Odatv Ankara Haber Müdürü Müyesser Yıldız ve TELE1 Ankara Temsilcisi İsmail Zeki Dükel ile onlara bilgi sağladığı iddia edilen astsubay Erdal Baran hakkında açılan davanın ilk duruşması, Ankara 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün görüldü. 155 günlük tutukluluğunun ardından ilk kez duruşmaya çıkan Yıldız, tahliye edildi. Mahkeme heyeti, yazılan müzekkerelerin cevaplarının beklenmesine ve Erdal Baran’ın tutukluluğuna devam kararı aldı. İsmail Dükel’in ise imza şartı kaldırıldı ancak yurt dışına çıkış yasağı devam ediyor. Dava 6 Ocak 2021 saat 09:30’a ertelendi.
Müyesser Yıldız, 11 Haziran’da sevk edildiği sulh ceza hakimliği tarafından “siyasal ve askeri casusluk” suçlaması nedeniyle tutuklanmıştı. Yıldız’a isnat edilen suçlamayla ilgili olarak da “Kim bu Hafter’le görüşen Türk komutanlar” ve “Libya’ya hangi komutan gitti… Yerine kim geldi” başlıklı haberleri delil olarak gösterilmişti.
“Devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklama” suçunu zincirleme işledikleri gerekçesiyle her üç sanık hakkında da 6 yıl 3’er aydan 17 yıl 6’şar aya kadar hapis cezası isteniyordu.
Ankara 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşma öncesi, CHP milletvekilleri, KUMPASDER üyeleri, Türkiye Gazeteciler Sendikası temsilcileri ve okurları adliye önüne gelerek, Müyesser Yıldız’a desteklerini bildirdi.
Duruşmada astsubay Erdal Baran, dava dosyasına giren tapelerde istihbarat raporu diye bahsettiği bilgilerin istihbarat raporu olmadığını, kendisini önemli göstermek için öyle dediğini, söylediği pek çok şeyin “kafadan atma” olduğunu ve kendisine herhangi bir istihbarat raporu gelmediğini ifade etti.
Baran’ın mahkemedeki ifadesi şöyle:
“Türk askerinin Libya’ya gitmesi olayı Aralık 2019’dan itibaren tartışılmaya başlamıştı. 7 Ocak’ta TBMM‘de tezkere çıktı. Bununla birlikte tüm Türk medyası ve uluslararası medya konuyla ilgili haber yaptı. Müyesser Yıldız ve İsmail Dükel ile tanışıklığımız var. Gerek sosyal medyada gerek ulusal ve uluslararası basında gündeme gelen konularla ilgili ben onları ararım, onlar da beni arar. İddianamede yer alan tapelerdeki konular açık kaynaklardaki konulardır.
Libya’da, Suriye’de neler oluyor diye sorardı Müyesser Yıldız. Ben de basından okuduğumun üstüne katarak anlatırdım. Bir olay olduktan sonra İsmail Dükel’i arardım, haberi olmazdı bazen.”
Yıldız: Savunma yapmayacağım, hukukunuzu tanımıyorum
Savunması sorulan Müyesser Yıldız, mahkeme başkanına hitaben, “Sorularınızla öyle bir hava çizdiniz ki gazeteci sanki öcü, sanki hiçbir dostu olamazmış gibi. E.B. ile sohbetimizin buralara gelmiş olması üzücü” dedi. “Huzurunuza gelmeme sebep olan, bir iddianame değil, bir intikamnamedir. O yüzden sözlerimin başında bu intikamnameye karşı herhangi bir savunma yapmayacağımı belirtmek istiyorum” diyen Müyesser Yıldız, şunları kaydetti:
“Ancak öncelikle benimle birlikte bedel ödettirilen, ailem başta olmak üzere ilk günden itibaren kurulan bu tezgâha inanmayıp, bana sahip çıkan insanlar için ve elbette tarihe not düşme adına söyleyeceklerim var.
Dokuz yıl önce Oda TV kumpasında topluca tutuklandık ve yine bu ayda hâkim huzuruna çıktık. Orada ne söyledim? Sayın Erdoğan 10 ay hapis cezasına çarptırıldığında, ‘Bu karar kanuni olabilir, ama hukuki değil. Hukukunuzu tanımıyorum’ demişti. İşte bu sözleri hatırlatıp, ‘Bize yapılanlar kanuni bile değil. Ben de hukukunuzu tanımıyorum. O yüzden savunma yapmayacağım’ dedim.
Ne yazık ki, bugün de aynı sözü tekrarlamak durumundayım. Baştan itibaren kanun, hukuk ve ahlâk tanımadan oynanan bu kirli oyunu, şimdi sizlerin huzurunda savunma yaparak, sanki hukuk varmış, adalet tecelli edecekmiş gibi sürdürmek ve legalleştirmek istemiyorum.
Bu intikamname önünüze geldiğinde lâyık olduğu yere, tarihin çöplüğüne göndermenizi dilerdim, ama yapmadınız. Oysa bunu kabul ettiğiniz gün, tensipte aldığınız kararlarla, o kağıt yığınının ne kadar pervasızca derlendiğini tespit edip ortaya koyan sizlerdiniz. Ancak hâlâ bir fırsat var. Bizi yargılamakla zaman geçirmek yerine, ‘Seni hiçbir delil, belge olmadan, hukuku ayaklar altına alarak hapse attık. Sebebi de bazı büyüklerimizi rahatsız etmen’ mesajının verildiği bu intikamnameyi hazırlatanların peşine düşülmesi.
Burada ne var? Hedef belli: ben… İyi de yıllardır görmediğim değerli gazeteci İsmail Dükel’den, hastalığı olan gariban bir astsubaydan ne istersiniz? Doğrudan, ‘Seni alıp içeri atıyoruz’ dense daha insani ve mertçe olur, hukuk da böyle iğfal edilmezdi.”
Gazeteci İsmail Zeki Dükel de savunmasında, “Bir ülke gazetecisi kadar özgürdür. Dün akşam bir bakan istifa etti. Söyleyemeyen, yazamayan medya ortada. Bir gazetecinin neden yargılandığına buradan başlamak gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Aziz Oruç’a da tahliye
Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde 11 Aralık’ta gözaltına alınan gazeteci Aziz Oruç, çıkarıldığı mahkemede ‘örgüt üyesi olmak’ iddiasıyla tutuklanmıştı. Gazeteci Aziz Oruç, bugün Ağrı’da tutuklu yargılandığı davanın üçüncü duruşmasında adli kontrol şartıyla tahliye edildi. Duruşma 16 Nisan 2020 tarihine ertelendi.
Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Dicle Haber Ajansı (DİHA) muhabiri gazeteci Aziz Oruç hakkında açılan davalar nedeniyle üç yıl Kürdistan’ın Süleymaniye kentinde yaşamıştı. Avrupa’ya gitmek için İran üzerinden geçtiği Ermenistan sınır kapısında gözaltına alınan Oruç, Ermenistan polisinin şiddetine maruz kalmış; sonrasında İran askerlerine teslim edilmişti. Oruç, 11 Aralık 2019’da İran’dan Türkiye tarafına çıplak halde mayınlı bölgeye atıldı.
Oruç, iddianamesi hazırlandığında 174 gündür tutukluydu. ‘Zincirleme şekilde örgüt propagandası yapmak’ suçlamasıyla sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek başka bir davadan yargılanan Oruç, Diyarbakır 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 2 Mart’ta 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.
Birleşmiş Milletler (BM) Kadın, her yıl 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde başlayan ve 10 Aralık İnsan Hakları Günü’ne kadar süren “Cinsiyet Temelli Şiddete Karşı 16 Gün Aktivizm” kampanyasının temasını açıkladı.
Bu yılki tema; “Turuncu Dünya: Fonlayın, Yanıtlayın, Önleyin, Toplayın!” olarak belirlendi.
BM Kadın, herkesi aktivizmin 16 gününde şunlara davet etti:
Kadın hareketlerini ve kadınların liderliğini tanımak ve onurlandırmak.
Kimseyi geride bırakmamak, insan hakları temelli bir yaklaşımla en dezavantajlı kadın ve kız çocuğu gruplarının etkilendiği cinsel şiddete karşı hareketlere katılmak.
