DünyaKoronavirüs SalgınıManşet

Hayatın ağırlığı

Brezilya'da koronavirüsten ölenler için açılmış toplu mezarlar

Yazan: Achille Mbembe

Yeşil Gazete için çeviren: Nilüfer Ağaç

*

Covid 19’u takip eden resesyonu minimize etmenin telaşı içinde, bazıları ekonomilerini ayakta tutmayı hayatları kurtarmaktan daha değerli görüyor. Ancak insanların ve kaynakların sınırsızca tüketilmesi refah değildir. Herkesin haysiyetini geri kazanması temel ihtiyaçların karşılanması yoluyla olacaktır. Küresel pandeminin Afrika‘daki toplulukların geleceği için ne anlama geldiği, Achille Mbembe’in kaleminden aşağıda…

***

Covid-19, geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca birçok kez ortaya atılan ancak her zaman göz ardı edilen bazı sezgileri doğruladı. İlk olarak bu, evrenin enginliği içinde insan türünün statü ve pozisyonunu ilgilendiriyor. Biz, ne Dünya’nın tek sakinleriyiz ne de diğerlerinin üzerindeyiz. Mikroplar ve virüslerle ve her çeşit bitkisel, mineral ve organik güçlerin temel etkileşimleri ile çevrelenmiş durumdayız. Dahası, bizler kısmen bu diğer varlıklardan oluşuyoruz. Ama aynı zamanda bizim hem doğada çözülmemize hem de yeniden şekillenmemize neden oluyorlar. Bedenlerimizden, çevremizden ve yaşam biçimlerimizden başlayarak bizi biz yapıyorlar ve bozuyorlar.

Pandemi, sadece insan uygarlığının yapısının ve içeriğinin sadece ne kadar karmaşık ve kırılgan olduğunu değil, içinde barındırdığı anarşi ve çeşitlilik ile yaşamın ne kadar savunmasız olduğunu da ortaya çıkardı. Bu temel kırılganlık insanlığın özüdür. Ancak bu, gezegendeki her canlı tarafından değişen derecelerde paylaşılır – kudretli olanların, canlıların çoğunluğu için yaşanmaz değilse de yaşanması zor hale getirmekle tehdit ettiği bir gezegen.

Fotoğraf: Frank Bold

Gezegen zinciri

Pandemi aynı zamanda, dünyayı yapılandıran düzensizliği, şiddeti ve adaletsizliği de ortaya koydu. Parçalı ilerlemeye rağmen Immanuel Kant’ın da dilediği ”kalıcı barış” birçok insan için bir serap. Şimdi her zamanki gibi, sayısız ulusun egemenliği ve bağımsızlığı nihayetinde savaş ile korunuyor ve garanti ediliyor; daha doğrusu orantısız kan dökülmesi olasılığıyla. Bu örtülü bir şekilde “güçler dengesi” olarak bilinen şey. Ulusal egemenlikleri aşan bir güç yapısıyla uluslararası bir dayanışma sistemi kuruluşu hala çok uzakta. Aynı zamanda otokratik imparatorluklara dönüş düşüncesi bir fanteziden fazlası değil.

Bu arada, organik ya da mekanik olduğu kadar fiziksel veya doğal olan bütün bir güçler kümesi – teknoloji, medya ve finans piyasaları da dahil olmak üzere- dünyanın her parçası arasında bir çatlaklar örgüsü örmekle meşgul.

Salgın, yalnızca insan uygarlıklarının yapısının ve içeriğinin karmaşıklığını ve kırılganlığını değil, tüm anarşi ve çeşitliliği içinde yaşamın kendisinin savunmasızlığını ortaya çıkardı.”

Devlet sınırlarını reddeden (ve paradoksal olarak buna dayanan ) ve resmi haritalarla ilgisi olmayan gezegen zinciri şu an şekil ve güç kazanıyor. Bu, iç içe geçmelerden ve karşılıklı bağımlılıklardan oluşan, en azından Sovyetler Birliği‘nin çöküşünden bu yana geçen terim anlamında, “küreselleşme” ile aynı şey değil. Daha ziyade patlamış bir bütün: Değişen hızlarda ve birçok ölçekte sürekli çözülen ve yeniden yapılandırılan ağlar, akışlar ve devreler. Tüm bunlar, sadece yerleşim alanları ve vahşi doğa ile bunların sınırları arasında değil, pek çok farklı karmaşadan ortaya çıkıyor. Dünya örgüsü sayısız uzantılardan ve çok sayıda büyük ve küçük çekirdekten oluşuyor. Hiçbir şey dışarıda değil. Her bir akışın hızlı sirkülasyonunda her şey, bir noktada bir “röle” görevi görüyor.

