Ana Sayfa Blog Sayfa 1751

STK’lere kayyım atamanın önünü açan yasa Meclis’ten geçti

Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarına kayyım atanmasının önünü açan “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanın Önlenmesine İlişkin Kanun Teklifi” TBMM Genel Kurulu‘nda kabul edildi.

600’den fazla kurumun özgürlüklerin ciddi şekilde kısıtlanacağını gerekçe göstererek getirerek karşı çıktığı 43 maddelik teklif 254 kabul 113 ret oyu ile kanunlaştı.

Muhalefetin sunduğu değişiklik önergelerinin hiçbiri kabul edilmezken, iktidar tarafından sunulan kimi önergelerle değişikliğe gidildi.

‘Sivil toplumu bitirme yasası’

CHP Denizli Milletvekili Gülizar Biçer Karaca Meclis konuşmasında “Bu teklif derneklere yargısız infazı ve kayyum atamayı meşrulaştıran bir tekliftir. Muhalif gördüğünüz derneklerin gelirlerine, mal varlığına çökme teklifidir” ifadelerini kullandı.

CHP Milletvekili Utku Çakırözer, “Bu teklifin adı terörle mücadele ama içi demokratik hakların yok edilmesi. Teröre, kara paraya sadece dernekler mi destek veriyor? Bu yasa sivil toplumu bitirme yasasıdır. Unutmayın sivil toplumu susturursanız tacizler, cinayetler, hak ihlalleri gizlenir” uyarısında bulundu.

‘Soylu, İslami çalışmaları etkilemeyeceğini söyledi’

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, söz konusu yasa teklifiyle ilgili “STKlar terör bahanesiyle kapatılacak. Kolayca kayyum atanabilecek! Teröre karşı bir adım gibi bu. Ama sonuçları ortam değiştiğinde felaket olabilir! Her İslâmî çalışma irtica/terör yaftasıyla engellenebilir! Çok tehlikeli bu! Bu yasa girişimi derhal durdurulmalı!” çağrısı yaptı.

Kaplan bu paylaşımının ardından İçişleri Bakanı Süleyman Soylu‘nun kendisini aradığını belirterek, “Yarım saat konuştuk. STK yasasının asla sivil toplumu zayıflatmayacağını, STK’ların İslâmî çalışmalarını engellemesinin söz konusu olmayacağını, buna ilk önce kendisinin karşı duracağını söyledi” paylaşımını yaptı.

BMGK yaptırım kararları

AA’nın aktardığına göre kanun esas olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanının önlenmesine yönelik yaptırım kararlarının uygulanmasına ilişkin usul ve esasları düzenliyor.

BMGK kararlarının kapsamına bağlı olarak bu kararlarda yer alan kişi veya kuruluşlara veya bunlar tarafından doğrudan veya dolaylı olarak kontrol edilen, bunların adına veya hesabına hareket eden kişi veya kuruluşlara ya da bunların yararına, her türlü fon toplanması veya sağlanması yasak olacak.

Bunların Türkiye’de iş ortaklığına ya da başkaca iş ilişkilerine girmesi; bu kararlarda yasaklanan nükleer, balistik füze programları veya diğer faaliyetlerle ilgili olarak organizasyonlara veya bunlar tarafından doğrudan veya dolaylı olarak kontrol edilen ya da bunların adına veya hesabına hareket eden kişi veya kuruluşlara ya da bunların yararına her türlü fon toplanması veya sağlanması da yasak kapsamında bulunacak.

Temsilcilik açmaları yasak olacak

BMGK kararlarının kapsamına bağlı olarak bu kararlarda belirtilen kişi, kuruluş veya organizasyonların veya bunlar tarafından doğrudan veya dolaylı olarak kontrol edilen, bunların adına veya hesabına hareket eden kişi veya kuruluşların Türkiye’de temsilcilik açması, her türlü faaliyette bulunması, faaliyetlerini gerçek veya tüzel kişiler aracılığıyla doğrudan ya da dolaylı olarak yürütmesi, bankalarının Türkiye’de şube veya temsil ofisi açması ya da iş ortaklığına girmesi, bankaları ile iş ortaklığı kurulması, sermaye ortaklığına gidilmesi veya muhabir banka ilişkisi tesis edilmesi yasak olacak, mevcut olanlar ise sonlandırılacak.

BMGK tarafından izin verilen haller dışında ilgili kararların kapsamına bağlı olarak bu kararlarda belirtilen madde, malzeme ve ekipmanın ithali, ihracı, transiti ve teknolojinin transferi veya nükleer faaliyetlere ya da nükleer silah atma sistemlerinin geliştirilmesine katkı sağlanması veya destek verilmesi yasak olacak.

BMGK kararlarına karşı ilgililer tarafından Denetim ve İşbirliği Komisyonu’na yapılan başvurular, Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla BMGK’ye iletilecek.

Mal varlıkları dondurulabilecek

BMGK’nin kararlarına konu kişi veya kuruluşların veya bunlar tarafından doğrudan veya dolaylı olarak kontrol edilen ya da bunların adına veya hesabına hareket eden kişi veya kuruluşların Türkiye’de bulunan mal varlığının, deniz ulaşım araçlarının dondurulması veya yasaklama kararları ile bu kararların kaldırılması kararları, Cumhurbaşkanı’nın Resmi Gazete‘de yayımlanan kararıyla gecikmeksizin uygulanacak.

BMGK’nin kararlarında belirtilen organizasyonların veya bunlar tarafından doğrudan veya dolaylı olarak kontrol edilen ya da bunların adına veya hesabına hareket eden kişi veya kuruluşların yasaklı işlem ve faaliyetlerde bulunduklarına ilişkin makul sebeplerin varlığı halinde Denetim ve İşbirliği Komisyonunun önerisi üzerine Türkiye’deki mal varlıkları, Cumhurbaşkanının Resmi Gazete’de yayımlanan kararıyla gecikmeksizin dondurulacak.

Kararların Resmi Gazete’de yayımlanması ile birlikte nihai listeler, ilgili kamu kurum ve kuruluşları tarafından internet sitelerinde gecikmeksizin yayımlanacak.

Denetim ve İşbirliği Komisyonu

Kanun, uygulamayla ilgili olarak Denetim ve İşbirliği Komisyonu oluşturulmasını öngörüyor. Komisyon, Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanı başkanlığında Adalet Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Hazine Kontrolörleri Kurulu, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı, Nükleer Düzenleme Kurumu ve Sermaye Piyasası Kurulu’nun en az genel müdür veya başkan yardımcısı düzeyinde olmak üzere bildireceği üyelerden oluşacak.

Komisyonun sekretarya hizmetleri Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı tarafından yürütülecek. Görüş ve bilgilerine gerek duyulan kurum ve kuruluşların temsilcileri Komisyona çağrılabilecek.

Komisyon, gerek görmesi halinde ilgili kişi, kurum ve kuruluşlardan görüş, bilgi ve belge talebinde bulunabilecek. Komisyon, kanunun uygulanmasıyla ilgili olarak bilgi ve belge istediği takdirde talepte bulunulan kişi, kurum ve kuruluşlar, kanunlarda yer alan hükümlere dayanarak bilgi ve belge vermekten kaçınamayacak.

Komisyonun görevleri

Komisyon, kamu kurum ve kuruluşlarına uygulamaya ve alınması gereken tedbirlere ilişkin olarak görüş bildirebilecek ve öneride bulunabilecek. Kamu kurum ve kuruluşları, yasak işlem ve faaliyetlere ilişkin bilgi, belge ve bulgular ile değerlendirmelerini Komisyona bildirmekle yükümlü olacak.

Komisyon, yasak işlem ve faaliyetlerin gerçekleştirildiği hususunda makul sebeplerin varlığına istinaden kişi ve kuruluşlar ile deniz ulaşım araçlarının BMGK listelerine eklenmesine ve bu makul sebeplerin ortadan kalkması halinde listelerden çıkarılmasına ilişkin olarak BMGK’ye gönderilmek üzere Cumhurbaşkanına öneride bulunabilecek.

Yılda en az iki defa toplanacak Komisyon, çalışmalarını gizlilik esaslarına uygun olarak yerine getirecek.

Ceza hükümleri

Yasaklara aykırı hareket edenler, fiil, daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, 1 yıldan 8 yıla kadar çeşitli cezalara veya adli para cezasına çarptırılabilecek.

Mal varlığının dondurulmasıyla ilgili alınan kararın gereğini yerine getirmeyen veya yerine getirmekte ihmal veya gecikme gösteren kişilere, fiil, daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası verilecek.

Söz konusu suçların, kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle ya da bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, daha ağır ceza verilebilecek.

Kanunun uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar ile Komisyonun çalışma usul ve esasları Adalet, Dışişleri, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Hazine ve Maliye, İçişleri ile Ticaret bakanlıkları tarafından, müştereken hazırlanacak yönetmelikle düzenlenecek. Yönetmelik, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir ay içinde yürürlüğe konulacak.

İzinsiz yardıma ceza

Kanunla birlikte izinsiz yardım toplayanlara yönelik idari para cezalarının miktarı artırılıyor. İzinsiz yardım toplama faaliyetinin internet ortamında yapıldığının tespiti halinde ilgili valilik veya İçişleri Bakanlığı tarafından içerik veya yer sağlayıcıya, yardım toplama faaliyetine ilişkin içeriğin çıkarılması için internet sayfalarındaki iletişim araçları, alan adı, IP adresi ve benzeri kaynaklarla elde edilen bilgiler üzerinden elektronik posta veya diğer iletişim araçları ile bildirimde bulunulacak.

İzinsiz yardım toplayanlara 5 bin Türk lirasından 100 bin Türk lirasına kadar idari para cezası verilecek. İnternet ortamında izinsiz yardım toplanması halinde ise 10 bin Türk lirasından 200 bin Türk lirasına kadar idari para cezası uygulanacak. İzinsiz toplanan mal ve paralara el konularak mülkiyetinin kamuya geçirilmesi kararlaştırılacak.

Dernekler Kanunu’nda değişiklik

Merkezi yurt dışında olup Türkiye’de faaliyette bulunan vakıfların da yabancı dernekler gibi kanun kapsamına alınarak uygulamadaki tereddütlerin giderilmesi amacıyla Dernekler Kanunu‘nda değişiklik yapıldı.

Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun kapsamında yer alan suçlar ile Türk Ceza Kanunu‘nda yer alan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti ya da suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçlarından mahkum olanlar derneklerin genel kurul dışındaki organlarında görev alamayacaklar. Dernek organlarına seçildikten sonra bu suçlardan mahkum edilenlerin görevi sona erecek. Yasaklanmış hakların geri verilmesi kararı verildiği takdirde bu hükümler uygulanmayacak.

Derneklerin denetimlerinin periyodik yapılmasını teminen, risk değerlendirmelerine göre denetimlerin üç yılı geçmeyecek şekilde her yıl ve kamu personeli tarafından yapılması öngörülüyor.

Yurt dışına yapılan yardımlar

Kanunla dernekler tarafından yurt dışına yapılacak yardımlar da denetime tabii tutuluyor. Buna göre, yurt dışına yapılacak yardımlar, yardım gerçekleştirilmeden önce dernekler tarafından mülki idare amirliğine bildirilecek. Bildirimin şekli ve içeriği ile yurt dışına yapılacak yardımlara ilişkin usul ve esaslar yönetmelikte düzenlenecek.

Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun kapsamında yer alan suçlar ile Türk Ceza Kanunu’nda yer alan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti ya da suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçlarından dolayı derneğin genel kurulu dışındaki organlarında görevli olanlar veya ilgili personel hakkında kovuşturma başlatılması halinde bu kişiler yahut bu kişilerin görev yaptığı organlar geçici bir tedbir olarak İçişleri Bakanı tarafından görevden uzaklaştırılabilecek.

Bu tedbirin yeterli olmaması ve gecikmesinde sakınca bulunması durumunda İçişleri Bakanı, demeği geçici olarak faaliyetten alıkoyabilecek ve derhal mahkemeye başvuracak. Mahkeme 48 saat içinde faaliyetten geçici alıkoymaya ilişkin kararını verecek. İlgililer her zaman faaliyetten geçici alıkoyma kararının kaldırılmasını talep edebilecek. Mahkeme başvuruyu gecikmeksizin karara bağlayacak.

