Ana Sayfa Blog Sayfa 1752

Hayal kırıklıklarından oluşan çatlak bir vazo gibi boş hayatlar: Denge’m

Geçen yazıda BluTv’deki Saygı ve Yarım Kalan Aşklar üzerinden değindiğim mağdur erkeklik temsilini, Seren Yüce’nin Podbee’den yayınlanan kurmaca podcast dizisi Denge’m ile birlikte düşünmek, bahsettiğim bu mağduriyete yeni bir boyut kazandırıyor. Seren Yüce’nin diğer işlerinde olduğu gibi bu mağduriyeti yaratan ana sebep karakterlerin içinde yaşadıkları ve aynı zamanda yaşattıkları dipsiz, uçsuz bucaksız, tekinsiz bir boşluk. Ve bu boşluğun tetiklediği tepkisel davranışlar… Öfke gibi.

Murat Gülsoy’un Yalnızlar için Çok Özel bir Hizmet romanından esinlenerek Seren Yüce’nin yazıp yönettiği Denge’m, hayatında kendine bir dayanak arayan Hazım’ın hikayesini anlatır. Hazım (Osman Sonant), özel bir üniversitede (ancak belli ki yetişkinliğe adım atan öğrencilere eğitim veren “üniversite” olamamış hatta liseden hallice bir kurumda) matematik hocasıdır. Ders anlatırken sınıf düzenini yüksek sesle video izleyerek bozan öğrencisine kalem fırlatır ve onu sınıftan atar. Öfkesini kontrol etmekte zorlanan Hazım’ın bu agresif hareketi sonrasında öğrenci Hazım’ı okuldan attırmakla tehdit eder ve sonunda olacak olan olur, Hazım işini kaybeder. Bu olaydan sonra Hazım’ı direkt kovan dekanın gerekçesi ise sınıfın neredeyse yarısının milletvekili çocuğu olduğu, kurumun bu öğrencilerin parasıyla ayakta durduğu, bu nedenle de kurumun sahibinin öğrenciler olduğu şeklindedir.

Öfkenin iktidarı, öfkeli iktidar… 

Böylece kurum kültürünü belirleyen etik kuralların kurum içinden değil dışından tayin edildiği ve milletvekilliğinin sadece hükümete değil, her yere sindiği günümüzün distopik ve despotik gerçeğiyle açılır Denge’m. Eğitim ve öğretim vermekten ziyade diploma sağlayan bir kurumdan kovulduğu için Hazım aslında kendini şanslı hisseder. Ancak elbette etrafındakilerin bu sözde iş ve statü kaybına tepkileri olumlu olmayacaktır. Özellikle de Hazım’ın kız kardeşi İnci (Esme Madra) panik içindedir. Bir tek “hayal kırıklığına daha dayanamayacak gibi görünen, çatlak bir vazo gibi” kırılgan ve içi boşlukla dolu olan sadece İnci değildir aslında, hem içindeki hem de etrafındaki boşluk içinde boğulan Hazım’ın ta kendisidir. Sadece kırılganlığı gözyaşı değil öfke patlamalarına sebep olmaktadır.

Dört aydır gittiği terapi de görünüşe göre bir ise yaramamaktadır ve isini de kaybettiği için artık terapiyi karşılayamayacağını terapisti İrfan Bey’e açıklayan Hazım’a daha hızlı ve kesin(!) sonuç veren yenilikçi bir yöntem hatta “devrimsel bir zihin atılımı“ önerilir. Sır Madeni Nerö-enformatik Araştırmalar kısaca (eski esinin adi) Sırma Firması tarafından geliştirilen bu yeni teknolojiyi denemekten başka çaresi yoktur Hazım’ın. Bu tedaviyle birlikte bir mikro ağ olarak tanımlanan Aten (Yasemin Çonka) beynin belli bölgelerinde kendini çoğaltarak işleyen, Hazım’ın öfkeli iktidarına karşı onu dengeleyecek bir bilinç ve böylece agresifliğini kontrol etmesini sağlayacak bir düzen sağlayıcı ya da “işlevsel” bir muhalefet olarak Hazım’ın beynine yerleştirilir.

Rüzgarda Salınan Nilüfer…

Etrafını içine çeken ve kurutan bir çoraklık

Küçük bir ameliyatla bilincine yerleştirilen büyülü bir kadın sesi olarak tanışırız Aten’le. Artık Hazım yalnız değildir. Varlıkla yokluk arası, sadece Hazım’ın duyabildiği, göremese de fantezilerinde vücut bulacak, eski eşi Sırma gibi onu hayal kırıklığına uğratmayacak ideal bir kadın girmiştir hayatına. Hazım’ın sinirlendiği ve tepki duyduğu davranışlar sırasında sıcak ve anlayışlı bir ses olarak araya girerek açıklamalar yapar. Şefkatli ve her zaman yanında olacak bir anne ya da bir eş gibi, hep onun yanında olacak gibi hisseder ilk başlarda ve elbette daha ne istesin Hazım, çok mutludur Aten’le. Sonrasında işler değişecektir elbette ve ilk başlarda mutlu ve ideal gibi görünen bu birliktelik kuşkusuz kabusa dönüşecektir. Aten de Hazım’ın bilincinde dönüşecek, Hazım’ın içindeki boşluğu kaplayacak, öfkesiyle birlikte benliğini de kontrol altına alacaktır.

