaki karbonu çekemez. Su ve karbonun kaderi topraktaki organik maddeye bağlıdır. Toprağa zarar verdiğimizde dışarı karbon salınır ve karbon atmosfere geri döner.

Toprak ne kadar sürülürse o kadar zayıflar, zayıfladıkça da çiftçiler daha çok kimyasal kullanarak bunu önleyeceklerini sanırlar, ama tam tersi olur. Bu endüstriyel tarımın kısır bir döngüsüdür.

Bu döngü  2.Dünya Savaşı’yla başladı. Soykırımda gaz odalarında kullanılan zehiri yaratan  ve ne yazık ki bilim insanı olarak adı geçen Alman Fritz Haber, gıda üretimini artıracak sentetik azotlu gübreyle buldu. Diğer “bilimsel” buluşu ise, tarım ilacı olarak bize öğretilen zehirlerdi. Bu zehirler önce savaşta kimyasal silah olarak kullanıldı, savaş sonrası Amerika bunları önce çiftçilerine ve tabii bütün dünyaya “tarım ilacı” olarak sundu. Toprağın soykırımı da böyle başladı. Savaşta “düşmana”, barışta topraktaki “düşmana” yöneldi bu zehirler. Bu savaş metodu dünyanın en güçlü endüstriyel tarımını böyle yarattı. Doğal süreçleri anlamak, toprağı sevmek, saygı duymak yerine, toprağa karşı “zehir faşizmi” ilan edildi. 

Yağmur duayla değil, toprağa saygıyla yağar

Nasıl ki ilaçlar insan hastalığına geçici iyilik sağlarsa toprak için de aynı şey söz konusu. Toprağa verdiğimiz kimyasallar, organik olmayan gübreler, zehirli tarım ilaçları bir süre iyi ürün almamızı sağlasa da toprak hastalanınca daha çok ilaç vererek iyileşeceğini sanırız, ama gerçeklik o hastalığın nedenini bilmediğimiz için ölümünü hızlandırmış olduğumuzdur. Tarım zehiri kullanımının en yoğunlaştığı 1970’lerden bu yana, dünya yüzey toprağının üçte birini kaybettik.

Yağışların %4o’ının küçük su döngüsünden, yani karadan geldiğini genelde bilmeyiz. Toprağın üzerinde canlı bir bitki yoksa daha fazla buharlaşma olur. Oysa bitkinin, ağacın yapraklarına yürüyüp buharlaşan su, yani terleme nemi arttırır ve nem artınca da yağmur yağar. Ezcümle, yağmur duayla değil, toprağa saygıyla yağar.

Bu döngüyü bozduğumuz için ,çıplak toprak daha çok ısı yayar. Microklima bozulur. Bunun sonucu olan çölleşme insan türü için en acil tehdittir. Dünyanın üçte ikisi çölleşiyor, buna Türkiye de dahil. Bu gerçeği görmek için NASA’nın güncel haritalarına bakmak yeterli.

Çölleşme her yıl  40 milyon insanın toprağını terk etmesine, göçlere yol açıyor. 2050 yılına kadar yaklaşık bir milyar insan başka ülkelere sığınmak durumunda kalacak.

Beslenme şeklimiz , bağımlı olduğumuz ekolojiye zarar veriyor. Verilere baktığımızda, bu gezegen üzerinde yaşamaya, tahminlerden çok daha az bir süre devam edeceğiz. BM verilerine göre, dünyanın kalan yüzey toprağı 60 yıl içinde yok olacak.

Ez cümle: Toprağı iyileştirmenin bir yolunu bulmazsak -ki var- geriye 60 hasadımız kaldı.

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”  Hannah Arendt 

Rüzgar türbinleri kırsal çiftçiler için nasıl bir güvenlik ağı sağlıyor ?