Soruşturma açılan yerine kayyım

Dernek faaliyetleri kapsamında hakkında terör soruşturması açılanlar, İçişleri Bakanı tarafından geçici bir tedbir olarak görevden uzaklaştırılabilecek.

Tedbirin yeterli olmaması veya gecikmesinde sakınca bulunulan hallerde İçişleri Bakanı, derneğin faaliyetinden geçici olarak alıkoyabilecek. Mahkeme, bu kararı 48 saat içinde denetleyecek.

Bakanlık, görevden uzaklaştırdığı kişilerin yerine Dernekler Kanunu hükümlerine göre kayyım da atayabilecek. Böylece belediyelerde olduğu gibi derneklerde de kayyım dönemi başlayacak.

Kentleri yeşil şekilde dönüştürmek mümkün mü?

Kentlerin neden daha yeşil olması gerektiğine dair öncelikle bir tespit ve birkaç rakamla başlayalım. İklim değişikliği yerel kaynaklı bir küresel sorun. Şu anda pandemi gündemimizi tamamen ele geçirmiş olsa da insanlığın karşısındaki en büyük, en tehlikeli sorun küresel iklim değişikliği, hatta durumun aciliyetini belirten yeni isimlendirmesiyle küresel iklim krizi. İklim krizinin yaşandığı yerler de iklim krizinin nedenlerinin oluştuğu yerler de kentler.

Dünyadaki toplam karbon salımının %75’i kent kaynaklı. Hatta 100 kent küresel karbon salımının neredeyse beşte birini yapmakta. Hem kentsel nüfusun artması hem de bireylerin karbon ayak izlerinin büyümesi ile bu oranın katlanması da hiç şaşırtıcı olmayacak. Bu 100 kent içerisinde Türkiye’den Ankara ve İstanbul da bulunuyor. Ankara 80. sırada, İstanbul ise çok daha yukarıda, 26. sırada.

Yani durum öyle uzaktan bakıp “birilerinin kirlettiği, bizim de masumane bir şekilde sonuçlarına katlandığımız” bir hal olmaktan çok çok uzakta. Karbon ayak izi en büyük 26. kent ülkemizde ve doğal yapının giderek tahrip edildiğini düşünürsek listede o sırada da çok uzun süre kalamayacak diyebiliriz. Sözün özü: Bir şeyler yapmalıyız! Hemen, şimdi ve ayağımızı bastığımız yerden başlayarak!

İstanbul ektiğini biçiyor

Merceği biraz İstanbul’a çevirelim. İstanbul birçok sorunla aynı anda mücadele etmeye çalışan dev bir kent. Bu sorunların üstüne şimdi bir de kuraklık eklendi. Havalar olması gerekenden çok daha sıcak, yağışlar ise olması gerekenden çok daha düşük. Karbon ayak izini de düşündüğümüzde İstanbul ektiğini biçiyor. Peki, bunu değiştirmek mümkün olamaz mı? İstanbul’un mücadele ettiği sorunları ve bu sorunlara getirilebilecek çözümleri de kullanarak bir çıkış yolu yaratılamaz mı? Örneğin deprem ve iklim değişikliğiyle aynı anda mücadele edebilecek bir çözüm bulunamaz mı? Başlığa dönersek kentleri, burada İstanbul’u, yeşil şekilde dönüştürmek mümkün mü?

Sadece depremle mücadele etmek elbette önemli. Deprem tehlikesinin giderek yakınlaştığını bilim insanları sürekli ifade ediyor. Fakat bir binanın yerine daha sağlamını dikerek tek soruna çözüm bulacağımıza ve insanları o sağlam binanın içerisinde iklim krizinin sonuçlarını yaşamaya mahkûm edeceğimize, kentsel karbon salımlarını en alt düzeye indirecek bir planlamayla hareket etsek nasıl olur?

Türkiye’nin kentleri dirençsiz

Bir binayı yıkıp yeniden yapmak, enerji maliyeti zaten oldukça yüksek bir faaliyet. Bu durum 350 Türkiye’nin raporunda şöyle ifade ediliyor:

“Yapı sektörü küresel enerji tüketiminde önemli bir paya sahip. 2017 yılı rakamlarına göre, küresel enerji tüketiminin %36’sı binaların inşası ve kullanımı faaliyetlerinde gerçekleşiyor. Enerjiye bağlı küresel sera gazı salımlarının %39’u binaların inşası, kullanımı ve inşaat malzemelerinin üretiminden kaynaklanıyor. Binalarda, ısıtma, soğutma, aydınlatma, pişirme ve iç donanım kullanımı gibi faaliyetler binalardaki enerji tüketiminin ana kaynakları.”

Rakamlar ve yüzde içerisinde yüzde kafa karıştırıcı olabilir ama sonuç değişmiyor: Bir binayı yenilerken uzun süre için tek hakkımızı kullanmış oluyoruz. Bugün yapılan bir bina 2060’a, 2070’e kadar kullanılacak. O zaman bu tek hakkımızı yeşil seçenekten yana kullanmalı ve kentlerin yük olma özelliğini azaltmalıyız.

Suyunu, enerjisini, atığını kontrol edebilen; mümkünse bina bina değil bölgesel planlamalar sonucu oluşan ve böylece ilk yatırım maliyetinin düşük tutulduğu kentler inşa etmeliyiz. Merkezi ve yerel otoritelerin bu tip yapıları öncelikle teşvik ederek sonrasındaysa zorunlu tutarak düzenlemesi gerekiyor. 

Kentlerimiz dirençsiz. Her şeye dirençsiz. Depreme, kuraklığa, ani yağışlara, ısı dalgalanmalarına, gıda krizlerine ve 2020’nin bize gösterdiği gibi sağlık krizlerine… Kentlerimizi dirençli hale getirmeliyiz. Bunun için de sorunları bütüncül şekilde ele almalıyız. Su kaynaklarımızın üzerine titrememiz gerekirken imara açarsak sadece tek bir sorun yaratmış olmuyoruz. Sorunlar tekil değilse çözümler de tekil olmamalı. Sözün özü zaman hızlı ilerliyor ve önümüzde çok az zaman kaldı. Siyasi tercihlerimizi bu sıkışıklığı gözeterek cesurca yapmalıyız.

Hayatın ağırlığı

Yazan: Achille Mbembe

Yeşil Gazete için çeviren: Nilüfer Ağaç

*

Covid 19’u takip eden resesyonu minimize etmenin telaşı içinde, bazıları ekonomilerini ayakta tutmayı hayatları kurtarmaktan daha değerli görüyor. Ancak insanların ve kaynakların sınırsızca tüketilmesi refah değildir. Herkesin haysiyetini geri kazanması temel ihtiyaçların karşılanması yoluyla olacaktır. Küresel pandeminin Afrika‘daki toplulukların geleceği için ne anlama geldiği, Achille Mbembe’in kaleminden aşağıda…

***

Covid-19, geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca birçok kez ortaya atılan ancak her zaman göz ardı edilen bazı sezgileri doğruladı. İlk olarak bu, evrenin enginliği içinde insan türünün statü ve pozisyonunu ilgilendiriyor. Biz, ne Dünya’nın tek sakinleriyiz ne de diğerlerinin üzerindeyiz. Mikroplar ve virüslerle ve her çeşit bitkisel, mineral ve organik güçlerin temel etkileşimleri ile çevrelenmiş durumdayız. Dahası, bizler kısmen bu diğer varlıklardan oluşuyoruz. Ama aynı zamanda bizim hem doğada çözülmemize hem de yeniden şekillenmemize neden oluyorlar. Bedenlerimizden, çevremizden ve yaşam biçimlerimizden başlayarak bizi biz yapıyorlar ve bozuyorlar.

Pandemi, sadece insan uygarlığının yapısının ve içeriğinin sadece ne kadar karmaşık ve kırılgan olduğunu değil, içinde barındırdığı anarşi ve çeşitlilik ile yaşamın ne kadar savunmasız olduğunu da ortaya çıkardı. Bu temel kırılganlık insanlığın özüdür. Ancak bu, gezegendeki her canlı tarafından değişen derecelerde paylaşılır – kudretli olanların, canlıların çoğunluğu için yaşanmaz değilse de yaşanması zor hale getirmekle tehdit ettiği bir gezegen.

Fotoğraf: Frank Bold

Gezegen zinciri

Pandemi aynı zamanda, dünyayı yapılandıran düzensizliği, şiddeti ve adaletsizliği de ortaya koydu. Parçalı ilerlemeye rağmen Immanuel Kant’ın da dilediği ”kalıcı barış” birçok insan için bir serap. Şimdi her zamanki gibi, sayısız ulusun egemenliği ve bağımsızlığı nihayetinde savaş ile korunuyor ve garanti ediliyor; daha doğrusu orantısız kan dökülmesi olasılığıyla. Bu örtülü bir şekilde “güçler dengesi” olarak bilinen şey. Ulusal egemenlikleri aşan bir güç yapısıyla uluslararası bir dayanışma sistemi kuruluşu hala çok uzakta. Aynı zamanda otokratik imparatorluklara dönüş düşüncesi bir fanteziden fazlası değil.

Bu arada, organik ya da mekanik olduğu kadar fiziksel veya doğal olan bütün bir güçler kümesi – teknoloji, medya ve finans piyasaları da dahil olmak üzere- dünyanın her parçası arasında bir çatlaklar örgüsü örmekle meşgul.

Salgın, yalnızca insan uygarlıklarının yapısının ve içeriğinin karmaşıklığını ve kırılganlığını değil, tüm anarşi ve çeşitliliği içinde yaşamın kendisinin savunmasızlığını ortaya çıkardı.”

Devlet sınırlarını reddeden (ve paradoksal olarak buna dayanan ) ve resmi haritalarla ilgisi olmayan gezegen zinciri şu an şekil ve güç kazanıyor. Bu, iç içe geçmelerden ve karşılıklı bağımlılıklardan oluşan, en azından Sovyetler Birliği‘nin çöküşünden bu yana geçen terim anlamında, “küreselleşme” ile aynı şey değil. Daha ziyade patlamış bir bütün: Değişen hızlarda ve birçok ölçekte sürekli çözülen ve yeniden yapılandırılan ağlar, akışlar ve devreler. Tüm bunlar, sadece yerleşim alanları ve vahşi doğa ile bunların sınırları arasında değil, pek çok farklı karmaşadan ortaya çıkıyor. Dünya örgüsü sayısız uzantılardan ve çok sayıda büyük ve küçük çekirdekten oluşuyor. Hiçbir şey dışarıda değil. Her bir akışın hızlı sirkülasyonunda her şey, bir noktada bir “röle” görevi görüyor.

Elbette, her şey aynı ritmde hareket etmiyor. Ancak tüm tezahürlerinde gezegensel var oluş (karasal, deniz, hava, yörüngesel, fiberoptik) hareket ve hız tarafından yönetiliyor. Hareket eden sadece sermaye akımı değil. İnsanlar, hayvanlar, patojenler ve nesneler de her türlü mal, veri ve bilgi gibi hareketlidir. Hammaddeler bir yerde çıkarılıyor ve başka yerde işleniyor. Başka bir yerde, bileşenler mallara dönüştürülüyor.

Göründükleri kadar süreksiz olsalar da, her şeyin izlediği yol genellikle aynı:  en kaba somutluktan en ruhani soyutlamaya doğru ilerliyor. Çeşitli ölçeklerde az ya da çok mekansal olarak parçalanmış ağlar arasında işleyen gezegen komplekslerinin kademeli gelişimine tanıklık ediyoruz.

Fotoğraf: Shutterstock

Bir gelecek hakkı

En ciddi problem, insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının sebep olduğu küresel ısınma. Bunlar karbondioksit , azot oksit ve metanın atmosferik konsantrasyonu, ultra ince toz, zehirli emisyonlar, görünmez maddeler, minik granüller; her çeşit partiküllerden bahsetmeye bile gerek yok. Yakında atmosferde oksijenden çok karbondioksit olacak. Afrika’da özellikle en büyük endişe, balık stoklarının tükenmesi, mangrov bataklıklarının bozulması, nitrat kirliğiliğinin seviyesinin artması ve kıyıların bozulması. Ayrıca ormanların satışı, aşırı tarım zehri kullanımı, doğal alanlardaki insan istilası, ender türlerin kaybı – kısaca biyosferin yok edilmesi…. 

