Ana Sayfa Blog Sayfa 1198

Güney Afrika’da fil tarafından ezilen kaçak avcı hayatını kaybetti

Güney Afrika Cumhuriyeti’nde bulunan Kruger Milli Parkı’nda bir kaçak avcının fil tarafından ezilerek öldüğü duyuruldu.

Parkta geçen sene de bir kaçak avcıya aslan saldırmış ve kaçak avcı hayatını kaybetmişti.

Ceset, suç ortakları tarafından geride bırakılmış olabilir

Kruger Milli Parkı tarafından yapılan açıklamada, parkın girişe izin verilmeyen bölgelerinden Stolznek’te, fil tarafından ezilmesi sonucu hayatını kaybetmiş bir kaçak avcının cesedine ulaşıldığı kaydedildi.

Ayrıca, maktulün cesedinin suç ortakları tarafından geride bırakılmış olabileceği ifade edildi.

Bargilya Tuzlası yok olmasın

Muğla Milas’ta, yüzlerce kuş türüne ev sahipliği yapan sulak alan Bargilya Tuzlası, yanı başına kurulmak istenen “turizm kenti” projesi nedeniyle yok olmak ile karşı karşıya.

Net Holding ve Ağaoğlu işbirliğiyle hayata geçirilmesi planlanan proje içerisinde binlerce konut, alışveriş merkezleri, oteller ve golf sahaları yer alıyor.

Dava açıldı

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ise projenin Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporuna “olumlu” kararı verdi.

Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) ve TMMOB Muğla ise raporun bilimsel ve hukuki olarak hatalı olduğunu belirterek yürütmenin ivedilikle durdurulması için bu karara karşı dava açtı.

‘Yüzlerce kuş türünün yaşam alanı’

MUÇEP tarafından yapılan açıklamada “Ülkemizde canlılığını sürdüren son lagünlerden olan Bargilya Tuzlası, göçmen onlarca kuş türüne barınma, beslenme, dinlenme için yuva olurken, yüzlerce kuş türünün de daimi yaşam alanı” ifadeleri kullanıldı.

Bargilya Tuzlası’nın, Bargilya ve Cyndia antik kentleri gibi tarihsel ve kültürel varlıkların da ev sahibi olduğu belirtilen açıklamada “Binlerce yıldır Ege halklarına gıda, barınak ve korunaklı liman sağlayarak yaşam olanağı sunuyor” denildi.

İklim için hayati öneme sahip

Bu sulak alanın iklim değişikliğinin etkilerine karşı da fayda sağladığı belirtilen açıklamada “Günümüzde de Güllük Körfezi’ndeki balık türlerinin varlığını destekleyen Bargilya Tuzlası aynı zamanda küresel iklim değişikliğine bağlı oluşan deniz seviyesi yükselmesi ile deniz suyunun iç kesimlere ilerleyerek Milas ve Bodrum’un içme, kullanma ve sulama sularının tuzlanmasını engelliyor” bilgileri paylaşıldı.

Öte yandan Bargilya Tuzlası’nın önemli bir karbon yutak alanı olduğu ifade edilen açıklamada “Bargilya Tuzlası ve çevresindeki doğal yaşam ortamları, yeraltı sularının toplanmasını, kirli suların temizlenmesini, iklimin yumuşatılmasını da sağlıyor” denildi.

‘Korunması lazım’

Proje gerçekleşirse bölgenin doğal, kültürel, tarihsel ve dolayısıyla ekonomik kadim değerlerini geri dünüşsüz kaybedeceği belirtilen açıklamada projenin durdurulması çağrısı yapıldı.

Ulusal Öneme Haiz Sulak Alan olarak tescilli, Kesin Korunacak Hassas Alan olarak en yüksek seviyede doğal sit statüsüne sahip ve 1 ve 3’üncü derece arkeolojik sitler barındırdığı belirtilen açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Dolayısıyla, Çevre Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği ve Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik ile koruma altında. Ayrıca, Anayasanın 90’ıncı maddesi gereği kanun hükmünde olan, imzacısı ve tarafı olduğumuz Ramsar, Bern, Barcelona ve Biyoçeşitlilik Sözleşmeleri ile de korumak için söz verdiğimiz nice değeri barındırıyor. Açıkçası, kurumları görevlerini yapmaya, tabi oldukları mevzuata uygun davranmaya davet ediyoruz.”