Yazan: Molly Bergen

Yeşil Gazete için çeviren: Nilüfer Ağaç 

*

Nebraska, O’Neill‘de bir çiftlikte, Mike Zakrzewski hergün sığırlarına bakmak için uyanıyor ve çocukluğundan beri bildiği gibi çiftliğinde mısır ve soya fasulyesi yetiştiriyor. Dokuz çocuğun en küçüğü, 1982’de babası ile çiftçiliğe başladı. Sonuçta anne ve babasından araziyi satın alarak, karısıyla birlikte çocuklarını orada büyüttü. Ancak iklim değişikliği sebebiyle, Nebraska’nın bu köşesi, 40 yıl önce babası ile çiftçilik yaptığı aynı arazi değil artık.

“Bunu ilk önce tarımda görüyorsunuz çünkü biz her gün doğa ile çalışıyoruz.” diyor Zakrzewski. “Yetiştirme mevsimi uzadı ve bir miktar değişti. Sonbahara sarkıyor… Hava durumunda daha aşırı uçlar olması yeni normal – daha kurak kuraklıklar, daha yağışlı yağışlar, daha rüzgarlı rüzgarlar.”

Dünya genelinde birçok toplulukta olduğu gibi, hava durumundaki aşırılıklar, çiftçilerin geçinme imkanlarını bozuyor. İyi haber, Zakrzewski ve birçok komşusunun artık yeni bir gelir kaynağı var: Ufuktaki rüzgar türbinleri.

Grande Prairie rüzgar çiftliği

Midwest Wind Energy (Orta batı Rüzgar Enerjisi) adında bir firmanın temsilcileri 2008’de, kentin kuzeydoğu bölgesinin alışılmadık şekilde yüksek, 100 metreden fazla, sürekli rüzgarları olduğunu rüzgar haritaları ile ilişkilendirerek ortaya çıkardı. Sürecin sonunda bu proje, 400 megawatt kapasitesi olan, Nebraska’nın en büyük şehri Omaha‘nın şimdilerde elektriğini sağlayan Grande Prairie Rüzgar Çiftliği’ne dönüştü. Bu; 120.000 evin elektrik gücünü rüzgar enerjisinden üreterek  Omaha halkının elektriğinin yarısından fazlasını yenilenebilir kaynaklardan sağlama hedefini gerçekleştirmede yardımcı olabilir.

Proje, basit bir fikre dayanıyor: Firmadan alınacak yıllık ödeme karşılığı arazi sahipleri mülkleri üzerinde rüzgar türbinlerine izin veriyor. Zakrzewski, projenin iklim yararları ve ekonomik fırsatı ile motive olup sözleşmeyi ilk imzalayanlardan.

“Tarım üreticileri olarak, fosil yakıt payımızı kesinlikle yakıyoruz ve ne yaptığını ilk elden görüyoruz,” diyor Zakrzweski: “Ve ek gelir sağlaması da aynı zamanda büyük bir cazibe. Beni ilgilendiren kısmı kazan-kazan olmasıydı.”

Geronimo Enerji ve ardından Berkshire Hathaway Enerji (BHE) tarafından devralınan proje için, gelecek 18 ay içinde 13’ü de Zakrzweski’nin mülkünde olan, 200 rüzgar türbininin Holt County bölgesinde (O’Neill’in de içinde bulunduğu) inşa edilmesi için bölgeye 350 çalışan getirildi. Bu çalışanlar, BHE Halkla İlişkler Müdürü Paulette Rush‘a göre inşaat tamamlandığında yerel ekonomiye 7.7 milyon dolar katkı sağladı.

Temiz enerji : İş imkanları yaratıyor ve küçük kasabaları canlandırıyor

WRI ve Yeni İklim Ekonomisi‘nin yeni bir çalışması özellikle yenilenebilir enerjiye odaklanarak Amerika Birleşik Devletleri’nde mevcut ve potansiyel iklim hareketlerine geniş bir bakış sunuyor. Araştırma, temiz elektriğin fosil yakıttan elde edilen elektriğe göre iki kat daha fazla iş imkanı sağladığını ortaya koyuyor; özellikle kırsal bölgelerde temiz enerjiye dayalı işler giderek artıyor.  