Elbette, her şey aynı ritmde hareket etmiyor. Ancak tüm tezahürlerinde gezegensel var oluş (karasal, deniz, hava, yörüngesel, fiberoptik) hareket ve hız tarafından yönetiliyor. Hareket eden sadece sermaye akımı değil. İnsanlar, hayvanlar, patojenler ve nesneler de her türlü mal, veri ve bilgi gibi hareketlidir. Hammaddeler bir yerde çıkarılıyor ve başka yerde işleniyor. Başka bir yerde, bileşenler mallara dönüştürülüyor.

Göründükleri kadar süreksiz olsalar da, her şeyin izlediği yol genellikle aynı:  en kaba somutluktan en ruhani soyutlamaya doğru ilerliyor. Çeşitli ölçeklerde az ya da çok mekansal olarak parçalanmış ağlar arasında işleyen gezegen komplekslerinin kademeli gelişimine tanıklık ediyoruz.

Fotoğraf: Shutterstock

Bir gelecek hakkı

En ciddi problem, insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının sebep olduğu küresel ısınma. Bunlar karbondioksit , azot oksit ve metanın atmosferik konsantrasyonu, ultra ince toz, zehirli emisyonlar, görünmez maddeler, minik granüller; her çeşit partiküllerden bahsetmeye bile gerek yok. Yakında atmosferde oksijenden çok karbondioksit olacak. Afrika’da özellikle en büyük endişe, balık stoklarının tükenmesi, mangrov bataklıklarının bozulması, nitrat kirliğiliğinin seviyesinin artması ve kıyıların bozulması. Ayrıca ormanların satışı, aşırı tarım zehri kullanımı, doğal alanlardaki insan istilası, ender türlerin kaybı – kısaca biyosferin yok edilmesi…. 

Her defasında dünyanın daha da derinlerinden çıkarılması gerekirken sürekli, büyük miktarda enerji tüketimine güvenmeye devam edersek, insanlık kurtuluşa eremeyecek.”

Bunların hiçbiri şans eseri değil. Tam aksine dünya kaynaklarını çıkarma ve israf etmenin kaçınılmaz sonucu, gezegen çapındaki teknolojik ve endüstriyel ağda fosil yakıtların sabit ve kesintisiz yanması ile sürdürülebilen bir paradigma. Her defasında dünyanın daha da derinlerinden çıkarılması gerekirken, sürekli, büyük miktarda enerji tüketimine güvenmeye devam edersek, insanlık kurtuluşa eremeyecek.

Dünyanın mevcut durumu gösteriyor ki Covid 19 gibi benzer olaylar yakın gelecekte yeniden gerçekleşecek. Et piyasalarının endüstrileşmesi, insanlar ve diğer türler arasındaki ilişkilerin yoğunlaşması, monokültürün yayılması ve iklim felaketi sayesinde, yeni salgın riskleriyle karşı karşıyayız.

Bunlardan herhangi biri nihayetinde ölümümüzle sonuçlanabileceğinden, her biri mantıksızlık patlamaları eşliğinde yoğun bir korku uyandıracaktır. Var olma hakkı, nefes alma hakkı ve bir geleceğe sahip olma hakkı sorunu daha da acil hale gelecektir.

Var olma hakkı 

Var olma hakkı, bulaşıcı mikropların taşıyıcılarını aramaktan, diğer bir deyişle, herkesin hayatta kalması için kimin feda edileceğinin belirlenmesinden giderek daha fazla ayrılmaz hale geliyor. Görünüşteki sağlık temelli bu kararların, istenmeyenlerin hayatını riske atması büyük bir tehlike. Bu risk hem şimdi ortaya çıkan yeni ekonomik biçimlerin hem de hükümetlerin pandemi ile mümkün kıldığı prosedürlerin doğal sonucudur.

Gerekli olsalar da kriz sırasında uygulamaya alınan teknolojiler, tehlikeyi kendi başlarına ortadan kaldıramaz. Tam aksine, biyolojik risk kabul edilen bir insana karşı kullanımını haklı çıkarmak için sağlık nedenlerine başvurmak kolay olacaktır. Devlet kurumları tarafından uygun şekilde kullanılan egemenlik fonksiyonları hali hazırda özellikle yapay zeka , quantum bilimi, hipersonik hız gibi sektörlerdeki teknoloji şirketlerine ve yerelleştirme, yakalama ve izleme teknolojileri gibi sektörlerdeki dev şirketlere ‘dış kaynak olarak bırakılıyor.

