Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Aç pencereni -Erol Malçok

“…Bir tek olsun zeytin yetiştirseydik bunca söz yerine!

Suyun hakkı için ve kara gözlerinin hatırına, dilde çoğalan zeytin

tuza değil, ekmeğe değil söze kardeş duruyordu, rüzgâr bu akşam

tuzdan bir sofra kuruyordu, söz ile zeytin arasında: Yoklukta buluşmanın

güzelliği gibi duruyordu kardeşlik!” (1)

Bunca söz yerine, ağlamak ve yakınmak yerine, öfkemizi en yakınımızdakiyle paylaşmak yerine hareketimize güç katan bir rüzgâra dönüştürebilseydik, sistemin mağdur ettiği her bireyin ve canlının hayatına dokunan pratikler ve modeller üretebilseydik, bambaşka olurdu belki de dünya.

Merkez , yandaş medya berbat bir toplumsal ve ekonomik  gidişatı “kağıttan kaplanlar” yaratarak ve gündem değiştirerek gizlerken, muhalif medya ve muhalif odaklar ne yapıyor? TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski’nin bile itiraf ettiği neoliberalizmin çöküşünü hızlandırıp yerine yeni yaşam biçimleri geliştirmek ve bunu halkla paylaşmak yerine “hukuk da demokrasi de elden gitti” şeklinde ağlamak ağlamak ve ağlamak… Ve ağıt yakılan demokrasinin bizi bu hale getiren demokrasi olduğunu görmeyecek kadar kör bir ağıt.

Muhalefetin yükümlülüğü

Neoliberalist kapitalizmin kendi sınırının sonuna geldiğini görmek için müneccim olmaya gerek yok. Yarattığı ekonomik adaletsizlik, sosyal sorunlar ve ekolojik krizle bu ayan beyan ortada. Dünya yaşanabilir bir gezegen olmaktan çıkmanın eşiğindeyken muhalefet hâlâ uzlaşma ve ölümü görerek sıtmaya razı olmak derdinde. Ve insanlığın geneline de bu umutsuzluğu aşıladığının hiç farkında değil. Oysa sizin insanlara verebilecek bir gelecek tahayyülünüz ve bütünlüklü bir hikâyeniz varsa, bunun için bir pratik ortaya koyabiliyorsanız gerçek bir muhalefetsiziniz demektir.

Şunu çok iyi görüyoruz ki slogan ve afişlerle sorunların çözümünü gelecekteki bir devrime gönderen siyaset anlayışının ömrü tükendi. Büyük bir anlatının gelecekteki düşünü kurmanın yanında insanlar hemen şimdi şu anda burada gerçekleşen bir dönüşümün parçası olmak istiyor. Ve bu haksız bir istek de değil.

David Graeber’in deyimiyle “kamikaze kapitalizm” kendi sonuna bu kadar yaklaşmışken biz nasıl bir dünyada yaşayacağımızın emarelerini ortaya hızla koymak zorundayız:

Özgürlüğümüzü bu gerçekliğin dokusunda gedikler açarak, yeni ve bizleri dönüştürecek gerçeklikleri imal etmeye başlayarak gerçekleştirmeliyiz. Kararlarınızı alışkanlığın, geleneğin, hukukun ya da önyargının ataletinin engellerine takılmadan almanın tek yolu, kendinizi her daim yeni durumlara sokmak. Ve bu durumları yaratmak size kalmış. Özgürlük yalnızca devrim anlarında söz konusudur. Ve bu anlar sandığınız kadar nadir değil. Devrimci değişim her yerde her zaman cereyan diyor ve bilinçli veya bilinçsiz herkes, bunda bir rol oynuyor.” (2)

Bireyciliğin bunca kutsandığı ve yaygınlaştırıldığı bir dönemde özgeciliği çeşitli topluluklar ve dayanışma biçimleri aracılığıyla yaşıyor ve yaşatıyoruz. Ancak savunmada kalmaya o kadar itilmişiz ve kabullenmişiz ki yaptığımız şeylerin hiç farkında değiliz. Sistem bizi bizden daha çok ciddiye alıyor. Gelecekteki belirsiz büyük devrime o kadar odaklanmışız ki şu anda yarattığımız auranın farkında değiliz. Dünyanın en gelişmiş ekonomilerinin (G7) toplantılarını toplumsal muhalefetten korktuğu için okyanus ortasına platform kurarak yapmasının üzerinden çok zaman geçmedi. IMF ve Dünya Bankası’nın prestijini eylemlerimiz sonucunda kaybetmesinin sonuçları da hala hissediliyor.

Nereden başlamalı?

Neoliberalizmden doğan boşluğu otoriteryan iktidarlar doldurmaya çalışsa da bunun uzun erimli olmayacağı ortadadır. Trump ABD’de kaybederken faşist Bolsonaro da Brezilya’daki yerel seçimlerde çok ciddi bir darbe aldı. Şimdi önemli olan insanların bu seçeneksizlik ortamında yönelebileceği teorik-pratik politikalar ortaya koyabilmektir. Eğer bir pratik başarınız varsa toplum sizi ciddiye alabilir. Buna en iyi örnek ise kent planlaması, mimarinin korunması, toplu ulaşımın artması ve temiz hava gibi konularda mücadele ve açtığı davalarla birçok başarı elde etmiş bir STK’nın kurucusu Nicuşor Dan’ın Bükreş Belediye Başkanlığı’na 27 Eylül 2020 de seçilmesi oldu.

Peki biz henüz bir pratiğin parçası değilsek nereden mi başlayabiliriz?  Öncelikle “bunca kötülük karşısında” bir şey yapamayacağımız duygusundan arınmalıyız. Yaşamı ve politikayı kısa erimli algılayıp yenildiğimiz psikolojisinden çıkıp, çekildiğimiz bireysel yaşantılarımızda kitap okuyup film seyrederek derinleştirdiğimiz yalnızlığımızdan kurtulmalıyız. Birazcık başımızı kaldırsak, pandemi sürecinde bile boş durmayıp dayanışma ağları ören, doğrudan demokratik, otonom topluluklar örgütleyen karıncalarla tanışmamız hiç de zor değil. Hem de kendimizi rahatça ifade edebileceğimiz topluluklar bunlar. Ve geleceğin hiyerarşisiz, komünal yaşam tarzı buralarda gizli.

Hadi aç pencereni…

*

  1. Haydar Ergülen, 40 Şiir ve Bir, Kırmızı Kedi Yayınları 2015, syf.24
  2. David Graebr, Tersine Devrimler, Everest Yayınları 2014, syf.71

                                         

 

Kategori: Hafta Sonu