Sözü hayatta kalanlara vermek, hikâyelerini anlatırken onlara zarar vermemeyi gözetmek. Cinsel şiddetten hayatta kalanların haklarını, güvenliğini, onurunu ve güvenini gözetmek.
Toplumun her kesiminden insanla birlikte çalışmak.
Küresel farkındalık için 25 Kasım’dan 10 Aralık’a kadar turuncu rengi kullanmak.
Koronavirüs şiddeti artırdı
BM’den yapılan açıklamada, Covid-19 salgını sırasında alınan önlemler nedeniyle evlere çekilen kadınlara yönelik şiddetin arttığına dikkat çekilerek, kampanyanın fark yaratabileceğine dikkat çekildi; katılımcıların şiddet mağduru kadın ve kız çocuklarına güvende ve şiddetsiz kalmaları için destek olunması çağrısı yapıldı.
1991 yılında Kadın Küresel Liderlik Enstitüsü‘ndeki aktivistler tarafından başlatılan Cinsiyet Temelli Şiddete Karşı 16 Gün Aktivizm kampanyası, her yıl Kadın Küresel Liderlik Merkezi tarafından koordine ediliyor. Kampanya, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddetin önlenmesi ve ortadan kaldırılması için dünyanın dört bir yanındaki bireyler ve kuruluşlar tarafından bir örgütlenme stratejisi olarak kullanılıyor.
2015 yılında Kopenhag Havalimanı’na iner inmez ilk dikkatimi çeken şey ‘Bu kent 2030 yılına kadar karbon nötr bir kent haline gelecek’ yazan dev bir pano olmuştu. Aslında uçakla kente inerken gözüme çarpan deniz üzerinde kurulu çok sayıda rüzgâr enerjisi tirbünleri bu politika değişikliğinin ilk habercisi gibiydi. Kentin içini bir örümcek ağı gibi kaplayan bisiklet yolları, trafiğe çıkan araçların neredeyse yarısının elektrikli olması, toplu ulaşımda su kanallarının ve denizin yoğun olarak kullanılması, iyi korunan yeşil doku ve geri dönüşüme dayanan atık yönetimi kentin 2030 yılına varmadan bu hedefini yakalayabileceğini gösteriyordu.
Fakat bunlara karşın Kopenhag’da kaldığım süre içinde dikkatimi çeken şey ise aşırı tüketim alışkanlıklarının hiç değişmemesiydi. Kısa süre içinde Avrupa Birliği’nin (AB) çeşitli ülkelerinde ve kentlerinde ‘karbon nötr’ olma hedefi yayıldı. Sonuç olarak 2019 Aralık ayında birlik ülkeleri iddialı bir dizi politika paketi ile 2050 yılına kadar tüm AB ülkelerinin karbon nötr hale gelmesini hedefinde anlaştılar. Bu hedefe ulaşmak için de AB, üye ülkelerin uyması gereken ve ormanları koruyan, tarımı düzenleyen, yeşil taşımacılığı, geri dönüşümü ve yenilenebilir enerjiyi geliştirici, karbon emisyonlarını azaltıcı bazı politikalar belirledi. 2019 Aralığında belirlediği bu politikaları tüm birlik ülkelerinin uyacağı bir antlaşma haline getiren AB, şimdi 2050 yılına kadar bu hedefine ulaşmak istiyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu hedeflerini ‘Dünyanın geri kalanına nasıl sürdürülebilir ve rekabetçi olunacağını göstermek istiyoruz’ diye özetliyor.
Peki, AB’nin bu hedefi gerçekten küresel iklim değişikliklerinin önüne geçebilecek, yaşadığımız ekolojik krizi hafifletebilecek mi yoksa birlik bu politika belgesiyle kendi tüketim alışkanlıklarının yarattığı çevre sorunlarını diğer ülkelerin üzerine mi atıyor? Popüler bilim dergisi Nature’da geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir makale, bu şüpheleri doğrular nitelikte.
Brezilya Amazonlarında sığır yetiştirilen bölgeler.
Avrupa dışı bölgelerde durum
Makaleye göre AB’nin ‘yeşil sözleşmesi’ dünyanın diğer bölgelerindeki ekolojik yıkımı artırmaktan başka bir işe yaramayacak. Bu düşüncelere zemin hazırlayan veriler de var. AB ülkeleri Çin’den sonra Dünya’nın en büyük tarım ürünleri ithalatçısı. Geçtiğimiz yıl içinde tükettikleri tahılın %20’sini, et ve sütün ise %60’nı ithal ettiler. İthalatta ürünlerin yetiştirildiği koşulları değil, sadece kalitesini dikkate aldılar. Böylece AB ülkeleri daha az tarım ve hayvancılık yapıp sera gazı emisyonlarını düşürürken, bu ürünleri üretirken hiçbir çevresel önlem almayan ve AB çevre yasalarına uyum sağlama gayreti içinde olmayan ülkelerden ithalatı sürdürmeye ise devam etti. Bir başka anlatımla AB ülkelerinin yaptığı ticari antlaşmalarda o ülkelerdeki çevre mevzuatının yetersizliği dikkate alınmıyor.
Dergideki makaleye göre AB son 18 ay içinde Güney Amerika ve Güney-Doğu Asya ülkeleriyle hayvancılık ve tarım ürünlerinin yoğun ithalatına dönük çok sayıda antlaşma imzaladı. Bu ülkelerin tamamı tarımsal üretim sırasında sera gazı emisyon artışlarına ve çevresel tahribata dikkat etmeyen ülkeler… Küçük bir örnek vermek gerekirse 1990-2014 yılları arasında AB ülkelerinde orman alanları 13 milyon hektar (Mha) genişlerken, AB ülkelerine tarım ürünleri satan ülkeler ise bu ürünleri yetiştirebilmek için 11 Mha alanı ormansızlaştırdılar. Bu ormansızlaşmanın dörtte üçü Brezilya ve Endonezya‘daki yağlı tohum üretimiyle bağlantılıydı ve benzersiz biyoçeşitliliğe sahip olan bu bölgeler iklim değişikliğini azaltmak için çok önemli olan, dünyanın en büyük karbon yutaklarından bazılarına da ev sahipliği yapıyor. Üstelik bu ülkelerin bazılarında AB ülkelerinde kullanılması kesinlikle yasak olan pestisitler, herbisitler ve genetiği değiştirilmiş (GM) organizmalar kullanılıyor. Sonuç olarak AB ülkeleri karbon nötr olma hedefleri ve yeşil politikalarıyla kendi yarattıkları çevresel zararları gidermiyor, sadece diğer ülkelere taşıyor. Uzun vadede birlik dış ticaretle ilgili yeni mevzuat uygulamalarına geçebileceğini söylese de en azından kısa vadede AB ülkelerinin yeşil antlaşması dünyamıza bir şey kazandırmayacak.
AB ülkelerine yağlı tohum ihraç eden ülkelerde pestisit ve herbisit kullanımı ve ormansızlaşma, AB’ye göre çok daha daha yüksektir (Kaynak: Nature )
Yeşil Anlaşma ile önümüzdeki on yıl içinde Avrupa tarımının dönüştürülmesi umuluyor. Bu dönüşümle 2030 yılına kadar birlik tarım arazilerinin %25’ni organik tarıma ayırmayı ve gübre kullanımını % 20 ve pestisit kullanımını% 50 azaltmayı hedefliyor. Ancak AB tüketim alışkanlıklarını buna göre planlamak yerine dış ticaretle bu ürünlere talebi karşılamak hedefleniyor. Üstelik AB gümrük yapıları bu tüketim malları Avrupa limanlarına vardığında kendi koyduğu kurallara uygun üretilip üretilmediğini kontrol edecek mekanizmalara, paraya veya personele sahip değil.
Denetleme yeterli mi?
Birkaç örnek vermek gerekirse AB kendi iç pazarına giren soya fasulyesi gibi yağlı tohumların yakın zamanda ormansızlaştırılmış topraklardan elde edilip edilmediği gerektiğini gibi denetlemiyor. Ayrıca AB, Brezilya’dan her yıl 500 milyon ABD Doları değerinde sığır eti ithal ediyor. Bu sığırların tamamına yakını Amazonlarda yeni ormansız bölgelerde üretim yapan şirketlera ait ve bu etler AB gümrüğünden rahatça geçerek karbon nötr olmayı hedefleyen kentlerin insanlarıyla buluşuyor. Günümüzde AB toplam tarım ithalatının üçte birinden fazlasını AB’nin talebini karşılamak için 1990’lı yıllardan bu yana ormansızlaştırılmış bölgelerden yaptığı biliniyor. Nature’da yayınlanan makaleye göre AB yeşil antlaşmasında samimiyse ve kendi çevre sorunlarını diğer ülkelerin üzerine atmak istemiyorsa, acil olarak bazı adımlar atmalı…
Arjantin’de soya fasulyesi tarımı için ormansızlaştırılan alanlar.