Örneğin, Nebraska’da, eyaletin kırsal işlerindeki sıfır büyümeye kıyasla kırsal temiz enerji işleri 2015’ten den 2016’ya %7,5 büyüdü. Güçlü hükümet yatırımları, muhtemelen daha fazla istihdam artışı sağlayacaktır. Temiz enerjiye yıllık 320 milyar dolarlık kamu yatırımı ve ülke çapında tarım programları 10 yıllık süreçte her yıl ek 4,5 milyon yeni istihdam yaratabilir.

O’Neill bölgesinde, tirbünlere ev sahipliği yapan arazi sahipleri firmanın arazilerini kullanım bedeli olarak yıllık toplam 2 milyon dolar kazanıyor. Proje aynı zamanda yerel mülk vergisi olarak 1,8 milyon dolar ila 2,2 milyon dolar ödüyor ve yerel projelere dağıtılmak üzere yıllık 80.000 dolarlık bir toplum fonu da kurdu. Ek olarak teknik bakımlar için kalıcı 25 istihdam imkanı yarattı.

“Bu işler bölge maaş ortalamasının üzerinde” diyor Zakrzweski: “Birçok genç erkek ve kadına kariyer için Holt County’e dönme imkanı sağlıyor.”

O’Neill, rüzgar enerjisinin sağladığı yeni gelir kaynaklarından yararlanan tek yer değil. Örneğin, rüzgar çiftliği geliştirme konusunda eyaletin en aktif ilçelerinden biri olan Minnesota, Jackson County‘deki rüzgar çiftlikleri, bölgenin 2017 işletme gelirlerinin %16’sını oluşturdu. Bu para, okul alanlarını ve toplumun geliştirilmesini fonluyor, kamu kaynaklarının kalitesini ve ulaşılabilirliğini geliştiriyor.

Amerikan Rüzgar Enerji Derneği‘ne göre ülke çapındaki rüzgar çiftlikleri 2018’de 761 milyon ABD doları eyalet ve yerel vergi ödedi. Buna ek olarak çiftçilere ve diğer arazi sahiplerine rüzgar türbinlerini arazilerde bulundurdukları için 289 milyon ABD doları kira ödemesi yaptı.

Çiftçiler için arazinin yenilenmesi 

Grande Prairie Rüzgar Çiftliği projesinin tamamlanmasıyla, Zakrzewski, normal bir şekilde arazisi üzerindeki işine devam ediyor. Her türbinin etrafındaki alanı çitler çevirdiyse de inekleri hala gölgelerinde otlatabiliyor. Bu yöntemle rüzgar çiftliklerinin satışı, daha fazla arazi kaplayan güneş çiftliklerine göre daha kolay.

Zakrzewski, türbinlerden gelen ek geliri çiftlik harcamalarını ödemeye yardımcı olması ve emekliliği için tasarruf etmek için kullandı ve son zamanlarda fark ettiği üzere, sığır merasının kalitesini iyileştirmek için kullandı. Türbinlerden gelen gelir, arazisindeki erozyonu daha iyi kontrol etmesini, mera başına ineklerinin sayısını azaltmasını da sağladı: 

Ekonomik faydalarına ek olarak , rüzgar türbinlerine ev sahipliği yapmak, çiftçinin arazisine ve sığırlarına daha iyi bakmasını sağlıyor. Fotoğraf Mike Zakrzewski

“İçinde bulunduğum mera, 75 cm uzunluğunda çayır salkımıyla kaplıydı ve artık bir tane bile zararlı ot göremezsiniz. Bu türbinler olmadan arazimi ve tüm operasyonu geliştirmeyi önceliklendirmek için kaynaklara sahip olamazdım. Artık arazime daha iyi kahyalık edebilmek için gücüm yetiyor.”