Derin bir mutsuzluk içinde ne kendisiyle ne de etrafındakilerle derinlemesine ilişki kurabilen ve bu nedenle sonunda benliği, kararları ve bilinci ele geçirilen Hazım’ın bu hazin öyküsünde öfkeli, ama aslında kırılgan erkekliğin içindeki boşluk ele geçirilmiş olur. İlk bölümde eve geldiğinde ışıkların otomatik açılmamasına sinirlenen, yani içinde yaşadığı karanlık hiçlik duygusunu olabildiğince görmemeye çalışan Hazım’ın çaresizliği Seren Yüce’nin filmlerinde de var.

Çoğunluk.

Çoğunluk’daki (2010) ve Rüzgarda Salınan Nilüferdeki (2016) bunaltıcı, ruhsuz evlerin tekinsiz ışığı bu evlerde yaşayan çekirdek ailelerin donukluğunu ortaya koyuyor. Aynı salonda oturup birbirleriyle konuşmadan ekrana bakan, birlikte yemek yemenin ıstıraba, misafirliklerin çatışmaya dönüştüğü, ötekileştirmeden beslenen benliklerin çaresizlikten bir arada durduğu, karakterlerin içindeki o derin, dipsiz kuyu boşluk ve hiçlik dolmak bilmiyor.

Dahası etrafındakilerin arzularını taklit eden ya da hafife alan ve kurutan bir çoraklıkla o boşluk giderek derinleşiyor. Kardeşinin beklentilerine cevap veremeyen Hazım da içindeki hiçlik duygusuyla yüzleşmek ve onu anlamlandırmak söyle dursun, onun içinde boğularak bu boşluğun mühendisliğini yapan bir şirketin deneği haline geliyor sonunda ve dengesini ele geçirilmekte buluyor ve kaybediyor.

[Cadı Kazanı] Yılbaşı hediyenizi doğaya verin

Terkedince sorunlarımızın sona ereceğini düşündüğümüz 2020 yılında  Türkiye, tarihinin en kurak dönemini yaşadı. Bilimin ispatladığı iklim değişikliğine inanmayan kesimler, vergilerimizle maaş alan ve bu nedenle pandemide işsiz kalmayan çalışanlarını barındıran  bir kamu kuruluşunun önerisi ve desteğiyle, sorunu “yağmur duasıyla” halledeceğini düşündüler. Bu “ulvi düşünceyi” haber yapıp manşete taşıyan medya aklımızla dalga geçti.

Moralimiz biraz düzelsin diye, yeni bir yıla girerken her zaman yapılan iyi haber verme çabasına, iyi dileklerde bulunmaya niyetim yok. Geçici “mutluluk” peşinde olup gerçekleri göremiyor ve elimizi taşın altına koyamıyorsak, iyi dilek ve haberleri de hak etmiyoruz demektir.

Açgözlülüğümüzün bedelini ödüyoruz

Sığabildiğimiz iki odalı bir ev, bir araba ve bir bilgisayarla yaşayabilirken artık dört odalı bir ev, iki araba, akıllı telefonlar, tabletlerden oluşan  evlerimizde dün lüks olarak baktığımızı şeyleri ihtiyaca dönüştürdük. Oysa;

  • Soframızda kağıt peçete değil kumaş peçeteler vardı,
  • Burnumuzu kağıt değil kumaş mendillere silerdik.
  • Tek kullanımlık hiç bir ürün yoktu hayatımızda ve bize tüketim metası olarak sunulmadan eksikliğini duymuyorduk.

Doğal kaynaklarımızı kirlettik, tükettik, bu bir gerçek. O kadar açgözlüyüz ki küreselleşme yalanıyla insani ölçeklerimizi kaybettik.Küresel ekonominin dayatmalarına boyun eğdik. Başka ekonomik modellerin varlığından bile haberdar olmadık. Haberdar  olmadığımız için de talepkar olmadık.

Kaç kişi “MUTLULUK EKONOMİSİ” diye bir ekonomi anlayışını biliyor acaba? Kocaman, kocaman ekonomistler bizi  “ekonomik büyüme “masallarıyla uyuttular.  Oysa büyüyen sadece dünyamızın sorunları oldu.

Kendimiz, çocuklarımız, torunlarımız için geleceğimizi, yaşam pratiklerimizde yapacağımız değişikler belirleyecek. Bizim seçimlerimiz öncelikle kendimizin sonra da başkalarının refahını belirleyecek. Başka bir dünya olmadığına göre, gezegenimizi nasıl iyileştireceğimizi bilmek zorundayız. Zaten bu bilgiler sır  değil.

Bir yerden başlamak zorundayız

Doğaya yılbaşı hediyesi vererek başlamaya ne dersiniz? Üstelik bu hediyeler bedava, hatta sadece bedava değil bütçenize de katkı yapacak. Tüketim alışkanlığınızı değiştirmek için bir tanesini seçmekle başlayabilirsiniz:

  1. Plastik poşet yerine bez çanta
  2. Kağıt peçete yerine yıkanabilir kumaş peçete
  3. Plastik pipet yerine metal pipet
  4. Kağıt kahve filtresi yerine yıkanabilir filtre
  5. Ambalajsız gıdalar
  6. Plastik diş fırçası yerine bambu fırça
  7. Plastik fırçalar, sünger (bulaşık,lavabo) yerine bambu olanlar
  8. Ambalajlı sabun yerine doğal ambalajsız sabunlar…..