Bu, en azından şu anda tatmin edici cevapları olmayan sayısız soru ortaya çıkarıyor. Gerçeklik, artık yalnızca sayılar ve soyut kodlar kullanılarak tanımlanabiliyor/temsil edilebiliyorsa ve bunlar giderek bir kozmogoni boyutunu alıyor gibi görünüyorsa, hayatları sayma ve tartmanın bir eleme ve silmen mantığına dönüşmeyeceğinden nasıl emin olabiliriz?

Bu sınırsız hesaplama döneminde, mutlak kesinlikler veya olasılıklar ve dolayısıyla bahislerle mi uğraşıyoruz? Riski belirlemek, şansı ölçmek ile aynı şey ise dokunulmazlık ne anlama geliyor? ”Toplumu korumak” adına bir devletin kendi nüfusuna karşı çıktığının işaretlerini nasıl anlayabiliriz?

İlk görüşte korona karantinası hayatları kurtarmak ve kimsenin gereksiz yere feda edilmesini engellemekle ilgiliydi. Gerçekte, her zaman ödenecek bir bedel olacak, hem bütün bir toplum hem de bireysel düzeyde. Ekonomik aktivite genel olarak yavaşlayacaktı ancak çalışma şartları kötü sayısız işyeri hala çalışmaya devam ediyor. Depolar, data merkezleri, endüstriyel çiftlikler, et işleme tesisleri ve diğer dijital kapitalizm araçları tümüyle açık kaldı.

Birçok insan işlerini, geçim kaynaklarını ve hatta hayatlarını kaybetti. Kamu hazinesi tükendi. Resesyon alenileşti. Uluslararası borçlar ortaya çıktı ve çocuklarımızın geleceği ipotek altına alındı. Dünyanın yoksul bölgelerinde, geçici veya sürekli yoksulluk ve yoksunluk dönemlerinde yardım ve sigorta yokluğu, günlük hayatta kalma mücadelesinin yapısal unsuru oldu.

Nefes alma hakkı

Normal zamanlarda bile, ölüm öncesi eşitlik bir mit. Var olma hakkı, sonucuna, yaşama hakkına eşlik etmedikçe anlamsızdır. Gıda, evi terk ederek ve çoğunlukla giderek artan harcamalarla uzun mesafelerde yolculuk edilerek elde ediliyor (güvenilmez ulaşım, yürüyerek bitmez yolculuk, her türlü izin ile). Gıda avı, yürüme, koşuşturma, pazarlık etme, hareket etme, yasal olmayanlar da dahil olmak üzere her türlü imkanı kullanmanın bitmeyen bir döngüsü.

Özgürce hareket etme ve etrafta dolaşabilme kabiliyeti gıdaya ve erzağa ulaşmanın ön koşulu. Sosyal dayanışma ağlarına bağlanabilme, bağlılıklar biriktirme, geçici düzenlemeleri kalıcı kaynaklara dönüştürebilme kabiliyeti de öyle. Fiziksel karşılaşma, yakın çevredeki insanların bir araya gelmesi, diğer insanlarla direkt temas, hatta aşırı kalabalık – bunlar olmadan, hayatta kalmanın günlük savaşı, başlamadan biter. İzolasyonda değil, bir araya gelen insanlar tarafından kazanılır.

Bu koşullarda, hareketsizliğe zorlama sadece bir tür ceza değil,nüfusun önemli bir kısmını büyük bir tehlikeye maruz bırakmanın bir yoludur. Herhangi bir güvenlik ağı ya da onlara bakacak kimsesi olmayan toplumun en yoksul üyeleri şimdi artık kendilerine de bakamıyorlar. Karantina altındaki çoğu savunmasız insan daha dramatik bir seçimle karşı karşıya: Evde kalmak için talimatlara uy, kanuna saygı duy ve açlıktan öl ya da kanuna karşı çık, dışarı çık ve hastalık kapma riskini göze al.