Her defasında dünyanın daha da derinlerinden çıkarılması gerekirken sürekli, büyük miktarda enerji tüketimine güvenmeye devam edersek, insanlık kurtuluşa eremeyecek.”

Bunların hiçbiri şans eseri değil. Tam aksine dünya kaynaklarını çıkarma ve israf etmenin kaçınılmaz sonucu, gezegen çapındaki teknolojik ve endüstriyel ağda fosil yakıtların sabit ve kesintisiz yanması ile sürdürülebilen bir paradigma. Her defasında dünyanın daha da derinlerinden çıkarılması gerekirken, sürekli, büyük miktarda enerji tüketimine güvenmeye devam edersek, insanlık kurtuluşa eremeyecek.

Dünyanın mevcut durumu gösteriyor ki Covid 19 gibi benzer olaylar yakın gelecekte yeniden gerçekleşecek. Et piyasalarının endüstrileşmesi, insanlar ve diğer türler arasındaki ilişkilerin yoğunlaşması, monokültürün yayılması ve iklim felaketi sayesinde, yeni salgın riskleriyle karşı karşıyayız.

Bunlardan herhangi biri nihayetinde ölümümüzle sonuçlanabileceğinden, her biri mantıksızlık patlamaları eşliğinde yoğun bir korku uyandıracaktır. Var olma hakkı, nefes alma hakkı ve bir geleceğe sahip olma hakkı sorunu daha da acil hale gelecektir.

Var olma hakkı 

Var olma hakkı, bulaşıcı mikropların taşıyıcılarını aramaktan, diğer bir deyişle, herkesin hayatta kalması için kimin feda edileceğinin belirlenmesinden giderek daha fazla ayrılmaz hale geliyor. Görünüşteki sağlık temelli bu kararların, istenmeyenlerin hayatını riske atması büyük bir tehlike. Bu risk hem şimdi ortaya çıkan yeni ekonomik biçimlerin hem de hükümetlerin pandemi ile mümkün kıldığı prosedürlerin doğal sonucudur.

Gerekli olsalar da kriz sırasında uygulamaya alınan teknolojiler, tehlikeyi kendi başlarına ortadan kaldıramaz. Tam aksine, biyolojik risk kabul edilen bir insana karşı kullanımını haklı çıkarmak için sağlık nedenlerine başvurmak kolay olacaktır. Devlet kurumları tarafından uygun şekilde kullanılan egemenlik fonksiyonları hali hazırda özellikle yapay zeka , quantum bilimi, hipersonik hız gibi sektörlerdeki teknoloji şirketlerine ve yerelleştirme, yakalama ve izleme teknolojileri gibi sektörlerdeki dev şirketlere ‘dış kaynak olarak bırakılıyor.

Bu, en azından şu anda tatmin edici cevapları olmayan sayısız soru ortaya çıkarıyor. Gerçeklik, artık yalnızca sayılar ve soyut kodlar kullanılarak tanımlanabiliyor/temsil edilebiliyorsa ve bunlar giderek bir kozmogoni boyutunu alıyor gibi görünüyorsa, hayatları sayma ve tartmanın bir eleme ve silmen mantığına dönüşmeyeceğinden nasıl emin olabiliriz?

Bu sınırsız hesaplama döneminde, mutlak kesinlikler veya olasılıklar ve dolayısıyla bahislerle mi uğraşıyoruz? Riski belirlemek, şansı ölçmek ile aynı şey ise dokunulmazlık ne anlama geliyor? ”Toplumu korumak” adına bir devletin kendi nüfusuna karşı çıktığının işaretlerini nasıl anlayabiliriz?

İlk görüşte korona karantinası hayatları kurtarmak ve kimsenin gereksiz yere feda edilmesini engellemekle ilgiliydi. Gerçekte, her zaman ödenecek bir bedel olacak, hem bütün bir toplum hem de bireysel düzeyde. Ekonomik aktivite genel olarak yavaşlayacaktı ancak çalışma şartları kötü sayısız işyeri hala çalışmaya devam ediyor. Depolar, data merkezleri, endüstriyel çiftlikler, et işleme tesisleri ve diğer dijital kapitalizm araçları tümüyle açık kaldı.

Birçok insan işlerini, geçim kaynaklarını ve hatta hayatlarını kaybetti. Kamu hazinesi tükendi. Resesyon alenileşti. Uluslararası borçlar ortaya çıktı ve çocuklarımızın geleceği ipotek altına alındı. Dünyanın yoksul bölgelerinde, geçici veya sürekli yoksulluk ve yoksunluk dönemlerinde yardım ve sigorta yokluğu, günlük hayatta kalma mücadelesinin yapısal unsuru oldu.

Nefes alma hakkı

Normal zamanlarda bile, ölüm öncesi eşitlik bir mit. Var olma hakkı, sonucuna, yaşama hakkına eşlik etmedikçe anlamsızdır. Gıda, evi terk ederek ve çoğunlukla giderek artan harcamalarla uzun mesafelerde yolculuk edilerek elde ediliyor (güvenilmez ulaşım, yürüyerek bitmez yolculuk, her türlü izin ile). Gıda avı, yürüme, koşuşturma, pazarlık etme, hareket etme, yasal olmayanlar da dahil olmak üzere her türlü imkanı kullanmanın bitmeyen bir döngüsü.

Özgürce hareket etme ve etrafta dolaşabilme kabiliyeti gıdaya ve erzağa ulaşmanın ön koşulu. Sosyal dayanışma ağlarına bağlanabilme, bağlılıklar biriktirme, geçici düzenlemeleri kalıcı kaynaklara dönüştürebilme kabiliyeti de öyle. Fiziksel karşılaşma, yakın çevredeki insanların bir araya gelmesi, diğer insanlarla direkt temas, hatta aşırı kalabalık – bunlar olmadan, hayatta kalmanın günlük savaşı, başlamadan biter. İzolasyonda değil, bir araya gelen insanlar tarafından kazanılır.

Bu koşullarda, hareketsizliğe zorlama sadece bir tür ceza değil,nüfusun önemli bir kısmını büyük bir tehlikeye maruz bırakmanın bir yoludur. Herhangi bir güvenlik ağı ya da onlara bakacak kimsesi olmayan toplumun en yoksul üyeleri şimdi artık kendilerine de bakamıyorlar. Karantina altındaki çoğu savunmasız insan daha dramatik bir seçimle karşı karşıya: Evde kalmak için talimatlara uy, kanuna saygı duy ve açlıktan öl ya da kanuna karşı çık, dışarı çık ve hastalık kapma riskini göze al.

Piyasa hesabı

Karantina kaldırıldığında, virüs ve açlık arasında seçim olmadığında dahi ikilem daha da vahim.  Piyasa güçlerinin bakış açısına göre bazı can kayıpları anlamına gelse bile ekonomi yeniden başlatılmalı. Hesap şöyle: Toplam nüfusun sadece küçük bir oranı pandemi sonucu ölecek. Esasen işsiz olan bu insanlar er ya da geç etkilenecek, virüs ya da diğer eş zamanlı faktörlerle zaten öleceklerdi. Maliyeti ne olursa olsun onları hayatta tutmak sadece pahalı değil, hayatta kalmalarının bedeli daha birçok hayatın kaybı anlamına gelecektir. Ekonomik iflas, toplumsal çöküşe neden olacaktır, bu nedenle maliyet kabul edilemez. Bu yüzden, acilen ölmelerine izin verilmeli.

Piyasa perspektifinden var olma hakkı ve varlığını sürdürme hakkı tamamen finansal spekülasyona ve dolayısıyla dalgalanmaya bağlı. Tıpkı gıda gibi, geçim de sağlanmalı ve kimse boşta kalarak bunu sağlayamaz. Geçim sağlamanın yolu bir maaşlı bir işte çalışmaktır. Pratik anlamda yaşam hakkı, onu bir maaş, bir iş ya da çalışmayla elde edenler için ayrılmıştır. Ancak gerçek ortada duruyor, o da insanlar ücretli iş bulamıyor. Onların ekmek parası, tehlike ve belirsizlik koşulları altında bir araya getirilmelidir. 

Covid-19 bu nedenle çeşitli insani ve sosyal bozulma ve ekonomik boyun eğme türlerini ortaya çıkardı. Dijital kapitalizm çağında, satışa sunulan iş gücünün satın alınacağının garantisi yok. İşin hala bir piyasa değeri var, ancak gittikçe daha az ücretli istihdam var.

Piyasa perspektifinden var olma ve yaşama hakkı tamamen finansal spekülasyona, dolayısıyla dalgalanmaya bağlı.”

Şu kesinlikle doğru ki virüs halihazırda savunmasız olan, dağılma sürecindeki ya da tiranlık boyunduruğu altında acı çeken toplumları etkiliyor. Dünyanın bu bölgelerinde yoksayma yoluyla hükmetmek bir kuraldır. Buraları hayat ve hayat dışının kesişim noktasında en acımasız deneylerin (medikal olanlar da dahil) yapıldığı yerler. Böyle yerlerin piyasa ekonomisi harcama, israf ve imha etrafında döner.Bu bağlamda, fedakarlık zorunlu olarak nedensiz cinayet demek değildir. En derinlerde, kutsal olan hiçbir şey yok. Mesele ilahi bir varlığın ihsanını kazanmak değil. Sayımlar, gerçekleştirilecek cetveller, yapılacak ölçümler ve sayılmadığı düşünülenlerle birlikte hayatların ağırlıklandırılması için insanların kendilerini göstermelerini gerekiyor. 

Bu imha politikaları, daha fazla düşünmeye gerek kalmayacak kadar apaçık olarak normal düzenin bir parçası olarak görünüyor. Şimdiki sorun bu kararın ne zaman alınacağı.

Ne zaman böyle bir fedakarlığın sosyal olarak kabul edilemez olduğuna karar vereceğiz? Yaşamın paha biçilemez olduğuna ve böylece temelde hiçbir ölçüme tabi tutulamayacağı fikrine ne zaman geri döneceğiz? Yaşam sayılamaz veya ağırlıklandırılamaz. Açıkça, yaşam hesaplanamaz.

Ne yapılmalı?

Bu noktada durmalı, gözlerimizi açmalı, sarsılmış hissetmemize izin vermeliyiz ve sonrasında bir adım geri atmalıyız. Yarın açıkça dünün tekrarı olamaz. Afrika’nın ihtiyaç duyduğu, ‘ büyük geçiş”tir.

Sömürme ve yırtıcılığın sosyal, politik ve ekonomik sistemini kökeninde protesto etmeliyiz. Refah, insan bedenlerinin ve maddi kaynakların sınırsızca tüketilmesi demek değildir. Sosyal bağların kalitesi, kısıtlama ve basitlikle ilgilidir. İhtiyacımız olan şey, yavaşlama ve geri çekilmedir. Küçük ölçekli eylemler yoluyla ekonomiyi yeniden konumlandırmak için beraberce çalışmalıyız. Çünkü herkesin haysiyetini geri kazanması, temel ihtiyaçların karşılanması yoluyla olur. Yerelliği yeniden canlandırmak, Afrika’nın halihazırda dolup taştığı “mekan temelli” esnekliği desteklemek anlamına gelir.

Devletle yalnızca kaynak çekme ve avlanmaya dayalı bir ilişkiden uzaklaşmalı ve bunun yerine üretken ve sosyal olarak faydalı bir ilişki hayal etmeliyiz.”

Özellikle 19. yüzyıldan beri Afrika üretim ve ticarette hibrit organizasyonlar geliştirdi. Bu bir güçtür, zayıflık değil. Kıta, yanlarında birer rahatsız edici diken barındıran iki güçlü form olan sermaye ve devletin toplam hakimiyetinden büyük ölçüde kaçtı. Şimdi, topluluklara ve onların kurumlarına, hatıralarına ve bilgeliklerine, kolektif akıllarına dönmeliyiz. Özellikle, insanın kendini yeniden üretmesi için gereken kaynakları nasıl kullandığını ve hala nasıl dağıttığını öğrenmeliyiz.

