Ana Sayfa Blog Sayfa 1774

Yakmak!

Yanlış hatırlamıyorsam 1990’ların başıydı. İstanbul’da PTT eliyle hummalı bir kablo yenileme, değiştirme ve düzenleme faaliyeti gerçekleştiriliyordu. Bu işlemler esnasında ortaya çıkan bolca kablo artığı da işçiler tarafından tamiratın yapıldığı yere terk ediliyordu. İçerisinde bakır tel olan bu kablolar hurda olarak kıymetliydi. Ancak öncesinde bakır tellerin etrafını kaplayan plastikten kurtulmak gerekiyordu.

Önceleri, kabloları bir tarafından tutup bakırı çekerek plastikten sıyırıp ayırma işlemi gerçekleştirirdik. Ancak nasıl olduysa bir anda yakma fikrini benimseyip eski yöntemden vaz geçtik. Artık hiç uğraşmadan plastiğin yanıcılığının yardımıyla kabloları bir araya getirip bir gazete parçasıyla yakarak ve belli bir süre sonra da sönen ateşten kabloları alıp yere vurarak kalıntılardan kurtarır, hurdacının yolunu tutardık. Bu şekilde, içerisinde bakır tel bulunan kabloları uzun yıllar yakıp sattığımızı hatırlıyorum.

Geçtiğimiz günlerde bir inceleme için gittiğim yasadışı çöp döküm alanlarından birinde sığınmacı olduğunu tahmin ettiğim bir çocuğun bir tomar kabloyu benzer bir yöntemle yaktığını görünce, bir anda kendi çocukluğumuzda yaptığımız bu korkunç işi hatırladım. Artık yakma faaliyetlerinin sonucunda ortaya çıkan toksik gazların içeriği hakkında da bilgi sahibi olduğumdan, hafızadaki hatıra bir deneyimden ziyade bir korku sahnesine ve trajediye dönüşüverdi.

Bir yandan o kabloları yakıp ortaya çıkacak kıymetli hurdadan kazanacağı parayı düşünerek kenarda bekleyen çocuğa bakarken bir yandan da bu durumun neden bu kadar olağan olduğunu düşünmek, hafızamdaki başka benzer yakma faaliyetlerini de ortaya çıkardı.

Bunlardan bir diğeri de işe gitmek için bisiklet sürdüğüm rota üzerinde karşılaştığım bir sahneydi.  Bu olayda da belediyeye ait bir temizlik personeli, çoğunluğu tek kullanımlık maske ve PET şişelerden oluşan çöp yığınını, büyük bir hastanenin karşısındaki bir otobüs durağının arkasında yakıyordu. Nedenini ise “abi bunlar pis yakarak ancak kurtuluruz bunlardan” şeklinde açıklıyordu. Bir diğer örnek de çalıştığım üniversitedendi. Bir grup işçi molalarda oturdukları bir noktada, topladıkları her türden çöpü yakıyor ve etrafında ısınıyorlardı.

Bu yakma örneklerini siz de hafızanızı yoklarsanız hatırlayabilirsiniz. Bu yoklamalar kimi yerlerde anız yakımı gibi ortak hafızalara denk gelinebilirken kimi yerlerde de bağımsız trajik hikâyeler olabilir. Bu hikâyelerdeki failler, aynı zamanda mağdur. Ancak trajik oluşu yukarıda bahsettiklerimizden daha farklı bir duruma tekabül eden örneklerde, failler aynı zamanda pişkin de olabiliyor. Failin aynı zamanda mağdur olduğu örneklerde bilinçsizlik, çaresizlik ve yoksulluk gibi faktörler etkiliyken, failin pişkin olduğu örneklerde ise ana faktör zenginlik ve çürümüşlük…

Yakmanın maliyeti…

İşte bu zenginlik ve çürümüşlüğün belirleyici olduğu yakma faaliyetine son zamanlarda medyada da geniş yer bulan ithal edilen çöplerin yasa dışı olarak yakılmasını örnek gösterebiliriz. Çünkü faili bariz ortada olan bu olaylarda daha fazla para kazanmak isteyen çöp endüstrisi, pişkince kendilerini sıyırmaya çalışma peşinde.  Olayın mağdurları ise (bölge sakinleri) bu örnekte yakma faaliyetinin gerçekleştirildiği alandaki kuş kadar, böcek kadar, bitki kadar mağdurlar. Birilerinin maliyetinden kurtulmak için yaktıkları çöpün maliyetini karşılamak zorundalar.

Peki, bu maliyet nedir? Para kazanmak için topladığı hurdayı yakan çocuk, topladığı çöpleri durak arkasında yakan işçinin dumana maruz bıraktığı vatandaş ve daha fazla para kazanmak isteyen çöp tüccarının çöpleri yakması sonucu çıkan dumana maruz kalan vatandaş, bu iş sonucunda ortaya çıkan maliyetten nasıl etkileniyorlar? Dioksin! Furan! PCB! Kloroform! Fitalat! Ağır metal ve daha niceleri ile etkileniyorlar. Hepsi için tek tek Google araması yaptığımızda ortaya çıkan şey aynı kuru kafa sembolü!

Yanan plastik ve diğer atıklar, ağır metaller, kalıcı organik kirleticiler ve diğer toksik maddeler gibi tehlikeli maddeleri havaya ve kül atık kalıntılarına bırakırlar. Bu işlem bizim çocukluğumuzda yaptığımız yakma olayında da aynıdır çöp tüccarlarının yaptığında da belediye temizlik işçisi yaptığında da… Hatta şu son düzenlemelerle artık yasal olarak da yakılmasına izin verilen araba lastiği yakılmasında da aynıdır. Bu, ileri teknolojilerle kurulan ve amacı belediye katı atıklarını işlemek olan ticari ölçekli gazlaştırma, piroliz ve plazma ark tesisleri için de geçerlidir. Bu ve benzer ileri teknoloji diye pazarlanan yaklaşımlardaki toplu yakma fırınları bile aynı kirleticileri yayabilmektedir. Bu tür yakma faaliyetleri sonucu ortaya çıkan zehirli gazlar da başta astım, kanser, hormon bozulması olmak üzere, kronik baş ağrısı, akciğer sorunları, kronik öksürük ve kalp krizi gibi sorunlar yaratabilmektedir.

Gezegen ve insan sağlığına etkisi

Üstelik bu etkiler sadece ilgili yakma faaliyetlerinin gerçekleştiği yerle de sınırlı değil. Yakma sonucu ortaya çıkan kalıcı organik kirleticiler uzun mesafelere taşınarak en nihayetinde okyanus ve kutup buzullarına ulaşıp oralarda birikebilmektedir. Bunun yanında sucul ortama karıştıklarında da plastik deniz çöplerine ve mikroplastiklere yapışabilmekte, besin zincirinde biyolojik olarak birikmekte, deniz ve insan sağlığını da bu yolla tehdit etmektedir.