Diğer Birleşik Devletler çiftçileri de benzer deneyimlere sahip. 2014’teki bir çalışmanın ortaya koyduğu üzere arazilerinde rüzgar türbinleri bulunan Michigan’da çiftçiler,  olmayanlara kıyasla ev tadilatı, ek bina ve ekipman gibi şeylere iki katı yatırım yapıyorlar.

Yerel Arazi Sahipleri Derneği başkanı olarak Zakrzewski, rüzgar projesi için gayri resmi elçi olarak komşuları üzerinde önemli bir rol oynadı. Birçok durumda ikna etmesinin zor olmadığını şöyle anlatıyor: “Gerçekler ve ekonomik veriler bizim yanımızdaydı. Dürüst olmak gerekirse onları etkileyen şey bu oldu.”

Zakrzewski talebin ancak türbinlerin artışından sonra arttığını söylüyor: “Şu andaki düşük emtia fiyatları ile (komşularım) türbinlere ev sahipliği yapmaktan çok ama çok mutlular… Aslında, rüzgar projesine öyle ya da böyle karşı olanlar, kötüleşen  çiftlik ekonomilerini de görünce bana gelerek ‘Ah adamım, sözleşmeyi imzalamaya fırsatım olduğunda daha farklı düşünmeyi dilerdim’ dediler.”

Rüzgar enerjisi ve istihdamına yatırım yapmak

2015 ve 2017 arasında 41 eyalet ve Washington D.C ekonomilerini büyütürken karbon emisyonlarını azalttı. Nebraska, bu eyaletler arasında değildi; aynı dönemde emisyonları aslında %9 arttı. Bunun gibi daha fazla proje, devam eden Covid-19 pandemisi yeni zorluklar ortaya çıkarsa bile Nebraska ve diğer eyaletleri klübe dahil eder. 

Mevcut ekonomik gerilemeyle ülke genelinde 600.000 temiz enerji çalışanı mart ile nisan arasında işlerini kaybettiler. Ancak, eğer federal hükümet sektöre uygun destek sağlarsa umut verici büyüme elde edilebilir. Temiz enerji altyapısına yatırım yapmak; ihtiyaç duyulan istihdamı, gelir çeşitliliğini, hava kalitesini artırmayı sağlarken, iklim değişikliğini de kontrol altında tutabilir. Yardımcı olabilecek acil bir yöntem, yenilenebilir enerji firmalarına vergi kredilerini genişletmek ve bu kredilere erişimi kolaylaştırmak olabilir.

Rüzgar enerjisinde yaşanan gelişme son yıllarda görünüşleri ve kuş popülasyonu üzerindeki potansiyel etkileri hakkındaki endişelerini belirten bazı kırsal toplulukların direnci ile karşılaştı. Bununla birlikte 2019 yılında ülke genelinde rüzgar çiftliklerine komşu olanlarla yapılan bir anket, çoğunluğun rüzgar çiftliklerine karşı olumlu bir tutuma sahip olduğunu ve türbinlere yakın yaşayan sakinlerin uzaktaki insanlara göre daha olumlu baktığını ortaya koydu.

Rüzgar enerjisi, kırsal toplulukların tüm sorunlarını çözmeyecek, ancak Birleşik Devletler’in elektrik karışımındaki payı artmaya devam ettikçe, -2010 yılında %2,3’den 2019 yılında %7’ye- hem temiz enerji hem ekonominin iyileşmesi için çözümün önemli bir parçası olabilir.

Rüzgar enerjisinin faydaları hakkında hala şüpheci olanlar için, Zakrzewski’nin bir mesajı var: “Son zamanlarda ulusal siyasetteki eğilim ile … Görünüşe göre insanlar yeşil olanlar da dahil, her şeye muhalefet konusunda biraz daha dışavurumcu olabiliyorlar. Onları, herkesin duyduğu tüm mitleri ortadan kaldırmak için türbinlere ev sahipliği yapan birini ziyaret etmeye gitmeleri için teşvik ederim, çünkü onlarla yaşamak çok kolay.”

Makalenin İngilizce Orijinali