Resmi toplumun yanı sıra, iç hiyerarşileri ile her zaman emsal topluluklar da var olmuştur. Bu topluluklarda ortak alanlarda kaynaklar ve vergilendirmenin ötesine geçen katkı sistemleri açık katılım yoluyla yönetilir. Bu emsal toplumlar, karşılıklılık ve sosyal müzakereye dayalı ikili prensiplerle idare edilir. Sosyal yardım dernekleri buna bir örnektir. Gayri resmi ekonomi  birçok sosyal temsilcinin iştirakçilerine doğrudan yararlı olabilecek bir şeyler yaratma güdüsü içinde olduğunu göstermektedir. Bunlar, piyasa için katma değerli üretim yaparak geçinirler ve değişimin ötesinde, teşvik edilmesi gereken bu üretken toplulukların gelişmesidir.

Büyük çıkış

Afrika, kendi iradesiyle ”büyük çıkışını” başlatmalı. Çıkışın hedefi sosyal güçlendirme ve yatırım koşullarının yaratılması olacaktır. Piyasa ve devlet ile  toplum arasındaki denge, karşılıklığı teşvik etmek için ayarlanmaya ihtiyaç duyuyor. Uzun bir süre devlet bürokrasi, içindeki güçlerini kendi kişisel kazanımları için arttıran yırtıcıların hakimiyetindeydi. Devlet, toplulukların üretkenlik kapasitelerini korumak veya güçlendirmek için neredeyse hiçbir yatırım yapmadı.

Devlet, toplulukların üretkenlik kapasitelerini korumak veya güçlendirmek için neredeyse hiçbir yatırım yapmadı.”

Devlet ile yalnızca kaynakları çıkarma ve avlanmaya dayanan ilişkiden uzaklaşmalı ve yerine üretken ve sosyal açıdan yararlı bir ilişki tasarlamalıyız. Bürokrasi ve – resmi veya gayri resmi – silahlı kuvvetlerden ziyade dengeler toplumun üretken sınıfların lehine değiştirilmelidir. Yeni teknolojiler dijital ortam aracılığıyla iletişim kurma kilidini açtı. Dijital medya, kritik becerileri geliştirmek, kendi kendini örgütleme kapasitesini artırmak ve değer yaratma ve yeniden dağıtma kapasitesini arttırmak için dijital medya kullanıldığı sürece, bu kabiliyet üretim sınıfının yararına ve rant arayanların zararına kaldıraç olabilir.

Egemenliği yeniden icat etmek

Sonuç olarak, ekonominin yeniden icadı yeterli değil. Demokrasi üzerine de  yeniden düşünmeliyiz. Yönetmek; sadece krizlere ve her tür risklere karşı sosyal güvenliği sağlamak değildir. Aynı zamanda çevredeki tüm canlılar arasındaki etkileşimin mümkün olduğunca uyumlu bir şekilde olmasını sağlamak anlamına gelir. Bu, bireyler ve türler olarak gezegenin tüm insan olmayan sakinlerini de içeren yeni bir toplum sözleşmesine dayanan bir yapının temeli olmalıdır.

Egemenlik fikrinin kendisi de yeniden inşa edilmelidir.Gelecekte, nihai egemenlik otoritesi ekosistemin kendisi olmalıdır. Ekosistemi dengede tutarak, insanın yönetime dahil olduğu sömürge öncesi Afrika toplumlarındaki durum buydu. Gerçek insan toplulukları diğer tüm çevre ve türleri nasıl kucaklayacaklarını bilenlerdi.

 Makalenin İngilizce orijinali

 

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Farelerin ‘Mardi Gras’ında maskeli balo

Maske insanlık tarihi kadar eski bir aksesuardır.  Tarih çağları boyunca kullanım amaçları her dönemde değişerek günümüze kadar gelen bir serüvene sahiptir. Şimdilerde epidemiye karşı kullandığımız sağlık amaçlı maskeleri bir kenara koyarsak maske, onu takanın gizlenmesini sağlar. Amacı bir şeyleri gizlemek ya da farklı göstermektir. Bir yere kadar farklı gösterir ve gizler de.  

Bir de uygarlıkla birlikte ortaya çıkan ve herhangi bir aksesuar kullanmadan edindiğimiz maskeler vardır. Bu maskeleri yüzümüze geçirir, benliğimizle bağlantımızı koparır ve koşullar neyi öngörüyorsa onu yaparız. Maske ister aksesuar isterse kendi kendimize edindiğimiz türden olsun karşı tarafı yanıltmaya hizmet eder. Çünkü iki kişiden birinde ya da ikisinde maske varsa sahici bir iletişimden, dostluktan, arkadaşlıktan bahsetmek mümkün olmaz.

Maske kullanan çevresinde bir sis perdesi oluşturarak görünmez olurken karşısında görünmez olduğu sadece çevre değil kendisidir de. Çünkü maskesiyle kendi gerçekliğini de yadsımaktadır. Kendi duyguları, zayıf ve güçlü yanları maskenin gölgesinde, sis perdesinin altında silikleşerek  tanınmaz hale gelir.

Maskenin ele geçirdikleri

Klasik dramatik kurguda kuraldır; her şey denge halindeyken biri gelir ya da bir şey olur ve düzen bozulur. Kurgu tekrar denge hali kuruluncaya kadar devam eder.  Yeşil Kuyruklu Fare kitabımızda da böyle olur. Willshire ormanında huzur içinde yaşayan tarla farelerinin hayatı bir gün ormana gelen şehir faresine ‘Bize şehri anlatsana’ demeleriyle değişir. Şehir faresinin Fransızca Şişman Salı anlamına gelen ‘Mardi Gras’ gününü ballandıra ballandıra anlatması tarla farelerinin de Şişman Salı günü düzenlemeye karar vermelerine neden olur.

Çocukça bir masumiyetle şehirde  düzenlenen Şişman Salı gününü ormanda da yapmaya karar veren tarla fareleri çalıları süsler ve vahşi hayvan maskeleri yaparlar. Bu maskelerin onları ele geçirebileceği hesapta yoktur ancak evdeki hesap çarşıya uymaz ve onlar tarla faresi olduklarını unutarak vahşi hayvanlar olduklarına inanmaya başlarlar. Daha önce güvenli ve huzur dolu olan orman artık herkesin birbirinden korktuğu nefret ve kuşku dolu bir yere dönüşür.

Usta yazar, tasarımcı ve grafik sanatçısı Leo Lionni’nin yazdığı  ve  çizimlerini yaptığı Elma Çocuk’tan çıkan Yeşil Kuyruklu Fare maskeler üzerinden yabancılaşma, köy-kent çatışması ve yabancılaşmanın tahribatlarını tartışıyor. Zaman zaman yetişkinlerin bile kafasını karıştırabilen yabancılaşma konusu hem çocukta hem yetişkinde iz bırakabilecek dil, üslup ve çizgilerle  okurun karşısına çıkıyor.

Adalar’da neler oluyor?

Hatırlayanlar olabilir; Adalar konusunda kaygılıyım ve bu kaygılarımı 12 Eylül 2020 tarihinde bu köşede anlatmaya çalışmıştım. Şöyle demişim o yazımda:

Ben kişisel olarak Adalar’a motorlu araç girişinin, vapur seferlerinin başlaması ve 6-7 Eylül olayları benzeri bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum.

Keşke yanılıyor olsaydım. Ama ne yazık ki Adalar’da gerçekten bir şeyler oluyor. Sanki gizli bir yerlerden Adalar ile ilgili bir emir geldi. Adalar’da, bütünüyle gereksiz, hiçbir akılcı amaca hizmet etmeyen işler yapılmaya devam ediliyor. Üstelik aslen yapılması gereken onca önemli iş bir kenarda dururken.

Ekoturizmin ne olduğunu bilmeyen ekoturizm ya(ba)tırımı

Sanırım bir ya da bir buçuk ay kadar önce Dünya Mirası Adalar Girişiminden sevgili Derya (Tolgay), Büyükada’da Aya Yorgi yolu üzerinde çukurlar kazıldığını ve o çukurlara beton döküldüğünü söyleyip ne olduğu hakkında fikrim olup olmadığını sordu. Doğal olarak hiçbir fikrim yoktu. Biraz araştırınca Büyükada’ya bir Ekoturizm Yolu yapıldığını öğrendik. Evet, yanlış okumadınız; Ekoturizm Yolu!

Adalar Kaymakamlığı’nın resmi internet sayfasında 2 Kasım 2020 tarihinde “Büyükada’mıza Ekoturizm Yolu Projesi” başlıklı bir bilgilendirme metni konulmuş. Bu metinde;

 “Büyükadamız için hazırlanan ekoturizm planında; adanın doğal ve kültürel kaynaklarının sürdürülebilirliği esas alınarak hazırlanmış olup, çevreye verilebilecek zararların minimize edilerek en verimli şekilde kullanıcı taleplerinin karşılanabileceği güzergâh seçilerek planlama yapılmıştır.” [1] denilmekte.

Proje kapsamında yalnızca ahşap dikmelerin ankraj noktalarında beton kullanılacak, kalan tüm yapılar (seyir terasları, yağmur barınakları, yönlendirme tabelaları ve ara mesafe tabelaları) ahşaptan yapılacakmış.

Doğada yapılan her turizm etkinliği ekoturizm değildir

Önce ekoturizmin ne olduğunu söylemekle başlamak doğru olacak. Kuşkusuz pek çok tanım yapmak mümkün, yapıldı da. Fakat benim en çok beğendiğim tanımlardan biri Uluslararası Ekoturizm Topluluğu (The International Ecotourism Society) tarafından yapılanı. Bu tanım ekoturizmin bütün boyutlarını kısa ve net bir şekilde ortaya koyuyor. Şöyle ki:

“Ekoturizm çevreyi koruyan, yerel halkın refahını gözeten (sürdüren) ve eğitim ve anlama/yorumlama boyutlarını içeren, doğal alanlara yapılan sorumlu seyahatlerdir.”

 Bu tanımı aklımızda tutarak aşağıda paylaştığım fotoğraflara bakmanızı istiyorum şimdi. Çünkü Ekoturizm Yolu Projesi kapsamında yapılan işler bunlar:[2]

Kaymakamlığa ve özellikle de bu projenin ihalesini yapan Kanlıca Orman İşletme Müdürlüğüne sormak gerekir:

  1. Genelde Adalar (Prens Adaları) özelde Büyükada için gerçekten bir ekoturizm planı var mı?
  2. Var ya da yok diyelim, İstanbul gibi kitle turizminin önemli destinasyonlarından biri olan bir tarih, kültür ve doğa kentinde Adalar ve Büyükada için bir turizm ve ekoturizm öngörünüz bulunmakta mı?
  3. Adalar ve Büyükada’nın ekolojk, tarihsel ve kültürel boyutlarıyla İstanbul’un genelinden farklı özellikler taşıdığını biliyor musunuz? Özellikle ekolojik açıdan Adalar’ın son derece hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olduğunun, orman yangınları başta olmak üzere pek çok ekolojik riskle karşı karşıya bulunduğunun farkında mısınız?
  4. Yapılan bu proje ile inşa edilen tesisler için hangi toplum kesimlerinden hangi yollarla ne tür talepler topladınız? Daha açık ifadeyle, bu tesisleri ne amaçla inşa ettirdiniz?
  5. İnşa edilen tesisler sizce gerçekten işlevsel mi? Örneğin ilk fotoğrafta görülen seyir terası olmasa ziyaretçiler bir şey göremeyecek mi veya bu seyir terası ile fazladan ne görecekler? Yönlendirme levhaları olmasa Adalar’da ziyaretçiler yollarını bulamayabilir, nerede olduklarını bilemeyebilir veya kaybolabilirler mi? Üstelik bugünkü teknolojik olanaklarla, hemen herkes telefonunda en az bir tane navigasyon uygulaması taşırken? Veya bugüne kadar gerçek bir ekoturizm severin yağmurdan ıslanmaktan şikayetçi olduğunu duydunuz mu? Yağmurdan ıslanmaktan şikayetçi olan bir turiste ekoturizm yapıyor denilebilir mi?
  6. Ziyaretçi yönetimi gibi bir kavramı hiç duydunuz mu? Adalar’ın ve Büyükada’nın günlük, haftalık, aylık ve yıllık ziyaretçi taşıma kapasiteleri hakkında herhangi bir saptamanız ya da en azından bir tahmininiz bulunuyor mu?
  7. Adalar’da bulunan ve işletilmesi özel girişimcilere verilen tabiat parkları ve mesire yerleri de ekoturizm planınızın bir parçası mı? Öyleyse ya da değilse bu alanlara en son ne zaman gittiniz? Gidip gördüyseniz, her biri çarşamba pazarına dönmüş bu yerleri adına ve amacına uygun hale getirmekle işe başlamayı hiç düşündünüz mü?
  8. Ülke ormanlarının ve ekonomisinin, özellikle içinde bulunduğumuz salgın koşullarında büyük ihtiyaçlarla karşı karşıya bulunduğu böylesi bir dönemde, hiçbir akılcı amaca hizmet etmeyen bu tesisler için hangi şirkete ne kadar ödeme yaptınız/yapacaksınız ve bu ödemeyi yaparken kullandığınız paranın halkın parası olduğunu hatırlıyor musunuz?
  9. Bir tesisi yaparken ahşap malzeme kullanıyor olmak o tesisin doğa dostu olması için yeterli mi?
  10. Ve son olarak; bu projeyi hayata geçirirken Adalar yerel halkının hangi kesimi ile ne tür bir temas kurarak görüş alışverişinde bulundunuz? Yahut bulundunuz mu?