…..listeyi daha çok uzatabilirim ama bunlardan birinde bile tüketim pratiklerinizi değiştirmek. inanın doğaya vereceğiniz en güzel hediye olacaktır. Üstelik her bir hediyenin misliyle size geri döneceğini garanti ediyorum.

İhtiyacınızdan fazlasını tüketmeyeceğiniz, yemeyeceğiniz bir yıl olsun 2021..  

                                                        

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt )                                                                                                              

Kadın devrimine giden dikenli yol

 
2006 yılında ABD’li avukat Tarana Burke tarafından Me Too hashtagiyle (#MeToo) sosyal medyada başlatılan cinsel taciz ifşası hareketinin Türkiye’de güçlü yansıması 2020 sonunda oldu. Kadın devrimine giden oldukça zorlu yolda, feminist hareketin birikimi sonucu patriyarkayı yapısöküme uğratmak hem heyecanlı hem de acı verici. Küresel ölçekteki MeToo hareketi cinsel tacizden yola çıkarak patriyarkaya karşı neredeyse her alanı kapsayarak ilerleyecek gibi görünüyor.
 
Taciz evde, iş yerinde kısacası özel ve kamusal alanda vücudumuzu ve ruhumuzu zedeleyecek nitelikte olan her türlü kötü davranış olarak tanımlanabilir ya da bu kapsam genişletilebilir. Genellikle iki kişi arasında yaşandığı için kanıt ve tanık bulmak zor olan taciz konusunda, ifşada bulunan kadınlar haklı olarak ‘kanıtlarımız derimizin altında ve beynimizde’ diyor.
 
Kadınlar bu acıyla yıllarca, hatta bazıları bir ömür boyu yaşamaya çalışıyor. Toplumumuzda ‘erkeğin elinin kiri, kadının alnının yarası’ diye söylemlere geçen taciz ve tecavüz elbette çocuklar ve lgbti+ bireylere de yansıyor. Eril değerlere sahip toplumun bu köklü travma öykülerinin kuşaktan kuşağa taşındığını da görüyoruz. Türkiye’de her dört kadından biri cinsel tecavüzle karşılaştığına göre, kendimiz yaşamasak dahi yakın birkaç arkadaşımızın yaşadıkları ve her gün yaşamı bir başka türlü yorumlamasıyla iç içeyiz.  
 

İnsan hakikati arayan etik bir canlı olduğuna göre, bu durumun yazın ve sanat  dünyasından gelmesi oldukça anlamlı, çünkü binlerce yıldır insanlar kaya üstü resimleriyle ve sonra yazıyla gelecek kuşaklara yaşadıkları hakikati aktarma peşinde olmuşlar.

Beş bin yıldır süren hiyerarşi 

Antropolojik verilere göre, kadının tahakküm altına alınmasının ilk ortaya çıkışının hiyerarşi olduğu belirtilir. Erkek, gücünü kadınlar üzerinde kullanmaya siyasetten yazın, iş ve sanat dünyasındaki statüsüne kadar sıkı sıkıya sarılıyor. Kadını kontrol altında ve küçük görmekle egemenliğini pekiştirmeye çalışıyor. Bu durum kadının kendi içinde döngüler halinde devam eden, bazen kendini sorgulama bazen karşısındaki kişiye öfke duyma olarak bir fasit dairede sürüp gidiyor. Elbette toplumdaki kültürel normlarla ve yukarıda sözünü ettiğimiz deyişle erkeğin kiri elini yıkayınca akıp gidiyor. Fakat kadının alnının yarası hep görünüyor.

Ne olursa olsun erkek bu döngüleri sürdürürken mutlu görünüyor çünkü avlarına yeni avlar eklemekte ve hatta takdir de görmekte…  Daha yeni hedefler peşinde koşuyor. Matematikte altın oran denilen (golden ratio), döngülerden çıkması ise böylesi zorlamalar olmadan işine gelmiyor. Özellikle entelektüel camiadaki erkekler o döngüleri kendi lehlerine işleterek, örtülü narsist dünyalarında konuyu ele alırken, nalıncı keserini hep kendilerinden yana yontmaya çalışma çabasında görünüyor. Çünkü egemenlikleri sarsılırsa ucu hepsine dokunacak.  

ABD’li tarih araştırmacısı Gerda Lerner, patriyarkanın oluşumu ve tarihini ele aldığı Patriyarkanın Yaratılışı (Creation of Pathriarchy) kitabında 5000 yıllık bir geçmişi ele alır. Kültürle, gelenek ve normlarla kuşaktan kuşağa taşlaşarak aktarılan patriyarkanın tarihi diye altını çizer. Erkek egemenliği hakkında yıllar önceki bir yazımda ‘ayrıcalıklı sınıf hiçbir zaman ayrıcalıklarını bırakmak istemez ve hep oraya kayma eğilimindedir’ demiştim. Dolayısıyla biz feminist kadınlar, kendine profeminist diyen erkeklere dahi temkinli yaklaşırız. Çünkü o döngüleri kolaylıkla görebiliriz. Siz de deneyin. Bu yansımaları görmek zor değil. Erkeklerin o sürüp giden mutlu ‘yaratıcı ortamlarına’ bilincinizle nüfuz etmeye çalıştığınızda arı kovanına çomak sokmak olarak algılanacaktır. Bu süreçte bazen hemcinsleriniz tarafından da dışlanabilirsiniz. Dolayısıyla feminist hareket her ne kadar ‘kız kardeşlik’ dayanışmasını ortaya atıp kazanımlar edindi ise de günümüzün feminizmi bir kişiyi yalnızca biyolojisinden dolayı değişmez bir kategoriye koymuyor. 