Öneriler…
Önerilere göre AB öncelikle ithal ve yerli ürünler için çevre standartlarını uyumlu hale getirmeli ve Avrupa pazarına giren ürünlerin kendi düzenlemelerine uymasını istemeli.. Yine ithalat yaptığı ülkelerden suni gübre ve pestisit kullanımında azaltım sağlamasını ve ormansızlaşma ve ilgili emisyon artışlarından kaçınma koşulunu getirebilir. Ayrıca AB ülkeleri biyoenerji kullanımını da terk etmeli… Çünkü 2020’nin sonuna kadar dizel yakıta % 10 biyoyakıt eklenmesi gibi AB’nin yenilenebilir enerji hedefleri, birliğin Brezilya’dan soya fasulyesi ithalatında % 2’lik bir artışın ana etkenleri oldu. Bu durum özellikle bu ülkedeki soya fasulyesi ekim alanlarının genişletilmesi amacıyla ormanların yok edilmesinin önünü açtı.
Paris İklim Antlaşması kapsamında karbon ayak izi hesaplamaları yalnızca o ülkede üretilen emisyonları kapsıyor, orada tüketilen ancak başka yerde üretilen malları ise kapsamıyor. Bu durum dünyanın diğer bölgelerini üretim üssü haline getiren zengin ülkelerin işine geliyor. AB de kendi içindeki düzenlemelerle sözde karbon nötr hale gelirken kendi gerçek karbon ayak izini fakir ülkelerin üzerine atıyor. Şu anda her AB vatandaşı, AB’ye giren mallarda yılda yaklaşık 1 ton karbondioksit ‘ithal’ ediyor. Yeşil Anlaşma ise bu yanlış adımı devam ettiriyor.. Bunun yerine, AB gerçek küresel karbon ayak izini değerlendirmeli, yayınlamalı ve azaltmaya çalışmalı. Bunu gerçekleştirmek için atacağı ilk ciddi adım ise tüketimi azaltmak olmalı. Avrupalıları daha az et ürünleri tüketmeye teşvik etmek tarımsal ithalat gereksinimini azaltabilir.
Sonuç olarak zenginlerin aşırı tüketimi ormanların yok edilmesine, biyoçeşitliliğin azalmasına, ekosistemlerinin yok olmasına yol açıyor. Gezegenimiz için gerçek çözüm ise zengin ülkelerin kendi aralarındaki yeşil antlaşmalardan değil, eşitsizliklerle mücadeleden ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmekten geçiyor.
Mersin Limanı’na denizden yaklaşırken terminalin kendine özgü parlak kırmızı vinçleri uzaklardan bile kendini belli ediyor. Adeta bir çan kulesi kadar yüksek olan bu vinçler, Doğu Akdeniz‘e gelen ve limana yanaşan gemilerin üzerinde bir taç gibi yükselirler. Uzaklardan bakan birine limandaki yük konteynerleri Lego parçalarından oluşan bir renk cümbüşü gibi görünür adeta…
Mersin, Türkiye’nin güneyinde stratejik bir konuma sahip bir liman kenti. Süveyş Kanalı üzerinden Çin‘e giden nakliyat yolunun tam üzerinde. İşte fırın yemekleri için rendelenmiş Hollanda peynir ambalajını, Hollandaca sauna hediye kartlarını, bonbon şeker ambalajlarını ve kuş üzümlü Hollanda lokması (oliebol) için hazırlanmış bir indirim etiketini taşıyan kargolar da tam olarak buraya indirilmiş. Vinçler yardımıyla bir tırın üzerine yüklenen bu ambalajlar, düz bir ovada yer alan, Adana‘ya uzanan sağlı sollu sanayi tesisleriyle çevrili dümdüz D400 karayolunda bir saat boyunca yol almış.
Çukurova Türkiye’nin en büyük geri dönüşüm bölgelerinden birinin yer aldığı bir bölge. Burada yüzlerce özel şirket, plastik atıkları ayırma ve geri dönüştürme işlemi ile uğraşıyor. Yüzlerce çalışanı olan büyük geri dönüşüm şirketlerinden, atıkla uğraşan tek kişilik işletmelere kadar hemen hepsi burada… Kullanılmış ambalajlardan Adana’da her şeyi üretiyorlar: Çantalar, bahçe sandalyeleri, şampuan şişeleri, kovalar, tüpler, çöp torbaları ve plastik üretimi için kullanılabilecek yarı işlenmiş ürünler, granüller…
Adana ve çevresinde oturanlar, zehirli dioksin gazlarını açığa çıkaran çöp yakma işlemlerinden şikayetçi.
Türkiyeli tüccarlar, temizliği ve düzgün tasnifiyle bilinen Hollanda çöpleri için Facebook’ta heyecanlı bir fiyat teklifi yarışı içindeler. Ancak Avrupa’dan Türkiye’ye akan plastik seli bir süredir Türkleri boğuyor. Çünkü Avrupa menşeli bu atık tufanı, Türkiye’de işlenmeyi bekleyen diğer atıklarının yerini alıyor.
Avrupa Birliği ülkelerinden Türkiye’ye plastik ihracatı kilo itibariyle son üç yılda 12 kat arttı. Ancak bu ihracat patlaması, ne Türkiye’deki plastik sektörünün üretim rakamlarına, ne de Türkiye’den dışarı yapılan plastik ihracatı rakamlarına yansıyor. Bunun bir açıklaması ihracat verilerinin güvenilir olmaması. Fakat başka bir açıklaması da Türkiye gönderilen plastiklerin çoğunun işlenmemekte olduğu, çöp alanlarına döküldüğü, hatta yakıldığı şeklinde.
Türk alıcılar ödeme yapmıyor, ödeme alıyorlar
Geri dönüştürülemeyen gıda ambalajları gibi düşük kaliteli Avrupa plastikleri için Türk alıcılar para ödemiyor, aksine bunun karşılığında para alıyorlar. Bunun sebebi, plastiğin atık olarak yarattığı sorunun, hammadde olan öneminden daha büyük olması. Dolandırıcılığı ve yasadışı işlemleri teşvik eden bu tür ithalatlar, yakın zamanda Türkiye’de yasaklandı. Ancak yine de devam ediyor. İsimlerini vermek istemeyen bazı yerel tüccarların ifadesine göre, bu tür bir plastik çöp kaçakçılığı atıkları aldıktan hemen sonra gelişigüzel yerlere boşaltan, çabucak elden çıkartan bazı mafyavari oluşumlar tarafından gerçekleştiriliyor.
Türkiye’deki tüccarlar da Avrupalı firmaların verdikleri taahhütlerin boş çıkmasından musdarip. Geri dönüşüm için sipariş verdikleri şeffaf su şişesi balyaları arasından çıkan uygunsuz plastik dağları Türk ithalatçıları usandırmış. Geri dönüştürülemeyen ambalaj atık mevzuatına göre bu uygunsuz atıkları iade etmeleri gerekiyor. te. Ancak bu işlem hem çok zahmetli, hem de maliyetli. Yeniden satışını yapmak veya çöp olarak bir yerlere boşaltmak çok daha cazip.
Yasadışı ithalat ve çöp boşaltımı
Artan şikayetlerden ötürü, Türkiyeli yetkililer bu atıkların çöp olarak boşaltılmalarının veya yakılmalarının önüne geçmek amaçlı daha sıkı tedbirler almaya başladılar. Yeni düzenlemelere göre tüccarlar artık her istediklerini ithal edemeyecekler. İthalat için izne ihtiyaçları var ve ithal ettikleri atıkları geri dönüştürebilme kapasitesine sahip olduklarını belgelemek zorundalar. Bu düzenlemeden ötürü bazı atık ithalatçıları ya lisanslarını kaybediyor, ya da kirlilik düzeyi üst seviyede olan plastik atıkları ithal ettiklerinden dolayı para cezasına çarptırılıyorlar. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, çöp ithalatını 2020 yazı sonunda daha da kısıtlayacaklarını duyurmuştu. Bu yeni kısıtlamaya göre, “atıkların doğamıza verdiği zararı en aza indirmek için” geri dönüşüm şirketlerine atıkların yalnızca en fazla yarısını ithal etme izni verilecek.