Mutlaktır ki sorulması gereken onlarca soru daha bulunuyor. Yine mutlaktır ki bu soruların pek çoğunun yanıtını bilmediğim için sormuyorum. Bana öyle geliyor ki bu yazıyı okuyan yahut Büyükada’da yapılan şeyleri gören pek çok kişi de dördüncü sorununki başta olmak üzere çoğu sorunun yanıtını gayet iyi biliyordur. O halde son bir soruyla yazıyı tamamlayayım:

Yaptığınız işin gerçekten bir ekoturizm projesi olduğuna inanmamızı mı bekliyorsunuz?

*

[1] Söz konusu internet sayfasından aynen alınmış olup, yazım hataları ve anlam bozuklukları düzeltilmemiştir.

[2] Fotoğraflar sevgili Derya Tolgay tarafından çekilmiştir.

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi -2] Risk algısını artıran ve azaltan nedenler[1]

İnsanoğlu savaş, açlık, bulaşıcı hastalıklar, kazalar gibi çevre kaynaklı en büyük ölüm nedenlerinden kurtulabilirse genetik olarak belirlenmiş yaşa kadar yaşar. (Dünya Sağlık Örgütü)

Risk algısında öfke etkeni

Riske halkın tepkisi, genellikle bilimsel tahminlere uymaz. Risk, panikten tamamen aldırmazlığa kadar farklı algısal sonuçlara neden olabilir. Risk algısı ise hedef, cinsiyet, değerler sistemi ve risklerin sunuluş şekillerine göre değişiklik gösterir. Riske gösterilen tepkiler de risklerin özellik farklarına bağlı olarak riskin gönüllü ya da gönülsüz alınmasına, doğal ya da insan yapımı olmasına ve diğer özyapısal özelliklere göre farklı olabilir. Etkin bir şekilde risk iletişimi kurmak için bu değişikliklerin, algıların ve ön yargıların arkasındaki nedenleri anlamak önemlidir. Risk iletişiminin birinci kuralı (belki de tek kuralı): ,Algıyı, tehlike değil, öfke (Adaletsizlik duygusu) yönlendirir” kuralıdır. Öfke düşük olduğunda, genellikle önemli (yüksek) risklere bile katlanılır; öfke yüksek olduğunda ise önemsiz (düşük) risklere dahi genellikle katlanılmaz.

Risk algısı, insanların bir riskin özellikleri ve şiddeti hakkındaki öznel yargısıdır. Tehlike ve öfke tarafından oluşturulur. Sandman formülüne göre daha yüksek öfke duygusuna sahip kişiler riski daha güçlü algılarlar. Formüle göre; Algılanan Risk = Ölçülebilir Tehlike + Öfke (ya da Adaletsizlik Duygusu)’dur. İstek dışı alınmak zorunda bırakılan, endüstriyel kaynaklı (doğal olmayan); akılda kalıcı (unutulmayan),  daha önceden tanınmadık (yabancı); hızlı etkili ve yıkıcı, beş duyu ile gözlenemeyen; bireysel olarak kontrol edilemeyen, herkese eşit ve adil etkili olmayan; ahlaki değerlerle ilişkili olan; kaynakları güvenilir olmayan, sonuçları geç ortaya çıkan; daha uygun ve daha az riskli seçenekleri olan, alınması yaşamsal olmayan; iş nedenli değil genel toplumu (çocuklar, gebeler) ve gelecek nesilleri etkileyen, sonuçları geridönüşümsüz; risk altındaki bireylere görünür bir yararı olmayan, ölüme (veya hastalığa) neden olma korkusu yaratan; zararının toplumca adı bilinen kişilerde de görüldüğü ve tepkisiz (örtbas etme veya ses çıkarmama) bir süreçle kabul ettirilmeye çalışılan riskler öfkeyi, dolayısıyla algıyı arttırır.

Öfkenin yönetimi dikkatlice yapılmalıdır. Eğer tehlike yüksek ve öfke düşükse (sigara içme ve Covid-19 örneğinde olduğu gibi) insanlar uyarılmalıdır. Tehlike düşük ve öfke yüksekse (elektromanyetik alan örneğinde olduğu gibi), öfke dikkatlice yönetilmelidir, çünkü hafife al(ın)mak insanları daha da sinirlendirebilir. Zor olan ise iletişimcinin ilettiği riskle gerçek risk arasındaki mesafeyi daraltmaktır (algının riskin ağırlığına uy(gun)umlu olması). Covid-19’da somut olarak gözlendiği gibi bilim, birçok riskin bilinmezlik derecesinin ve büyüklüğünün bilinemeyeceğini iddia etmektedir. Ayrıca hiç kimse risk ile aynı derecede maruz kalmamakta ve aynı şiddetle etkilenmemektedir. Bu ve diğer nedenlerden dolayı, risk yönetimi ve iletişimi, zamanında ve doğru bilgi verme, duygudaşlık (empati), samimiyet (yetkililerin ve iletişimcilerin sözüne güvenilirlik), kamunun yetkililere güveninin sağlaması ve etkili politikalar uygulaması gibi değişkenlere dayandığından çok karmaşık bir iştir. Bu yüzden, risk iletişimi, önemli bir uzmanlık becerisi ve güvenlik ahlakını gerektiren bir uzmanlık alanıdır.

Risk ve akıl yürütme biçimleri

Risk algısı insanların ahlaki değerlerinden etkilendiği gibi onların davranışlarını da şekillendirir. Genel anlamda, psikologlar insanlarda iki tür muhakeme (usavurma-düşünme biçimi) belirlemişlerdir:

1- Basit düşünme biçimiyle akıl yürütenler: Sezgileri ile filtrelediği bilgilere basit bir akıl yürütme ile odaklanırlar.

2- Çözümleyici düşünme biçimiyle akıl yürütenler: Konuya, geniş yelpazedeki bilgiyi (istatistiksel veriler dâhil) değerlendirecek olgun bir kapasite ve bilinçli bir çözümleyici (analitik) düşünce şekliyle yaklaşırlar.

Çözümleyici düşünme biçimi, tipik bir bilimsel değerlendirme iken, Basit düşünce biçimi, birçok insan tarafından paylaşılan ortak düşünce şeklidir. Ülkemizde kimi zaman görüldüğü gibi, sıradan insanlar gibi düşünen bilim insanları da bu gruba dahil olurlar. Bu iki düşünce şekli, risk iletişiminin en büyük zorluklarından biri olan ‘Bilginin sıradan insanlar tarafından anlaşılacak şekilde yeniden biçimlendirilmesinin nasıl yapılacağı’ konusuna dikkat çeker.

Olasılığın algılanması

Genel olarak insanlar riski (tehlike olasılığını) doğru anlamazlar ve insanların gerçek risk olasılıklarını anlayabilmesi için basit yöntemler bulmak çok önemlidir. Toplumlarda, olasılıkla ilgili gözlenen en sık yanılgılar şunlardır:

  • Kullanılabilirlik yanılgısı: Gerçekte öyle olmasa bile daha akılda kalıcı olaylar sanki diğerlerine göre daha sık meydana geliyormuş gibi gelebilir.
  • Kendi bildiğini geçerli zannetme yanılgısı: İnsanlar olayları süzgeçten geçirerek kendi görüşlerini destekleyen olayları daha çok algılar; diğerlerini elerler.
  • Kendine fazla güvenme yanılgısı: İnsanlar kendi tahminlerinin ve ölçümlerinin, gerçek değerlerden daha doğru olduğuna inanırlar.

Bu yanılgılara sadece sıradan insanlar değil uzmanlar ve diğer profesyoneller de düşmektedir. İnsanlara olasılıkları anlamanın daha basit ve daha sezgisel yöntemlerini sağlayarak yardımcı olmak yeterli değildir. Bu yanılgıları önlemek, olasılıklarla ilgili iletişimin yeniden biçimlendirilmesini gerektirir. Olasılıkların iletişiminde sayılar yerine kelimeleri kullanmak bazen daha iyidir.

Sözcüklerin ‘değişen’ anlamı

Avrupa Komisyonu, ilaçların yan etkilerinin sınıflandırılmasında özellikle ‘çok sık’ ve ‘çok nadir’ gibi terimlerin kullanılmasını tercih etmektedir. Fakat bazı çalışmalar, bu sözcüklerin kişiler tarafından her zaman doğru algılanmadığını göstermiştir. Örneğin ‘çok nadir’, teriminin bilimsel olarak %0,01’e kadar olan riski ifade etmesi öngörülmüşken; kişilerin algılamasından elde edilen ortalama tahmin, iletilmek istenenin dört yüz katı olan %4′ tür. Bunu önlemek için, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), tabloda görülen yazılı terimleri “olasılık ölçeği”ndeki sayı aralıklarına karşılık önermiştir.

Bununla birlikte sözcükler, farklı insanlar için farklı anlamlara sahiptir. İnsanlardan “olası” kelimesi ile anlatılmak istenen risk olasılığından ne anladıkları sorulan bir çalışmada, yanıtlar yaklaşık 0 ile 1 arasında (‘hiç yoktur’ ve ‘kesin vardır’ arasında dağılmıştır) değişmiştir. Belirsiz gerçekler, tartışmalı değerler, yüksek riskli kararlar söz konusu olduğunda bilimsel fikir birliğine ulaşmak pek olası değildir. Bu nedenle risk değerlendirmesinde tek bir gerçek doğruya ihtiyaç duymayı bırakmalı, bunun yerine şeffaflığı sağlamak için çabalamalı, belirsizlik ve çoğulculuk ile yaşamayı öğrenmeliyiz.

Belirsizliklerin iletişimi için ipuçları

  • Sonuçları kolayca alma olasılığını artırmak için parçalardan ziyade ana çalışma sonuçlarının iletişimi önemlidir.
  • Sonuçların doğası ve kökeni, alınacak kararları ve daha sonraki seçimleri etkileme şekilleri (örneğin ilaçların ve aşıların yan etkileri ve alınmamalarının/yapılmamalarının sonuçları vb.) açıklanmalıdır.
  • Kesin olmayan sonuçlar, hassas bir şekilde, teknik dil kullanımından kaçınarak şekil ve grafiklerde gösterilmelidir.
  • İstatistiksel değişkenler az miktarda kullanılmalı, ondalık sayı kullanımından ve alıcının aşırı bilgi ile yüklenmesinden kaçınılmalıdır. Yüzdeler yerine sıklıklar (örn.100 kişiden 1’i) kullanılmalıdır.
  • Kendi bildiğini geçerli zannetme (örn. Duymak istediğim şeyi okurum/hatırlarım ve bana ilginç gelmeyen şeyi aklımdan silerim.) akılda tutulmalıdır.