Kadının beyanı  

Bu yazıya hazırlanırken özellikle kadının beyanı konusunu yeniden anlamaya çalıştım. Bu kapsamda Avukat  Tuba Torun’un Duvar Gazetesi’nde çıkan yazısı aydınlatıcıydı. Taciz, “istemiyorum/ DUR” dedikten sonra başlar diyor Torun. Kadınları koruma kurumlarının daha oturmuş olduğu ülkelerde sicillerine işlendiğinden de söz ediliyor. Bu doğrudur. Ancak yaşadığım üç farklı batı ülkesinde de kadınların durumunun ne kadar kırılgan olduğunu biliyorum. Özellikle çocuğun cinsel istismarı, cinsel taciz, tecavüz gibi durumlarda mesele burjuva hukukuna havale edilerek adalet sağlanamayabiliyor.   

Diğer kafa açıcı bir duyum ise Artı TV’de ‘Beyhan Demir ile Mor Gündem – Edebiyat dünyasında erkek egemenliği’  programı oldu. Gazeteci Arzu Demir ve sosyalist feminist Hülya Osmanağaoğlu’nun değerlendirmesi oldukça önemli.  

Eşitlik, özgürlük yolunda mücadele ettiğini söyleyen erkeklerden çoğu erilliğiyle ciddi şekilde uğraşmıyor. Yüzeysel söylemleri de bu konuyla biraz ilgilenen kadına karikatürize geliyor. Nalıncı keserini hep kendi tarafına yonttuklarını görmek zor değil. ‘Efendim tüm yazın ve edebiyat dünyasında taciz varmış’… Eserleriyle yazarları aynı kefeye koymamak lazımmış vb… Bu iki yüzlülüğün daniskası değil de nedir? Kendine devrimci deyip de gerçek bir yapısöküm peşinde olmayanlar kadını kendi kıskacına almaktan  memnun görünüyorlar. Yeni bir yazın etiği peşinde ısrarcı olanlar ise yine kadınlar. Rodin’den Freud’a kadar bir dizi tanınmış erkek sanat ve düşünceleri için kadını nasıl nesneleştirdikleri yine feminist kadınların çalışmalarıyla ortaya konuyor.

Kadın devrimine giden dikenli, taşlı yol

Türkiye’de halen kadının en temel haklarından konuşur durumdayız. Kadınlar patriyarka karşısında var olma (survivor) mücadelesi veriyor. Elbette çocuklar ve lgbti+lar da… Sanata, edebiyata, bilim ve siyasete katkıları ise her an görmezden gelinebilir. Bu kapsamda 25 Kasım için Yeni Yaşam gazetesinin hazırladığı  Kadın Eki gerçekten kapsamlı. Hatta bir arşiv olarak saklanacak nitelikte. Sosyalist hareket içinde dahi eşitsizlerin eşitliği içinde var olduk, yıllarca kadın hakları konusunda, “Bacı sizin hakkınız devrimden sonra verilecek. Şimdi konu etmeyin” dendi. Nasıl olur da eşit ve özgür bir dünyaya kafa yoran erkekler bizim haklarımızı devrimden sonraya erteleyebiliyordu? Oysa yeni değerler eski sistemin içinde yeşerir. Çoğu sosyalist feminist 1990’larda buna açıkça bayrak açtı. Çünkü taleplerimiz bugünden yarına ertelenemeyecek kadar elzemdi. 

Tüm dünya kadınları “özel alan politiktir” şiarıyla ortaya çıktığı yolculuğunda dalga dalga kadın devrimine doğru ilerliyor. 1960’ların ikinci yarısında başlayan ve bu dalgalardan en önemlisi olan ikinci dalganın eşit yurttaşlık hakkı idi… Bu yolda yanımızda olduğunu söyleyen sessizce seyreden erkekler olduğu gibi yazdıklarıyla duruşlarıyla ucundan tutmaya çalışanlar da olmuyor değil. Evrensel gazetesinde çıkan Yücel Sayman’ın özellikle kadın ve doğa hakkında yapıcı eleştiriye açık olan yazısı bunlardan biri.

Brecht, “Karanlıkta sanat olur mu, olur” demiş. Peki nasıl olur sorusuna ise “Karanlığın sanatını yaparız” demiş. Ben tablonun karanlık olduğunu artık düşünmüyorum. Çünkü dünyada patriyarkaya karşı ışık çatlaktan içeri sızmış durumda. Ama acıların sanatını daha çok yapacağız gibi görünüyor. Üstelik ifşa yalnızca fiziki, ruhi tacizle sınırlı kalmayacak. Zamanında biz şu ya da bu nedenle susturanların iki yüzlülüğünü de ortaya çıkaracağız.

Uykularınız kaçsın! Manipülasyonlarınız da buna engel olamayacak. Çünkü sosyalistler arasındaki eril kadın destekçisi çıkışlarınızın çoğu karikatürize durumda. Ayşe Düzkan’ın dediği gibi, eğer sosyalist hareket kadınlar ve lgbti+ların yaratıcılığından öğrenmek istiyorsa sürekliliği olan ciddi bir erkeklik eleştirisi ve yapısöküm çalışmaları yapmak durumunda. Arzu Demir’in söylediği gibi de burjuva hukuku ötesinde çözüm aramak durumundayız. Onlara güvenebilmemiz için bu yolda davranış ve edimlerini değiştirdiklerini ve tutarlı olduklarını görmek istiyoruz. Hep fırsatları kollayan ikiyüzlülüklerinden bıktık! Bu yolda hepimize burjuva hukuku dışında Afrikalıların apartheid döneminde yararlandıkları topluluk ruhuyla onarıcı adalet (restorative justice) yöntemi yardımcı olabilir. Çünkü bu yöntem yerli (indigenous) topluluklarda da en yapıcı sonuç alınan durum olarak görünüyor. 

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Tunus Çevre Bakanı, yasadışı ithal atıklar yüzünden görevinden alınıp tutuklandı

Tunus Çevre Bakanı Mustapha Aroui, pazar günü aralarında üst düzey gümrük yetkilileri, atık yönetimi dairesi üyeleri ve Napoli‘de bulunan Tunuslu bir diplomat dahil olmak üzere birkaç kişiyle birlikte yasadışı ithal atıkların ülkeye sokulması nedeniyle tutuklandı.

Aroui, hakkındaki iddialara net bir şekilde cevap vermedi.

The Guardian’ın aktardığına göre, ülkenin çevre yasalarına aykırı olarak Güney İtalya‘dan evsel ve tıbbi atıkların ithalatını yaptığı iddiasıyla toplam 23 kişi sorgulandı.

Temmuzda çok sayıda konteynere el konulmuştu

Temmuz ayında, liman kenti Sousse‘de içinde plastik hurdaların olduğu 200’den fazla konteynere el konulmuştu. Kasım ayında, gümrük memurları gelen kargolarda İtalya’dan gönderilen evsel ve tıbbi atıkların bulunduğunu tespit etti. Bu haberin üzerine aktivistler liman önünde protesto düzenledi. Hükümet ise konuyla ilgili resmi bir soruşturma yapılacağı sözünü verdi.

Tunus Başbakanı Elyes Fakhfakh da hakkındaki yolsuzluk iddialarının ardından temmuz ayında istifa etmişti.

Atık yönetimi karlı bir alan haline geldi

Atık yönetimi, Tunus’ta özel yatırımlar için giderek daha karlı bir alan haline gelmiş durumda.

Tunus Ekonomik ve Sosyal Haklar Forumu‘nun Çevresel Adalet Koordinatörü Ines Labiadh, konuyla ilgili “Birkaç kazançlı sektör ve ekonomik aktörler için ‘çevre’ kolay bir av haline geldi” dedi. Labiadh, hükümetin atık yönetimini düzenlemedeki başarısızlıklarına, yasa dışı turizmin gelişmesine ve ormanlık alanlarda gizlice yapılan kereste ticaretine işaret etti.

Avrupa Birliği’nin OECD ülkeleri dışındaki ülkelere plastik atık göndermesi yasaklandı

Avrupa Komisyonu plastik atıkların ihracatı, ithalatı ve Avrupa Birliği içerisindeki nakliyesine ilişkin yeni kuralları kabul etti.

Buna göre geri dönüşüm için gönderilenlerin dışındaki plastik atıkların AB’den OECD dışındaki ülkelere gönderimi yasaklanacak. OECD ülkelerine yapılan plastik atık ihracatı da daha sıkı şekilde kontrol edilecek.

‘Atıkların sorumluluğunu üstleniyoruz’

Konuyla ilgili açıklama yapan Çevre, Okyanuslar ve Balıkçılıktan Sorumlu Komisyon Üyesi Virginijus Sinkevičius “Bu yeni kurallar, AB’de ürettiğimiz atıkların sorumluluğunu üstlendiğimize dair net bir mesaj veriyor” değerlendirmesinde bulundu.

Sinkevičius, açıklamasında “Plastik atıkların ihracatına yalnızca çok katı koşullar altında izin verilecek. Ayrıştırılmamış plastik atıkların OECD dışı ülkelere ihracatı tamamen yasaklanacak. Bu, plastik kirliliğiyle mücadelede, döngüsel ekonomiye geçişte ve Avrupa Yeşil Yeni Düzen’in hedeflerine ulaşmada önemli bir dönüm noktası” ifadelerini kullandı.

Üçüncü dünya ülkelerine ihracatı kısıtlıyor

Son on yılda, kontrolsüz plastik atık ticareti artarak hem çevreye hem de halk sağlığına zarar verdi. Plastik atıklar düzenli depolama alanlarına ulaştı, açık havada yakıldı veya okyanusa atıldı.

Yeni kurallar, plastik atıkların, genellikle bunu sürdürülebilir bir şekilde yönetecek kapasite ve standartlara sahip olmayan üçüncü dünya ülkelerine ihracatına son verme amacını taşıyor.

