Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gündemin düşündürdükleri

Türkiye’de gündem hiç durulmuyor. En sarsıcı konunun bile üç günden fazla gündemin birinci sırasında kalması olanaklı değil. Bazen zihnimi dinlendirmek için uzağında kalmaya çalışıyorum bu çalkantının; gazetelere, haber programlarına, sosyal medyaya uzaklaşıyorum. Çünkü sürekli takip etmeye çalışmak gerçekten son derece yorucu ve dahası can sıkıcı oluyor. Öne çıkan her yeni olay, her yeni gündem maddesi çoğu zaman geleceğe dair umutlarımızı biraz daha aşındırıyor. Umut aşılayan olaylar ise ne yazık ki çok daha sınırlı öbürlerine göre. Bu hafta, son günlerde öne çıkan bazı olayların bende yarattığı düşünceleri paylaşmak istiyorum sizlerle. Ayrıca yakın gelecekte parlatılacak bir konuyu henüz tam olarak parlatılmadan ele alacağım. Parlatıldığında yeniden yatırırız masaya.

Deprem ve Elif bebek

Türkiye bir deprem ülkesi demenin ne kadar anlamı var bilmiyorum. Çünkü konunun uzmanları bunu uzun yıllardır söylüyorlar. Sanırım sağır sultan bile duydu ve ezberledi bu cümleyi. Peki, ne oldu? Yani Türkiye’nin bir deprem ülkesi olması neyi değiştirdi? Hiç değilse 1999 Gölcük ve Düzce depremleri ile 2011 Van depreminden sonra ne değişti kentlerimizde, köylerimizde, okullarımızda, kamu binalarımızda? 2000 yılından beri toplanan 37 milyar dolar deprem vergisi[1] nereye harcandı? Her depremden sonra devleti temsil eden yöneticilerin verdiği sözlere ne oldu? Bu sorular böyle uzar gider.

Ben olayın başka bir yönünde bakmak istiyorum, izninizle. İzmir depreminin[2] gerçekleşmesinden tam 65 saat sonra enkazdan çıkarılan Elif bebek bir süre herkesin birinci önceliği oldu. Siyasiler Elif bebek üzerinden prim yapmaya çalışırken halk da bol bol Elif bebek paylaşımı yaptı sosyal medyada. Elbette bir çocuğun kurtarılması çok önemli, elbette o kurtarılışın muhteşem bir fotoğrafla taçlandırılması çok anlamlı. Bunlara diyecek hiçbir sözüm yok. Böylesi yoğun üzüntü zamanlarında bu tür tesellilere toplumun ihtiyacı olabilir, kabul ediyorum. Ne olursa olsun umudumuzu ayakta tutacak direnç noktalarından destek almalıyız. Fakat Elif bebek üzerinden yaptığımız bu coşku ve mutluluk patlaması, kendimi tutmadan söyleyeceğim, biraz da ikiyüzlülük değil mi? Bir bebeğin, bir çocuğun yaşamı bu kadar değerliyse, ki kesinlikle öyle, binlerce, milyonlarca bebeğin, çocuğun geleceğini karartacak adımlar atmamızı nasıl açıklayacağız?

Yoo, yalnızca devlet politikalarına değil sözüm. Elbette asıl sorumluluk orada. Ormanlarımızı madenlere, yollara, çöplüklere, yayılan kentlere kurban etmek, nükleer ve termiğe yatırım yapmak, yenilenebilir enerjiyi yeterince desteklememek, tarım topraklarını korumamak ve buna benzer pek çok politik kararın altına sorumsuzca imza atmak ortada dururken bireysel tercihlere söz söylemek pek de anlamlı olmayabilir. Ancak unutmayalım ki makro politikaları yönlendiren ana unsur çoğu zaman bireysel tercihlerimizin yansımasıdır. Açık yüreklilikle yanıt verelim: Kaçımız çocuklarımızın, onların çocuklarının, milyarlarca Elif bebeğin yaşam hakkına saygı gösterdiği için yediğimize, içtiğimize, giydiğimize, ulaşım, barınma, ısınma, tatil yapma, oy verme… tercihlerimize dikkat ediyoruz? Kaçımız, hepsinde olmasa bile bunlardan bir ya da birkaçında değişikliğe gitme ihtiyacını hissediyor, olanaklarımız ölçüsünde sahip olduğumuz konfor seviyesini gelecek kuşakların lehine düşürme fedakârlığını yapabiliyoruz? Zor soru değil mi?

Oysa sosyal medyada bebek fotoğrafı paylaşıp, o güçlü parmağa yapışmış minicik el güzellemesi yapmak ne kadar kolay. Bugünün ve geleceğin milyarlarca masum bebeği; yalnızca insanı değil otu, böceği, ağacı, çiçeği, kuşu, ayısı… uzatmamızı beklerken, bizim beklenen o eli cebimizden bile çıkarmaya tenezzül etmeyip Elif bebeğin elini konuşmamız ikiyüzlülük değil de nedir? Alınan olursa kusuruma bakmasın, ben tam olarak böyle düşünüyorum. Ve yüksek sesle söylüyorum, en yakınımdakilerden, en sevdiklerimden hiç tanımadıklarıma kadar birilerine duyurabilirim umuduyla. Bugünün ve geleceğin Elif bebeklerine elimizi uzatmak için değişimin kendimizden başlaması gerektiğine, biz değişmezsek hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanlım. Hemen, şimdi!