Belirsizlikleri değerlendirirken: 1. Sorunun sınırlarını belirlenmeli; 2. Paydaşların katılımı sağlanmalı; 3. Göstergeler seçilmeli ve yeniden değerlendirilmeli: 4. Bilgi tabanının durumu değerlendirilmeli; 5. Belirsizliklerin haritalanması yapılmalı; 6. Belirsizlik verilerinin bildirimi nasıl yapılacağı önceden tasarlanıp başındaki planlamaya uygun yapılmalıdır 

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

*

[1] Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde yazarın risk analizi hakkındaki bilimsel yayınları ile tıp, çevre mühendisliği derslerinden ve geniş ölçüde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi” (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013) isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

Sargasso Denizi’nden insan plasentasına mikroplastiğin öyküsü

1972 yılında Science Dergisi’nde yayımlanan ve bugün yapılan mikroplastik kirliliği araştırmalarının da temeli olarak kabul edilen bir çalışma, plastik kirliliğinin özellikle mikroplastik formunda nasıl da yaygınlaştığını ortaya koyan ilk çalışmaydı. Jules Verne’nin Denizler Altında Yirmi Bin Fersah isimli kitabında, Sargasso Denizi’yle ilgili bölümde oldukça detaylı bir şekilde anlattığı çöp birikim alanında, Carpenter ve Smith, Jules Verne’den tam 100 yıl sonra mikroplastik kirliliğini rapor etmişti. Her ne kadar Jules Verne kitabında ilgili alanda sadece organik maddelerden oluşan bir çöp birikintisinden bahsetmiş olsa da, sonuçta bir bakıma çöp birikim alanlarından birini tarif ediyordu.

Aynı bölgede Carpenter ve Smith bir kilometre karelik bir alan için 3500 adet mikroplastik kirliliği rapor ettiler. Miktar, çalışmanın yapıldığı tarih göz önüne alındığında gerçekten de şok ediciydi. Çünkü henüz plastik hayatımızı bu kadar esir almamıştı. Körfez akıntısının etkisi altındaki bu alan, daha sonraları dünya okyanuslarındaki beş büyük denizel çöp birikim girdabından biri olarak nitelendirilecekti.

Mikroplastik her yerde

Daha sonra yapılan çalışmalar mikroplastiklerin olmadığı neredeyse tek bir alanın bile bulunmuyor olduğunu ortaya koyuyordu. Tekrar etmenin lüzumu yok ancak yediğimiz, içtiğimiz hemen her şeyin plastikle bir şekilde temas etmesi onların mikroplastikle kirlenmiş olduğu anlamına geliyor artık.

Nitekim plastiğin bu kadar yaygın olarak hayatımızın içine girmesi sonucunda plasenta da dâhil mikroplastiğe rastlanıyor olması hayatı nasıl da yanlış yaşıyor olduğumuzu gösteriyor. Bir grup İtalyan araştırıcının gerçekleştirdiği araştırma, benim için sürpriz olmayan ama “bu kadar da olmasın” dedirten bazı sonuçlar içeriyor. Annenin beslenmesi ve yaşadığı çevredeki atmosferde bulunan mikroplastiklerin solunum yoluyla plasentaya ulaştığının tahmin edildiği çalışmada dört adet plasentada toplamda 12 adet mikroplastik bulunduğu rapor ediliyor. Ayrıca çalışma sadece mikroplastik bulunduğundan da bahsetmiyor. Aynı zamanda birçok eşyada kullanılan boyama maddelerinin de mikroplastiklerde tespit edildiğini belirtiyor. Bulunan 12 mikroplastik parçanın hepsinin de boyalı olduğu belirlenmiş. Örneğin, sarı renk veren bir pigment olan demir hidroksit oksit (şekildeki partikül #1) polimerlerin (plastikler ve kauçuk) renklendirilmesi için ve BB kremler ve fondötenler gibi çok çeşitli kozmetikte boyar madde olarak kullanılıyor.

Diğer bir boyar madde olan bakır ftalosiyanin (partiküller #2, #5, #10) ve ftalosiyanin (partikül #3), polivinilklorür, düşük ve yüksek yoğunluklu polietilen, polipropilen ve polietilen tereftalat türü plastikler ile ojelerde boyar madde olarak bulunuyor. Başka bir pigment olan violantron (partikül # 4) ise özellikle tekstil (pamuk veya polyester fark etmez) boyama, kaplama ürünleri, yapıştırıcılar, kokular ve oda spreylerinin içine boyar madde olarak katılıyor.

Peki, nasıl oluyor da bu plastikler plasentaya kadar ulaşabiliyor? Aslında bunun olası mekanizmaları da ilgili çalışmada açıklayıcı bir şekilde anlatılmış. Temelde dört farklı yol mevcut ve tüm yollar, artık plastiğin karşısında hiçbir bariyerin etkili olamadığını ortaya koyuyor.

Pestisitleri de taşıyorlar

Plastiklere maruz kalmak tek başına yeteri kadar riskliyken, gıdaya temas eden plastiklerde kullanılan binlerce kimyasalın da bu riski daha arttırdığını unutmamak gerekiyor.  1993 yılında, Ulusal Araştırma Konseyi‘nin Bebeklerin ve Çocukların Diyetlerinde Pestisitler başlıklı bir raporu ilk olarak çocukların, özellikle gelişmekte olan fetüsün, kimyasalların toksik etkilerine yetişkinlerden çok daha duyarlı olduğunu öne sürmüştü.

Unutmamak gerekir ki mikroplastikler ortamdaki diğer kirleticileri de bünyelerine alabiliyorlar.  Pestisitler de bu kirleticilerden biri. Eğer ki bir mikroplastik plasentaya ulaşabiliyorsa, bu kimyasallar da kolayca ulaşabiliyordur. Zaten daha sonra yapılan çok sayıda çalışma bunu desteklekliyor. 2013 yılında yapılan bir çalışmada, İngiltere’deki Kraliyet Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanları Koleji‘nden bir grup araştırıcı hamile kadınları, kasıtsız kimyasal maruziyete karşı uyarıyordu. Çünkü kasıtsız maruziyet denilen şey, tam olarak plastikler ya da benzeri malzemelerle kaplanmış ürünlere temas etmek ya da yemek demekti. İşte bu maruziyet doğmamış bebeklerinin sağlığını etkileyebiliyor.

Birçok çalışma gıda ile temas eden malzemeler olarak bilinen ve çoğunluğu plastik olan malzemelere eklenen sentetik kimyasalların, yediğimiz yiyeceklere sızabileceğini ve uzun vadeli sağlığımıza zarar verebileceğini ortaya koymakta. Örneğin, fitalatlara maruz kalan hamile kadınların erken doğum riskinin arttığını ortaya koyan bir çalışma durumun ciddiyetini yeterince koyuyor. İşte İtalyan araştırıcıların yaptığı çalışmada ortaya konulan “Plasticenta” fenomeni, bu plastiklerle beraber çok sayıda kimyasala da maruz kalındığının açık bir göstergesi. Artık “plastiğin insan sağlığına olumsuz etkisi net değil” derken daha dikkatli olmakta fayda var.

Sargasso Denizi’nde ilk defa rapor edilmelerinin üzerinden neredeyse 50 yıl geçen plastiklerin yıllık üretimi 400 milyon tona ulaşmış vaziyette. Bu plastiklere yıllık olarak yaklaşık 25 milyon ton da kimyasal zehir ekleniyor. Tüm bu toksik bomba,  artık küresel bir sağlık probleminin de nedeni konumunda. Bu miktardaki plastik bağımlılığı, son tahlilde artık doğmamış çocuklara kadar bile ulaşmış halde. Hikâyesi bir kimya mucizesi olarak başlayan plastikler ve onun küçük hali olan mikroplastikler, artık zehirli bir trajedi hikâyesine dönüştü ve gelecek nesilleri daha doğmadan esir alabiliyor.

Doğayla uyumsuzluğun tragedyası – Erol Malçok

İnsan eliyle üretilen kültürel nesnelerin gezegen üzerindeki ağırlığı ilk defa yaşayan tüm canlıların yani insan, bitki ve hayvanların ağırlığını geçti.

Dünya bunca yükü nasıl kaldırıyor diye düşünmüşümdür hep. Bilim insanlarının bütün raporları da belirgin bir biçimde gösteriyor ki artık dünya bu yükü kaldıramıyor. Yerkabuğunda haddimizi çok aşan bozukluklar yaptık ve antroposen çağına kapıyı araladık. “Antroposen’e Hoşgeldiniz” [1]

Antroposen çağının başlangıcını bilim insanlarının bir kısmının iddia ettiği gibi tarımın bulunuşuna kadar götürürsek doğa ve sosyal yaşamın tarihini kökten etkileyen tuhaf bir paradoksla karşı karşıya kalıyoruz. Bahçeciliğin ve tarımın gelişmesinde başat bir rol oynayan kadınlar, bu emeğinin de kurbanı oluyor maalesef. Yani antroposen ile patriyarkanın başlaması birbirine denk düşüyor. Yerleşik hayata geçilip mülkiyetin ortaya çıkması, korunaklı ev – arazi ikilisi doğayı ve kadının yaşantısını olumsuz anlamda etkilemekte fitili ateşlemiş oluyor. Erkeğin toprak mülkiyeti sahipliği, kadının da mülk olarak görülmesi, anasoyluluğun sönümlenmeye başlaması, tekeşliliğin ortaya çıkması gibi sonuçlara yol açıyor.Babanın belli olmayıp dayının belli olduğu anasoylu toplumlarda erk yokken özellikle İbraniler’de belirginleşen toplumsal hayat biçimiyle erkek egemenlik bariz biçimde kendini dayatıp anasoyluluğun son izleri de siliniyor.

Gılgamış Destanı’ndan Rousseau’ya

Pandoranın kutusu özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla açılmış oluyor. Bunu Jean Jaques Rousseau şöyle özetliyordu : “Tarihin bir döneminde adamın birisi bir yeri çitle çevirip burası benim dediğinde ve diğerleri ona tepki göstermeyip kabullendiğinde kötülük başlamıştır.”

Diğer paradoksal duruma da edebiyatın ve ekoeleştirel metinlerin ilki sayılabilecek Gılgamış Destanı’nda rastlıyoruz. Gılgamış ‘da ormanın bağrından çıkıp tesadüfen geldiği Uruk Krallığı’nda Kral Gılgamış ile karşılaşan Enkidu ve sonrasında ormanın koruyucu ruhu Humbaba’nın hikayesinde müthiş bir trajedi yatar. Her yerde ölümsüzlüğü aramış ancak bulamadığı ölümsüzlüğü devasa binalar inşa etmek ve korunaklı kent kapıları yapmakta keşfetmiş olan Kral Gılgamış, Humbaba tarafından korunan ormandan istediği keresteyi bir türlü alamamaktadır. Bunu elde etmede Gılgamış için, insanın  kültüründen, alicengiz oyunlarından bihaber güçlü Enkidu’yu kandırmak hiç de zor olmayacaktır. Enkidu’yla dostluk kuran Gılgamış, onu içinden çıktığı ormana dönüp devasa ağaçları kesmeye ikna eder. Ağaçlar kesilince Humbaba’nın buna isyanı şöyle olacaktır: “Sana kanmazdım ama neyleyim ki doğumun benden.” Böylece henüz kültürlenmemiş Enkidu kralla tanışmasından sonra ilk kültürel deneyimini doğayı ve aslında kendini yok etme deneyimi şeklinde yaşar.

Şunu çok iyi görüyoruz ki insanın doğaya hükmetme, onu kendi mülkiyeti haline getirme bencilliğinin tarihi modern zamanlardan çok daha geriye gidiyor. Tabii tarih bütün topluluklar için aynı biçimde ilerlemiyor. Halen bile Amazon Ormanları’nda yaşayan ilksel yerli kabileler olduğunu biliyoruz. Ve her uygarlığın tüm yaşayanları  da bir bütün olarak bu yıkıma ortak olmamıştır. Örneğin kadim Çin’de M.Ö 7’inci yüzyıla kadar götürebileceğimiz doğayla uyumlu yaşama çabaları var. Taoistler o dönemden başlayarak yasalarla herşeyi kontrol altına alma çabasında olan Konfüçyusçulukla ciddi bir ideolojik mücadele halinde olmuştur. Tao te Ching’de yer alan şu şiir herhalde durumu anlatmak için fazla söze gerek bırakmayacaktır:

“Ne kadar çok yasa ve kısıtlama olursa,

O kadar yoksullaşır insanlar.

Ne kadar keskinse silahlar,

O kadar sorunlu olur ülke.

Ne kadar zeki ve hünerli olursa insanlar,

O kadar yeni şeyler çıkar ortaya,

Ne kadar çoksa hükümdarlar ve kurallar,

O kadar çok olur hırsızlar ve haydutlar.