Son zamanlarda çöpten enerji elde ediliyor diye pazarlanan yöntemler de yukarıda bahsettiğimiz riskleri taşıyor. Çöp yakmak ideal bir yöntem değildir. İsveç ve Norveç bunu çok yaygın olarak yapıyor, ancak bunların sonucunda çevreye olan etki konusunda söylenenler doğruyu pek yansıtmıyor. Plastiği gazlaştırma, piroliz ve plazma arkı gibi yeni yakma teknolojileri kullanarak yağa veya enerjiye dönüştürmek de dâhil olmak üzere, çöpten enerji elde etmek iddialı ve etkili bir çözümmüş gibi görünse de bu yöntemler hem pahalı hem de küresel çöp ticaretinin de nedenlerinden biridir. Çünkü birçok ülke çöp azaltmak ya da alternatif yöntemlerle tekrar kullanımı teşvik etmek yerine bu tarz tesislere yatırım yapmıştır. Ancak zamanla hem ekonomik hem de çevresel maliyetlerin artması, bu tesislerin cazip olmaktan çıkmasına neden olmaktadır. Bu durum da başka bir yatırımı olmayan ülkeleri bu çöpleri başka ülkelere ihraç etmeye yöneltmiştir.

Sonuç olarak çöpten enerji elde etmek matah bir fikir değil, tersine oldukça riskli bir yöntemdir. Bunu bir de termik santrallerine bile filtre taktıramayan Türkiye gibi ülkelerde yapmak çevre ve insan sağlığı açısından ciddi tehlikeler barındırmaktadır.

Yakmak toplumsal hafızada derinlere kadar yerleşmiş bir yaklaşım tarzıdır. Ancak insani, hukuki ve çevresel maliyetleri ne yazık ki o kadar iyi anlaşılamamıştır. Çocukken de olsa yetişkinken de olsa, yakmanın ortaya çıkardığı maliyet telafisi olmayan durumlar yaratabilir. Toplumsal akıldan yakmanın sökülüp atılması hem çevre hem insan hem de gelecek için olmazsa olmazdır.

Berlin’de ‘kiralara üst sınır’da ikinci aşama başladı: Koalisyon ortaklarının işi zor

Almanya’nın başkenti Berlin’de toplam nüfusun %85 i kiracı. Son yıllardaki orantısız kira artışlarına müdahale etmek için kabul edilen, halk arasında “Mietendeckel”/“kira kapaklama” kanunu olarak adlandırılan, kiralara üst sınır getirme uygulamasının ikinci aşaması 23 Kasım’da başladı.

Berlin Temsilciler Meclisi’ndeki Sosyal Demokrat Parti (SPD), Yeşiller/Birlik90 ve Sol koalisyonu tarafından önerilen “Kira Sınırlamasına İlişkin Kanuni Hükümlerin Yeniden Düzenlenmesine Dair Kanun” 23 Şubat 2020’de yürürlüğe girmişti.

Söz konusu yasanın 23 Şubat’ta uygulamaya konulan dokuz aylık ilk aşamasında kiralar 18 Haziran 2019 tarihindeki düzeylerinde dondurulmuş, mal sahiplerinin yeni kiralamalar dahil olmak üzere, bu tarihteki kirayı aşan kira talep etmeleri yasaklanmıştı.

Kira indirimi ve zam yasağı

Yasanın 23 Kasım tarihinden itibaren uygulamaya giren ikinci aşaması ise ev sahiplerinin resmi kira üst sınırlarını yüzde 20’den fazla aşan konutların kirasını azaltmasını gerektiriyor. Ayrıca kiralara beş yıl boyunca zam yapılamayacak.

Berlin’de yer alan 1,5 milyon konutun uygulamadan etkileneceği ve yaklaşık 340 bin konutun ise kira indirimine gitmek zorunda kalacağı belirtiliyor. Yeni yasaya uymayan ev sahipleri ise ağır para cezalarıyla karşı karşıya kalacak.

Kira üst sınırı nedir, nasıl hesaplanır?

Resmi kira düzeyi hesabı (“Mietspiegel”) Berlin’de kamunun sunduğu bir hizmet. Kiracılar, belediyenin web sitesi üzerinden ilgili sayfaya ulaşarak ev adreslerini girmek suretiyle, kiraladığı dairenin içindeki donanıma ve diğer özelliklerine bağlı olarak m2 bazında minimum ve maksimum kira rayicini bulabiliyor. Kontrat, başka bir bedel üstünden bile imzalanmış olsa, eğer kiranız buradaki üst sınırı %10’dan fazla aşıyor ise. daha sonra mahkeme yolu ile kiranızı indirtmeniz mümkün.

Ancak söz konusu değerler daha çok “tavsiye” niteliğinde ve bireysel şikayete tabi. Çok göç alan ve kiralık konut pazarı hayli daralmış bir şehirde bu imkan kağıt üstünde kalıyor. Yeni kanun bunu bireysel başvuruya ve hakim takdirine bağlı bir keyfiyet olmaktan çıkarıp üst sınırın %20 üstünü herkes için bağlayıcı kanuni “kapak rayiç” haline getirdi ve cezai müeyyideler öngördü.

Kira ve gelir arası uçurum

Yeşiller Partisi tarafından paylaşılan verilere göre Berlin’de arsa değerleri 2008 yılından bu yana yüzde 870 arttı. Bu artış kiralara yansıdı: Şehirde kiralar ikiye katlanırken, gelirler ise yalnızca yüzde 25 civarında artış gösterdi. Son iki yılda yeni kiralanan dairelerin ortalama kira artışı yıllık %35 ortalamasında. Bu durum  Berlin’i dünya üstünde kiraları en hızlı artan şehir konumuna getirdi.

Berlin’deki her altı haneden biri konut giderleri için net gelirinin yüzde 40’ından fazlasını veriyor. Kabul edilen resmi sınırlara göre bu oranın maksimum 1/3’ü aşmaması gerekiyor. Şehirde yaşayanların neredeyse yarısı düşük gelirli, hane geliri 2 bin Euro’nun altında. Özellikle düşük gelir grupları için kira yükünün 1/3’ün üstüne çıkması kabul edilebilir bulunmuyor.

Sorun nereden kaynaklanıyor?

Soğuk savaşın bitimiyle birlikte genellikle Sosyal Demokratların yönetiminde olan Berlin Senatosu kamuya ait olan yüzbinlerce kiralık konutu bloklar halinde büyük yatırımcılara satarak özelleştirdi. Emlak pazarında kartel oluşturan büyük yatırımcıların spekülatif davranışları gayrimenkul fiyatlarını ve kiraları uçurdu: Soylulaşma süreçleri giderek orta gelir gruplarını bile şehrin dış çeperlerine göç etmeye zorladı. Toplumda biriken öfke çeşitli tepkilere yol açtı.