Yeni kurallar 1 Ocak 2021’de yürürlüğe girecek.  Avrupa Komisyonu’nun internet sitesinde yeni alınan kararlar şu şekilde açıklandı:

AB’den ihracat

  • AB’den geri dönüşümü zor olan tehlikeli plastik atıkların ve plastik atıkların OECD dışı ülkelere ihraç edilmesi yasaklanacak.
  • Temiz, tehlikesiz atıkların (geri dönüşüm için hedeflenen) AB’den OECD üyesi olmayan ülkelere ihraç edilmesine yalnızca belirli koşullar altında izin verilecek.
  • İthalatçı ülkenin, Avrupa Komisyonu’na yapılan bu tür ithalatlarda hangi kuralların geçerli olduğunu belirtmesi gerekiyor. AB’den ihracata bu durumda sadece ithalatçı ülke tarafından belirlenen koşullar altında izin verilecek. Yasal rejimleri hakkında bilgi vermeyen ülkeler için, “ön bildirim ve izin prosedürü” geçerli olacak.
  • AB’den geri dönüşümü zor olan tehlikeli plastik atıkların ve plastik atıkların OECD ülkelerine ihraç edilmesi “ön bildirim ve onay prosedürüne” tabi olacak. Bu prosedür kapsamında hem ithalatçı hem de ihracatçı ülkenin gönderiye izin vermesi gerekiyor.

AB’ye ithalat

  • Üçüncü dünya ülkelerinden AB’ye geri dönüşümü zor olan tehlikeli plastik atıkların ve plastik atıkların ithal edilmesi “ön bildirim ve onay prosedürüne” tabi olacak.
  • Bu prosedür kapsamında hem ithalatçı hem de ihracatçı ülkenin gönderiye izin vermesi gerekecek.

OECD ülkeleri hangileri?

OECD’nin 20 kurucu üyesi bulunuyor: Türkiye, ABD, Avusturya, Kanada, Fransa, Hollanda, Lüksemburg, Almanya, İtalya, İngiltere, Belçika, Danimarka, İrlanda, Yunanistan, İsviçre, İsveç, İspanya, İzlanda, Norveç, Portekiz.

Bu ülkelere ek olarak ilerleyen yıllarda, Japonya, Finlandiya, Avustralya, Güney Kore, Meksika ve Yeni Zelanda “üye” olarak örgüte katıldı.

1990’lı yılların başında ise Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ile Slovakya “üye” olarak dahil oldu. Estonya, İsrail, Slovenya ve Şili 2010 yılı içinde üye olarak katıldı. Son olarak Kolombiya üye oldu.

 

22 barodan ortak açıklama: Demirtaş tahliye edilmeli

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin (AİHM) geçen gün Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın serbest bırakılmasına ilişkin verdiği kararla ilgili 22 baro ortak bir açıklama yayınlayarak Demirtaş’ın tahliye edilmesini istedi.

‘İddiayla ilgili dava açılmadı’

Baroların yaptığı ortak açıklamada şu ifadelere yer verildi:

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 20 Eylül 2019 tarihinde zaten Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi davasında suçlama olarak ileri sürülen 31 fezlekeden birini teşkil eden 6-8 Ekim 2014 olaylarını gerekçe göstererek, Demirtaş hakkında yeniden soruşturma başlatmış ve bu dosyadan da tutuklama kararı verilmiştir. Demirtaş’ın ikinci kez tutuklanmasının üzerinden 15 ay geçmesine rağmen hala bu iddia ile ilgili dava açılmadı.”

‘Serbest bırakılması gerektiği söylendi’

Açıklamada, AİHM’in Demirtaş’ın derhal serbest bırakılması gerektiğini söylediği  hatırlatıldı:

Büyük Daire kararında özetle ‘Demirtaş’ın siyasi amaçlarla Sözleşme’ye aykırı bir şekilde tutuklandığı, Meclis içinde ve dışında yaptığı konuşmaların yargılamaya konu edilmesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ve serbest seçim hakkının ihlal edildiği, 20 Eylül 2019 tarihli ikinci tutuklamanın da ilk tutukluluğun devamı niteliğinde ve Sözleşme’ye aykırı olduğu, derhal serbest bırakılması gerektiği belirtilmiştir.”

‘AİHM’in kararı yerine getirilmeli’

AİHM’in kararına uymamanın nelere mal olacağı hatırlatılan açıklamada Selahattin Demirtaş’ın tahliye edilmesi gerektiği vurgulandı:

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin çekince koymaksızın imzaladığımız 46. Maddesi’ne göre, Mahkeme’nin kararları tüm üye devletler için bağlayıcıdır. Yine Anayasa’nın 90. maddesine göre ulusal norm hiyerarşisinde Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelerde yer alan hükümlere üstünlük tanınmaktadır. AİHM kararlarının uygulanmamasının Konsey’den çıkarılmaya kadar giden sonuçlarının olduğu da unutulmamalıdır. Bu nedenle; Türkiye’nin uluslararası yükümlülükleri de dikkate alındığında, Anayasamızın 2. maddesinde belirtilen bir hukuk devleti olmanın gereği olarak AİHM kararı derhal yerine getirilerek Selahattin Demirtaş, tahliye edilmelidir.”

Ortak açıklamayı yapan barolar ise şöyle: Adana, Adıyaman, Ağrı, Ankara, Batman, Bingöl, Bitlis, Bursa, Diyarbakır, Antep, Hakkari, Hatay, İstanbul, İzmir, Kars, Mardin, Muş, Siirt, Şırnak, Dersim, Urfa ve Van baroları.

AİHM’in kararı sonrası avukatları Demirtaş’ın tahliyesi için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı‘na başvuruda bulunmuştu.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ise, kararla ilgili “Bizi bağlamaz” yorumunda demişti.