Bu yüzden bilge şöyle der:

Hiç eylemezsem düzeltirler insanlar kendilerini

Barış verirsem onlara, dürürst olur insanlar.

Ben hiçbir şey yapmazsam, insanlar zenginleşirler.

Hiçbir arzu beslemezsem iyi ve sade bir hayata kavuşur insanlar.” [2]

Hiyerarşi ve hakimiyetin bedeli

Hiyerarşi ve doğayı hakimiyet altına alınacak bir alan olarak görme, teknik ilerlemenin getirdiği karbon emisyonu maliyeti gibi konularda Paris Komünarı Elisee Reclus’yü hariç tutarsak hiçbir anarşist teorisyen bu şiirdeki  kadar tutarlı olmamıştır. Ancak 20.yüzyıla gelindiğinde klasik anarşizm eleştirisi yapan Murray Bookchin’de görebiliyoruz doğaya tahakküm kurma eleştirisini. Maalesef Bookchin’în tutarsızlığı da hayvan hakları konusunda olmuştur. Et süt yumurta endüstrisine ciddi bir eleştiri getirmemiştir. Karl Marx dahil modern zaman filozoflarının doğayla uyumlu yaşam konusunda bir toplumsal organizasyon örneği ve teorisi ortaya koymadığını bildiğimiz şu zamanda artık ekolojik ve özgür bir toplum kurma sorumluluğu yeni nesillerin omuzunda yükselmektedir.

Bu sorumluluk ışığında başta bahsettiğimiz konuya dönecek olursak, evet devasa nesne yığınlarıyla karşı karşıyayız; onun içindir ki erteleyecek hiç zamanımız yok. Aslında kötürümleştirdiğimiz toplumsal yaşamımızla kirlettiğimiz doğa arasında sıkı bir bağ var. Yani cinsiyet eşitsizliği, hayvan hakları, ekonomik adaletsizlik, etnik sorunların müsebbibi erkek egemen kapitalist sistem ekolojik krizin de baş sorumlusudur.

Ne demişti Adorno: “Auschwitz’e giden yol mezbahalardan geçer.” Hiyerarşinin, diğer canlılara baskı uygulama ve katletme “hakkı”nın birine rıza gösterirseniz gerisinin gelmesi kaçınılmazdır. Buradan meramımız insan olarak tüm canlıların yaşam özgürlüğüne ve nasıl bir toplumda yaşadığımıza bakış açımızı gözden geçirerek adımlar atmaktır. Ekolojik kriz karşısında tek tek bireyler olarak aldığımız küçük önlemlerle içimizi rahatlatmak değil, doğanın -ne altında ne üstünde- içinde olacağımız bir yaşam kurgulayarak  “iklimi değil sistemi değiştirmektir.”

*

  1. Slavoj Zizek, Antroposen’e Hoşgeldiniz, Encore Yayınları 2012
  2. Peter Marshall, Anarşizmin Tarihi, İmge Kitabevi 2019, syf.101, Tao the Ching’den alıntı

 

Katılımcı bir demokrasi- katılımcı-demokratik bir kent yönetimi

Kent, planlama ve demokrasi üzerine devam eden tartışmaya, “katılım nasıl bir kavram?” sorusunu ekleyebiliriz artık.

Demokratik bir yönetimin ne olduğu/ nitelikleri hakkında düşünmeye başlayalım: Toplumdaki bireylerin ya da (cins veya başka bir kritere göre tanımlanabilecek) bütün kesimlerinin düşüncelerini ve önerilerini/ öngörülerini eşitlik içinde, özgürce ve hiçbir engele takılmadan söyleyebildiği ve bunların tartışılabildiği bir ortamı varsayıyoruz. Bu ortamda, tartışmaların/ ortaya çıkan olası almaşıkların/ seçeneklerin sağladığı bilgiye ve esinlendirmeye göre ortak bir tercih belirleniyor ve karar veriliyor. Bu durumda demokrasiyi; topluma/ cemaate vb. katılmış olan bütün bireylerin (yurttaşların/ hemşerilerin/ üyelerin vb.), örgütlü veya örgütsüz bir biçimde ama kuşkusuz özgürce ve bir etki/ otorite altında olmaksızın seçimler yapması veya oy/ tercih bildirilmesiyle ortak bir karara ulaşması ve bunu yine kendisinin tanımlamış olduğu araçlarla uygulaması/ uygulamayı denetleyebilmesi ve gerekiyorsa düzeltmeler talep ederek (bu düzeltmeler hakkında da benzer bir yolla karar üreterek) yaşamını geliştirmesi/ sürdürmesi” biçiminde tanımlayabiliriz.

Sadece bu paragrafta ileri sürülen kavramlardan bile demokrasinin ne kadar güç ve karmaşık bir işleyiş gerektirdiğini ve bu sistemin sürdürülebilir olmasını sağlamanın/ sürekli geliştirilmesinin güçlüklerinin ne kadar çok olabileceğini hemen görmek mümkün. Bu durumda demokrasi olamayacak mı? Ya da olabildiği kadarıyla yetinecek miyiz? Yoksa demokrasinin kalitesini biraz daha geliştirip “katılımcı bir demokrasi” düşleyecek miyiz?

Yurttaşlara sorulsaydı…  

Ne yapmak istediğimizi/ bu dizi yazının asıl amacını bir kez daha yazmakta yarar olabilir. Şu konu üzerinde duruyoruz: Türkiye’nin kentlerinde bugün yaşayan yurttaşlar olarak, kentlerde katılımcı ve demokratik bir mekanizmayla yönetim ve planlamanın nasıl yapılabileceğini bize sormuş olsalardı yanıtımız ne olurdu?

Taksim/Gezi Parkı.

Bu soru bir anlamda devletin değil, belediyenin değil, her hangi bir resmi-yarı resmi ya da bütünüyle bağımsız ve sivil örgütün önüne değil de doğrudan kentlilerin önüne gelmiş olsaydı nasıl yanıt verirdik? Daha açık olması için, şöyle de formüle edilebilir: Gezi’ye gidip gösterilebilecek en güçlü direnişi ve fedakarlığı göstermiş olan herkese, yani kendi içinde çok fazla çeşitlilik ve farklılık gösteren özgür bireylere ve örgütlü, yarı-örgütlü ya da anarşizan gruplara, oradaki herkese sormuş olsaydık bu soruyu yanıt nasıl olabilirdi? Ya da müşterek bir yanıt olabilir miydi veya çeşitli yanıtlar nasıl müşterekleştirilebilirdi?

Eğer böyle bir yanıt olabilirse, bunun hemen uygulanabilir bir yanıt olması gerekmiyor elbette. Zaten bu konudaki teorik tartışmanın düzeyini göz önünde bulundurursak hemen ve pratik olarak uygulanabilecek tek (noktasal) soruna ve bir defalık değil, bundan fazlasına, bütün sorunlara ve uzun erimde çözüm vaat edebilecek bir öneriyi ortaya çıkartabilmek, iyi bir işleyişi önermek olası değildir.

İşte bu yazı dizisi bütün alçak gönüllülüğü içinde, böylesi bir durumla ilgili olarak teorik bir tartışmaya zemin hazırlamayı amaçlamaktan başka bir niyet taşımıyor. Sanırım ilginç olan yönü de soruyu uzmanlara, hukukçulara, politikacılara, kent planlamacılarına veya mimarlara ya da başka bir bürokratik veya teknik gruba değil de kentlilerin kendisine soruluyor olmasında… Düşünmeyi becerebildiğimiz kadarını düşünelim ve tartışalım. Bir yere varacağımız için değil, demokratik ve katılımcı bir kent düşüncesi yolundaki serüvenin kendisi için yapalım bunu…

Kentlinin kentin işleyişine katılımı

Kent, demokrasi, geleceği düşünmek (plan) vb. gibi kavramların üzerinden, oldukça basit ve kısa yazılarla geçtiğimizi düşünürsek, bu hafta da “katılım” kavramı üzerinden kuş uçuşu geçmeyi deneyebiliriz. Katılımcı karar verme süreçlerinin nasıl bir doğası/ nitelikleri olduğunu, nasıl işleyebileceğini, bu işleyişin daha güç ve sorunlu/ zor darboğazlarını vb. düşünmeye başladığımızda  karşımıza bilinmesi/ hakkında fikir sahibi olunması gereken büyük bir küme çıkacağı gibi bu kümelerdeki birikimi, birlikte/ birbiriyle ilişkilendirilmiş biçimde kullanmak gibi daha da karmaşık bir durumla karşılaşacağız.

Ankara.

Ancak önemli olan, bu kümelerle ilgilenmeyi göze almak ve burada, kendimize serüvenci bir yol açmaya çalışmanın heyecanı olsa gerek. Dikkat ediyorsanız bunu keşfedici bir oyun olarak kurmayı yeğliyoruz. Bu alanların birikimlerini, kendi uzmanlıklarının dağarına yerleştirmiş olanların referanslarına başvurmadan, kendimiz için ve Türkiye’nin bugünkü kentlerinin kentlileri olarak yapmaya çalışıyoruz. Dahası bunu bilimi/ bilimsel bilgi birikimini ve uzmanlıkların değerini sıfır gibi görerek/ hiçe sayarak- inkar ederek değil, bu değerli birikimi yanımıza alarak, ama sıradan kentliler olarak dokunabildiğimiz kadarına dokunarak/ elleçleyebildiğimiz kadarını elleçleyerek yürümek ve kentlilerin katılımcılık konusundaki refleksini/ yeteneğini geliştirebilmek için yapıyoruz/ yapmaya çalışıyoruz.

Kentlerde katılımcı demokratik işleyiş için kabaca (ve ilerledikçe inceltmek üzere) şöyle bir başlangıç tanımı yapabiliriz belki: Kenti ilgilendiren her türlü, (coğrafi ya da demografik olarak dar yarıçaplı olandan en geniş hinterlandına kadar) sorunda/ durumda, demokratik çözümlere erişmek için birey olarak veya örgütlü kentlilerin doğrudan veya dolaylı olarak, düşüncelerini açıklayabildikleri/ tartışabildikleri, öneri geliştirebildikleri ve ortak kararın oluşmasına katkıda bulunabildikleri bir kentsel yönetim ve uygulama sistemi.

Daha başlangıçta karşımıza çıkabilecek olan sorulara, düzensiz bir biçimde göz atalım:

  • Tek bir sorunu mu (Taksim, Saraçoğlu vb.) katılımcı yöntemle çözmek istiyoruz, kentin/ metropolün (diyelim New York’un) bütün sorunlarını mı?
  • Bu katılımcı süreçlere katılanlar kimler olacak? Örgütlenmiş gruplar mı, sıradan ve örgütlenmemiş insanlar/ ad-hock gruplar/ kadınlar ve erkekler mi? Her ikisi birden mi?
  • Bütün kentliler, sorunu tartışmak ve çözüm önermek için doğrudan sürekli bir araya mı gelecek, yoksa bunun için vekalet/ temsilciler mi kullanacak? Temsilciler söz konusu olursa (diyelim ki kent konseyine) nasıl seçilecekler?
  • Doğrudan veya dolaylı olarak demokratik süreçlerin işletilmesinde karar kuralları (çoğunluk, oransal, oybirliği vb.) ne olacak ve bu kurallar nasıl belirlenecek/ denetlenecek?
  • Seçilmiş vekiller/ temsilciler ve bir örgütlenme, sonuç olarak bir bürokrasi oluşturulacak mı?
  • Ya da ara bir yol olarak kentliler, ortak bir tartışmanın yapılabileceği kadar küçük gruplara bölünerek öneriler mi geliştirecek, veya sorunlarla ilgili tartışmaları ve çözüm formülasyonlarını temsilciler oluşturacak ve “evet-hayır” formatına dönüşmüş son kararı da (referandumda olduğu gibi) kentlilere mi bırakacak?
  • Bu tür bir gelişmenin yol açabileceği “politik” alanın Türkiye’de ya da dünyanın diğer kentlerinde yaşanan durumuna benzer sorunlar yaratması; merkezileşme, iktidar arzusu/ hırsı, çürümelere yol açabilecek çıkarcılıklar vb. engellenebilecek mi? Ya da bu riskin oluşumu nasıl izlenecek ve denetlenecek?
  • Kentlilerin doğrudan ve her sorun için karar üretmesinin dışındaki seçeneklerde belirmeye başlayan bürokrasi, teknik elemanlar/ uzmanlar, politikacıların birbirleriyle ve bu grupların kentli toplumla ilişkilerindeki işleyiş için, nasıl bir mekanizma ve hukuk, öngörülecek?
  • Kentliler bakımından her farklı grup (fark, toplumsal cinsiyet/ sınıf/ gelir durumu/etnisite/ inanç/ kültür/ yerellik/ politik görüş/ meslek birliği vb. gibi nedenlerle olabilir) kendi içinde özgürce, demokratik kuralların daha kolay işleyebileceği kümeler oluştursa ve her küme, tartışarak kendi önerilerini formüle etse de (ya da bu düşünceyi coğrafi olarak her mahalle ya da komşuluk birimi için de düşünebiliriz), bu kararların ortaklaştırılması nasıl olacak, katılımcı bir yönetim, böylece sağlanmış olabilecek mi?
  • Karar çevrelerinin (kümelerin/ grupların vb.) büyümesi ve küçülmesi, demokratikliğin ve katılımın sağlanabilmesindeki etkisi nedir? Kümeler küçüldükçe aralarında federatif beraberlikler ve daha üst düzeyde bütünleştirmeler oluşturabilecek mi? Bunun oluşması ve oluşmaması ne tür yararlar ve sorunlar getirecek?
  • Katılımın en dolaylı ve az olduğu durumdan, en doğrudan olduğu duruma kadar ve aradaki pek çok seçeneğin her birinde kararın ilke kademesinden ayrıntılı uygulama aşamalarına kadar pek çok düzeyde üretiliyor olması, üretilecek kararların niteliğini/ zamanlamasını-zamanındalığını nasıl etkileyecek ve kentin dinamik ortamında, gündelik yaşam kalitesini, nasıl belirleyecek?