Berlin: Tarihsel kira mücadelesi geleneği ve kamulaştırma talebi

Kira üst sınırı uygulaması ev sahipleri tarafından tepkiyle karşılanırken yapılan bir anket ikametgahı Berlin’de olan vatandaşların yüzde 70’inin bu uygulamayı desteklediğini ortaya koyuyor.

Yeni uygulama Berlinliler tarafından yürütülen uzun soluklu kira mücadelesinin yarattığı baskı ortamında kızıl-kırmızı-yeşil koalisyon tarafından kabul edildi. 19’uncu yüzyıl ortalarına kadar uzanan mücadele tarihinde Berlinliler defalarca protestolar düzenlemiş, kira grevlerine çıkmış ve konut işgalleri gibi eylem stratejileri geliştirmişti.

Bu ortamda “DW kamulaştırılsın!” halk inisiyatifi ortaya çıkarak 3000’den fazla konuta sahip tüm mal sahibi firmaların kamulaştırılmasını talep etti.  Kiraları kapaklama kanunu Sosyal Demokratlar tarafından bu ortamda gündeme getirildi. Almanya’nın diğer şehirlerinin sakinleri Berlin’den gelecek haberlere kulak kesilmiş durumda.

Uygulamayı durdurma girişimleri

Ev sahipleri birlikleri ise kiralara üst sınır getirmenin Berlin’deki konut sorununu çözmeye yetmeyeceği gibi sonunda konut kıtlığına yol açacağını ve yatırımcıları da korkutacağını ifade ederek uygulamaya karşı çıkıyor. Ayrıca şu anda birçok kiracının ev sahiplerine yönelik yaptırımlar sebebiyle “gölge kira” seçeneğine zorlandığı belirtiliyor.

Hıristiyan Demokratlar ve Hür Demokratlar da yasanın malsahiplerinin temel haklarını ihlal ettiği gerekçesi ile yasanın iptali için Berlin Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme, başka memleketlerdeki* benzer yasal gelişmeleri de göz önüne alarak konuyu Federal Anayasa Mahkemesi’ne havale etti. Karlsruhe’deki federal mahkeme konuyu önümüzdeki bahar aylarında esastan görüşerek Federal memleketlerin bu nitelikte bir yasa çıkarmaya yetkili olup olmadığını karara bağlayacak.  

Partilerden bağımsız olarak bir grup mal sahibi mağdur oldukları gerekçesi ile ekim ayında acil yürütmeyi durdurma talebi ile Federal Anayasa Mahkemesi‘ne başvurdu. Konuyu değerlendiren yüksek mahkeme mağduriyet oluştuğu iddiasını abartılı bularak, müştekilerin talebini reddetti ve esas kararın beklenmesini istedi.  Yüksek Mahkeme yasa esastan iptal edilirse, birikmiş alacaklarını geriye rücu ederek tahsil edebileceklerini hatırlattı.

Uygulama nasıl gidiyor?

Bugünlerde pek çok kiracı oturdukları kiralık konutu yöneten firmalardan şöyle mektuplar alıyor: 

“Berlin temsilciler meclisinin kabul ettiği, kira üst sınırı kanunu bildiğiniz gibi kasım itibarıyla yürürlüğe girmiştir. Öncelikle bildirmek isteriz ki Federal Anayasa Mahkemesi bu kanunun Anayasaya uygunluğunu incelemeye almıştır. Mal sahibiniz ne geçmiş ne de gelecek itibari ile, kira talebinden vazgeçmiş değildir. Kanunun anayasaya aykırılığının tespiti halinde, eksik ödenmiş kiralar mahkemenin öngörüsüne uygun olarak kısman veya tümü ile tarafımızdan geriye doğru geçerli olmak üzere talep ve tahsil edilecektir. Ancak an itibari ile geçerli kanuna uyum sağlamak adına kiranızda indirim yapmağa ve bu bildirimi tarafınıza iletmeye yükümlüyüz. İndirimli kira, işletme ve ısınma masrafları hesabınızı aşağıda bulabilirsiniz. Aralık ayından itibaren bu indirimli kiranın ötesinde bir kira almamız yasaklanmıştır.. Lütfen bankanıza düzenli ödeme emirlerinizi buna uygun olarak ayarlayınız. Fazla ödediğiniz meblağlar olursa tarafınıza iade edilecektir”

Siyasi arka plan ve olası gelişmeler

Kanun öncelikle koalisyonun hali hazırdaki büyük ortağı Sosyal Demokratların siyasi tercihini yansıtıyor. Sol (Parti) ve Yeşiller ortaklarına destek vermekle birlikte farklı seçenekleri de gündemde tutuyor.

Önümüzdeki 26 Eylül’de hem genel seçimler hem Berlin seçimleri var. Berlin seçimlerini belirleyecek temel konu arazi, gayrimenkul ve kiralık konut politikaları. Sosyal Demokratlar, kira kapaklama’yı halk inisiyatifinin önerdiği kamulaştırma kanununa alternatif olarak, Sol ve Yeşiller ise bunun tamamlayıcısı olarak düşünüyor. Sosyal Demokratlar sağ muhalefetle aynı çizgide, kamulaştırmaya karşı. Sol, inisiyatifin talep ettiği gibi ölçek üzerinden, 3000 konut ve üstüne sahip tüm mal sahiplerinin kamulaştırılması politikasını desteklerken, Yeşiller ölçek yerine davranış kriteri getirmeyi, “büyüklerin değil kötülerin kamulaştırılması”nı savunuyor.

Halk inisiyatifi gerekli sayıda imza toplayarak kendi kanun teklifinin Temsilciler Meclisi‘nin önüne gelmesini sağladı, konu ocak 2021 de Meclis’te görüşülecek. Şu anda koalisyon partileri inisiyatif ile pazarlık yürütüyor. Meclis’in inisiyatifi tatmin edecek bir karar çıkarmaması durumunda, inisiyatif dört ayda 170 bin imza toplama yoluna gidebilir. Bu takdirde kamulaştırma kanunu 26 eylül seçimleri ile aynı günde halkoyuna sunulacak. Seçimlerden az önce Anayasa Mahkemesi de kapaklama kanunu konusunda kararını açıklamış olacak.

Yeşiller işi mecliste çözmek ve halkoylamasına bırakmamak, Sol ise halkoylamasına bırakmak stratejisi güdüyor. Halkoylaması ile kanun koymak mümkün, ancak halkın koyduğu kanunu Anayasa Mahkemesi’nin Anayasaya aykırı bulması olasılığı da var.

Üç hükümet ortağının bakış açıları Berlin’de en temel siyasi mesele olan barınma sorununda temelden ayrışıyor. Toplam oylarını arttırarak koalisyonu sürdürmelerine kesin gözü ile bakılan üç koalisyon partisi arasındaki iç dengelerin belirlenmesinde bu iki kanun çerçevesindeki gelişmeler başrolü oynayacak.