Kral öldü yaşasın yeni kral

Bu yazıyı yayımlanmasından iki gün önce, yani Perşembe günü yazıyorum. An itibariyle ABD başkanının kim olacağı henüz belli değil. Hoş, belli olsa da tartışması uzun sürecek gibi fakat Joe Biden 264 delegeye ulaşmış durumda ve muhtemelen kısa süre içerisinde Başkanlık hakkını kazanacak. Sonrasında ne olacağını, Trump’ın ne çılgınlıklar yapacağını birlikte göreceğiz.

Dün akşam yerli ve yabancı haber kanallarına sırayla göz gezdirdim. Hemen hepsinde seçim ile ilgili haberler, programlar vardı. Öyle anlaşılıyor ki bütün dünya ABD seçimlerine kilitlenmiş durumda. Uluslararası ilişkiler uzmanı değilim. ABD uzmanı hiç değilim, fakat uzman olmaya gerek var mı, ondan da emin değilim. Trump uç örneğini bir kenara koyarsak, ABD’de demokratların mı yoksa cumhuriyetçilerin mi başkanlığı kazandığı dünyanın geri kalanı açısından ne anlam ifade eder? Bence pek bir anlamı yok. ABD hep ABD olacaktır ve asla dünya barışını, dünya halklarının kardeşliğini düşünmeyecektir. ABD için kendi çıkarından üstün hiçbir değer olmadı, korkarım olmayacak da. Demokrat ya da cumhuriyetçi başkan ABD’nin kendisini ilgilendiren sağlık, eğitim, sosyal güvenlik vb. alanlarda fark yaratır yalnızca. Uluslararası arenada başkan demokrat da olsa ABD şahin olacaktır, güvercin olmasını kimse ummasın.

Ancak bir alan var ki, bu seçimi kimin kazanacağına göre ABD’nin izleyeceği yol önemli ölçüde farklılaşacak ve bu bütün dünyayı etkileyecek. O alan iklim krizi. Malum, Trump iklim konusunda berbat bir performans sergiledi. Columbia Üniversitesinde Çevre Hukuku profesörü olarak görev yapan Micheal Gerard’ın Trump hakkındaki şu cümlesi yeterince açıklayıcı, sanırım[3]: İklim değişikliğinin ne olduğu konusunda gerçekten hiçbir bilgisi yok.

Trump yönetiminin genel olarak çevre özel olarak da iklim konusunda attığı pek çok olumsuz adım oldu. Ancak, sanırım bardağı taşıran damla, bundan neredeyse tam bir yıl önce, 4 Kasım 2019’da ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun yaptığı twitter paylaşımı ile dünyaya duyurulan Paris Anlaşması’ndan çekilme kararı oldu. Buna karşılık, Biden seçmenin karşısına “Temiz Enerji Devrimi ve Çevresel Adalet Planı”[4] ile çıkarak, çok uzaklardaki bizlerin gönlünü bile fethetmeyi başardı. Umalım ki Biden –kazasız belasız başkanlık koltuğuna oturursa- sözlerinin arkasında dursun. Bekleyip göreceğiz.

Siz neymişsiniz be abi!

Hatırlarsınız geçen sene 11 Kasım’da hükümet “benden önce bu ülkede her şey kötüydü, güzel olan ne varsa ben akıl ettim, ben yaptım” algısını yaratmak üzere tasarlanmış bir adım daha attı. Türkiye’nin yüz elli yılı aşan ormancılık birikimini, mesleki ve bilimsel deneyimini bir kenara koydu. Ormanlar için gerektiğinde canını vermekten çekinmeyen işçisinden genel müdürüne binlerce ormancının emeklerini, onların koruduğu ormanları, ormanlaştırdığı çıplak toprakları değersizleştirmek pahasına, yıllardır ülke çapında ve dünya genelinde kutlanılan 21 Mart’ı da bir kenara iterek; “Ben yapmadıysam kötüdür, ben yenisini yapacağım” diyerek, bizlere yeni bir ağaçlandırma bayramı hediye etti.

11 Kasım 2019’da ülkenin her yerinde, aynı günde 11 milyon fidan dikilmesi hedefiyle yola çıkıldı ve 14 milyon fidan dikildiği açıklandı. Bu sene 11 Kasım’da 83 milyon hedefleniyor. Dikilen her fidan için dikene minnet duyarız, bu ayrı. Fakat ülkenin dağını, taşını, ormanını, deresini, ağacını, kuşunu paraya dönüştürmek için sınır tanımaz bir doğa tahribatına neden olurken bir yandan, öbür yandan en büyük çevreci biziz algısı yaratmak için bilimsel gerçekleri gizleyerek, terimleri eğip bükerek, istatistikleri halkın anlamayacağı hale getirip çarpıtarak yapılan işi açıklamaya çalışırsanız, bize de diktiğiniz her bir fidan için ayrı ayrı teşekkür ettikten sonra gerçekleri en yalın haliyle açıklama hakkı doğar. Ama şimdilik hep birlikte şarkı söyleyip eğlenelim biraz. Benim aklıma bir tane geliyor. Ne dersiniz?

*

[1] 04.11.2020 tarihinde Halk TV’de yayımlanan Dünyanın 1001 Hali programında Emin Çapa tarafından verilen bilgidir.

[2] Her ne kadar kamuoyunda İzmir depremi olarak geçse de, depremin merkez üssü Sisam (Samos) Adası olduğu için, bahsettiğimiz depremin resmi adı Samos ya da Sisam depremidir.

[3] bbc.com’da 23 Ocak 2020’de yayımlanan “What does Trump actually believe on climate change” adlı yazıdan alıntıdır. Yazıya şu linkten ulaşılabilir.

[4] https://joebiden.com/climate-plan/#

Kategori: Hafta Sonu