Tartışmaya başlayacağımız aşamada önümüze bu tür ve daha başka pek çok soru belirecek kuşkusuz. Daha henüz iletişim ve yönetişim teknolojilerindeki değişimleri, Türkiye kentlerinin işleyiş sisteminden, öngörmek/ önermek isteyebileceğimiz katılımcı-demokratik kent yönetimine geçiş sorunlarını tartışmıyoruz bile… Ayrıca, toplumsal/ bireysel davranışlardaki psikolojik ve sosyal psikolojik faktörlere de, henüz hiç değinmiyoruz.

Her paragrafta yer alan sorun/ durum kümesinin/ kümelerinin hemen hemen hepsinin ölçek ve erim bakımından farklı yanıtları olabileceğini sanırım fark etmişsinizdir. Yani küçük gruplar/ kümeler içinde tek bir sorun için kısa erimi ilgilendirecek bir yanıtı bulmak oldukça kolay olabilecekken büyük kümelerde ya da kümeler federasyonunda uzun erimli bir karar almak (diyelim ki kentsel ulaşım veya başka bir altyapı sorunu olsun), katılımcı kararın üretilmesi bakımından giderek güçleşecek ve karmaşıklaşacaktır.

Yazılan her şey sorunun ne kadar karmaşık ve korkutucu, içinden çıkılmaz olacağını göstermek için yazılmış gibi duruyorsa da tam tersi, karşılaşabileceğimiz sorunlar üzerinde düşünerek ve tartışarak nasıl ilerleyebileceğimizin dar ve bilmecemsi patikasını kurmak üzere sorulmuş sorular olduğunu söylemeliyiz.

Bunların her birini, olabildiğince sade bir biçimde tartışmaya çalışmayı, sürdüreceğiz.

[email protected]

Araştırmacılar ekosistem değişikliklerini tahmin etmek için DNA tekniği geliştirdi

Science Daily’de yayınlanan bu makale Doğanın Çocukları Çeviri Komisyonu tarafından Türkçeleştirildi.

*

Kurtlar 1995 yılında Yellowstone‘a geri döndüğünde, bu yırtıcı hayvanların diğer hayvanlar ve bitkiler üzerindeki kademeli etkiler göstererek milli parktaki nehir yataklarını değiştireceğini kimse hayal etmemişti.

Stanford Üniversitesi tarafından geliştirilen bir metot, belirli türlerin daha yaygın hale gelmesi veya tamamen yok olması durumunda ortaya çıkan bu tarz ekosistem dönüşümlerini tahmin etmeyi hedefliyor.

Frontiers in Ecology and Evolution dergisinde belirtildiği üzere, hızlı ve düşük maliyetli bu yaklaşımda, ilk olarak hayvan dışkıları üzerinde DNA analizi yapılarak karasal ekosistemde bulunan türler arası karmaşık ilişkinin haritası çıkarılıyor.

Koruma kavramını yeniden tanımlama

Bu çalışma, alışageldiğimiz koruma kavramının yeniden tanımlanmasına, başka bir şekilde tespiti zor olan türlerin tespit edilmesine ve yerel olarak tükenmiş türlerin yeniden alana sokularak geniş alanların yeniden yabanlaştırılmasına yardımcı olabilir.

Çalışmanın başında bulunan Stanford Sosyal ve Fen Bilimleri Akademisi biyoloji doktora öğrencisi Jordana Meyer‘e göre, “Sadece bölgenin biyolojik çeşitliliğini hızlı bir şekilde çözümlemekle kalmıyoruz. Aynı zamanda, türler arasındaki dolaylı bağlantıların kapsamını belirleyebiliyor ve yırtıcı hayvanların sergilediği davranışın bir bölgedeki bitki örtüsünü nasıl etkilediği takip edebiliyoruz. Bu sayede, sistem için büyük öneme sahip olan veya savunmasız olan türler üzerinde etkiyi de gözlemleyebiliyoruz.”

Bir türün yok olması yıkıcı sonuçlara sebep olabiliyor

Nasıl ki bazı türlerin bir bölgeye yeniden dahil edilmesi, tıpkı Yellowstone’a kurtların yeniden dahil edilmesi gibi geniş etkiler gösterebiliyorsa bu türlerin yok olması da bilimsel açıdan ön görülmesi güç olan yıkıcı sonuçlara neden olabiliyor.

Temel olarak Afrika yaban hayatı üzerine yoğunlaşan Meyer, bu etkiyi Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde ilk elden gözlemleme şansı buldu. Gergedanlar ve filler gibi büyük otoburların yok olmasının ardından, bir zamanlar geniş alanlara yayılan otlaklar zamanla daralmıştı.

DNA yöntemi

Yaban hayatı üzerinde insan etkisi arttıkça, biyolojik çeşitlilikte yaşanan değişimin gözlenmesi, türler arası etkileşimin ölçülmesi ve ekolojik sistemin etkin bir şekilde korunması ve yönetimi için daha hızlı, daha düşük maliyetli ve müdahaleci olmayan teknolojilere ihtiyaç duyulmaktadır.

En iyi araçlardan biri, çevresel DNA olarak adlandırılan çalışmanın saç ve deri gibi hayvanlardan geriye kalan materyaller aracılığıyla yapılmasıdır. Bu yöntemde, bilim insanları ilk olarak DNA belirlemesi yapar, bunları sıralar ve ardından çevrimiçi veri tabanlarıyla karşılaştırarak belirli bir alanda bulunan organizmaları tanımlar. Canlı yakalama, hayvan izleme ve kamerayla tespit gibi geleneksel yaklaşımlara kıyasla nispeten hızlı ve daha az bakım gerektiren bir süreçtir.

Besin ağı oluşturdular

Stanford’un 1193 dönümlük Jasper Ridge Biyolojik Koruma Alanı’nda çalışan araştırmacılar; dağ aslanları gibi etoburların, gri tilkiler gibi omnivorların ve kara kuyruklu geyik gibi otoburların dışkılarını analiz etmek için kendi tekniklerini kullandılar.

Araştırmacılar, hayvanların beslenmelerinden yola çıkarak DNA tespitleri yaptılar ve oldukça ayrıntılı ve zengin veri içeren bir besin ağı oluşturdular; bu sayede bölgenin biyolojik çeşitliliğini, koruma alanındaki diğer hayvan araştırmalarına ve uzun vadeli kameralı tespit çalışmalarına kıyasla daha doğru bir şekilde tespit edebildiler.

Yırtıcıların bitkiler üzerindeki etkisi

Diğer sürprizlerin yanı sıra, bu yeni analiz sayesinde yırtıcıların bitkiler üzerinde dolaylı etkisi ortaya çıktı ve araştırmacılar yırtıcıların birbirlerine karşı nasıl mücadele ettiğini net olarak belirleyebildi. Elde edilen sonuçlar, geçtiğimiz yedi yıl içinde Jasper Ridge‘de toplanan ve ekosistemin en büyük avcısı olan dağ aslanlarının dönüşünün geyik ve çakal sayısında düşüşe neden olduğunu gösteren kamera tuzağı verileriyle karşılaştırıldı ve doğrulandı.

Önceleri nadir olarak gözlenen gri tilkiler, rakipleri olan çakalların yok olmasıyla Jasper Ridge’e geri döndü. Gri tilkiler; çakallara nazaran daha fazla bitki, daha doğrusu meyve ve tohum tüketerek beslenmektedir. Gri tilki sayısındaki artış, koruma alanındaki meyve bitkilerinin dağılımında ve bolluğunda değişikliklere neden olabilir zira memeliler tarafından sindirilen tohumlar genellikle canlı kalmaktadır. Bu bilgilere sahip olan yöneticiler, değişen hayvan ve bitki topluluklarının etkilerini tahmin edebilir ve koruma ile ilgili kararlarını bu tahminler doğrultusunda alabilir.

İstilacı türlere karşı erken uyarı

Araştırmacılar tarafından hayvan dışkılarından elde edilen DNA sayesinde, koruma alanı içinde mevcut olduğu bilinmeyen bitki ve hayvan türlerinin tespit edilmesini sağlamış ve istilacı türlere karşı erken uyarı sağlamıştır.

Stanford Sosyal ve Fen Bilimleri Akademisi Çevre Biyolojisi profesörü Elizabeth Hadly, Paul S. ve Billie Achilles bu yaklaşımla ilgili olarak şunları söyledi: “Bu yaklaşım bizi heyecanlandırıyor çünkü nasıl beslendiklerine bakarak türlerin korunan alanlarda nasıl hayatta kaldıklarını anlamanın yanı sıra, hayvanların yerli olmayan bitki ve hayvan türlerinden faydalanıp faydalanmadığını da anlamamıza yardımcı olacak.”

Hadly’nin laboratuvar çalışmaları; ABD, Güney Amerika ve Hindistan‘da hayvanların geride bıraktıkları antik DNA’lar araştırmasına öncülük yaptı.

Bu yöntemleri kullanan araştırmacılar, bazı türlerin dahil edilmesi durumunda ekosistemin nasıl tepki vereceğini önceden belirleyebilecek ve koruma alanlarının yeniden yabanlaştırılmasına yardımcı olacaktır. Örneğin Afrika’nın koruma altındaki bölgelerine Afrika kaplanının yeniden dahil edilmesinden önce bilim insanları biyolojik çeşitlilik ve alanların birbirleriyle bağlantısı üzerine çalışabilir ve aslanların dahil edilmesi durumunda, avlayacakları hayvanlar ve bütün ekolojik sistem üzerinde nasıl bir etki yaratacağını önceden belirleyebilir.

Adaptasyon ve yabanlaştırma çalışmalarına katkı

Araştırmacılar, oluşturdukları bu modeli Afrika’nın korunan bölgeleri boyunca yaymayı ve bu şekilde stratejik yeniden adaptasyon ve yabanlaştırma çalışmalarına destek olmayı hedefliyor. Meyer, “Buna benzer tekniklerin, dünyanın herhangi bir bölgesinde bulunan doğal türlerin korunmasına ve izlenmesine yardımcı olacağı konusunda umutluyum” diyor.

*

Hadly; aynı zamanda Stanford Jasper Ridge Biyolojik Koruma Alanı’nda fakülte yöneticisi, Stanford Bio-X ve Stanford Woods Çevre Enstitüsü üyesidir. Araştırmaya dahil olanlar arasında, araştırma sırasında Stanford’da doktora sonrası biyolojik araştırma görevini yürütmekte olan Kevin Leempoel ve Gianalberto Losapio da bulunuyor.

Makalenin İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz.