Ana Sayfa Blog Sayfa 1835

ABD’de sona doğru: Seçimleri Biden önde götürüyor

ABD seçimlerinde sonuçlar henüz açıklanmasa da Joe Biden yarışı önde götürüyor.

ABD Başkanı Donald Trump‘ın, rakibi Biden’in daha fazla oy aldığı eyaletlerde sayımlara itiraz etmesi, Cumhuriyetçilerin protestolarına yol açarken, Trump karşıtları da seçimlerdeki belirsizliklere karşı sokaklarda.

Ekim ayı basın özgürlüğü raporu: Günde üç gazeteci hakim karşısına çıktı

Türkiye‘de gazeteci yargılamalarını izleme, belgeleme ve hafızalaştırma çalışması yapan Press In Arrest’ın Ekim ayı basın özgürlüğü raporu yayımlandı. Bu ay neredeyse üç gazeteci kendisini yargı karşısında buldu. En az 7 ilde görülen 45 basın davasında, en az 74 gazeteci yargılandı. Yargılanan 74 gazeteciyle ilgili davalarda savcılıklar 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ve toplam 321 yıl 6 aydan, 916 yıl 4 ay 15 güne kadar hapis cezası talep etti.

Yargılanan 74 gazeteciden 21’inin ise kadın olduğu belirtildi. Kadın gazeteciler, toplamda 70 yıl 3 ay 15 günden 185 yıl 8 aya kadar hapis cezası istemiyle hakim karşısına çıktı.

Ekim ayı gazeteci yargılamaları

Rapora göre, ekim ayındaki yargılamalarda 1 gazeteci hakkında “gerekçesiz” ceza istenirken, 7’si kadın 26 gazeteci “terör” ile suçlandı. 8 gazeteci ise “Cumhurbaşkanına hakaret etmek” iddiasıyla yargılandı. Ekim ayının diğer yargılamalarıysa şu şekilde:

  • 4’ü kadın 10 gazeteci beraat etti.
  • 7 gazeteci bir ayda birden fazla kez hakim karşısına çıktı.
  • Savcılık 2 gazeteci hakkındaki beraat kararına itiraz etti.
  • Yargılanan 4 gazeteci; toplamda, 7 yıl 11 ay hapis cezası ve 500 TL adli para cezasına çarptırıldı.
  • Tartışmalı “Basit Yargılama Usulü” ilk kez bir gazeteci için uygulandı.
  • 40 gazetecinin yargılandığı davalarda mahkeme heyeti değişti.
  • ‘Yargılamanın aleniyeti’ 32 kez ihlal edildi.
  • “Masumiyet karinesi” 3 kez ihlal edildi.
  • Ekim ayında yargılanan en az 43 gazetecinin davası 2021 yılına kaldı.

Gazetecilerin yargılanmasında dikkat çeken detaylar

Raporda gazetecilerin yargılanması sırasında dikkat çeken detaylar da derlendi. Rapordaki ifadelere göre, gazetecilerin sosyal medya paylaşımları veya haberleri üzerinden menfaat elde edip etmediklerinin belirlenmesi için banka hesapları incelenecek.

‘Türk Lirası’nın dolar kuru karşısındaki değer kaybına bağlı olarak yaşanan ekonomik kriz’ ile ilgili 2018 yılında yapılan bir haber sebebiyle 6 gazeteci ‘Sermaye Piyasası Kanunu’na muhalefet’ iddiasıyla yargılanıyor. Haberin yayımlandığı dönemde Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye arasındaki Rahip Andrew Brunson krizi nedeniyle Türk Lirası dolar karşısında değer kaybetmişti. Savcılık, haberin ‘ülkemiz bankacılık ve finans sisteminin acz içinde olduğu izlenimi vermeye çalışan gerçeğe aykırı ve maksatlı ifadeler’ içerdiğini iddia etti. Gazetecilerin banka hesaplarının bilirkişi tarafından incelenerek sosyal medya paylaşımları veya haberleri üzerinden menfaat elde edip etmediklerinin belirlenecek.

Gazeteciye gerekçesiz ceza talebi

Gazeteci Ender İmrek, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın kullandığı ve 50 bin dolar değerinde olduğu iddia edilen Fransız marka çanta ile ilgili Haziran 2019’da yazdığı yazı sebebiyle yargılanıyordu. Yargılamanın Ekim ayındaki üçüncü duruşmasında savcı, İmrek’in cezalandırılmasını talep etti.  Ancak talep ettiği cezayı herhangi bir gerekçeye dayandırmadı. Avukatlar ‘gerekçesiz mütalaaya’ itiraz etti. Fakat, hakim itirazı kabul etmedi. Duruşma İmrek’in savunmasının alınması için ertelendi.

‘Basit yargılama usulü’ ilk kez bir gazeteci için uygulandı

‘Basit yaralama usulü’ 1. Yargı Reformu Paketi‘yle yargı sistemine eklendi. Buna göre, bazı suçlamalar karşısında yürütülen yargılamalar, duruşma açılmadan dosya üzerinden yürütülebilecek.

‘Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı alenen hakaret etmek’ iddiasıyla yargılanan gazeteci Hikmet Tunç ve avukatı, yargılamanın ‘basit yargılama usulü’ ile sürdürülmesini kabul etti. Buna göre yargılama duruşmasız devam edecek. Savunma ve deliller yazılı olarak sunulacak. Olası bir mahkumiyet kararında ise ceza, dörtte bir oranında indirilebilecek.