İmza kampanyası başlatıldı

Konuyla ilgili imza kampanyasının duyurusunun yapıldığı açıklamada “Siz de her yıl binlerce su kuşunun ziyaret ettiği, beslendiği, ürediği ve yavrularını büyüttüğü Bargilya Tuzlası, doğal ve kültürel değerleriyle geleceğe taşınsın, Bargilya Tuzlası’na bir daha dokunulmasın, ekolojik ve ekonomik dengeleriyle korunsun diyorsanız kampanyamıza destek olun” çağrısı yapıldı.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ÇED olumlu kararını iptal etmesi talebiyle başlatılan imza kampanyasına bu adres üzerinden destek olunabiliyor.

.

İmamoğlu duyurdu: Taksi şoförlerine yılda iki maaş performans primi ödenecek

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, yeni taksi sisteminde uygulanacak değişiklikleri duyurdu. Bu değişikliklere göre, taksi şoförleri 6 bin 622 TL maaş alacak.

İstanbul’da uzun süredir taksi konusunda kriz yaşanırken, şehirde taksi sayısının artırılması teklifi, AKP ve MHP‘li belediye meclis üyelerinin oylarıyla düzenli olarak reddedildi.

Yılda iki defa giyim yardımı

İmamoğlu’nun Twitter hesabından duyurduğu değişiklikler şöyle:

Yeni Taksi sistemimizde, taksi esnafına getireceğimiz iyileştirmeler;

Sosyal yardımlar ve tüm primler dahil ortalama aylık NET 6.622 TL olacak.

İBB Taksi şoförlerine yılda 2 maaş performans primi ödenecek.

Yılda 2 defa giyim yardımı yapılacak.

Mesai 45 saat

İmamoğlu, taksi şoförlerinin mesai saatlerinin İş Kanunu‘ndaki gibi haftada 45 saat olacağını da kaydetti:

Eve gidiş gelişte servis sağlanacak.

1 öğün yemek ücreti ayrıca ödenecek.

Mesai saatleri, İş Kanunu’ndaki gibi haftada 45 saat olacak.

SGK ödemeleri haftada 45 saat, ayda 30 güne göre yapılacak.

Güvenli ve konforlu yolculuk için şoförlere düzenli eğitimler verilecek.

Yolculara puanlama hakkı

Bu değişikliklerin yanında, yolculara puanlama hakkının getireleceği de kaydedildi.  Taksicilerin davranışları elektronik olarak takip edilip, değerlendirilecek. Yolculuk hizmetinin kalitesi koltukların arkasında bulunan tabletler üzerinden puanla sağlanacak. Ay sonunda da yüksek puanlamalar, şoförün maaşına prim olarak yansıyacak.

Taksilerde panik butonları olacak

Taksinin içinde daha sağlıklı ve güvenlikli ortam için yolcu ve sürücü arasında ‘seperatör’ kullanılması sağlanacak. Aynı zamanda arabanın içinde olan izleme kameraları, ön koltukların arkasına ve orta dikiz aynasına yerleştirilecek. Hem şoförün, hem de yolcunun kolayca ulaşabileceği panik butonları da taksilerde yer alacak.

İBB, yolculuklarda nakit ödemeyi de kaldırmayı planlıyor. Bunun için de İstanbulKart ve kredi kartı sistemi uygulanacak. Yeni sistemde 7/24 kesintisiz iletişim için çağrı sistemi kurulması planlanırken, kayıp eşyaların da bulunması kolaylaşacak. Filo yönetiminde, parmak izi sistemi oluşturularak araçların güzergahları, şoförü ve hangi saatlerde kullanıldığı da takip edilecek.

Boğaziçi’nin atanmış yönetimi Can Candan’ın söyleşisini iptal etti

Boğaziçi Üniversitesi‘nin yeni kayyım rektörü Naci İnci‘nin henüz rektör vekiliyken derslerini kaldırdığı daha sonra da güvenlik görevlilerine verdiği talimat ile kampüse girişini yasakladığı akademisyen Can Candan‘ın 25 Ekim Pazartesi günü katılacağı söyleşi rektörlük tarafından iptal edildi.

Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü (BÜSK), “Can Candan ile Belgesel Macerası” adlı söyleşinin, Rektör Yardımcısı ve Öğrenci İşleri Dekanı Fazıl Önder Sönmez’in kararıyla iptal edildiğini duyurdu.

‘Hukuki hiçbir dayanağı yok’

Açıklamada etkinliğin iptal edilmesinin gerekçesi olarak Can Candan’ın kampüse girişinin yasak olmasının gösterildiği belirtildi.

Açıklamada “Bizden beklenen tarih aralığında tüm izinlerini tamamladığımız etkinlik kulübümüzün senelerdir geleneği haline gelmiş, sinema mecrasından yetkin kişileri ağırlayarak sohbet ettiğimiz söyleşilerden biriydi” denildi.

Can Candan’ın atanmış yönetim tarafından ders vermesi engellenmeden önce Boğaziçi’inde belgesel sinema üzerine dersler veren ve kulübe değerli katkılar sunan bir hoca olduğu belirtilen açıklamada “Bu tarz bir etkinliğin engellenmesinin hukuki hiçbir dayanağı yoktur” tepkisi gösterildi.

Can Candan ise sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Ben de bu keyfi, hukuksuz ve hak ihlali içeren kararı kabul etmiyorum! @UniBogazici beni öğrencilerimden kimse ayıramaz! #KabulEtmiyoruzVazgeçmiyoruz” diyerek iptal kararına tepki gösterdi.

 

Suudi Arabistan 2060 yılında net sıfır karbon emisyonuna ulaşma sözü verdi

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, 2060 yılına kadar net sıfır karbon emisyonuna ulaşma hedefleri olduğunu açıkladı.

Dünyanın en büyük kirleticilerinden biri olan krallık, metan emisyonlarını 2030 yılına kadar yüzde 30 oranında azaltmak için küresel bir çabaya katılacağını da söyledi.

AFP’nin haberine göre Prens Muhammed, “Enerji sektöründe, 2030 yılına kadar karbon emisyonlarını yılda 278 milyon ton azaltacak ve böylece açıklanan hedefi gönüllü olarak iki katından fazlasına çıkaracak girişimler başlatmaktan memnuniyet duyuyorum” dedi.

İttifaklar’a katılacak

Veliaht Prens, başkent Riyad’da çalışmalarına başlanan Yeşil Suudi Girişimi Forumu‘na katılmıştı. Burada konuşma yapan bin Selman, Riyad Sürdürülebilirlik Stratejisi’ni başlattığını duyurdu.

Sıfır emisyon hedefine ek olarak Suudi Arabistan’ın Küresel Okyanus İttifakı, Okyanus ve Plajlarda Plastik Atıkları Temizleme İttifakı ve İklim Eylemi için Spor Anlaşması’na katılma niyetinin olduğunu söyledi.

En büyük ham petrol ihracatçısı Suudi Arabistan tarafından konulan bu hedefler Glasgow‘da gerçekleşecek BM iklim konferansı COP26’ya günler kala geldi.

Petrol şirketinden 2050 hedefi

Foruma katılan Suudi Arabistan’ın milli petrol şirketi Aramco Yönetim Kurulu Başkanı Emin Hasan en-Nasır da şirketin 2050 yılına kadar net sıfır karbon emisyonu hedefine ulaşmak için çalıştığını kaydetti.

Suudi Arabistan resmi ajansı SPA’nın haberine göre Nasır, “Gaza yapılan yatırım, Suudi Arabistan’da yanan sıvı maddelerin büyük bir kısmının bertaraf edilmesini sağlayacak.” dedi.

İş birliği çağrısı

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Endüstri ve İleri Teknolojiden Sorumlu Bakanı Sultan el-Cabir ise dünyanın iklim değişikliğiyle yüzleşmesine yardımcı olmak için Forumun önemini vurguladı.

Kuveyt Petrol Bakanı ve Yüksek Eğitim Bakanı Muhammed el-Faris, ülkesinin enerji geçişlerini iyileştirmek için Suudi Arabistan ve Körfez ile ortak çalışacağını ifade etti.

İngiltere’de tahtın varisi Galler Prensi Charles da video konferans aracılığıyla katıldığı Yeşil Suudi Girişimi Forumu ile Yeşil Orta Doğu Girişimi Zirvesi’nin başlamasının, sürdürülebilir ve verimli bir geleceğin inşasına katkıda bulunacağını aktardı.

Suudi Arabistan, 23-25 ​​Ekim tarihleri ​​arasında “Yeşil Suudi Girişimi Forumu” ile “Yeşil Orta Doğu Girişimi Zirvesi”ne ev sahipliği yapacağını duyurmuştu.

Bölgesel ve uluslararası düzeyde önemli konukların katılacağı konferansta iklim değişikliğiyle mücadele çabalarının destekleneceği belirtilmişti.

Paris Anlaşması şirketleri ve ekonomiyi nasıl etkileyecek?

Türkiye, yaklaşık beş yıllık bir gecikmeden sonra nihayet Paris Anlaşması‘nı (PA) onayladı. Dünyada bu kadar geniş katılımla üzerinde mutabakat sağlanmış ve oldukça iddialı hedefleri olan PA’nı onaylamayan tek OECD ve G-20 üyesi ülkesi olarak kalmıştık. Bu durum artık değişti. “Anlaşmanın TBMM’den oybirliğiyle geçmesi çok umut vericiydi” demek isterdim ama diyemiyorum. Genel olarak çevre konusuna yaklaşımı gördükçe ve TBMM siyasi sistem içerisinde bu kadar marjinalleştikçe meclisten ne geçtiğinden çok uygulamanın ne olacağı önem kazanıyor. Başka birçok konuda da böyle değil mi? Türkiye yasalarla, kurallarla ilgili eksikleri çok fazla olmayan ama uygulama ve denetimle ilgili devasa açıkları olan bir toplum.

Yeşil Gazete yazılarımda sıklıkla vurguluyorum. Çevre sorunları söz konusu olduğunda şirketler çok önemli, hatta en önemli oyuncular. Ekonomide mal ve hizmet olarak üretimi esas olarak şirketler yapıyor. Dolayısıyla çevreye zararın büyük kısmı da şirketlerden geliyor. O nedenle PA’nın şirketleri nasıl etkileyeceğini anlamamız gerekiyor, çünkü uygulamadaki birçok sıkıntı şirketler üzerinden çıkacak ve onlar üzerinden siyasi sisteme aktarılacak. PA’nın uygulamadaki başarısı için şirketleri çok yakından izlememiz gerekiyor.

PA’nın getirdikleri birçok yerde detaylı bir şekilde açıklandı ve tartışıldı. Burada çok ayrıntıya girmeyeceğim ama bu anlaşmayla üzerinde anlaşılan üç ana hedef var: Bunlardan ilki, küresel ısınmadaki artışı sanayi devriminin yaşandığı 1850-1900 dönemine göre 2 derecenin altında tutmak (hatta 1.5 dereceyi hedef almak) ve yüzyılın ikinci yarısında net sıfır sera gazı emisyonuna  ulaşmak. Yani, ağaçlar, okyanuslar ve toprağın doğal yollardan emeceği kadar sera gazı salımına izin vermek. Böylece küresel ısınmaya yol açan fazladan karbon salımının ortadan kaldırılması hedefleniyor.  İkinci hedef, iklim değişikliğinin etkilerine karşı dayanıklılık oluşturmak. Buradan anlaşılan küresel ısınmanın getirdiği iklim değişikliğine, yani artan kuraklık ve seller gibi afetlere karşı etkilenen ve etkilenme olasılığı olan bölgeleri korumaya yönelik tedbirlerin alınması. Sonuncusu da bu hedeflere yönelik finansman sağlamak. Burada özellikle gelişmiş ülkelerin liderliğinde gelişmekte olan ülkelere bu dönüşüm için maddi kaynak yaratılması amaçlanıyor. Anlaşmayı imzalayan ülkelerin bu hedeflere ulaşmak için ulusal çapta planlarını oluşturup ve uygulamaya geçmeleri, ayrıca beş yılda bir bu planlarını revize etmeleri gerekiyor.

PA şirketler ve ekonomi için neler getiriyor?

PA bu kadar iddialı hedeflerle ortaya çıkınca ve Türkiye de anlaşmayı onaylayınca doğal olarak bu hedeflere uyum için şirketlerin atacağı adımlar önem kazandı. Daha önce PA’nı imzalayarak bu süreçte ciddi mesafe almış ülkelerdeki şirketlerin neler yaptıklarına bakarak Türkiye’de olacakları da kestirmek mümkün.

İlk yapılanlardan birisi firmanın karbon ayak izinin (yani havaya ne kadar sera gazı saldığının) tespiti ve bunu azaltmak için bir strateji geliştirilmesi. Karbon ayak izi firmanın kurumsal işleyişi ile ilgili olduğu gibi ürettiği mal veya hizmetle de ilgili olabilir. Bu kapsamda, kullanılan enerji ve hammadde kaynakları başta olmak üzere firmanın süreçleri ve kullandığı bütün girdiler gözden geçirilerek (örneğin fosil yakıt yerine yenilenebilir enerji kullanımı) karbon ayak izinin sıfırlanması veya düşürülmesi hedefleniyor. Şirketler bunu yaparken içinde bulundukları toplumu ve çevreyi de ihmal etmeden sürdürülebilir çözümler geliştirdikleri takdirde bu dönüşümün etkisi çok daha pozitif bir nitelik alıyor.

Sera gazı sınırlaması uygulanan ekonomilerde gündeme gelen yeni bir olgu da karbon ticareti. Karbon ticareti özünde piyasa temelli bir araç ve şirketlerin azalttığı sera gazı salımlarının sertifikaya dönüştürülerek piyasada alım satımının yapılmasını ifade ediyor. Hem ulusal hem de uluslararası ölçekte faaliyet gösteren karbon piyasalarının hacmi 2005’de 10 milyar dolar iken 2020’de tam 272 milyar dolara ulaşmış durumda. İZKA’dan Emine B. Eymirli sürecin işleyişini şöyle açıklıyor:

“Karbon ticaretinde süreç, kamu otoritesi tarafından sektörel ve işletme düzeyinde sera gazı emisyon limitlerinin belirlenmesi ile başlıyor. Kendisi için belirlenen seviyeyi aşması durumunda cezalandırılan işletme, emisyon seviyesini azaltmak amacıyla temiz teknolojilere yatırım yapabiliyor ya da kendi sınırının üzerinde kalan emisyon miktarı kadar piyasadan sertifika satın alabiliyor. Emisyon azaltım maliyetinin emisyon sertifikalarının piyasa değerinden yüksek olduğu durumda işletme piyasadan sertifika, yani kirletme hakkı satın almayı tercih ediyor. Böylelikle sera gazı emisyonlarının azaltılması için işletmenin en ucuz maliyetli seçimi yapması sağlanıyor. Öte yandan emisyon azaltım taahhüdünün ötesinde azaltım sağlayan işletme ise sahip olduğu fazla emisyon hakkını satarak gelir elde ediyor ve sera gazı azaltım maliyetlerini düşürüyor.”

PA’nın yeşil finansman hacminin olağanüstü bir hızda büyümesine de katkıda bulunduğu görülüyor.  Yeşil finansman (ya da ESG) çevreye en olumlu etkiyi yapması amacıyla oluşturulmuş her türlü finansal araç veya süreç olarak tanımlanabilir. Uzunca bir süredir küresel piyasalarda hızla büyüyen yeşil finansmanın, PA’nın TBMM’den geçirilmesiyle  hem kamu hem de özel sektör üzerinden Türkiye’nin gündemine de yoğun bir şekilde girmesi bekleniyor. Türkiye’nin, PA çerçevesindeki bu dönüşüm sırasında bazı avantajlı finansman imkanlarından da yararlanması söz konusu olabilecek. Bu kapsamda, Türkiye’nin PA’nı onayladığı için 3,1 milyar euroluk bir finansman desteği sözü aldığına dair bilgiler son günlerde basında yer aldı.

PA’nın genel olarak ekonomi üzerindeki etkileri ise neredeyse sonsuz ve son derece olumlu etkiler. PA’na uyum için gereken adaptasyon sürecinde başta yenilenebilir enerji olmak üzere birçok yeni alanda sera gazı salımını azaltmayı hedefleyen yatırım imkanları ortaya çıkıyor. Buna “yeşil ekonomi” deniyor. Şirketler, yatırımcı olarak bu alanlara girerek hem yeni faaliyet/kar alanları yaratabilmekte hem de PA uyum sürecinin hızlanmasına katkıda bulunabilmekte. PA’na uyum faaliyetleri nedeniyle trilyonlarca dolarlık yeni bir piyasanın doğması ve milyonlarca kişiye iş imkanları sağlanması söz konusu. 2016 itibarıyla küresel yeşil ekonominin hacminin 7,87 trilyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Öte yandan yeşil finansman imkanlarının ve araçlarının çoğalmasıyla bu yatırımların finansmanında da ciddi bir rahatlama bekleniyor. Yeşil ekonomi kapsamında atılan adımların sürdürülebilirliğe, insan sağlığına ve refahına da çok olumlu katkıları olacak. Bu anlamda, PA ile gündeme gelen yeşil dönüşüm belki de dünyamızın son şansı diyebiliriz.