Ancak Türkiye’deki atık tüccarlarının anlattıklarına bakılacak olursa vergilerini karşılayamayan ithalatçılar plastiği gizlice yeniden satıyorlar. Türkiye sınırlarına girdikten sonra bu plastik atıkların önemli bir kısmı yasal çerçevenin dışına çıkıyor. İşlemlerin ön yüzünde Türk alıcılar bir takım taahhüt mektupları, izinler ve işlem kalite sertifikaları gösterebiliyorlar, ancak işin arka kısmında, mevcut düzenlemelere aykırı olarak bu atıkları yeniden satıyorlar. Bununla mücadelede ise yerel yönetimler, yasadışı ithalatı ve kanunsuz atık boşaltma işlemlerini önleyecek kuralları uygulamakta büyük zorluklar çekiyor.
Interpol, geçtiğimiz günlerde, Çin’den plastik akışını devralan ülkelerde kanunsuz atık boşaltma ve çöp yakma faaliyetlerinin hızlı bir artış yaşadığını belirtti. Interpol’ün aynı açıklaması, ihracatçıların son dönemde sahte beyanlar ile atık ihracatı teşebbüslerini arttırdıklarını ortaya koyuyor: Geri dönüştürülemeyen plastiği ya geri dönüştürülebilir olarak beyan ediyorlar ya da varış ülkesini başka bir ülke olarak gösteriyorlar. Sıklıkla kullanılan başka bir hile ise, kirli plastiği, yüksek kaliteli, işlenmesi kolay bir plastik katmanlarının arkasına saklamak şeklinde yapılıyor. Yine Interpol’un ortaya koyduğuna göre, plastik atıkların menşeini gizleyebilmek için yasadışı nakliyat faaliyetlerinin izlediği en öncelikli yöntem, bu atıkları ilk önce bir başka üçüncü ülkeye taşımak oluyor.
Adana ve çevresinde oturanlar, zehirli dioksin gazlarını açığa çıkaran çöp yakma işlemlerinden şikayetçi. Atık şirketlerinin yığdıkları plastikler gün boyu güneşin sıcak alnında kavruluyor. Kirli plastik atıklar ise ısı ile meydana gelen gaz oluşumları sebebiyle kendiliğinden alev almaya uygun duruma geliyorlar. Buna “atık ısınması” deniyor. Ellerinde bir kanıt bulunmamasına rağmen çevredeki halk, balyaları tüccarların kendilerinin yaktığından şüpheleniyor. Ancak şikayetçiler, atık sektöründen veya bu işe karışan suçluların yaydığı korkudan isimlerini vermek istemiyorlar. Bu konuda resmi makamlara da güvensizler.
Adana’da sanayi tesisleri doğrudan Akdeniz’e akan Seyhan Nehri etrafında toplanmış vaziyette. Dünya Yaban Hayatı Fonu‘nun (WWF) 2019 raporuna göre, bu bölge km2 başına günlük 31kg plastik atık kirliliği ile tüm Akdeniz kıyılarının en kirli kıyı şeridine sahip. Bilinen bir gerçek şu ki tüm Akdeniz’de her dakika 33.800 adet plastik şişeye eşdeğer miktarda plastik atık denize karışmakta.
Adana’da ücretini ödemek kaydıyla herkesin düzenli olarak atık dökebileceği kamuya ait inşaat molozlarına tahsis edilmiş birkaç çöp arazisinin varlığı biliniyor. Bu ücreti ödemek istemeyenler ise, örneğin Hollanda ambalajlarını bulduğumuz ikinci el otomobil satıcılarıyla çevrili açık arsaya yasadışı olarak terk ediyorlar.
İnsan hatası
Oud-Beijerland‘da kuş üzümlü Hollanda lokması (oliebol) hazırlayan fırının, kendi ürünlerine ait indirim etiketinin Adana’ya nasıl gelmiş olduğuna dair hiçbir fikirleri yok. Satış temsilcileri, kendilerine firmalarının acaba Türkiye’de de kuş üzümlü Hollanda lokması (oliebol) satıp satmadığı sorusu yöneltilince doğal olarak oldukça şaşırarak “Hayır, elbette hayır!” deyip gülerek cevap veriyor. Ama kesin olarak bildikleri bir şey var: 0.80 avroluk ‘indirim’ kendi satış mağazalarına ait değil, çünkü kendi satışları bundan daha ucuz. Bu fiyatlar süpermarketlerde satılan Hollanda lokmaları ile alakalı.
Plus Süpermarket’e geldik. Bu indirim etiketinin Türkiye’de ne işi olduğunu anlamakta güçlük çeken bir yetkili, “Gerçekten de bizim fiyat etiketlerimize benziyor” dedi.
260 şubesi olan Plus Süpermarket, Hollanda’daki farklı atık işleyici firmalar ile iş yapıyor. “Çalıştığımız firmaların bu atıkları profesyonelce ve doğru bir şekilde işlediğini ve geri dönüştürdüğünü varsayıyoruz. Bu atıklar, bu tür çöplüklerde son bulmamalı.”
Plastik kaplı Hollanda lokması (oliebol) etiketinin yolculuğu Hollandalı farklı şirketlerin aracılığıyla Türkiye’de sona ermiş olabilir — bunun izini sürmek maalesef çok zor. Bir başka alternatif ise elbette evsel atıkları aracılığı ile Türkiye’ye gelmiş olması — ancak bu tip bir ihracata kesinlikle izin verilmemeli.
Rendelenmiş peynir ambalajı için ise elle tutulur daha fazla veri var. Bu peynir sadece Aldi‘nin Hollanda şubelerinde satılıyor. Bulduğumuz peynir ambalajı hiç açılmamış gibi görünüyor. Boş ve kapalı.
Üretici Friesland Campina bunun nasıl mümkün olabileceğini biliyor: Bu ambalaj rendelenmiş peynirin (Yoko Peyniri) paketlendiği Belçika’nın Genk şehrindeki fabrikadan geliyor olmalı. Friesland Campina’ya göre, ambalajın üzerinde bulduğumuz üretim numaraları bunun 18 Aralık 2018 tarihli bir üretimi ilgilendirdiğini gösteriyor.
Firma için peynir ambalajlarının Türkiye’deki bir çöplükte bulunmuş olması tatsız bir sürpriz ve bunun nasıl olmuş olabileceğini araştırıyorlar.
Friesland Campina süt ürünleri grubu marka ve imaj yönetim müdürü John-Paul Schuirink, rendelenmiş peynir ambalajının geri dönüştürülemeyen birkaç kat folyodan oluştuğunu söylüyor. Bundan dolayı bu plastiğin yakılmış olması gerektiğini belirtiyor. Durumu, “Sistemdeki istenmeyen bir ‘insan hatası’ nedeniyle, bu folyo atık yanlışlıkla, ‘geri dönüştürülebilir’ plastik akışına karışmış olabilir” diye açıklıyor.
Bu ‘insan hatası’nın nerede yapılmış olabileceğini bulmak ise kolay değil. Süt ürünleri fabrikası ile Oud-Beijerland’daki unlu mamüller fırının arasında birkaç bağlantı var gibi görünüyor. Friesland Campina, Belçika peynir fabrikasındaki atık akışını organize etmesi için Rotterdam’da bulunan ‘atık yöneticisi’ Milgro adlı bir şirket ile anlaşmaya sahip. 21 Aralık 2018’te ise Genk’teki plastik atıkları toplayan Gielen adlı başka bir taşeron şirket ile anlaşıyorlar. Ancak ne Milgro ne de Gielen, Genk’te üretilmiş böyle bir peynir ambalajının hangi sebeple Türkiye’de ortaya çıktığını açıklayamıyor.
Adana’daki çöp döküm alanlarında bulunan Hollanda plastiklerinin haritası
Philip Gielen, kendi şirketinin iki farklı tür plastik film için çalıştığını anlatıyor: Yakılması gereken düşük kaliteli film ve Gielen’in tüccarlara sattığı daha kaliteli plastik film. İkinci tür plastik genellikle Polonya ve Türkiye’ye gidiyor: “Bulduğunuz filmin yanlışlıkla iyi kalitede plastiğin arasına karıştığını düşünüyoruz.”