Tüm bunların yanında ekim ayında en az 9 gazeteci hakkında soruşturma başlatıldı, veya suç duyurusunda bulunuldu, gözaltına alındı, ifadeye çağrıldı. En az 2 gazeteci hakkında yeni dava açıldı. 4 gazeteci ise tutuklandı.

Ankara’da rehabilitasyon merkezinde hayvanlara işkence

Ankara‘daki Sincan Geçici Hayvan Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi’nde görevlilerin köpeklere tazyikli su sıkarak ve tekmeleyerek kötü muamelede bulunduğuna ilişkin görüntüler yayınlandı. 

Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne ait merkezde görevli bakıcının, kafeslerinde bulunan köpekleri hortumla tazyikli soğuk su sıkarak yıkadığı ve tekmelediği anların kamera görüntüleri yayınlandı. Hayvan hakları örgütleri ve aktivistlerin sosyal medya hesaplarından paylaştığı videolarda, hayvanlara yapılan eziyet ve bulundukları kötü koşullar açıkça görülüyor. 

Hayvanların Yaşam Hakları Konfederasyonu (HAYKONFED) Başkan Yardımcısı Haydar Özkan, “Belediyenin kendi kameralarından alınan görüntüler bunlar. O görüntülerde neler olmuyor ki? Hemen onun daha öncesine gidersek, orada gizli kapılar arkasında ölüm odalarını Ankara Barosu‘nun avukatları, Hayvan Hakları Masası bizzat tespit etti. Yine orada 20’ye yakın kedi öldü, öldürüldü, uyutuldu. Hayvanlar bu kışta soğuk suyla yıkanıyor. Hayvan orada kasıtlı olarak çekiliyor, kapıdan girmedi diye tekmeleniyor” dedi.
 
HAYKONFED’in sosyal medya hesaplarından da hayvanseverliğiyle bilinen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a şöyle seslenildi:
“Sayın Başkan Mansur Yavaş SUSMAK ZULME ortak olmaktır! Zulmü bitirmek için yönetime gereğini YAPMALISINIZ!”
 

Barodan rapor: Hayvanlara hapis hayatı yaşatılıyor

Ankara Barosu Hayvan Hakları Kurulu’nun, sözkonusu merkez için 8 Eylül’de hazırladığı raporda  sadece tedavi ve kısırlaştırma işlemleri için alınması gereken merkezde  hayvanlara doğasına aykırı olarak hapis hayatı yaşatıldığı belirtilmişti. Raporda sağlığına kavuşan hayvanların alındıkları yerlere yerel hayvan koruma görevlileri eşliğinde derhal bırakılması ve ALO 153 kanalı ile günlük kaç köpeğin alındığının, alınan tüm köpeklerin akıbetinin acilen bildirilmesi gerektiği kaydedilmişti. 

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 19 Kasım’da başlıyor

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali, içinden geçtiğimiz olağanüstü dönemde gezegenimizin değişim çağrısına kulak vermek üzere 19-22 Kasım tarihlerinde İstanbul’da Pera Müzesi’nde izleyicilerle buluşacak.

SYFF2020 seçkisi, sürdürülebilir yaşamın ancak gezegendeki tüm canlıların yaşam ortamı ve koşulları sürdürülebilir olduğunda mümkün olduğunu; iyi olmamız için mevsimin, havanın, suyun, toprağın, yabanın, çiftçinin, tohumun, ormanın, böceğin, domatesin, komşunun iyi olması gerektiğini hatırlatıyor.

20 adet belgesel izleyiciyle buluşacak

“Herkes iyiyse biz de iyiyiz” diyen SYFF yaptığı çağrıda “Her birimizin iyiliğinin birbirine bağlı olduğunu, birbirimizin iyi olmasında payımız ve sorumluluğumuz olduğunu bize hatırlatan bugünlerde değişim ihtiyacı her zamankinden daha acil, ilham ise bir o kadar bol!” diyor.

Pera Müzesi’nde seçkiden gösterilecek 20 adet kısa ve uzun metrajlı belgesel sürdürülebilir tarım ve gıda sistemleri, tohum, onarıcı hayvancılık, su hakkı, iklim değişikliği ve göç, altın madenciliği ve atıklar, mega yangınlar, biyoçeşitlilik, doğa koruma ve yabani hayat, sosyal girişimcilik, sürdürülebilir ekonomi gibi çok geniş yelpazede temayı ve yaklaşımı barındırıyor.

Açılış 19 Kasım’da

Festivalin açılışı 19 Kasım’da; BM tarafından, kuruluşunun 75’inci yılında ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın beşinci yılını kutlamak için yapılmış “Milletler Birleşince: Acil Zamanlar için Acil Çözümler” (Nations United: Urgent Solutions for Urgent Times) filmi ile gerçekleşecek. Tüm gösterimler ücretsiz gerçekleşecek.

SYFF2020 seçkisinin tamamı 1-6 Aralık tarihlerinde surdurulebiliryasam.net’de çevrimiçi bir festival ile tüm Türkiye’de izleyicilerle buluşacak.

Pera Müzesi Gösterimleri

  • Birlikte Büyüyoruz / How We Grow (Yönetmen: Haley Thompson, Tomas Zuccareno, 2017, 65′)
  • Gıdayla Gelen Dönüşüm / Food for Change (Yönetmen: Benoît Bringer, 2019, 55′)
  • Gölgede Yetişen Kahve / Shade Grown Coffee (Yönetmen: Alexander Kinnunen 2020, 76′)
  • İklim Arafı / Climate Limbo (Yönetmen: Elena Brunello, Paolo Caselli, Francesco Ferri 2019, 40′)

  • Johannesburg Altını / Jozi Gold (Yönetmen: Sylvia Vollenhoven, Fredrik Gertten 2019, 74′)
  • Mega Yangınlar / Mega Fires (Yönetmen: Cosima Dannoritzer 2020, 93′)
  • Müşterekler İçin Mücadele / Hacking for the Commons (Yönetmen: Philippe Borrel 2019, 87′)
  • Suyun Efendileri / Lords of Water (Yönetmen: Jérôme Fritel 2019, 56′)
  • Yabanın Dönüşü / Rewilding (Yönetmen: Vincent Perazio 2019, 52′)
  • Yeni Bir Tür: Sosyal Girişimcinin Yükselişi / The New Breed: The Rise of the Social Entrepreneur (Yönetmen: Pete Williams 2020, 80′)
  • Ayna / Mirror (Yönetmen: Pierre Reynard 2020, 25′)
  • Bir Avuç Çöp / A Fistful of Rubbish (Yönetmen: David Regos 2019, 14′)
  • Biyotaklit / Biomimicry (Yönetmen: Leila Conners 2015, 22′)
  • Biyotaklit Vaadleri / The Promise of Biomimicry (Yönetmen: Leila Conners 2020, 23′)
  • Çalınan Balıklar / Stolen Fish (Yönetmen: Gosia Juszczak 2020, 30′)
  • Milletler Birleşince: Acil Zamanlar için Acil Çözümler / Nations United: Urgent Solutions for Urgent Times (Yönetmen: Richard Curtis 2020, 34′)
  • Onarıcı Reçete / A Regenerative Secret (Yönetmen: Ben Cowan ve Taliesin Black-Brown 2018, 8′)
  • Ormanı Onaran Keçiler / From Weedy Forests to Grassy Woodlands (Yönetmen: Antoinette Wilson ve Jordan Osmond 2020, 12′)
  • Kompost Hikâyesi / The Compost Story (Yönetmen: Finian Makepeace 2017, 7′)
  • Yeni Ekonomiye Geçiş / How We Live: A Journey Towards a Just Transition (Yönetmen: Mark Decena 2014, 8′)

SYFF2020 Destekçileri

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali; Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu, Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği ve UNDP Türkiye tarafından destekleniyor.

Festivalin aynî destekçileri arasında ise Kavlak Avukatlık Bürosu, Mikado Sürdürülebilir Kalkınma Danışmanlığı ve No 11 Hotel & Apartments yer alıyor.

Medya Destekçileri arasında ise Harvard Business Review Türkiye ile Magma Dergisi yer alıyor. Mekan destekçisi ise Pera Müzesi.

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali hakkında

SYFF; 2008 yılından bu yana, sürdürülebilirlik kavramının ve birbiriyle etkileşim içinde olan sistemik sorunların daha iyi anlaşılmasını sağlarken dünyanın farklı bölgelerinden topladığı hikayelerle ilham vererek yeni bir yaşam kültürünün oluşmasına katkı veriyor, etki odaklı seçkisiyle izleyiciyi dönüşüm için harekete davet ediyor.

SYFF, Surdurulebiliryasam.net ile işbirliği yaparak film seçkisinin toplumun geniş kesimlerine ulaşmasını sağlıyor. Surdurulebiliryasam.net, festivalin ardından sivil toplum kuruluşlarının, yerel yönetimlerin, eğitim kurumlarının ve şirketlerin faydalanabileceği şekilde SYFF seçkisiyle etkinliklere içerik sağlıyor.

 

10. Yeşil Ekonomi Konferansı 14-15 Kasım’da çevrimiçi olarak gerçekleşiyor

Yeşil Düşünce Derneği‘nin Heinrich Böll Vakfı ile ortak düzenlediği Yeşil Ekonomi Konferansı‘nın tarihleri belli oldu. Bu yıl onuncusu düzenlenecek konferans, ‘İklim ve Covid-19 krizleri ekseninde Türkiye ve dünya’ başlığıyla 14-15 Kasım tarihlerinde çevrimiçi ortamda gerçekleşecek.

İklim ve Covid-19 krizlerinin ekonomik, toplumsal ve ekolojik etkilerini ele alınacağı konferansta Covid-19 krizinin cinsiyet eşitliği, küresel ticaret, üretim ve tüketim biçimleri üzerindeki yıkıcı etkileri değerlendirilecek.

Etkinlikte Yeşil Yeni Düzen’in bu talepleri karşılamak için sunduğu alternatifler ve yeryüzündeki yaşamı daha dayanıklı kılmak için önerdiği mekanizmalar tartışılacak.

‘Pandemi ekonomideki kırılganlığı ortaya çıkardı’

Koronavirüs salgını sebebiyle bu yıl çevrimiçi ortamda düzenlenecek konferansa katılmak için buradan kayıt formunu doldurabilirsiniz. Yeşil Düşünce Derneği tarafından yapılan çağrıda ise şu ifadelere yer verildi:

İklim krizinin sonucu olarak yaşadığımız felaketlerle sarsılan dünya 2020’de bir de Covid-19’un yarattığı küresel bir sağlık kriziyle karşı karşıya kaldı. Pandemi, içinde yaşadığımız ekolojik ve yönetimsel krizleri, özellikle sağlık hizmetleri ve ekonomideki kırılganlığı çarpıcı biçimde ortaya çıkardı.

Tüm dünya, sağlık sisteminin yetersizliklerini, ekonominin kırılganlıklarını ve kötü sonuçlarını doğrudan yaşadı; iklim krizi ve Covid-19 pandemisinin arkasındaki ortak noktanın doğayla uyumsuz üretim-tüketim-siyasi yapılarımız olduğu gerçeği ile yüzleşti. Doğaya ve yaban hayata bu kadar müdahale ederek ne iklim krizinden, ne Covid-19 salgınından, ne de benzer krizlerden kurtulabileceğiz.

‘Normal’i sorguluyoruz’

Türkiye’nin de içinde bulunduğu pek çok ülke bu krizlere kalıcı, toplumsal adaleti ve doğanın haklarını gözeten politikalar oluşturmak yerine hamasete devam ediyor. İşsizlik ve yoksulluğun zirveye ulaştığı karantina koşullarında, barınma, temiz su ve gıdaya erişim, sağlıklı ve ulaşılabilir yeşil alanlar, evrensel temel gelir gibi yurttaşlık hakları tüm insanlar için temel ihtiyaçlar listesinde yerini aldı. Bugüne dek yaşadığımız ‘normal’ sorgulanır hale geldi ve daha çok insan ‘başka bir dünya’ talebini dile getirmeye başladı.

Yapılan çağrıda “Yeşil Düşünce Derneği olarak, Heinrich Böll Vakfı ile ortak gerçekleştireceğimiz 10. Yeşil Ekonomi Konferansı’nda sizi de birlikte öğrenmeye, düşünmeye ve harekete geçmeye davet ediyoruz” denildi. 

Konferansta kimler var?

Konferansta James Kenneth Galbraith ve Stefania Barca gibi önemli isimler var. Texas Austin Üniversitesi’nden James Kenneth Galbraith, devlet-ekonomi ilişkileri ve devlet yönetimi konularında çalışıyor.

Galbraith, güçlü akademik altyapısı ile özellikle eşitsizlikler, barış için ekonomi, ekonomik gelişim, yeşil yeni düzen gibi konularda çalışmış, 80lerde Amerikan Hükümeti’ne barış ekonomisi, 90’larda Çin Devleti’ne makroekonomi gelişimi konusunda danışmanlık yapmış, 2016’da Bernie Sanders’ın seçim kampanyasında çalışmış. Galbraith, gazete yazılarındaki kapitalizm eleştirileri ve eşitsizliklere yaptığı vurgular ile ayrı bir üne sahip.

Stefania Barca ise bir ‘çevre tarihçisi.  Ekoloji ve Toplum Laboratuvarı’ ve Avrupa Politik Ekoloji Ağının (ENTITLE) kurucu ve yöneticilerinden. Tarih çalışmalarına ilk enerji kaynağı olarak suya sahip olma gücünü araştırarak başlamış ve zamanla kapitalizm eleştirisine doğru ilerlemiş.

Ekoloji ve feminizmi bir yana bırakarak sadece işçi sınıfı üzerinden kapitalizm eleştirisi yapılamayacağını ifade eden Barca, ‘degrowth – büyümeme’ ekonomisi ile çalışmalarına hem ekonomi tarihi yazımı hem de geleceğe dair başka bir perspektif kazandırmış.

Konferans programı

14 Kasım 2020, 1. Gün

10:00 –  10:30 ⎢Açılış

Kristian BrakelHeinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilcisi

Sevil Turan, Yeşil Düşünce Derneği Genel Koordinatörü

10:00 –  13:00 – I. Oturum

Yeşil Yeni Düzen İklim ve Covid-19 Krizlerine Çare Olabilir mi?

10:30 – 11:00“Covid-19’un Küresel Ekonomi Politiği ve Yeşil Yeni Düzen”

James Kenneth Galbraith, University of Texas Austin, USA

11.00 – 11.25“Avrupa’dan Yansımalar”

Evelyne HuytebroeckAvrupa Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü

11.25 – 11.45“Ekonomik Buhrandan Çıkış: Yeşil Yeni Düzen”

Koray Doğan UrbarlıTürkiye Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü

11.45 – 12.15⎢Soru Cevap

12.15 – 12.45 ⎢“Küresel İklim Rejimi Olgunlaşırken Türkiye Ne Yapmalı?”

Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı, İstanbul Teknik Üniversitesi, IPC-Mercator 2020-2021 Fellow

12.45 – 13.00 ⎢Soru Cevap

Moderatör: Sevil AcarBoğaziçi Üniversitesi

13.00 14.00 ⎢Öğle Arası

14:00 –  16:30 II. Oturum

“Covid-19 Döneminde Neden Yeşilli Morlu Ekonomiler?”

14:00 – 14:30“Feminist Yeşil Yeni Düzen İçin Bir Araç Olarak Bakım Geliri”

Stefania Barca, Universidade de Coimbra, Portekiz

14.30 – 15.00 “Covid-19 Döneminde Bakım Ekonomisi ve Toplumsal Cinsiyet Uçurumları”

Prof. Dr. İpek İlkkaracanİstanbul Teknik Üniversitesi

15.00 – 15.30 ⎢Ara

15.30 – 16.30 ⎢Soru Cevap

Moderatör: Gökçe YenievBoğaziçi Üniversitesi

 

15 Kasım 2020, 2. Gün

13:00 –  16:30 III. Oturum

COVID-19 Türkiye ve Dünya Ekonomilerini Nasıl Etkiledi? Neler olabilir?

13.00 – 13.30 ⎢“Covid-19 Sonrası Türkiye Ekonomisinde Gelir Dağılımındaki ve Yoksulluktaki Olası Etkiler”

Doç. Dr. Ayşe Aylin Bayar, İstanbul Teknik Üniversitesi

13.30 – 14.00 ⎢“COVID-19 Salgınının Türkiye Ekonomisine Etkileri ve Politika Alternatiflerinin Değerlendirilmesi”

Prof. Dr. Ebru Voyvoda, Ortadoğu Teknik Üniversitesi

14.00 – 14.30 ⎢Ara

14.30 – 15.00 ⎢“COVID-19 ve Küreselleşmenin Geleceği”

Prof. Dr. Ayça Tekin Koru, TED Üniversitesi

15.00 – 16.00 ⎢Soru Cevap

Moderatör: Prof. Dr. Begüm Özkaynak, Boğaziçi Üniversitesi

 

 

Yalan Duvarı: Trump’ın söylediği 20 bin yalan New York’ta sergileniyor

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın söylediği 20 bin yalandan oluşan dev duvar Brooklyn‘in ardından New York’ta sergilenmeye başladı.

Post-it not kağıtlarından oluşan mozaik görünümlü ‘Yalan Duvarı’ isimli çalışma sanatçı Phil Buehler ve radyocu Tom Tenney’nin imzasını taşıyor.

Kategorilere ayrıldı

Çalışmada Trump’ın söylediği yalanla kategorilerine ayrılarak her birine bir renk kodu verilmiş. İçerisinde ‘seçimler’, ‘göç’, ‘sağlık sistemi’, ‘vergiler’, çevre’ ve ‘koronavirüs’ gibi kategoriler bulunuyor.

Duvardaki yalanlar ve gerçek dışı bilgiler, Washington Post’un Trump için hazırladığı bilgi teyidi dosyasına dayanıyor. Washington Post’a göre Trump her gün ortalama 23 yanıltıcı iddia üretiyor.

Fotoğraf: Fotoğraf: Phillip Buehler

Brooklyn’deki duvar vandallığa uğradı

Daha önce de benzer bir duvar Brooklyn’de yapılmış ancak kısa sürede Trump destekçilerinin hedefi haline gelmişti. Duvar üzerine “Trump’a oy ver ya da öl” yazan vandalların saldırısına uğramıştı.

Her ne kadar yazanların attıkları imza sebebiyle ABD’deki aşırı sağcı ve Trump destekçisi Proud Boys grubundan olduğu düşünülse de gruptan olayın sonrasında herhangi bir açıklama gelmemişti.

 

 

Bolivya’da seçimi kazanan partinin genel merkezine bombalı saldırı

Bolivya’nın La Paz kentinde yer alan Sosyalizme Doğru Hareket‘in (MAS) genel merkezine bombalı saldırı düzenlendi. Ekim ayında Bolivya’daki genel seçimlerde darbeci yönetime galip gelen MAS lideri Luis Arce de o sırada genel merkezde bir toplantıdaydı.

Partinin basın sözcüsü tarafından yapılan açıklamada saldırının ardından ölen ya da yaralanan olmadığı belirtildi.

Saldırı dinamitle düzenlendi

Bombalı saldırıya ilişkin açıklamalarda bulunan sözcü Sebastian Michel, saldırının dinamitle düzenlendiğini vurgulayarak şunları söyledi:

La Paz kentindeki partimizin genel merkezde yapılan ve Cumhurbaşkanı Luis Arce’ın da bulunduğu toplantıya dinamitle saldırı düzenlendi. Hükümetimiz herhangi bir silahlı çeteye taviz göstermeyecektir.

Michel tarafından güvenlik güçlerinin konuyla ilgili bir açıklama yapmaması ve gerekli önlemleri almamış olması kınandı. Polis yetkilileri konuyla ilgili soruşma başlattıklarını açıkladı. 

‘Provakasyona gelmeyeceğiz’

Bolivya eski Devlet Başkanı Evo Morales, Twitter hesabından konuyla ilgili yaptığı açıklamada şunları söyledi:

La Paz’da Genel Merkeze yapılan saldırıyı şiddetle kınıyorum. Küçük gruplar toplumda endişe yaratmak için şiddet ortamı yaratmayı hedefliyor. Ancak başarılı olamayacaklar. Provokasyona gelmeyeceğiz. Devrimimiz barışçıl ve demokratiktir.

Bolivya’da geçtiğimiz haftalarda da Maden İşçileri Sendikası Federasyonu’nun (FSTMB) lideri Orlando Gutiérrez, suikastle öldürülmüştü. Gutiérrez, ülkenin en önemli sendika liderlerinden biri olarak kabul ediliyordu.

Seçimlerde ne oldu?

Bolivya’da 18 Ekim’de yapılan genel seçimlerde eski Devlet Başkanı Evo Morales’in daha önce liderliğini yaptığı MAS’ın adayı Luis Arce yüzde 55,10 oy alarak seçimi ilk turda kazandı.

Geçen yıl Bolivya’da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) destekli darbeyle sosyalist Devlet Başkanı Evo Morales devrilmişti. Bu olaydan 11 ay sonra düzenlenen seçimleri Luis Arce kazandı. 

Luis Arce, Morales’in 14 yıllık iktidarında, sağlık sorunları nedeniyle 2017 ve 2019 haricinde, Ekonomi Bakanlığı görevini yürütmüştü. Ayrıca Arce’nin Bolivya ekonomisinin gelişmesinde önemli adımları bulunuyor. 2011 yılında, Amerikan Ekonomi Dergisi Arce’yi, 18 bölge ülkesi arasında en iyi 8’inci Ekonomi Bakanı olarak sıralamıştı.

Ünyeliler kararlı, köylerinde maden istemiyor

Ordu ilinin Ünye ilçesine bağlı Yeşilkent, Çiğdem, Gökçebel ve Üçpınar köylerindeki maden arama çalışmaları kapsamında yapılmak istenen sondaj çalışmalarına tepki gösteren köy halkının başlattığı protestolar sekizinci gününü geride bıraktı.