İş dünyasının tutumu

Türk iş dünyasını temsil eden TOBB, TÜSİAD, İSO ve İKV gibi önemli iş dünyası örgütleri bir süredir PA’nın onaylanmasını talep ediyorlardı. Bu doğrultuda kamuoyuna verilen açık ve net mesajlar da mevcuttu. İş dünyasının bu talebinde Avrupa Yeşil Mutabakatı (AYM)’nın ilanının, AB’nin mevzuatını PA’na uyarlamak için attığı ciddi, somut ve kararlı adımların ve sınırda karbon düzenleme mekanizması üzerine çalışmaların başlamasının etkileri de olduğu açık. Sınırda karbon düzenlemesiyle, rekabeti korumak için AB dışı ülkelerle ticarette yeni vergiler ve tarife-dışı engeller getirilmesi öngörülüyor. Elbette, Türkiye’nin AB ile Gümrük Birliği üzerinden giden yoğun ticari ve yatırım ortaklığı nedeniyle AB cephesinde atılan adımların Türkiye’de yansımalarının olması da son derece normal.

Nitekim, TÜSİAD tarafından 2020 yılında yayımlanan bir araştırma raporunda (Ekonomik Göstergeler Merceğinden Yeni İklim Rejimi) AYM’nin Türk ekonomisine olası etkileri sektörel bazda detaylı bir şekilde incelenmiş ve Türkiye’nin PA’nı onaylamaması halinde AB’nin uygulayacağı yeni vergilerden özellikle çimento, makine, otomotiv, demir-çelik ve tekstil sektörü ihracatının olumsuz etkileneceği vurgulanmış.  Aynı raporun sonuç kısmında ise şu temel değerlendirmeler vurgulanmakta:

  • “Avrupa Yeşil Mutabakatı Türkiye için bir risk olduğu kadar, sürdürülebilir kalkınmayı hedefleyen bir dönüşümün aracı olarak yepyeni bir fırsat olarak değerlendirilebilir.
  • Unsurları kararlılıkla saptanmış bir stratejik dönüşüm çerçevesinde, emisyon azaltımını, elde edilen fonların şirketlerin yeşil dönüşümü amacıyla kullanılmasını ve yenilenebilir enerji ile enerji verimliliğini merkeze alan alternatif bir Yeşil Ekonomik Dönüşüm senaryosu sayesinde gerek milli gelirde, gerekse sera gazı emisyonlarında anlamlı iyileştirmelerin sağlanabileceği öngörülmektedir.
  • Yeşil ekonomik dönüşüm stratejisi emisyon azaltım hedeflerinin ulusal ekonomide üretim ve istihdamın artırılarak sağlanabileceğini göstermekte, Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınma stratejisi arayışlarına önemli bir alternatif sunmaktadır.”

Umutlanmak için neden var mı?

İş dünyasının, ana örgütleri kanalıyla, küresel ısınma konusundaki farkındalığı ve PA’nın onaylanması için hükümet ve kamuoyu nezdinde girişimlerde bulunmaları özünde umut verici bir gelişme. Bu farkındalık ve çabanın arkasında yukarıda özetlediğim AB cephesindeki gelişmelerin de olması alınan olumlu pozisyonun etkisini azaltmıyor. Ancak, iş dünyasının asıl sorumluluğu yazının girişinde vurguladığım gibi PA’nın uygulanması aşamasında ortaya çıkacak. Anlayacağınız “şeytan uygulamada gizlidir!” Hem kendi şirketlerinin uyumunda hem de diğer şirketlerin PA hedeflerine uyumlarında aktif, samimi ve etkili olmaları çok önemli. Şirketlerin sadece devlet desteği veya katkısı beklemeksizin kendi çabalarıyla bu sürece hızlı bir şekilde katılmaları ve kendi sektörlerinde örnek şirket konumuna gelmeleri bu sürecin daha az sıkıntıyla ilerlemesini sağlayacak.