Gielen’in ayrıca iki şirket ile daha anlaşması bulunuyor: Uithoorn’daki Global Waste Recycling ve Volendam’daki Kras Recycling BV.
8 milyon Euro cirosu ve elliden fazla çalışanı ile Kras şirketi, Hollanda atık piyasasındaki en büyük aktörlerden biri. İşletme sahibi ve aynı zamanda yöneticisi olan Ben Kras, firmasının gerçekten de Türkiye’ye ihracat yaptığını, ancak 2019’dan itibaren bu atıkların nakliyat işlemlerine müdahil olmadıklarını söylüyor.
Sorulardan birisi Kras firmasının dahil olduğu plastik akışı hakkındaki büyük resme ne kadar hakim olduğu. Firmanın muhasabe birimi yakın zamana kadar bu akışın takibini yapamıyormuş. ‘Gelen ve giden miktarları kilogram cinsinden’ doğru şekilde tespit edemediği için 2018 yılı rakamları hakkında bilgi vermeyi reddediyorlar. Kras’taki yeni otomasyon sistemi nedeniyle de denetleyici kişi uygulanan oranları doğrulayamıyor. Daha doğrusu, denetleyici, Kras’taki atıkların yıllık hacimleri ve fiyatları hakkında kabaca bir görüş bildirmeye bile cesaret edemiyor. Ancak Ben Kras, bu işin artık çözüldüğüne ve 2018’de bir sorun olmadığına dair bize güvence vererek şunları ekliyor: “Bizim için her şey açık ve şeffaf: tüm plastik akışlarını İnsan Çevre ve Ulaşım Müfettişliğine her yıl düzenli olarak rapor ediyoruz.”
Uithoorn’daki Global Waste Recycling firmasının ifadesine göre, bir çalışanları Ocak 2019’da Gielen şirketinin Yoko Peynirleri’nden toplamış olduğu başka bir grup plastiği Türkiye’ye göndermiş. Ancak işletme sahibi ve yöneticisi Guy Bracke — ki aynı zamanda ağız maskeleri satıyor — sadece temiz ve güzel plastiklerin ticaretini yaptığını söylüyor: “Bunu benim satmış olmam mümkün görünmüyor, aksi takdirde bunun hakkında bir takım şikayetler kulağıma gelirdi.”
Yaptığımız konuşmada Bracke, altı ay önce plastik ticaretini bıraktığını vurguladı. Önceki şirketlerinden ikisi iflas etmiş. Şu anda ise, kitle fonlaması yoluyla elde edilen birkaç ton sermayenin buharlaştığı son iflasıyla uğraşıyor. Usulsüzlük yapılıp yapılmadığını araştıran müfettişler atıkların uygunsuz yönetimi hakkında ‘bazı göstergeler’ olduğunu söylüyorlar. Bracke ise “Bu konu hakkında bunun haricinde başka hiçbir şey duymadım” diye ekliyor.
Çöp döküm alanında
Atık yöneticisi Milgro’ya göre bu işin nihai sorumlusu Friesland Campina için paketlemeler üreten Genk şehrindeki ambalaj fabrikası. Burada bir şeyler yanlış gitmiş olmalı diye vurguluyorlar. Yönetmeliklere göre geri dönüştürülemeyen plastiğin yakılması gerekiyor. Milgro yöneticisi Ruud Hageman, “yakma işlemi elbette ticaretten daha pahalı” diye açıklıyor. Ancak “Geri dönüştürülemeyen plastiğin Türkiye’ye gitmesine kesinlikle izin verilmiyor” diye ekliyor. Nitekim Hollanda mevzuatı, atıkların ancak geri dönüştürülecek ise Türkiye gibi bir ülkeye ihraç edebileceği şartını koymuş: “Ancak yine de neyin geri dönüştürülebilir olduğunu, neyin olmayacağını sadece uzmanlar değerlendirebilir.”
Google uydu görüntülerine göre Adana’daki Rüzgarlı Tepe çöp alanının 2015 ve 2019 yılları karşılaştırması.
Hageman, yasada bir boşluk görüyor: Geri dönüştürülebilir plastik, bir Türk alıcı tarafından kabul edilmişse ve balyaların arasında mevzuata uymayan plastik olduğu anlaşılırsa, bu plastikler orada bir yere dökülebilir.
Adana Çevre Yönetimi ve Denetimi Şube Müdürlüğü, Hollanda menşeli ambalajları bulduğumuz yerlere plastik atıkların dökülmesinin yasak olduğunu söylüyor. Bazı durumlarda ise bulduğumuz yasadışı plastikleri olduğu alanlar özel atık işleyicilerine ait. Ancak Adana Büyükşehir Belediyesi yetkilileri bunu kontrol etmeye devam edecek yeterli insan gücüne sahip olmadıklarını söylüyorlar.
Bu alanların haricinde, sürekli yer değiştiren yasadışı depolama alanları da mevcut. Adana Büyükşehir Belediyesi Atık Yönetimi Şube Müdürü Selami Burak, “Buralara hiçbir plastik çöp dökülmemelidir. Bu mümkün değil, buna izin verilmiyor, bu atıklar orada olmamalı,” diye konuşuyor.
Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal‘ın geçen hafta sonu görevden alınmasının ardından yeni başkan olarak atanan, eski AKP’li bakan Naci Ağbal ilk açıklamasını yaptı. Ağbal, “19 Kasım 2020 tarihli Para Politikası Kurulu toplantısına kadar mevcut durum ve beklentiler gözden geçirilip, gelişmeler de yakından takip edilerek; oluşacak veri ve değerlendirmeler ışığında gerekli politika kararları alınacaktır ” dedi.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası olarak temel amaçlarının fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmek olduğunu belirten Ağbal, “Fiyat istikrarı temel amacı doğrultusunda tüm politika araçları kararlılıkla kullanılacaktır. Para politikasında, şeffaflık, hesap verebilirlik ve öngörülebilirlik ilkeleri çerçevesinde iletişim güçlendirilecektir” diye konuştu.
Naci Ağbal’ın istifa eden ancak halen istifası açıklanmayan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak‘la arasının iyi olmadığı belirtiliyor.
Ne olmuştu?
16 aydır Merkez Başkanlığı görevini yürüten Murat Uysal, cumartesi günü Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile görevinden alınmıştı. Merkez Bankası Başkanı olarak aynı gün, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın kararıyla Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanı Naci Ağbal atandı. Ağbal’ın yerine ise İbrahim Şenel getirildi.
Murat Uysal, Erdoğan’ın görevden aldığı ikinci Merkez Bankası Başkanı oldu. Uysal’dan önceki Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya da, faiz indirimi konusunda ters düştüğü Erdoğan tarafından, 16 ay önce, Temmuz 2019’da görevden alınmıştı.
Erdoğan, Çetinkaya hakkında “Görevden aldık, çünkü laf dinlemiyordu adam” demişti.
Afet bir imge, travmatik var oluşu onun gerçeklikle yakınlaşmasını sağlıyor, hatta onun kendisi olup aniden karşımıza çıkıvermesini.
T24’teki bir habere göre “İzmir‘de depremde yıkılan Rıza Bey Apartmanı‘nda çürük raporu sonrası ev sahipleri evlerini satarak taşınmış, mantolamayla oturum devam etmiş”. Kişilerin süreçlerden haberi var ama süreci “kendilerince” lehlerine işletmeye çalışıyorlar (lehlerine mi aleyhlerine mi bu da tartışılabilir tabii).
Kiracı yapının depreme dayanıklılık testi sonrası kira sözleşmesini feshetme hakkına sahip. Bu mal sahibinin işine gelmediği için saklanıyor ya da bina malikleri dayanıklılık testini kabul etmiyor çünkü aldığı kiradan olma ihtimali var. Çürük olduğu bilinen, tescillenen bir yapı için verilen rapor gizleniyor. Altında işyerleri açılıyor ve resmi kurumlar tarafından ruhsat veriliyor!