Piyasa hesabı

Karantina kaldırıldığında, virüs ve açlık arasında seçim olmadığında dahi ikilem daha da vahim.  Piyasa güçlerinin bakış açısına göre bazı can kayıpları anlamına gelse bile ekonomi yeniden başlatılmalı. Hesap şöyle: Toplam nüfusun sadece küçük bir oranı pandemi sonucu ölecek. Esasen işsiz olan bu insanlar er ya da geç etkilenecek, virüs ya da diğer eş zamanlı faktörlerle zaten öleceklerdi. Maliyeti ne olursa olsun onları hayatta tutmak sadece pahalı değil, hayatta kalmalarının bedeli daha birçok hayatın kaybı anlamına gelecektir. Ekonomik iflas, toplumsal çöküşe neden olacaktır, bu nedenle maliyet kabul edilemez. Bu yüzden, acilen ölmelerine izin verilmeli.

Piyasa perspektifinden var olma hakkı ve varlığını sürdürme hakkı tamamen finansal spekülasyona ve dolayısıyla dalgalanmaya bağlı. Tıpkı gıda gibi, geçim de sağlanmalı ve kimse boşta kalarak bunu sağlayamaz. Geçim sağlamanın yolu bir maaşlı bir işte çalışmaktır. Pratik anlamda yaşam hakkı, onu bir maaş, bir iş ya da çalışmayla elde edenler için ayrılmıştır. Ancak gerçek ortada duruyor, o da insanlar ücretli iş bulamıyor. Onların ekmek parası, tehlike ve belirsizlik koşulları altında bir araya getirilmelidir. 

Covid-19 bu nedenle çeşitli insani ve sosyal bozulma ve ekonomik boyun eğme türlerini ortaya çıkardı. Dijital kapitalizm çağında, satışa sunulan iş gücünün satın alınacağının garantisi yok. İşin hala bir piyasa değeri var, ancak gittikçe daha az ücretli istihdam var.

Piyasa perspektifinden var olma ve yaşama hakkı tamamen finansal spekülasyona, dolayısıyla dalgalanmaya bağlı.”

Şu kesinlikle doğru ki virüs halihazırda savunmasız olan, dağılma sürecindeki ya da tiranlık boyunduruğu altında acı çeken toplumları etkiliyor. Dünyanın bu bölgelerinde yoksayma yoluyla hükmetmek bir kuraldır. Buraları hayat ve hayat dışının kesişim noktasında en acımasız deneylerin (medikal olanlar da dahil) yapıldığı yerler. Böyle yerlerin piyasa ekonomisi harcama, israf ve imha etrafında döner.Bu bağlamda, fedakarlık zorunlu olarak nedensiz cinayet demek değildir. En derinlerde, kutsal olan hiçbir şey yok. Mesele ilahi bir varlığın ihsanını kazanmak değil. Sayımlar, gerçekleştirilecek cetveller, yapılacak ölçümler ve sayılmadığı düşünülenlerle birlikte hayatların ağırlıklandırılması için insanların kendilerini göstermelerini gerekiyor. 

Bu imha politikaları, daha fazla düşünmeye gerek kalmayacak kadar apaçık olarak normal düzenin bir parçası olarak görünüyor. Şimdiki sorun bu kararın ne zaman alınacağı.

Ne zaman böyle bir fedakarlığın sosyal olarak kabul edilemez olduğuna karar vereceğiz? Yaşamın paha biçilemez olduğuna ve böylece temelde hiçbir ölçüme tabi tutulamayacağı fikrine ne zaman geri döneceğiz? Yaşam sayılamaz veya ağırlıklandırılamaz. Açıkça, yaşam hesaplanamaz.

Ne yapılmalı?

Bu noktada durmalı, gözlerimizi açmalı, sarsılmış hissetmemize izin vermeliyiz ve sonrasında bir adım geri atmalıyız. Yarın açıkça dünün tekrarı olamaz. Afrika’nın ihtiyaç duyduğu, ‘ büyük geçiş”tir.

Sömürme ve yırtıcılığın sosyal, politik ve ekonomik sistemini kökeninde protesto etmeliyiz. Refah, insan bedenlerinin ve maddi kaynakların sınırsızca tüketilmesi demek değildir. Sosyal bağların kalitesi, kısıtlama ve basitlikle ilgilidir. İhtiyacımız olan şey, yavaşlama ve geri çekilmedir. Küçük ölçekli eylemler yoluyla ekonomiyi yeniden konumlandırmak için beraberce çalışmalıyız. Çünkü herkesin haysiyetini geri kazanması, temel ihtiyaçların karşılanması yoluyla olur. Yerelliği yeniden canlandırmak, Afrika’nın halihazırda dolup taştığı “mekan temelli” esnekliği desteklemek anlamına gelir.