Bölge halkı jandarmanın giriş çıkışlara kapattığı Üçpınar Bozdağ mevkiindeki Maden Tetkik Arama (MTA) tarafından yapılmak istenen sondaj alanının önünde yeniden bir araya geldi ve oturma eylemi düzenledi.

Köyde gerçekleşen cenaze töreni sebebiyle eylemlerine iki gün ara verdiklerini belirten Üçpınar’dan Yaşar Öztürk, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada eylemlerine bugün kaldıkları yerden devam ettiklerini belirtti.

‘Jandarma evlerin önünde dahi nöbet tutuyor’

Jandarmanın köy halkının sondaj alanlarına girmesine engel olduğunu belirten Öztürk, “Jandarma zaten yolları kapattı. Girişleri de kontrollü bir şekilde sağlıyorlar. İnsanların evlerinin önünde dahi nöbet tutuyorlar” ifadelerini kullandı.

Bölgede yapılmak istenen faaliyetlerle ilgili yaptıkları CİMER başvurusuna da yanıt aldıklarını aktaran Öztürk, “MTA’nın burada bentonit aradığını söylüyorlar. Ancak biz bununla kalacaklarını sanmıyoruz. Büyük ihtimalle değerli bir şey bulur bulmaz ihaleye çıkaracaklar. Kaldı ki o bölgede zaten iki adet bentonit ocağı var. Oradakiler bitmeden burada aramaya başlamalarını mantıklı bulmuyoruz” dedi.

Ünye Kaymakamlığı, Çiğdem’de iki, Yeşilkent’te beş, Gökçebel’de üç, Üçpınar’da ise 40 noktada sondaj çalışması için izin alındığını belirtiyor.

Neler yaşandı?

Sondaj çalışmaları ilk olarak Üçpınar’da 12 Eylül tarihinde başlamıştı. Çalışma iznini göstermemeleri üzerine bölgedekiler çalışmaya mani olmuştu. 12 Ekim tarihinde tekrardan sondaj çalışması için jandarma eşliğinde Çiğdem ve Yeşilkent sınırına gelen iş makineleri burada köylülerin direnişiyle karşılaşmıştı.

27 Ekim tarihinde ise Yeşilkent’e gelen  iş makinelerine bu kez yüzlerce jandarma eşlik ettik. Köylülerin gene tepki göstermesi üzerine 10 kişi gözaltına alındı.

Ertesi gün ise (28 Ekim) çalışmalar Üçpınar köyünde başladı. Yüzlerce jandarma sondaj alanına giden yolları kapatırken alana girmek isteyen köy halkına müdahale ederek yaklaşık 20 kişiyi gözaltına aldı. Üçpınar ve çevre köyleri o günden bu yana maden aramalarına karşı oturma eylemi düzenliyor.

Süt banyosuna iki tutuklama

Konya’da bir süt toplama merkezindeki kazanda “süt banyosu” yaptığı görüntüleri sonrası gözaltına alınan iki kişi tutuklandı. Benefit Süt toplama Merkezi‘nde çalışan Emre Sayar‘ı kazanda süt banyosu yaparken çeken Uğur Turgut‘un görüntüleri sosyal medyada yayınlamasının ardından işletme kapatılmıştı. Bugün alınan kararla, gözaltına alınan Emre Sayar ve Uğur Turgut tutuklandı.

Görüntülerin ardından açıklama yapan firma sahibi Ali Osman T. işçinin yıkandığı maddenin süt olmadığını öne sürdü. Sayar ve Turgut da kazandakinin süt değil deterjan olduğu savunmasını yaptı.

Görüntülerin sosyal medyada yayınlanmasının ardından iş yeri Tarım ve Orman Bakanlığı‘nın talimatı üzerine kapatılmıştı. Görüntülerin ardından süt toplama merkezinde denetim yapan Konya Tarım ve Orman Müdürü Ali Ergin, iş yeri hakkında dört yasal işlem uyguladıklarını belirtti.

Donald Trump için gösteri nihayet sona mı erdi?

Yazan: Judith Butler

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

*

Donald Trump’ın sahneden zarif ve hızlı bir şekilde inmesi hiçbir zaman sözkonusu olmadı. Birçoğumuzun aklındaki tek soru, düşüşü sırasında ne kadar yıkıcı olacağıydı. “Düşüş”ün genellikle krallar ve tiranlara mahsus olduğunu biliyorum fakat bizler o tiyatroda faaliyet gösteriyoruz, tek fark kralın aynı zamanda soytarı, iktidardaki erkeğin de gözle görülür hiçbir yetişkinin olmadığı odada öfke krizine giren bir çocuk olması.

Trump’ın iktidarda kalmak için, hayattaki nihai sondan – “bir kaybeden” olmak – kaçınmak için elinden geleni yapmaya çalışacağını biliyoruz. Mecbur kalırsa, seçim sistemini manipüle etmeye ve yok etmeye istekli olduğunu gösterdi. Tehdit ettiği şeyi yapıp yapamayacağı ya da “tehdit”in iktidarsız bir buyruk olarak havada kalıp kalmayacağı ise belli değil. Yapmacık bir tutum olarak, oyu durdurma ya da geçersiz kılma tehditi tabanının yutması için düzenlenmiş bir tür gösteriden ibaret. Fakat bir avukat ekibiyle, hatta hükümet için çalışan avukatlar ile birlikte bir yasal strateji olarak düşünüldüğünde demokrasi için ciddi bir tehlike oluşturuyor.