(*) “Memleket” kavramı, yazar tarafından Amerika Birleşik Devletleri, Federal Almanya Cumhuriyeti… gibi federal siyasi üstyapıların temelini oluşturan siyasi yapıları tanımlamak için, Türkçede yanlış yerleştiğini düşündüğü “eyalet” sözcüğüne alternatif olarak önerilmektedir. 

Aç pencereni -Erol Malçok

“…Bir tek olsun zeytin yetiştirseydik bunca söz yerine!

Suyun hakkı için ve kara gözlerinin hatırına, dilde çoğalan zeytin

tuza değil, ekmeğe değil söze kardeş duruyordu, rüzgâr bu akşam

tuzdan bir sofra kuruyordu, söz ile zeytin arasında: Yoklukta buluşmanın

güzelliği gibi duruyordu kardeşlik!” (1)

Bunca söz yerine, ağlamak ve yakınmak yerine, öfkemizi en yakınımızdakiyle paylaşmak yerine hareketimize güç katan bir rüzgâra dönüştürebilseydik, sistemin mağdur ettiği her bireyin ve canlının hayatına dokunan pratikler ve modeller üretebilseydik, bambaşka olurdu belki de dünya.

Merkez , yandaş medya berbat bir toplumsal ve ekonomik  gidişatı “kağıttan kaplanlar” yaratarak ve gündem değiştirerek gizlerken, muhalif medya ve muhalif odaklar ne yapıyor? TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski’nin bile itiraf ettiği neoliberalizmin çöküşünü hızlandırıp yerine yeni yaşam biçimleri geliştirmek ve bunu halkla paylaşmak yerine “hukuk da demokrasi de elden gitti” şeklinde ağlamak ağlamak ve ağlamak… Ve ağıt yakılan demokrasinin bizi bu hale getiren demokrasi olduğunu görmeyecek kadar kör bir ağıt.

Muhalefetin yükümlülüğü

Neoliberalist kapitalizmin kendi sınırının sonuna geldiğini görmek için müneccim olmaya gerek yok. Yarattığı ekonomik adaletsizlik, sosyal sorunlar ve ekolojik krizle bu ayan beyan ortada. Dünya yaşanabilir bir gezegen olmaktan çıkmanın eşiğindeyken muhalefet hâlâ uzlaşma ve ölümü görerek sıtmaya razı olmak derdinde. Ve insanlığın geneline de bu umutsuzluğu aşıladığının hiç farkında değil. Oysa sizin insanlara verebilecek bir gelecek tahayyülünüz ve bütünlüklü bir hikâyeniz varsa, bunun için bir pratik ortaya koyabiliyorsanız gerçek bir muhalefetsiziniz demektir.

Şunu çok iyi görüyoruz ki slogan ve afişlerle sorunların çözümünü gelecekteki bir devrime gönderen siyaset anlayışının ömrü tükendi. Büyük bir anlatının gelecekteki düşünü kurmanın yanında insanlar hemen şimdi şu anda burada gerçekleşen bir dönüşümün parçası olmak istiyor. Ve bu haksız bir istek de değil.

David Graeber’in deyimiyle “kamikaze kapitalizm” kendi sonuna bu kadar yaklaşmışken biz nasıl bir dünyada yaşayacağımızın emarelerini ortaya hızla koymak zorundayız:

Özgürlüğümüzü bu gerçekliğin dokusunda gedikler açarak, yeni ve bizleri dönüştürecek gerçeklikleri imal etmeye başlayarak gerçekleştirmeliyiz. Kararlarınızı alışkanlığın, geleneğin, hukukun ya da önyargının ataletinin engellerine takılmadan almanın tek yolu, kendinizi her daim yeni durumlara sokmak. Ve bu durumları yaratmak size kalmış. Özgürlük yalnızca devrim anlarında söz konusudur. Ve bu anlar sandığınız kadar nadir değil. Devrimci değişim her yerde her zaman cereyan diyor ve bilinçli veya bilinçsiz herkes, bunda bir rol oynuyor.” (2)

Bireyciliğin bunca kutsandığı ve yaygınlaştırıldığı bir dönemde özgeciliği çeşitli topluluklar ve dayanışma biçimleri aracılığıyla yaşıyor ve yaşatıyoruz. Ancak savunmada kalmaya o kadar itilmişiz ve kabullenmişiz ki yaptığımız şeylerin hiç farkında değiliz. Sistem bizi bizden daha çok ciddiye alıyor. Gelecekteki belirsiz büyük devrime o kadar odaklanmışız ki şu anda yarattığımız auranın farkında değiliz. Dünyanın en gelişmiş ekonomilerinin (G7) toplantılarını toplumsal muhalefetten korktuğu için okyanus ortasına platform kurarak yapmasının üzerinden çok zaman geçmedi. IMF ve Dünya Bankası’nın prestijini eylemlerimiz sonucunda kaybetmesinin sonuçları da hala hissediliyor.

Nereden başlamalı?

Neoliberalizmden doğan boşluğu otoriteryan iktidarlar doldurmaya çalışsa da bunun uzun erimli olmayacağı ortadadır. Trump ABD’de kaybederken faşist Bolsonaro da Brezilya’daki yerel seçimlerde çok ciddi bir darbe aldı. Şimdi önemli olan insanların bu seçeneksizlik ortamında yönelebileceği teorik-pratik politikalar ortaya koyabilmektir. Eğer bir pratik başarınız varsa toplum sizi ciddiye alabilir. Buna en iyi örnek ise kent planlaması, mimarinin korunması, toplu ulaşımın artması ve temiz hava gibi konularda mücadele ve açtığı davalarla birçok başarı elde etmiş bir STK’nın kurucusu Nicuşor Dan’ın Bükreş Belediye Başkanlığı’na 27 Eylül 2020 de seçilmesi oldu.

Peki biz henüz bir pratiğin parçası değilsek nereden mi başlayabiliriz?  Öncelikle “bunca kötülük karşısında” bir şey yapamayacağımız duygusundan arınmalıyız. Yaşamı ve politikayı kısa erimli algılayıp yenildiğimiz psikolojisinden çıkıp, çekildiğimiz bireysel yaşantılarımızda kitap okuyup film seyrederek derinleştirdiğimiz yalnızlığımızdan kurtulmalıyız. Birazcık başımızı kaldırsak, pandemi sürecinde bile boş durmayıp dayanışma ağları ören, doğrudan demokratik, otonom topluluklar örgütleyen karıncalarla tanışmamız hiç de zor değil. Hem de kendimizi rahatça ifade edebileceğimiz topluluklar bunlar. Ve geleceğin hiyerarşisiz, komünal yaşam tarzı buralarda gizli.