İspanyol avcılar Portekiz’de 540 yaban hayvanını katletti

Portekizli yetkililer, İspanyol avcıların ülkede 540 yabani hayvanı öldürdüğüne duyurdu. Söz konusu avın, Portekiz‘in orta kesimindeki Torre de Bela av bölgesi yakınlarında bulunan Azambuja‘da 17-18 Aralık tarihlerinde gerçekleştirildiği tahmin ediliyor.

Portekiz Çevre Bakanı João Fernandes olayı “iğrenç bir çevre suçu” olarak tanımlayarak 16 İspanyol avcının cezalandırılması gerektiğini savundu.

BBC Türkçe’nin aktardığına göre bölgede hayvanları tekil olarak avlamaya izin verilse de, söz konusu olayda bölgedeki geyik popülasyonunun çoğunluğunun öldürüldüğü bildirildi.

‘Hayvanların kaçma şansı yoktu’

Yaklaşık 1100 hektarlık alanın çevresinin kapalı olduğu, öldürülen 540 hayvanın avcılardan kaçma şansının bulunmadığı belirtildi.

Çevre Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Hayvanları ayırt etmeden yapılan bu kıyımın, biyoçeşitlilik ve ekosisteme katkısı olabilecek bir pratik olan avcılıkla ilgisi yoktur” ifadeleri yer aldı.

Olayın sosyal medyada yayılmasının ardından sivil toplum örgütleri ve hayvan hakları savunucuları birbiri ardına açıklamalar yaparak olaya tepki gösterdi. Torre de Bela av alanının yöneticileri hakkında da soruşturma başlatıldı.

Türkiye’de koronavirüs gölgesinde Noel ayinleri

İsa Peygamberin doğuşu sebebiyle genellikle 24 Aralık’ı 25 Aralık’a bağlayan gece kutlanan Noel, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye‘de de kutlandı.

Ancak, bu sene yeni tip koronavirüs salgını sebebiyle Noel ayinleri kiliselerde kısıtlı kişinin katılımıyla gerçekleştirildi.

Beyoğlu’nda Noel ayini

İstanbul Beyoğlu‘nda dün Saint Antuan Kilisesi‘nde Noel ayini düzenlendi. Koronavirüs önlemleri nedeniyle giriş çıkışlarda kontrollerin yapıldığı ayinde ilahiler söylendi, İncil’den bazı bölümler okundu. Ayine Katolik cemaati temsilcilerinin yanı sıra az sayıda turist katıldı.

Fotoğraf: Arif Hüdaverdi Yaman / AA

Mersin’de Noel ayini

Mersin‘in Akdeniz İlçesi‘nde bulunan Latin İtalyan Katolik Kilisesi‘nde de Noel ayini yapıldı. Sosyal medyadan canlı yayınlanan ayine Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer de katıldı. Ayinde konuşan Seçer, Noel’in tüm dünyaya sağlık getirmesi temennisinde bulundu.

Ayine katılmak isteyenler Hayat Eve Sığar (HES) koduyla kiliseye girebildi.

Fotoğraf: Gül Meltem Temiz / AA

Cumhuriyet Alanı‘nda bulunan Mersin Ortodoks Kilisesi‘nde de ayin düzenlendi. Sosyal medyadan canlı yayınlanan ayini peder İspir Coşkun Teymur yönetti.

Mardin’de Noel ayini düzenlenecek manastır ve kiliseler ise Mardin Büyükşehir Belediyesi tarafından dezenfekte edildi.

Çanakkale Çan’da yaşayanlar 2019 yılının 172 gününde zehirli hava soludu

Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından hazırlanan “2019 yılı Çevre Durum Raporu” Çanakkale Çan’da yaşayanların yılın belli günlerinde zehir soluduğunu orta koydu. Rapora göre yurttaşlar 2019 yılında sadece bir ay temiz hava soludu.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı Çevre ve Şehircilik il müdürlükleri tarafından her yıl kamuoyuna açıklanan İl Çevre Durum Raporları, illerimizdeki çevre sorunları konusunda yine önemli verileri barındırıyor.

Çanakkale ve ilçelerinin hava kalitesi ile ilgili ölçüm sonuçları özellikle termik santral ve demir çelik fabrikalarının yoğun olduğu ilçelerde yaşayan yurttaşların “resmen” zehir soluduklarını ortaya koyuyor.

Kirliliğin nedeni termik santraller

Evrensel’den Özer Akdemir’in haberine göre “Atmosferde toz, gaz, duman, koku ve su buharı şeklinde bulunabilecek olan kirleticilerin havanın doğal kalitesini bozarak insan sağlığı ve ekosisteme büyük ölçüde zarar verecek potansiyele dönüşmesi” olarak tanımlanan hava kirliliğinin nedenleri arasında sanayileşme, ısınma amaçlı kullanılan kalitesiz yakıtlar ve motorlu taşıtlar gösteriliyor.

Motorlu taşıt oranının diğer ilçelere oranla çok farklılık göstermediği, konutlarda da doğalgaz kullanımının yoğun olduğu göz önüne alındığında Çanakkale Çan’da tespit edilen hava kirliliğinin nedeni olarak geriye ilçedeki termik santraller kalıyor.