Özel sektörden beklenen bir diğer çaba ise devasa boyutlara ulaşan küresel yeşil ekonomi pastasından Türkiye’nin olabildiğince yüksek pay alması için atacakları adımlar. Türkiye bu piyasanın sadece tüketicisi değil, önemli üreticilerinden birisi de olmalı. Bunun milli gelirimize ve ülkenin istihdam kapasitesine önemli etkileri olacak.

Son olarak, tüketicilere de büyük bir görev düşüyor. Tüketiciler alış-veriş yaparken, karbon salımını azaltarak veya sıfırlayarak PA ilkelerine uyum sağlamakta hızlı davranan şirketleri tercih ederek, uyumda geciken veya ayak direyen şirketleri ise tercih etmeyerek bu süreçte çok önemli bir rol oynayabilir. Dilerim, tüketicilerin bu konuda bilinçli adımlar atmalarına destek olmak üzere bu süreçte şirketlerin PA uyum karnesini tutan bir STK çıkar ve tüketicilere yol gösterir. Devletin ve şirketlerin PA ilkelerini bir an önce yaşama geçirmelerinde asıl itici gücün milyonlarca tüketicinin oluşturduğu toplumun ta kendisi olduğunu unutmayalım.

Açık Radyo-Yeşil Gazete işbirliği: Yeşil Havadis podcastleri yayında

Selin Uğurtaş ve Arca Yılmaz‘ın hazırlayıp sunduğu, her hafta 95.0 frekansından saat 08.00’de yayınlanan  programın geçmiş ve bundan sonraki kayıtlarına podcast sayfamızdan ulaşabilirsiniz.

Haftanın getirdikleri…

Yeşil Havadis’te, Yeşil Gazete’nin bir hafta boyunca ele aldığı, odaklandığı ve özel haberleriyle gündeme taşıdığı “Yeşil Gündem”in yanı sıra, haftaya damgasını vuran olay veya olaylarla ilgili konunun uzmanlarıyla, aktivistlerle ve bilim insanlarıyla röportajlar, geçen haftanın bizi “en sevindiren”, “en çok üzen”, “en şaşırtıcı” haberleri, su, enerji, gıda, hava gibi gündelik yaşamımızın temelleriyle ilgili pek bilinmeyen enteresan bilgiler yer alıyor.

 

 

Paris 2015’den Glasgow 2021’e -2

1-12 Kasım tarihlerinde Glasgow’da düzenlenecek olan BMİDÇS 26. Taraflar Konferansı’nda (T-26) Paris Antlaşması’na taraf ülkelerden, yüzyılın ortasına kadar net sıfıra ulaşmayı ve 2030 sera gazı salımlarını azaltma hedeflerini içeren iddialı (azimkar) NDC’ler ile öne çıkmaları isteniyor. Bu genişleyen hedeflere ulaşmak için, ülkelerin başta kömür, fosil yakıtların aşamalı olarak kaldırılmasını hızlandırması, yenilenebilir enerjilere yatırımı teşvik etmesi, ormansızlaşmayı azaltması ve elektrikli araçlara geçişi hızlandırması vb. pek çok ekonomik ve teknolojik dönüşümü gerçekleştirmeleri gerekecek.

Geçen hafta bu yazı dizisinin birincisinde bugünkü bilgilerimize dayanarak çözümlediğimiz gibi, Aralık 2015’te Paris’te açıklanan hedefler %100 tutturulsa bile -ki ne böyle bir ilerleme sağlanmış durumda ne de 2030 yılında kadar bunun başarılabileceğine ilişkin makul bir olasılık söz konusu- sanayi devrimi düzeylerine kıyasla 2100 yılına kadar 3°C’nin çok üzerinde örneğin 4-5°C’lik bir küresel ısınma ile sonuçlanabilecek. Her şey bugün olduğu gibi devam ederse, küresel kara ve deniz yüzeyi sıcaklıkları yükselmeyi sürdürecek, daha şiddetli yağış, sel ve taşkınlar, orman yangınları, kuraklıklar, daha yüksek hava sıcaklıkları (ör. sıcak hava dalgalarının sıklık, süre ve şiddetindeki artışlar vb.) ekosistem ve habitatlar ile biyoçeşitliliğin zarar görmesine ve türlerin yok olmasına neden olacak.