Her deprem sonrasında fay hatlarının yerleri, özellikleri, zeminlerin direnci, binaların durumu tartışılıyor. Enkaza dönüşen binaların neden çöktüğü konuşuluyor. Ama kamu düzeninin neden çöktüğü konuşulamıyor. Hatadan dönmek, zararı engellemek mümkün. Ama eğer hasta tedavi olmak istemiyorsa, o zaman afetler kaçınılmaz hale geliyor.
Tıpkı binalarda olduğu gibi, her afetten sonra kamu düzeninin de çatlaklarının üzeri sıvanıyor. Kamu düzeninde “mantolama” denen şey bir işe yaramıyor. Bilgiye neden erişilemediği, kamunun neden kural koyuculuk vasfını kaybettiği, kuralların neden göstermelik hale geldiği…
Parça parça akıl her şeye yetişmeye çalışıyor: Sorun resmi kuruluşların, yöneticilerin görevlerini yapmaması, yani “bilimi dinlememesi”… Yapılması gereken ama yapılmayan denetim işlevleri, mühendislik hesapları, malzeme kalitesi… Riskli binaların satılması, kiraya verilmesi… Çürük raporlarının, hasarların gizlenmesi, araştırmaların engellenmesi… Buna karşılık şehrin değerli bir yerindeki “kentsel dönüşüm” dedikleri fırsattan yararlanılması için “üniversite” adı verilmiş kimi ticarethanelerden sağlam yapılar için bedeli mukabili “çürük raporu” alınabilmesi… vs. vs.
Zalimce, hatta canice tasarlanmış bir kamu düzeni!
Resmi kuruluşların hazırladıkları senaryolarda İstanbul’da büyüklüğü 7’nin üzerindeki bir depremde 50.000 binanın yıkılacağı söyleniyor. 99 Depremi‘nden sonra her yıl 2-3 bin riskli yapı yenilenerek 20 sene içinde İstanbul güvenli hale getirilebilirdi. Ama yenilenenler sağlam yapılar oldu. Demek ki bu mesele yalnızca “hesap kitap işi” değil.
Kime karşı bu hileler, kurnazlıklar?
Depremin (afetin) sonuçta “insanyapımı” olduğunu görmek için fay hatlarının yerlerini, zeminin uygun, binaların yeterli sağlamlıkta olmadığını bilmek yetmiyor.
Zaman zaman onunla temas ediyormuş gibi oluyoruz, travmatik bir şekilde. O unutulmak zorunda kalınan bir gerçeklik. Adına “deprem” denilen hayaletle aynı evde yaşıyoruz, mecburen.
Muhtemel İstanbul depremi de böyle. Henüz gerçekleşmemiş haliyle yaşantımıza musallat olan bir hayalet. Bilinen bir bilinmeyen. Gerçekleşmemiş ya da beklenen afetler, tıpkı geçmişin travmaları gibi, hayaletler olarak gündelik yaşamımızda yer alıyor. Geçmişin olduğu gibi, geleceğin travmalarıyla, hayaletlerle birlikte yaşamaya zorlanıyoruz.
Bu ilişki biçimiyle onunla baş etmek zor. Hayaletle baş etmek için belki de onun bu travmatik varoluşunu sorgulamamız, onu tekrar kendi dünyamıza tekrar mal etmeye çalışmamızın daha etkili olabileceği düşünebiliriz. Çünkü onun travmatik bir gerçeklik olarak zihinsel dünyamızın dışındaki varlığının simgeselliğini yitirmesine, ilişki kurulmasını engellemeye yol açtığından kuşku duyuyorum. Konuşulmasının nedeni de bu olabilir. Bu nedenle belki de üzerinde durulması gereken asıl önemli şey onun nasıl olup da bir “fail” olarak kamu düzeninin, hayatımızın içine sızdığını anlamaya çalışmak.
Afet doğal bir şey değil, inşa edilen bir gerçeklik. Onun bu travmatik, hayaletsi varlığını değiştirmek için yapılması gereken yalnızca gösterilenler değil, gösterilmeyenler üzerinde de kafa yormayı denemek…
Afetin bilinçdışını görmeyi başarabilecek miyiz?
99 Depremi’nden sonra muazzam bir sivil toplum seferberliği ortaya çıkmıştı. Ortaya çıkan yalnızca halkın dayanışması, yardımseverliği falan değil, kamusal alandaki bağımsız yaratıcı kapasitelerdi. Bu tıpkı Gezi direnişinde olduğu gibi, “mucize” gibi gözüken ama istenirse pekala olabilecek bir şeydi.
Sonra süreç içinde adım adım bu iktidar dışı alanların nasıl sönümlendirildiğine, sistemin nasıl yeniden “restore” edildiğine tanık olduk. Bağımsız yaratıcı kapasiteler genellikle anlık olarak ortaya çıkıyorlar ve uzun vadede sönümleniyorlar. Zannedersem ortaya çıkışları kadar sönümlenmeleri üzerinde düşünmek gerekli. Eski rejime geri dönmek için genellikle bir geçiş dönemi gerçekleşiyor. Sorunu yaratan aktörler, işleyişler adım adım devreye giriyor. Bu yüzden benim açımdan takıntı hale gelmiş konu, bu bağımsız yaratıcı kapasitelerin nasıl yaratılabileceği. İktidarınki gibi anlık bir değişim değil, bir rejimden başka bir rejime geçiş… İhaleler, piyasa bağımlısı bir dönüşüm, tepeden inmeci bir kamu düzeni…
Düzce‘de canla başla yardım çalışmalarına katılan bir kişi tanımıştım. Zannedersem bir on gün kadar bu kişinin ağzı kilitlenmiş olarak kaldı. Titreme nöbetleri geçirdiğini fark ettim. Yıkıntının altında eşinin ve çocuklarının can verdiğini söylediler. Epey bir zaman geçtikten sonra söylediği ilk cümle şu oldu: “Bilseydim, yaptırır mıydım?” Öğrendiğime göre babadan kalma ahşap çatkılı geleneksel evini, ailesi daha iyi yaşasın diye müteahhite vermişti. Ailesi banyosu, mutfağı yeni yapılmış, kaloriferi, hidroforu olan, daha konforlu bir evde yaşasın diye. Ama zemin direncinin düşük olduğunu, çok katlı yapının depremde ayakta kalamayabileceğini kimse ona söylememişti. Bu dönüşümün yalnızca piyasanın işleyişine bırakılamayacağını da.
Kentlerde yapı üretimi ve stoğunun yenilenmesi piyasa mekanizmalarına bırakılmış durumda.
Konutların yıkılıp yeniden yapılması için müteahhitin kar etmesi, satacağı dairelerden elde edeceği gelirin toplam maliyetlerin üzerinde olması gerekiyor. Ama gösterişten esirgenmiyor. Proje hizmetlerinden, yapının gözükmeyen taşıyıcı sisteminin içindeki demirden, betonun çimentosundan, uygulama kalitesinden fedakarlık edilebiliyor. Bu dönüşüm modelinde denetim, planlama, projelendirme faaliyetleri imtiyaz sahibi aktörlere bağımlı olarak gerçekleştiriliyor. Planlar, projeler, araştırmalar yaratıcı faaliyetler tümüyle çıkarlara bağımlı. Planlama imar haklarını düzenleme işlevi görüyor. İmar haklarının artırılması talep ediliyor. Bu değer artışı elbette ki havadan gelmiyor. Bu bir değer erozyonuna yol açıyor. Şehirden, yaşamdan çalınanlar ile siyaset finanse ediliyor.
Canlılara canlı muamelesi yapmak
Bernard Stiegler bilginin açık bir sistem olduğunu, araçsallaştırıldığında, “otomatize” edildiğinde bilgi olmaktan çıktığını, entropik hale geldiğini söylüyor. Yani işe yaramaz olmakla kalmayıp, tüm diğer sistemleri, yaşamları zehirleyici olduğunu (*). Şehir planlama, projelendirme pratiklerinin de piyasa ile resmi kurumlara bağımlı hale geldiğinde bu duruma düştüğünü söylemek mümkün.
Gösterilen yapıların ya da zeminin direnci ise, gösterilmeyen gösterenin ne yaptığı. Gösterilenler, imajlar binalar, zemin hakkında bilgi veriyor. Ama göstereni, gözümüzün önünde duran şeyi saklıyor. Kapitalizmin maruz kalınan şekli hafızasızlaştırıcı olduğu için tarihi değerlerin, geçmişin güzelliklerinin yok oluşundan söz ediliyor. Ama modernliğin nasıl altüst olduğu, düşünsel yapısının neden çöktüğü gölgede kalıyor.