Trump başkanlığında daha önce defalarca olduğu gibi, blöf mü yapıyor, entrika mı kuruyor, rol mü yapıyor (bir oyunu sahnelemek) yoksa rol mü alıyor (gerçek zarara yol açmak) anlamaya çalışıyoruz. İktidara tutunmak için demokrasiye muazzam hasar vereceğini söyleyerek poz kesen türden bir adam olmak başka; bu gösteriyi gerçeklik haline getirerek seçim normlarını yürürlükten kaldıracak davalara ve oy verme hakkını güvenceye alan yasalara önayak olmak, ABD demokrasisinin bizatihi çerçevesini sökmek bambaşka bir şey.

Sandık başına gittiğimizde, Joe Biden/Kamala Harris (hem Bernie Sanders’ın hem de Elizabeth Warren’ın en ilerici sağlık ve finans planlarını reddeden ortayolcular) için oy vermediğimiz gibi oy kullanma olasılığı için de oy vermedik, oylarımızı temsili demokrasinin mevcut ve gelecek kurumları için kullandık. Hapishane kurumlarının dışında olan bizim gibi kişiler siyaset anlayışımızla eşgüdümlü olan anayasal çerçevenin bir parçası olarak kalıcı seçim yasalarıyla yaşıyorduk. Daha önce haklarından mahrum edilmeyenlerin çoğu hayatlarının nasıl da yasal çerçeve içerisindeki temel güvene dayandığının farkında bile değildi.

Ne var ki, haklarımızı koruyan ve eylemlerimize rehberlik eden bir şey olarak yasa fikri bir hukuki ihtilaf (ligitation) alanına dönüştü. Trump yönetiminde dava açılamayan hiçbir yasal norm yok. Yasa saygı duyulması ya da uyulması için değil, potansiyel bir hukuki ihtilaf alanı olarak orada. Hukuki ihtilaf yasanın gücünün nihai alanı haline gelir ve şimdi tüm diğer yasa çeşitleri, hatta anayasal haklar artık o alan içerisinde müzakere edilebilir maddelere indirgeniyor.

Trump’ın acelesi ne? 

Bazıları yönetime işletme modeli getirerek karı için müzakere etmekte sınır tanımadığı için Trump’ı suçlasa da, iş anlaşmalarının çoğunun kanuni takibatlarla sonuçlandığını görmek önemlidir (2016’dan itibaren, 3.500’den fazla davası var). Mahkemeye istediği sonucu zorla almak için gidiyor. Seçim politikalarını destekleyen temel yasalara dava açıldığında her yasal koruma kendisine karşı çıkanlara kazanç sağlayan bir araç olarak düzmece ilan edilirse demokratik normları yok etmek için dava açma gücünü kısıtlayacak hiçbir yasa kalmaz. Oyları saymayı sonlandırma çağrısı yaptığında (Covid testini sonlandırma çağrısında olduğu gibi), bir gerçekliğin somutlaşmasını ve yanlış ya da doğru olarak algılanan şey üzerindeki kontrolünü sürdürmeyi istiyor. Pandeminin ABD’de kötüye gitmesinin tek sebebinin sayısal sonuçlar sağlayan testler olduğunu ileri sürüyor. Eğer durumun ne kadar kötü olduğunu bilmenin yolu yok ise, anlaşılan durum o kadar da kötü değildir.

3 Kasım’ın erken saatlerinde, Trump kaybetmekten korktuğu kilit eyaletlerde oy pusulalarını saymaya son verilmesi çağrısı yaptı. Sayım devam ederse, Biden pekâlâ kazanabilir. Bu sonucu savuşturmak için sayımı durdurmak istiyor, vatandaşlar oylarının sayılma hakkından mahrum kalsalar bile. ABD’de sayım her zaman uzun sürer: Bu kabul edilen bir normdur. O halde, acelesi ne? Trump sandık sayımı şimdi durdurulduğunda kazanacağından eminse, onu neden durdurmak istediğini anlayabiliriz. Ama seçim rakamlarının elinde olmadığı düşünüldüğünde onu neden durdursun? Eğer sayımı durduran dava dolandırıcılıkla itham eden bir davaya eşlik ederse (bilinen bir dayanak olmadan bunu yaparsa), sistemde bir güvensizlik yaratabilir ve bu güvensizlik yeterince derin olursa nihayetinde kararı mahkemelere, Trump’ın tıkabasa doldurduğu ve kendisini iktidara getireceğini düşündüğü mahkemelere atacaktır. Bu durumda mahkemeler, başkan yardımcısı ile birlikte, bildiğimiz seçim politikalarının yokedilişini yasalaştıracak plutokratik bir iktidar oluşturacaktır. Fakat asıl sorun şu ki, bu güçler genel olarak onu destekleseler de, sadakatlarinden anayasayı isteseler de istemeseler de yok etmeyecekler. 

Bu kadar ileri gitmeye istekli olması bazılarımızı şaşırtıyor, oysa siyasi kariyerinin başlangıcından beri çalışma biçimi böyle. Bizi demokrasi olarak temellendiren ve yönlendiren yasaların kırılganlığını gördüğümüz için hala korkuyoruz. Fakat Trump rejimini daima ayrıştıran şey, hükümetin idari gücünün sürekli ülkenin yasalarına saldırması ve onun kanun ve nizamı temsil ettiğini iddia etmesiydi. Bu çelişki ancak kanun ve nizamın yalnızca onun tarafından bedenleşmesiyle mantıklı olur. Medya güdümlü çağdaş narsizmin kendine has biçimi böylece ölümcül bir tiranlık biçimine dönüşüyor. Yasal rejimi temsil eden kişi yasanın kendisi olduğunu, yasaları istediği gibi yapıp bozacağını zannediyor ve sonuç olarak hukuk adına güçlü bir suçlu haline geliyor.