Hadi aç pencereni…

*

  1. Haydar Ergülen, 40 Şiir ve Bir, Kırmızı Kedi Yayınları 2015, syf.24
  2. David Graebr, Tersine Devrimler, Everest Yayınları 2014, syf.71

                                         

 

Farklıyız, aynıyız, eşitiz…

Bu çağda farklılıklar herkesin diline pelesenk olmuş bir sözcük. Sanki çocukken yaptığımız legolar gibi, çıkmasın diye parçaları birbirine zorla tutkalla yapıştırılmış bir mozaik gibi ‘farklılıkların bir aradalığından’ söz edilip duruluyor. Muhakkak tabiattaki biyoçeşitlilik nasıl tabiatı tabiat yapan şey ise, insanlar da farklılıklarıyla varlar. Farklılıkların inkârı insanın kimliğinin, benliğinin inkârı…  

Ama içimden bir ses bana diyor ki; farklı olduğumuz kadar aynı olduğumuzu;  hayvanlarla, bitkilerle, insanlar olarak birbirimizle ne kadar benzediğimizi de kabul etsek sanki daha kolay ve daha çok yol alacağız. Kafamızı kaldırıp birbirimize baksak, “benim saçım sarı, seninki siyah ama duygularımız, gülüşümüz aynı… Ne kadar da benziyoruz birbirimize” diyebilsek… Farklılıklardan bahsederken, biraz da aynılıktan, eşitlikten, kardeşlikten bahsetsek… Aynılığımızın farkındalığına varsak? Empatiyi baş tacımız yapsak… Ne de güzel bir dünya kurmuş oluruz değil mi?

Eğer Zülfü Livaneli’nin Ada şarkısının sözlerindeki gibi dünyayı güzellik kurtaracaksa, işte benim gözümde Feridun Oral’ın yazıp resimlediği Farklı ama Aynı kitabı da bu ütopya için bir adım.

Hikâyemizin kahramanlarından çobanın gönlü, arka bacakları tutmayan bir keçi yavrusunu öyle bırakmaya razı olmuyor. Çaldığı kavalın yürüyüp koşabilme düşleri kurdurduğu küçük keçi için bir yürüteç yapıyor. Hikâyemiz bu kadar basit ama Feridun Oral, hikâyenin ‘hissederek’ yazılmış bir hikâye olduğunu buram buram hissettiren masalsı diliyle, okurun gözlerinin ve yüreğinin önüne çok şey anlatan bir duygu yoğunluğunu seriyor. Tıpkı engelli hayvanlar için ücretsiz yürüteç yapan “Hayat Tamircisi” Hasan Kızıl gibi basit hikâyelerden bir dünya kuruyor. Zaten büyük sırlar küçük hikâyelerde saklı değil midir?

Bu yazıyı bana koşulsuz sevmeyi öğreten, ne kadar farklı ve aynı olduğumuzu, insan türü olarak kurduğumuz uygarlık ne kadar reddetse de ne kadar ‘hayvan’ olduğumuzu, nasıl da aynı yıldız tozundan savrulup buraya vardığımızı fark etmemi sağlayan engelli kedi-oğlum Misket ile, onun bana öğrettikleriyle birlikte yazdım.  Ve şair Erich Fried’in dizelerini ona adıyorum:

“Belki hayat daha kolay olurdu,

Sana rastlamasaydım eğer.

Ama benim hayatım olmazdı sadece.”

 

*

KÜNYE

Yazan: Feridun Oral

Resimleyen: Feridun Oral

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Yayın yılı: 2016

[Paris Anlaşması’nın 5. Yıldönümü] Gökşen Şahin: Gençler gelecekleriyle oynanmasına izin vermiyor

Dünya ülkelerinin küresel ısınmayı endüstri öncesi döneme kıyasla 1,5 ile 2 derece arasında sınırlama sözü verdiği Paris Anlaşması‘nın üzerinden tam beş yıl geçti.

12 Aralık 2015’te imzaya açılan anlaşma, kısa süre içerisinde yeterli sayıda imzaya ulaşarak yürürlüğe girdi. O tarihten bu yana Paris, iklim mücadelesinin en önemli odaklarından biri haline geldi. Türkiye ise Anlaşma’yı imzalayan ancak meclisten geçirmeyen 10 ülkeden biri.

Avrupa İklim Eylem Ağı proje yöneticisi Gökşen Şahin, Yeşil Gazete’ye hem Paris Anlaşması’yla birlikte ileride neler yaşanabileceğini, hem de gençlerin gelecekleri için sokaklara çıktığından bahsetti.

‘Kararlar hızlı şekilde uygulanmalı’

Şahin, Paris Anlaşması’nda alınan kararların çok hızlı bir şekilde uygulanması gerektiğine vurgu yaparak da şunları söyledi:

Paris Anlaşması’ndan beş sene sonraya baktığımızda aslında bundan 10 sene önce olması gereken hareketin başladığını görüyoruz. Bizim şu an aldığımız kararları çok hızlı bir şekilde çok daha yukarılara taşımamız gerekiyor. Bu da işin peşini bırakmadan yapılabilir sadece.”

‘Gençlik hareketi sokakta’

Bu esnada da iklim eylemlerinin devreye girdiğini söyleyen Şahin, gençlik hareketinin çoktan sokağa çıktığını ve gelecekleriyle oynanmasına izin vermediğini vurguladı:

Şu anda gençlik hareketinin çoktan sokağa çıktığını, kendi gelecekleriyle oynanmasına izin vermediğini görüyoruz. Bundan beş sene sonra Paris Anlaşması’nın 10. yılını kutlarken bizim 2,5-3 derece sıcaklık artışından bahsetmiyor olmamızın tek yolu var. O da hareketi güçlendirmek.”

Sinema dünyasının ünlü yönetmeni Kim Ki-duk koronavirüs sebebiyle hayatını kaybetti

20 Kasım günü Letonya‘ya gelen dünyaca ünlü Güney Koreli yönetmen Kim Ki-duk dün gece yeni tip koronavirüs (Covid-19) sebebiyle hayatını kaybetti.

Letonya merkezli Delfi haber portalının haberine göre, ülkenin başkentinde düzenlenen belgesel film festivali ArtDocFest/Riga‘nın direktörü olan Vitaly Manskiy, başarılı yönetmenin Jurmala’da bir ev almak istediğini ve bu yüzden oturma izni başvurusunda bulunacağını, fakat bunun için planlanan bir toplantıya gelmediğini açıkladı.

Kim Ki-duk’un toplantıya gelmemesi sebebiyle arkadaşları ülkedeki hastaneleri aradı. Manskiy, kişisel bilgilerin korunmasına ilişkin kurallar nedeniyle 59 yaşındaki yönetmeni arayışlarının uzun zaman aldığını söylerken, çevirmeni Darya Krutova‘nın da Kim Ki-duk’un hayatını kaybettiğini doğruladığını vurguladı.

Kim Ki-duk kimdir?