Devletle yalnızca kaynak çekme ve avlanmaya dayalı bir ilişkiden uzaklaşmalı ve bunun yerine üretken ve sosyal olarak faydalı bir ilişki hayal etmeliyiz.”

Özellikle 19. yüzyıldan beri Afrika üretim ve ticarette hibrit organizasyonlar geliştirdi. Bu bir güçtür, zayıflık değil. Kıta, yanlarında birer rahatsız edici diken barındıran iki güçlü form olan sermaye ve devletin toplam hakimiyetinden büyük ölçüde kaçtı. Şimdi, topluluklara ve onların kurumlarına, hatıralarına ve bilgeliklerine, kolektif akıllarına dönmeliyiz. Özellikle, insanın kendini yeniden üretmesi için gereken kaynakları nasıl kullandığını ve hala nasıl dağıttığını öğrenmeliyiz.

Resmi toplumun yanı sıra, iç hiyerarşileri ile her zaman emsal topluluklar da var olmuştur. Bu topluluklarda ortak alanlarda kaynaklar ve vergilendirmenin ötesine geçen katkı sistemleri açık katılım yoluyla yönetilir. Bu emsal toplumlar, karşılıklılık ve sosyal müzakereye dayalı ikili prensiplerle idare edilir. Sosyal yardım dernekleri buna bir örnektir. Gayri resmi ekonomi  birçok sosyal temsilcinin iştirakçilerine doğrudan yararlı olabilecek bir şeyler yaratma güdüsü içinde olduğunu göstermektedir. Bunlar, piyasa için katma değerli üretim yaparak geçinirler ve değişimin ötesinde, teşvik edilmesi gereken bu üretken toplulukların gelişmesidir.

Büyük çıkış

Afrika, kendi iradesiyle ”büyük çıkışını” başlatmalı. Çıkışın hedefi sosyal güçlendirme ve yatırım koşullarının yaratılması olacaktır. Piyasa ve devlet ile  toplum arasındaki denge, karşılıklığı teşvik etmek için ayarlanmaya ihtiyaç duyuyor. Uzun bir süre devlet bürokrasi, içindeki güçlerini kendi kişisel kazanımları için arttıran yırtıcıların hakimiyetindeydi. Devlet, toplulukların üretkenlik kapasitelerini korumak veya güçlendirmek için neredeyse hiçbir yatırım yapmadı.

Devlet, toplulukların üretkenlik kapasitelerini korumak veya güçlendirmek için neredeyse hiçbir yatırım yapmadı.”

Devlet ile yalnızca kaynakları çıkarma ve avlanmaya dayanan ilişkiden uzaklaşmalı ve yerine üretken ve sosyal açıdan yararlı bir ilişki tasarlamalıyız. Bürokrasi ve – resmi veya gayri resmi – silahlı kuvvetlerden ziyade dengeler toplumun üretken sınıfların lehine değiştirilmelidir. Yeni teknolojiler dijital ortam aracılığıyla iletişim kurma kilidini açtı. Dijital medya, kritik becerileri geliştirmek, kendi kendini örgütleme kapasitesini artırmak ve değer yaratma ve yeniden dağıtma kapasitesini arttırmak için dijital medya kullanıldığı sürece, bu kabiliyet üretim sınıfının yararına ve rant arayanların zararına kaldıraç olabilir.

Egemenliği yeniden icat etmek

Sonuç olarak, ekonominin yeniden icadı yeterli değil. Demokrasi üzerine de  yeniden düşünmeliyiz. Yönetmek; sadece krizlere ve her tür risklere karşı sosyal güvenliği sağlamak değildir. Aynı zamanda çevredeki tüm canlılar arasındaki etkileşimin mümkün olduğunca uyumlu bir şekilde olmasını sağlamak anlamına gelir. Bu, bireyler ve türler olarak gezegenin tüm insan olmayan sakinlerini de içeren yeni bir toplum sözleşmesine dayanan bir yapının temeli olmalıdır.

Egemenlik fikrinin kendisi de yeniden inşa edilmelidir.Gelecekte, nihai egemenlik otoritesi ekosistemin kendisi olmalıdır. Ekosistemi dengede tutarak, insanın yönetime dahil olduğu sömürge öncesi Afrika toplumlarındaki durum buydu. Gerçek insan toplulukları diğer tüm çevre ve türleri nasıl kucaklayacaklarını bilenlerdi.

 Makalenin İngilizce orijinali

 

 

Kategori: Dünya