Trump, Hitler değil

Akademisyenlerin açıklığa kavuşturduğu gibi, faşizm ve tiranlık farklı biçimlere bürünürler; diğer tüm faşist biçimleri tanımlamak için nasyonel sosyalizmin örnek alınması gerektiğini iddia edenlere katılmıyorum. Trump Hitler değil ve seçim politikaları tam olarak askeri bir savaş olmasa da (her halükarda, şimdilik bir iç savaş değil), tiranın düşüşünü hızlandıran yıkımın genel mantığı nerdeyse kesin görünüyor. Mart 1945’te, müttefik güçler ile Kızıl Ordu her bir Nazi sığınağını yenilgiye uğrattıklarında, Hitler ülkenin kendisini yok etmeye karar vererek ulaşım ve iletişim sistemlerinin, fabrika arazilerinin ve kamu kuruluşlarının yok edilmesini emretti. O batıyorsa, ülke de batacaktı. Hitler’ın bu emrine “Reich Bölgesi’nde Yıkıcı Önlemler” adı verildi fakat iktidarı bırakmamak ve hain olarak algılanan kişileri cezalandırmak için duyduğu gaddar arzuyla ailesini, arkadaşlarını öldürerek hain olarak algılanan kişileri cezalandıran Roma İmparatoru’nu çağrıştıracak şekilde “Nero Emri” olarak bellleklere kazındı. Destekçileri kaçmaya başlarken, Nero kendi hayatına son vermişti. İddialara son sözleri şu oldu: “İçimde büyük bir sanatçı ölüyor!”

Trump ne bir Hitler oldu ne de Nero fakat berbat performansları destekçileri tarafından ödüllendirilen son derece kötü bir sanatçıydı. Ülkenin nerdeyse yarısı için çekiciliği ahlaki utanç ya da etik sorumluluk prangalarından yoksun sadizmin coşkulu bir biçimine yetki veren bir uygulama geliştirmeye dayanıyordu. Bu uygulama sapkın serbestliğini henüz tam olarak elde etmedi. Ülkenin yarıdan fazlası tepki ve ret ile karşılık vermekle kalmadı, utanmaz gösteri baştan beri solun dehşet uyandıran bir tablosuna dayanıyordu: Ahlakçı, cezalandırıcı ve yargılayıcı, baskıcı ve genel nüfusu her türlü sıradan zevk ve özgürlükten mahrum bırakmaya hazır.

Bu şekilde, utanç solda dışsallaştırıldığı ve yerleştirildiği sürece Trump’ın senaryosunda kalıcı ve zaruri bir yer işgal etti: Sol sizi silahlarınız, ırkçılığınız, cinsel saldırılarınız, yabancı düşmanlığınız için utandırmak istiyor! Destekçilerinin heyecanlı fantezilerine göre, Trump ile birlikte utancın üstesinden gelinebilirdi ve soldan ve onun cezalandırıcı ifade ve davranış kısıtlamalarından “özgür” olunacaktı – nihayet çevresel düzenlemeleri, uluslararası anlaşmaları yok etme, ırkçı kin kusma ve açık açık kalıcı mizojini biçimlerini onaylama izni. Trump ırkçı şiddet ile heyecanlanan kalabalıklar için kampanya yürütürken, onlara gelirlerini yeniden bölüştürecek, öğünlerini ellerinden alacak ve en sonunda “canavarca” ve radikal bir Siyah kadını (Harris?) başkan olarak yerleştirecek komünist bir rejim tehditinden (Biden?) koruma sözü verdi.

Yandaşları da iddiaları kabul etmiyor

Bununla birlikte, giderek tükenen başkan kazandığını ilan ediyor fakat herkes onun kazanmadığını biliyor, en azından henüz değil. Fox bile onun bu iddiasını kabul etmiyor, Pence bile her oyun sayılması gerektiğini söylüyor. Hızla inişe geçen tiran test yaptırmaya, oy sayımına, bilime ve hatta seçim hukukuna, kendi gerçeğini bir kez daha evirip çevirmek için neyin doğru olduğunu ve neyin doğru olmadığını kanıtlayan bütün o elverişsiz yöntemlere son verme çağrısı yapıyor. Kaybedecekse eğer, demokrasiyi de kendisiyle birlikte alaşağı etmeye çalışacak.

Ama başkan kazanan olduğunu ilan ettiğinde herkes kahkahalarla güler ve hatta arkadaşları onun için taksi çağırırsa, kendisini güçlü bir yokedici olarak görme halüsünasyonunda nihayet tek başınadır. İstediği kadar dava açabilir fakat eğer avukatlar dağılırsa ve yorgun düşen mahkeme artık onu dinlemeyi bırakırsa, kendisini olsa olsa yalnızca bir gerçeklik gösterisi olarak Trump denilen adayı yönetirken bulur. Sonunda Trump’ın demokrasiyi destekleyen yasaları yok etmeye çalışırken onun en büyük tehditine dönüşen bir başkanın belli belirsiz görünüşü haline gelmesine izin verme fırsatı bulmuş olabiliriz. Bitmek bilmez gibi görünen bir yorgunluk sonrası biraz dinlenmenin yolu açılmış olabilir. Elinden geleni ardına koyma, Uykucu Joe!

Makalenin orijinali için tıklayın