20 Aralık 1960 yılında Güney Kore‘de dünyaya gelen Kim Ki-duk, ailesinin maddi yetersizliklerinden dolayı daha çocuk yaştayken okuldan ayrılıp fabrikalarda çalışmaya başladı. 20 yaşında deniz kuvvetlerine katılan yönetmen, beş yıl da çavuş olarak görev yaptı.

1990 yılında sanat eğitimi alabilmek için Fransa‘ya taşındı. Burada geçimini kendi resimlerini satarak sağlayabildi. Üç sene sonra ülkesine geri dönen Kim Ki-duk, film senaryosu yazmaya başladı ve bir yarışmada iki senaryosu birden ödül kazandı.

Başarılı yönetmen hiç sinema eğitimi almadı ve hiç başka bir yönetmenin yanında asistanlık yapmadı.

İlk filmi Timsah‘ı 1996 yılında küçük bir bütçeyle çeken Kim, sinema deneyimine de böylece başlamış oldu.
2004 yılında Fedakar Kız adlı filmiyle Berlin Uluslararası Film Festivali’nde, Boş Ev filmiyle de Venedik Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödüllerini aldı.

2011 yılında Arirang filmiyle Cannes Film Festivali‘nin Un Certain Ödülleri bölümünde en iyi film ödülünü kazandı.

Finans sektörü Paris karbon bütçesini nasıl şişiriyor?

Paris Anlaşması’nın beşinci yıldönümünden iki gün önce, 18 STK birleşerek şu anda planlanan veya geliştirilmekte olan en yıkıcı fosil yakıt projelerinden 12’sini ortaya koyan ortak bir rapor yayınladı.

Rapora göre küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama olasılığımızı yüzde 66’da tutmak isterken, bu geliştirilen projeler hedefe ulaşmak için kalan karbon bütçesinin dörtte üçünü tüketecek.

Raporda neler var?

Rapor, büyük ölçekli kömür, petrol ve doğal gaz kapasite genişletme projeleri geliştiren fosil yakıt şirketlerine finansman sağlayan banka ve yatırımcıları ortaya koyuyor.

12 vaka çalışması, her bir projenin neden olduğu muazzam çevresel yıkımı, yerel toplulukların haklarına yapılan müdahaleleri, olumsuz sağlık etkilerini, insan hakları ihlallerini ve öngörülen CO2 emisyonlarını gözler önüne seriyor.

Raporu hazırlayan kuruluşlar, finans sektörü için somut politika önerileri sunuyor: Finans sektörü fosil yakıt endüstrisine sağladığı maddi desteği ve sigortalama gibi hizmetleri hızla kapsam dışına taşımalı. Önceliği de raporda işaret edilenler gibi kömür, petrol ve doğal gaz projeleri olmalı.

12 proje

Raporda ele alınan vaka çalışmaları, yerel ve küresel etkileri temel alınarak seçildi. Yerel direnişe karşı ve bilim adamlarının, siyasi liderlerin fosil yakıtları kullanımdan kaldırma çağrılarına rağmen yaşanan vakalardan bazıları şunlar:

Mozambik’te doğal gaz çıkarma projesi; Surinam’da petrol ve doğal gaz kapasite artırımları; ABD Permiyen Havzası’nda petrol ve doğal gaz sondajı; Arjantin’in Vaca Muerta bölgesinde petrol ve doğal gaz çıkarma projesi; Bangladeş’in Payra Merkezi’nde kömür ve doğal gaz projesi; Çin’in yeni kömür santralleri; Hindistan’ın kömür madenleri; Filipinler’de kömür kapasite artırımı; Avustralya’nın Burrup Merkezi’nde doğal gaz çıkarma projesi; Norveç Barents Denizi’nde petrol ve doğal gaz sondajı; Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz projeleri ve boru hattı inşaatı; ve Birleşik Krallık‘ta açık deniz petrol ve doğal gaz sondajı.

Karbon bütçesinin neredeyse yarısı

Bu 12 projenin şirketlerin hedeflediği şekilde ilerlemesi halinde en az 175 gigaton ek CO2 eşdeğeri emisyona neden olacağı tahmin ediliyor. Bu, küresel ısınmayı yüzde 50 ihtimalle 1,5°C ile sınırlandırmak için kalan 395 Gt’luk karbon bütçesinden neredeyse yarısına denk geliyor.

Küresel ısınmayı yüzde 66 ihtimalle 1,5°C ile sınırlandırmak için kalan 235 Gt karbon bütçesinin ise yüzde 75’i anlamına geliyor.

Petrol devleri her yerde

Örnek vaka incelemelerinin bir çoğunda bahsi geçen şirketler şunlardır: ExxonMobil, BP ve Total. Bu şirketler raporda bahsi geçen sekiz petrol ve doğal gaz projelesinin altısına dahil olmuş durumda.

Shell, sekiz petrol ve doğal gaz projesinin beşinde yer alırken, Chevron ve Equinor dört projede, Repsol ve Eni ise üç projede yer alıyor.

Fosil finansmanı canlı ve iyi durumda

Raporda, finansal kuruluşların Ocak 2016’dan bu yana 1,6 trilyon dolar tutarında kredi ve sigorta ile 12 fosil yakıt projesini yürüten 133 şirketin tahvil ve hisselerine 1,1 trilyon dolar yatırım sağladığı tespit edildiParis Anlaşması’ndan bu yana en fazla finansman alan BP, ExxonMobil, Petrobras, State Grid Corporation of China ve Occidental Petroleum, Ocak 2016’dan Ağustos 2020’ye kadar toplam 358 milyar dolar kredi ve sigortaya erişim sağlamış durumda.

Rapordaki en yüksek yatırım değerine sahip şirketler ise Chevron, ExxonMobil, Royal Dutch Shell, Total ve BP. Ağustos 2020 itibarıyla, yatırımcıları ile birlikte bu beş şirket yaklaşık 394 milyar dolar değerinde tahvil ve hisse senedi bulunduruyor.

En büyük yatırımcılar

 Raporda tanımlanan toplam yatırımların neredeyse yarısını – toplam 1,1 trilyon doların 535 milyar doları – 20 yatırımcı sağladı. En büyük yatırımcılar arasında ABD finans kurumları var. BlackRock (ABD), 110 milyar dolarlık tahvil ve hisseyle rapordaki kömür, petrol ve doğal gaz şirketlerinin en büyük yatırımcısı.

Vanguard (ABD), 104 milyar dolarlık tahvil ve hisse senedi ile onu takip ediyor. State Street (ABD) 50,8 milyar dolarla üçüncü sırada yer alırken, onu 48,4 milyar dolarla Capital Group (ABD) izliyor.

En büyük 20 yatırımcıdan sadece dördü ABD kurumlarından ibaret değil: Beşinci sırada 31,9 milyar dolar ile Norveç Devlet Emeklilik Fonu, 11,8 milyar dolar ile UBS (İsviçre), 19’uncu sırada 10,4 milyar dolar ile Deutsche Bank (Almanya) ve Legal & General (İngiltere) 9,8 milyar dolarla 20’nci sırada yer alıyor.