İnsanmerkezciliğin zayıf noktası da bu. İnsan-doğa ayrımı üzerine. Dikkate alınması gereken nesneleştirilenin (ya da sembolik bir şiddete tabi olanın) doğanın değil, onu anlamlandıran zihnin kendisi olduğu. Şehir plancıları şehirleri planlıyormuş gibi yapıyorlar… Tasarımcılar, mimarlar binaları ve şehirleri tasarlıyormuş gibi yapıyorlar… Kurumlar görevlerini yerine getiriyormuş, denetliyormuş gibi yapıyorlar… Kamu düzeni ise başka bir mantıkla işliyor.
Şehre yukarıdan bakan bu tepeden inmeci planlama pratikleri ister istemez hileleri, kurnazlıkları, yolsuzlukları beraberinde getiriyor. Düzenleyici, koruyucu, akılcılaştırıcı olan uzmanlık bilgileri, kamu işlevleri gelişmeyi engelleyici, aşılması gereken yaptırımlar, yasaklar olarak görülüyor. Tepeden dayatılan normlarla yerden bakışla düzenlenen hayat bire bir benzerlikler ya da tekrarlar içerse de birbirlerinin tam tersi sonuçlar yaratabiliyor. Yukarıdan bakış, sürekli gördüğümüz gibi, gündelik yaşamda tasfiye ediliyor.
Oysa dahil olunan, ilişki kurulan, etkileşimde bulunulan, süreç odaklı bir modernlik farkındalık getiriyor. (Bir örnek: 99 Depremi sonrasında yardım çalışmalarını koordine etmek için gelen Japon İmparatoru’nun danışmanları, yardım heyeti çok iyi anlatmıştı. İstanbul’da bir bölge sokak sokak, ev ev çalışılmıştı. Peki neden planlar, projeler hazırlanırken bu yapılamıyor?)
Ferdinand de Saussure‘ün (belki de söylendiğinde nereye varacağı belli olmayan bu önermesi) gösterilenin de aynı gösteren gibi imgesel olması (**). Bu önerme Rönesans‘tan beri giderek zihinsel dünyanın her yerini kaplayan neoplatonik temsili sorguluyor.
“İmgelere canlı muamelesi yapmak.” Onları bildiğimiz, kavradığımız halleriyle değil, bilmediğimiz ve kavrayamadığımız bir varoluşlarının olabileceğini hayal etmek. İnsanmerkezci şiddetin kaynağında iktidar ve piyasayla örtüşmüş güç ilişkilerinin olduğunu göstermek için. Bu ilk bakışta saçma bir fikir gibi gelebilir. Ancak Saussure’ün dediği gibi gösterilenin de imgesel olduğunu kabul edersek, belki onun üzerinde işaretsizleştirilenlerin izlerini görme imkanımız olabilir.
Bilimsel olan da bundan muaf değil. Sorgulamak, geri bildirişim almaya hazır ve istekli olmak…Mış (doğruymuş) gibi yapmak yerine… Kolayına kaçmak yerine, zorluk yaşamak. Sınırsız bir çabayla anlamaya çalışmak, temas kurmak….
Nesneleştirilenin gerçekliğin kendisi olduğundan kuşku duymak için “canlılara canlı muamelesi yapmak”la başlanabilir. Eşitlikçi bir ilişki ile öğrenmeye bilmeye çabalamak. Şehirlere, nesnelere değil, canlı olana… Zihinlerin nefes almasını sağlamak…
Hata yapmak, hatadan dönmek mümkün. Ama trajik olanla, tamir edilemez, geri dönülemez olanla başa çıkabilmek zor.
*
(*) Stiegler, Bernard, Yerküre Krizi, Dönüşen İnsan, Cogito Bahar 2019, sayı 93, Yapı Kredi Yayınları.
(**) De Saussure, Ferdinand, Genel Dilbilim Dersleri, Multilingual, İstanbul 1998.
İşçi Sağlığı ve İş GüvenliğiMeclisi (İSİG), Ekim Ayı İş Cinayetleri Raporu’nu İzmit İnsan Hakları Parkı‘nda gerçekleştirdiği basın açıklamasında duyurdu.
Rapora göre Ekim ayında en az 207 işçi, 2020 yılının ilk on ayında ise 1736 işçi hayatını kaybetti. Ölümlerin en büyük sebebini ise koronavirüs oluşturdu.
‘Geçici işçi uygulaması hayata geçirilmek isteniyor’
Kocaeli İSİG Meclisi tarafından yapılan açıklamada “Bu hafta Meclis’te görüşülmeye başlanan torba yasa içinde işçi sınıfına dönük önemli bir saldırı söz konusu. 25 yaş altı ve 50 yaş üstü işçilerin belirli süreli iş sözleşmesiyle yani geçici işçi olarak çalıştırılması uygulaması hayata geçirilmek isteniyor” ifadeleri yer aldı.
Bu durumun olumsuz sonuçları olacağı belirtilen açıklamada “Böylece; kıdem ve ihbar tazminatı ile iş güvencesinin (işe iade davası) olmadığı ve işsizlik, malullük, yaşlılık, ölüm, iş kazası, meslek hastalığı, analık gibi hayati öneme sahip haklardan yararlanmanın ortadan kaldırıldığı bir çalışma bu yaş gruplarına dayatılmaktadır. Bu durum işçi sınıfının bütününün de çalışma koşullarına olumsuz olarak yansıyacak” denildi.
En çok ölüm Covid-19 kaynaklı
Raporda “Ekim ayında tespit edebildiğimiz kadarıyla en az 207 işçi, 2020 yılının ilk on ayında ise en az 1736 işçi çalışırken hayatını kaybetti” denildi ve ölümler hakkındaki bilgiler şu şekilde paylaşıldı:
8’i çocuk, 14’ü kadın, 9’u Suriyeli, 1’i Afganistanlı, 1’i Özbekistanlı ve 1’i Türkmenistanlı olmak üzere 12’si göçmen ve 10’u sendikalı işçiydi…
En çok ölüm sebeplerine bakarsak: 51 işçi Covid-19, 36 işçi ezilme/göçük, 35 işçi trafik/servis kazası, 18 işçi yüksekten düşme, 13 işçi kalp krizi, 12 işçi elektrik çarpması, 12 işçi şiddet ve 7 işçi boğulma nedeniyle hayatını kaybetti…
Ölümlerin en çok meydana geldiği işkolları: 40 işçiyi inşaat, 38 işçiyi tarım, 32 işçiyi sağlık, 20 işçiyi ticaret/büro, 13 işçiyi taşımacılık, 10 işçiyi metal, 8 işçiyi belediye/genel işler, 7 işçiyi tekstil, 6 işçiyi tersane/gemi, 5 işçiyi maden ve 5 işçiyi enerji işkolunda çalışırken kaybettik…
İş cinayetleri en çok sanayileşmiş şehirlerde gerçekleşti: 21 işçi İstanbul, 16 işçi İzmir, 9 işçi Şanlıurfa, 8 işçi Antalya, 7 işçi Ankara, 7 işçi Gaziantep, 7 işçi Kayseri, 6 işçi Aydın, 6 işçi Denizli, 6 işçi Diyarbakır, 6 işçi Muğla ve 6 işçi Tekirdağ’da hayatını kaybetti…
‘İşten atmalar yasaklanmalı’
Türkiye’de ilk vakanın tespit edildiği 11 Mart’tan beri geçen sekiz ayda en az 325 işçinin koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiğinin hatırlatıldığı raporda “İşçilerin ailelerini ve emeklileri de ekleyince Covid-19’un bir işçi sınıfı hastalığı haline geldiği gerçeği tüm çıplaklığı ile ortadadır. Bu süreçte devlet için işçi ve halk sağlığı değil ekonominin bekasını sağlamak öncelik oldu. Güvencesiz çalışma yaygınlaştırıldı, patronlara teşvik paketleri hazırlandı ve işçi eylemleri yasaklandı” ifadeleri yer aldı. İşçi sınıfına ilişkin şu talepler dile getirildi:
Covid-19 sağlık emekçileri için meslek hastalığı, diğer işkollarında çalışan işçiler için ise iş kazası olarak tanınmalıdır.