Yeni termik santral yolda

Halihazırda yıllardır faaliyet gösteren iki termik santralin olduğu ilçede bir termik santral de yolda. Aslında yıllardır hava kirliliği konusunda ciddi sıkıntılar çeken, bu sorunların hava ölçüm raporları ile tespit edildiği ilçede bu gelenek 2019 yılı için de değişmedi.

Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü hava izleme verilerine göre Çan’da yaşayan yurttaşların soluduğu hava, yılın sadece bir ayındaki tüm günlerde limitlerin altında yer aldı. Yani yurttaşlar yılda sadece bir ay (ağustos) tüm günlerde temiz hava soludu. Ölçüm sonuçlarına göre Çanlılar yılın 172 gününde partikül madde miktarı bakımından kirli havayı teneffüs etti. Termik santrallerin bulunduğu diğer ilçe olan Biga’da ise kirli hava solunan gün sayısı raporda 17 gün olarak yer aldı. Çan’da kükürtdioksit değerleri ise sadece nisan ayında bir gün aşılmış olarak görülüyor.

Sınır değerlerin üzerinde

Raporun sonuç kısmında Çan ve Biga’daki sanayileşmenin hava kalitesini düşürdüğü dile getirilirken hava kirliliğinin mevsimsel olarak özellikle kış aylarında arttığı ileri sürülüyor.

Oysa Çan’da, hava kalitesi çizelgesine göre konutlarda soba ve kaloriferlerin yakılmadığı mayıs (20 gün), haziran (10 gün), temmuz (1 gün) ve eylül ayında (10 gün) partikül madde kirliliği (PM10) artmış görünüyor. Dünya Sağlık Örgütü ve AB mevzuatlarına göre hava kirliliği oranının yılda 35 günü aşması durumunda acil önlemlerin alınması gerekiyor.

Ulusal mevzuat ve sınır değerlerine göre oluşturulan Ulusal Hava Kalitesi İndeksinde 5 temel kirletici için hava kalitesi hesaplanıyor. Bunlar; partikül maddeler (PM10), karbonmonoksit (CO), kükürtdioksit (SO2), azotdioksit (NO2) ve ozon (O3).

Sağlık üzerinde etkileri

Çan’da yaşayan yurttaşların 172 gün limitlerin üzerinde soluduğu toz partikül maddenin (PM10) sağlık etkileri ile ilgili İl Çevre Durum Raporunda şunlar yazıyor:

PM10 solunum sisteminde birikebilir ve çeşitli sağlık etkilerine sebep olabilir. Astım gibi solunum rahatsızlıklarını kötüleştirebilir, erken ölümü de içeren çeşitli ciddi sağlık etkilerine sebep olur. Astım, kronik tıkayıcı akciğer ve kalp hastalığı gibi kalp veya akciğer hastalığı olan kişiler PM10’a maruz kaldığında sağlık durumları kötüleşebilir. Yaşlılar ve çocuklar, PM10 maruziyetine karşı hassastır. PM10 yardımıyla toz içerisindeki mevcut diğer kirleticiler akciğerlerin derinlerine kadar inebilir. İnce partiküllerin büyük bir kısmı akciğerlerdeki alveollere kadar ulaşabilir. Buradan da kurşun gibi zehirli maddeler %100 olarak kana geçebilir.

‘İşletmelerin taşınması için teşvik gerekli’

Raporun hava kalitesi bölümünün “Sonuç ve Değerlendirme” başlıklı kısmında hava kirliliğine sebep olan en büyük etmenler sanayileşme, ısınma amaçlı kullanılan kalitesiz yakıtlar ve motorlu taşıtların fazla olması sayılırken özellikle Çan ve Biga’daki sanayileşmenin hava kalitesini düşürdüğü dile getirildi. Raporda bu konuya dair şu cümleler yer aldı:

Sanayiden Kaynaklanan Hava Kirliliğinin Kontrolü Yönetmeliği kapsamında yapılan tüm iyileştirme çalışmalarına rağmen sektörel bazda bazı sanayi tesislerinin kuruluş yerlerinin teknolojilerinin güncelliğini yitirmiş olması nedeniyle bu sektörler için alt yapısı geliştirilmiş yerleşim yerlerinin dışında özel organize sanayi bölgelerinin oluşturulması ve halihazırda faaliyette bulunan bu işletmelerin taşınmalarının özendirilmesi için teşvik edilmesi gerekmektedir.”

 

KORU’da bu cumartesi: Türkiye’de kuraklık ve su krizi

Kuzey Ormanları Rehabilitasyon Uygulama (KORU) merkezi online konferanslar serisinin bu haftaki konusu “Türkiye’de kuraklık ve su krizi” olarak belirlendi.

Türkiye Ormancılar Derneği ve Kuzey Ormanları Savunması tarafından düzenlenen etkinlikte Türkiye Tabiatı Koruma Derneği Bilim Danışmanlığı görevindeki Doç. Dr. Erol Kesici konuşmacı olarak yer alacak.

26 Aralık Cumartesi saat 20.00‘de gerçekleşecek etkinlikte Türkiye’de özellikle son aylarda etkisi derinden hissedilen ve birçok barajın kurumasına, göllerin seviyelerinin azalmasına neden olan kuraklık konusu ele alınacak.

Çevrimiçi etkinliğe katılmak isteyenler konuşmaları Kuzey Ormanları Savunması’nın Youtube kanalı üzerinden canlı olarak takip edebilecek.