En büyük bankalar

Bahsi geçen 12 projede yer alan en büyük 20 banka, toplam 1,6 trilyon doların 949 milyar doları olmak üzere fosil yakıt şirketlerine toplam finansmanın yarısından fazlasını sağladı.

ABD bankaları CitiGroup, Bank of America ve JPMorgan Chase, toplam 295 milyar dolar ile en büyük finansörler olarak öne çıkıyor. İlk 20 arasında dokuz Avrupa bankası da bulunuyor: Sırasıyla Barclays (66,4 milyar dolar) ve HSBC (55,2 milyar dolar), devamında BNP Paribas (52,7 milyar dolar), Deutsche Bank (27,6 milyar dolar), Credit Suisse (22,5 milyar dolar) ve Santander (21,1 milyar dolar) gibi oyuncuların liderliğinde toplam 327 milyar dolar kaynak sağladılar. 

İlk 20’de yer alan Japon bankaları, Mitsubishi, Mizuho ve SMBC 149 milyar dolarlık finansman sağladı. Ayrıca ilk 20 finansör arasında Bank of China (26,5 milyar dolar), ICBC – Çin Sanayi ve Ticaret Bankası (24,9 milyar dolar) ve Kanada Kraliyet Bankası (24,7 milyar dolar) da yer alıyor. 

Bankaların başarısızlığını gösteriyor

Bu 12 vaka çalışmasının, bankaların iklim krizinin aciliyetine yanıt vermedeki başarısızlığını gösterdiğini belirten Reclaim Finance Genel Müdürü Lucie Pinson şunları söyledi:

Küresel bankalar, fosil yakıtların geliştirilmesini önleyecek ve kullanımdan kalkmasını sağlayacak somut adımlar benimsemek yerine, fosil yakıt arama-çıkarma faaliyetlerinden kopmayı reddediyor. BNP Paribas, JPMorgan Chase ve Mitsubishi hepsi çok farklı kömür, petrol ve doğal gaz kaynaklarından uzaklaşan politikalara sahip kurumlar. Oysa, bu rapor açıkça onların bir ortak yönü olduğunu gösteriyor: Hepsi, petrol ve doğal gaz sektörlerine düzenli finansman sağlamalarıyla gezegenin en zararlı projelerinden bazılarını desteklemeye devam ediyor.

 Finans sektörü için turnusol testi

Son zamanlarda bankalar ve yatırımcılar tarafından çok sayıda yeni kısıtlama getirilerek sürdürülebilirlik taahhütleri verildi. Ancak “Kaybedilen Beş Yıl” raporunda özetlenen bulgular, finans sektörünün iş modelini Paris Anlaşması ile uyumlu hale getirmekte başarısız olduğunu ortaya koyuyor.

Raporda “12 vaka çalışması fosil yakıt odaklı geliştirilen projelerin tek örneği olmasa da, raporun bulguları sektör için bir turnusol testi olarak görülmelidir” deniliyor. Rapor şu sonuca varıyor:

Finansman sağlayıcılar yatırımlarını bu fosil yakıt projelerini yürüten şirketlerden çekmedikleri sürece, sürdürülebilirlik taahhütlerinin içi boşalıyor. Finans kuruluşlarının, fosil yakıtları geliştirme planları devam eden şirketleri dışlayan politikalar benimsemesinin tam zamanı. Aksi takdirde, iklim kriziyle mücadeleye yönelik küresel çabalar başarısız olacaktır.

‘Kurumlar geleceğimizi riske atıyor’

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan Urgewald Finans Kampanyası Uzmanı Katrin Ganswindt, ise Zaten iklim değişikliğinin en yıkıcı etkilerini yaşarken, yeni kömür, petrol ve doğal gaz kaynaklarına yönelik projeleri geliştirmek çılgınlık. Beş yıl önce Paris’te kararlaştırılan CO2 emisyonlarını azaltmanın tam tersine bir hareket bu” ifadelerini kullandı.

Ganswindt konuşmasına “Bu raporda gösterilen mega karbon projelerinden yalnızca biri bile ilerlerse, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlandırma hedefini aşacağız. Bu projelerin arkasındaki şirketlerin yatırımcıları olarak BlackRock, Vanguard ve StateStreet öne çıkıyor. Bu kurumlar geleceğimizi riske atıyor ve atıl kalacak projelere yatırım yaparak kendilerini yüksek riske maruz bırakıyor. Bu durumda yatırımcılar için tek mantıklı yönetim şekli portföylerini yeşillendirmek ve fosil yatırım planlayan şirketleri hemen terk etmektir” sözleriyle devam etti.

[Paris Anlaşması’nın 5. Yıldönümü] Levent Kurnaz: Sözleşmeye uyulsa bile dünya 3,5 derece ısınacak

Dünya ülkelerinin küresel ısınmayı endüstri öncesi döneme kıyasla 1,5 ile 2 derece arasında sınırlama sözü verdiği Paris Anlaşması’nın üzerinden tam beş yıl geçti.

12 Aralık 2015’te imzaya açılan anlaşma, kısa süre içerisinde yeterli sayıda imzaya ulaşarak yürürlüğe girdi. O tarihten bu yana Paris, iklim mücadelesinin en önemli odaklarından biri haline geldi.

Ancak, Yeşil Gazete’ye konuşan Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz, Paris Anlaşması’nın iklim değişikliğini durdurmak için yeterli olmadığını söylüyor.

‘Paris Anlaşması bir oyun’

Paris Anlaşması’nın iklim kriziyle savaşmayı engellediğini söyleyen Kurnaz, ‘Dünya üç buçuk derece ısınacak demiş oysaydık şu an savaşıyor olurduk. Paris anlaşması dahilinde dünya üç buçuk derece ısınıyor. Bir de yapmayacak olsak (anlaşmanın taahhütlerini kastederek) yine de üç buçuk derece ısınacak’ dedi.

Prof. Dr. Levent Kurnaz, küresel ısınma için belirlenen bir buçuk derece alt sınırından da çok uzak olunduğunu belirtti. Kurnaz’a göre herkes anlaşma için verdiği sözü tutsa bile dünyanın sıcaklığı üç buçuk derece artacak:

Yaptırımı olmayan bir anlaşma. İsteyenin istediği zaman çekilebileceği bir anlaşma. Herkes sözünü tutacak bile olsa dünyanın sıcaklığı üç buçuk derece artacak. Herkesin ağzına bir parmak bal çalıp oluşturulan anlaşma, dünyayı üç buçuk derece ısıtıyor. Dedikleri gibi mümkünse bir buçuk derece limitinden de çok çok uzağız. Biz de çok fazla ses etmemeye başladık. Paris Anlaşması var. ‘Paris anlaşmasına uyalım yeter’ dedik. Paris anlaşması bir oyundur.”