İşyerlerinde başta üretim alanları olmak üzere ulaşım, beslenme, barınma gibi tüm alanlarda işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri alınmalıdır.
Kronik hastalığı olan ve belli bir yaşın üzerindeki tüm işçiler (kamu-özel) bu süreçte idari-ücretli izne çıkarılmalıdır.
İşten atmalar yasaklanmalı ve 1168 TL değil tam ücret ödenmelidir.
Çalışma saatleri, ücretlerde kesintiye gitmeden azaltılmalıdır.
İşçilere ücretsiz-yaygın testler yapılmalı, vakaların arttığı işyerlerinde üretime ara verilmelidir.
Evden çalışan işçilerin çalışma saatleri düzenlenmeli ve iş için yaptıkları harcamalar karşılanmalıdır.
Kocaeli’de 10 ayda 70 işçi öldü
Son olarak iş cinayetleri raporunun açıklandığı Kocaeli şehrindeki işçi hakları ve iş cinayetlerine ilişkin bilgiler paylaşıldı. Kocaeli ile ilgili şunlar söylendi:
Kocaeli’de Ekim ayında en az 5 işçi, ilk on ayda 70 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti.
Kocaeli Türkiye’nin en önemli sanayi bölgelerinden birisidir ve bu yüzden çok tehlikeli sınıftaki işyerlerinde çalışanların sayısı birçok kentten daha yüksektir.
Kocaeli’de birçok işyerinde gerekli işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri alınmamakta, gerekli denetimler yapılmamaktadır. Bu yüzden ülke nüfusunun yüzde 2,17’si şehrimizde yaşarken iş cinayetlerinin yüzde 4,35’i burada meydana gelmektedir.
İşçi sağlığı iş güvenliğinin olmazsa olmazı iş güvencesi hakkı da yok sayılmaktadır. Örneğin Kocaeli’de sendikalaştıkları için Özer Elektrik, HSK Systemair ve Baldur Süspansiyon işçileri işten çıkarılmaktadır, ki ayrıca pandemi döneminde işten atmalar yasaklanmıştı.
Kocaeli’nde işyerlerinde kronik hastalıkları olan ve ileri yaşta çalışanlar gibi risk grubundaki işçilerin sayısı oldukça fazladır. Bu yüzden Covid-19 önlemlerinin hızla alınması zaruridir.
Koronavirüs tedbirleri kapsamında alınan önlemlerin ilk olarak kültür-sanat faaliyetlerini kısıtlamaya yönelik olmasına tepki gösteren sanatçılar, mekan çalışanları ve işletmeciler, her gün saat 22.00’de Ankara‘da Konur Sokak üzerinde gerçekleştirecekleri eylem serisine Pazar günü başladı.
İçişleri Bakanlığı genelgesiyle geçtiğimiz aylarda ülke genelinde kafe ve eğlence yerlerinde de saat 24.00’ten sonra müzik yayını yapılması yasaklanmasının ardından bu haftadan itibaren kafe ve restoranlar dahil birçok işyerinim saat 22.00’den itibaren kapatılacağı kararı alınmıştı.
Yapılan açıklamada “Bizler hayatını sanat icra ederek kazanan kültür işçileriyiz. Bugün kapsamı genişletilerek uygulanmaya devam eden Covid-19 önlemleri kapsamında yapılan düzenlemeler nedeniyle çoğumuz işsiz kalmış olmakla birlikte, önlemler çerçevesinde kültür-sanat etkinliklerine yönelen kısıtlamalar nedeniyle iş yapabilmemiz de olanaksız hale getirilmiştir” denildi.
‘Belirsizlik girdabında çırpınmaya terk edildik’
Açıklamada “Bu süreçte, şu an yanı başımızda duran restoran-kafe-bar emekçileriyle birlikte açlıkla sınamakta olduğumuz yetmez gibi, geleceğimiz de kısıtlamaları yapanların insafına terk edilmiş durumdadır” denildi.
Söz konusu yasakların kapsamı ve tarihi hakkında da net bir bilginin bulunmadığı belirtilen açıklamada “Biz kültür işçileri bir belirsizlik girdabı içinde çırpınmaya terk edildik” ifadeleri yer aldı.
‘Yasaklar belli bir yaşam tarzını hedef alıyor’
Salgının en az zararla atlatılması için üzerlerine düşeni yapmaya hazır olduklarının belirtildiği açıklamada “Ancak yine kültür işçileri olarak farkındayız ki: Türkiye’de pandemi önlemlerinin bilinçli ve istikrarlı olarak kültür-sanat yaşamını kısıtlamaya yöneltilmiş olması asla rastlantı değildir” denildi. Açıklamanın devamı ise şu şekilde:
Sürekli ‘kültürel iktidar olamadık’ yakınması yapan iktidarın hazırladığı önlem paketleri hususi olarak belirli türden bir yaşam tarzını hedef almaktadır. Geçtiğimiz dönem başlatılan etkinlik yasaklarının, müziğin sesini kısma telaşının ve özellikle kapatılan mekânların alkollü olmasının yegâne anlamı budur.
Sanatın icra edildiği mekânlar kapatılır ya da etkinliği azaltılırken, ödemeye mecbur bırakıldıkları vergiler devam etmektedir. Hiçbir tampon oluşturmadan uygulanan yasaklarla çöküşün eşiğine gelen belirli bir işletme ağının yanı sıra, burada istihdam edilen kültür işçileri başta olmak üzere tüm emekçiler açlığa terk edilmektedir.
Bu kısıtlamaların pandemiyi engellemek yerine pandeminin yarattığı ekonomik ve toplumsal buhrana bir de kültürel sancıyı eklemekte olduğu belirtilen açıklama “Sanat öldürmez, sanat yaşatır! Sanat mekânla, sanat zaman ile kısıtlanamaz. Sanat hayatın ta kendisidir! Kültür-sanat işçileri olarak, etkinlikler ve etkinlik mekânları üzerindeki kısıtlamaların ivedilikle kaldırılmasını talep ediyoruz!” ifadeleriyle son buldu.
Talepler
Mekanların 22.00 itibariyle kapanmasına ilişkin getirilen düzenlemenin geri çekilmesi
Yaşamını kültür-sanat ve eğlence üretiminden idame ettiren mekan çalışanları, işletmeciler, sanatçılar, esnaf, taksici, gece işçileri vs. içi maddi destek sağlanması
Her kriz durumunda bedelin kültür-sanat ve eğlence sektörünü etkileyecek şekilde ödetilmesinin son bulması
Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), İzmir’in Seferihisar açıklarında gerçekleşen depremin ardından hastanede tedavisi süren bir kişinin daha hayatını kaybettiğini ve depremdeki can kaybının 115’e ulaştığını duyurdu.
AFAD’dan yapılan açıklamaya göre, 30 Ekim’de meydana gelen 6,6 büyüklüğündeki deprem sonrasında 46’sının büyüklüğü 4’ün üzerinde olmak üzere toplam 2 bin 846 artçı sarsıntı kaydedildi.
23 kişinin tedavisi sürüyor
Sağlık Afet Koordinasyon Merkezi‘nden (SAKOM) alınan bilgilerin aktarıldığı açıklamada yaralanan 1034 kişiden 1011’inin taburcu edildiği 23 kişinin ise tedavisinin devam ettiği belirtildi.
Depremin ardından arama-kurtarma çalışmaları günler boyunca devam etmiş, 4 Kasım günü ise 17 binada yürütülen çalışmaların tammalanması üzerine enkazlar tamamen kaldırılmıştı.
ABD’de 46’ıncı devlet başkanını seçmek için oylar verildi. Sayılan oylara ve resmi olmayan sonuçlara Cumhuriyetçi Parti’nin adayı Donald Trump‘ı geride bırakan Demokrat Parti’nin adayı Joe Biden başkanlığı kazandı.
Biden’ın başkan seçilmesi New York, Washington, Los Angeles, Delaware gibi eyaletlerde coşkuyla kutlandı. Biden taraftarları sokaklara dökülüp, seçim zaferini kutladı.
Öte yandan Jennifer Lopez, Lady Gaga gibi ünlüler sosyal medya hesaplarından yaptıkları paylaşımla Biden’ın başkan seçilmesinden duydukları mutluluğu anlattılar. Lopez ve Gaga paylaşımları esnasında gözyaşlarına hakim olamadı.