Gölbaşı Barajı’nın yüzde 90’ı kurudu

1933 yılında Mustafa Kemal Atatürk tarafından, tarım arazilerini sulamak için, Bursa’nın Kestel ilçesine yaptırılan Gölbaşı Barajı’nın yüzde 90’ı kurudu.

Uludağ ve Katır Dağları’ndan akan sularla beslenen baraj; Gürsu, Kestel, Yıldırım ve Osmangazi ilçesindeki tarım arazilerini sulamak için kullanılıyordu.

Kıyıdan, yer yer 100 metreye kadar çekilen baraj, dronla havadan görüntülendi. DHA’ya konuşan Kestel Ziraat Odası Başkanı Eyüp Kılıç, Bursa Ovası’na kurulan fabrika ve sanayilerin, buradan su kullandığını, suyun bu sebepten çekildiğini, aynı zamanda uzun süredir temizlenmeyen göletin dibinde, kil ve çamur birikintisi olduğunu söyledi.

Fotoğraf: DHA

‘Damla sulamaya geçmek gerek’

Tarımın değerinin salgın sürecinde daha iyi anlaşıldığını belirten Kestel Ziraat Odası Başkanı Eyüp Kılıç, “Bizim tarım yapmamız için suya ihtiyacımız var. Su olmadan hiçbir şey yapamayız. Biz bunu yetkililere izah ettik. Gölbaşı göleti 1 milyon metreküp su alıyorsa şu an 100 bin metreküp su alıyor. 1933 senesinden bu yana göl ıslah olmamış. Su geliyor ama havzası dolu. Bir yandan gelen su diğer taraftan gidiyor. Göletin acilen ıslah edilmesi lazım” dedi.

Derhal kapalı sulama sistemine geçilmesi gerektiğini belirten Kılıç,  “Önceden Kestel’in nüfusu 5 bin civarındaydı, günümüzde 65 binlere ulaştı. O yüzden kapalı sulama sistemiyle israfı önlememiz gerekiyor. Damla sulama sistemine geçmemiz lazım” ifadelerine yer verdi.

‘Fabrikalar da su alıyor’

Bölgedeki fabrikaların da Gölbaşı’ndan su aldığını belirten Kılıç, “Biz sanayiciye düşman değiliz. Ama tarım alanına ait suyu yasal olarak sanayici kullanamaz. Sanayiciden her türlü vergi alınıyor. Sanayicinin suyu kendisi çekmesi lazım. Bu su hoyratça kullanıldığında suyun halini görüyoruz. Şu an aralık ayındayız ve bizim 3 ay kışımız var. Bu 3 ayda yağış alamazsak yetkililer ne yapacak? Barakfakih, Narlıdere, Dudaklı, Adaköy, Kumlukalan, Samanlı gibi bölgeler Gölbaşı göletiyle sulanıyor” yorumunda bulundu.

Fotoğraf: DHA

Küresel ısıtmanın katkısı var

Küresel ısınmanın gölün kurumasında etken olduğunu da söyleyen Kılıç, “Biz de bu küresel ısınmadan nasibimizi alıyoruz. Suyu hoyratça kullanıyoruz. Önceden 10 olan sanayi fabrikası şimdi 110 tane oldu. Sanayi de bu suyu kullanıyor. Biz de kuru tarımdan sulu tarıma geçtik. Nüfus arttı. Bilinçsizce su tüketiyoruz. Acilen kapalı sisteme geçmemiz lazım” dedi.

Kılıç konuşmasına “Çiftçim suyu bedava kullanmıyor. Gölbaşı göleti kurursa şeftali ağacını sökeriz, arpa ve buğday ekeriz. Sulu tarımdan kuru tarıma geçeriz. Bunun faturasını da biz değil ama bizden sonraki nesil öder” şeklinde konuştu.

Diyanet’ten kuraklığa ‘çözüm’: Cuma namazının ardından camilerde yağmur duası

Diyanet İşleri Başkanlığı‘nın yaptığı çağrı üzerinde son dönemde ülke genelinde yaşanan kuraklık nedeniyle cuma namazı sonrası bütün camilerde yağmur yağması için dua edildi. Yağmur duası yapılmadan önce camilerde “Su: Hayat ve Şifa Kaynağımız” konulu hutbe okundu.

Yapılan dua sırasında “Susuz kalmış arazilere ve tüm beldelere rahmetinle hayat nasip eyle Yarabbi. Ey Yüce Allahım bize yağmur nasip eyle. Rahmetini bereketini, keremini, inayetini istiyoruz” ifadeleri kullanıldı.

Cemaat ise duada geçen cümlelere ‘Amin’ diyerek yanıt verdi.

İstanbul

Camilerde sosyal mesafe ve maske kurallarına uygun kılınan namazın ardından vatandaşlar yağmur duasına katıldı. Büyük Çamlıca Camisi‘ne gelip saf tutan vatandaşlar da kuraklığın son bulması için yapılan yağmur duasına “Amin” dedi.

Üsküdar’da Mihrimah Sultan Camisi‘nde de cuma namazından sonra yağmur için dua edildi. Namazdan önce imam tarafından yağmur duası hakkında cemaate bilgi verdi. Namazdan sonra yapılan duaya cemaat el açarak icabet etti.

Fotoğraf: Muhammed Gencebay Gür/ AA

AA’nın aktardığına göre Eyüp Sultan Camisi, Esenyurt İbrahim Mermer Camisi ve Merkezefendi Camisi‘nde de katılımın yoğun olduğu gözlemlendi.

Antep ve Urfa

Antep‘te de camilerde cuma hutbesinde su israf etmemenin önemi anlatıldı. Hutbe arasında vatandaşlar yağmur yağması için dua etti.

Urfa‘da ise Tarihi Balıklıgöl Yerleşkesi‘nde Dergah Camisi‘ndeki yağmur duasında, uzun süredir yağış düşmediği hatırlatılarak, özellikle ekinlerin ve hayvanların suya ihtiyacı olduğu dile getirildi, rahmet temennisinde bulunuldu.

Fotoğraf: Müslüm Etgü/AA

Kilis, Kırıkkale ve Nevşehir

Kilis‘te, kış döneminde yeterli yağmur yağmaması ve kuraklık endişesi nedeniyle cuma namazında yapılan yağmur duası ilgi gördü. Aralarında çocukların da bulunduğu cemaat imam eşliğinde yağmur duası yaparak, bol ve hayırlı yağmur diledi.

Kırıkkale‘de sabah saatlerinden itibaren başlayan sağanağa rağmen başta Nur Cami ve Külliyesi olmak üzere bütün camilerde yapılan duaya cemaat “amin” dedi.

Nevşehir’de kent merkezindeki Bekir Efendi Camisi’nde namazın ardından dua edildi. Yağmur duası 81 ildeki bütün camilerde cuma namazının arkasından gerçekleştirildi.