NDC’lerde hayal kırıklığı

Küresel sıcaklık artışlarını 1.5 °C ile sınırlamak istiyorsak, dünya ülkelerinin önümüzdeki on yılda sera gazı salımlarını en az yarıya indirmesi ve yüzyılın ortasına kadar net sıfır karbondioksit salımına ulaşması gerekiyor. Paris Antlaşması’nın bir parçası olarak, her taraf ülke, olası en yüksek (azimkar) hedeflerini ve zaman içindeki ilerlemeyi yansıtmak için her beş yılda bir iklim değişikliği savaşımı (sera gazı salımlarının azaltılması, yutakların geliştirilip artırılması ve başka insan girişimleri, vb.) hedeflerini NDC’ler aracılığıyla iletmeyi ya da güncellemeyi kabul etti.

İtalya’nın Milan kentinde ay başında yapılan PreCOP26 toplantısının gündemi Paris Anlaşması’nın 1.5°C hedefini canlı tutmaktan Paris Kural Kitabı’nın sonuçlandırılmasına kadar yedi başlıktan oluşuyordu.

Bu hedefler, ülkelerin tüm sosyoekonomik sektörlerinde ya da belirli sektörlerde salımları ne kadar ve nasıl azaltmayı planladıklarını ortaya koymak durumundadır. 2020, bu beş yıllık döngülerin ilkiydi. Bu, Glasgow’da buluşmadan önce ülkelerin 2030 hedeflerini güncellemeleri ve/ya da daha iddialı (azimkar) hedefler yoluyla kuvvetlendirmelerinin beklendiği anlamına geliyor. Ne yazık ki 2020 yılı sonunda AB’yle (27 ülke) birlikte tarafların ancak yarıdan azı (70 ülke) güncelleştirilmiş ve/ya da güçlendirilmiş yeni NDC’lerini sundu. Bu küresel iklim sisteminin korunması, iklim değişikliğinin önlenmesi ve etkilerinin azaltılması açısından çok kötü bir haberdi.

Tüm bu nedenlerle, STK’ların ve en fazla etkilenecek olanların ‘çok yüksek bir sesle’, tüm ülkeleri, ama özellikle gelişmiş (sanayileşmiş, zengin, eski sömürgeci ve emperyalist, yeni küreselleşmeci, vb.) ve büyük-hızla gelişmekte olan tarafları, NDC’lerini küresel sıcaklık artışını 2°C’nin altında tutarak 1.5°C’de sınırlandıracak şekilde güncellemeye çağırması gerekiyor. Özellikle gelişmiş ülkelerin ve Çin Halk Cumhuriyeti vb. gibi en büyük salımları yapan hızla gelişmekte olan ülkelerin başı çekmesi önemlidir. Hedefler önemli olmakla birlikte, hızlı bir şekilde eyleme dönüşmeleri gerekir. Bu nedenle gelişmiş ülkeler, fosil yakıtlara, özellikle kömüre dayalı enerji üretim sistemlerini hızla devreden çıkarmalı ve tüm ülkeler dünya çapında kömürle çalışan yeni termik elektrik santralleri açmamayı ya da bunları finanse etmemeyi taahhüt etmelidir.

Dünya, birlikte çalışmalı

Dünya aynı zamanda, gelişmekte olan ülkelere yurttaşlarına temiz enerji ulaştırmak için daha güçlü ve sürdürülebilir destekler sağlamak için birlikte çalışmalıdır. Bitkiler (ormanlar, çalılar, bozkırlar, savanlar, çayır ve meralar, denizlerdeki fitoplanktonlar, vb.) atmosferden fotosentez yoluyla karbonun uzaklaştırılmasında yaşamsal bir rol oynamaktadır. Hedeflediğimiz küresel ısınma düzeylerine ulaşacak ve iklim değişikliğinin etkisini azaltacaksak, onları korumak çok önemlidir ve şu anda hala birkaç saniyede bir futbol sahası oranında orman ekosistemini kaybediyoruz. Her türlü doğa ve iklim dostu sürdürülebilir üretimin ödüllendirilmesi ve ormanlar ve tarım ekosistemleri korunurken çiftçilerin daha iyi bir yaşam sürmelerine yardımcı olmak için, ülkelerin hiç zaman yitirmeksizin tarımsal ürünlerde küresel ticarette reform yapmak için birlikte çalışmaları gerekiyor.

Ayrıca, yine çok hızlı bir biçimde sıfır salımlı otomobil, traktör, otobüs, minibüs, kamyonet ve kamyon üretim ve kullanımını teşvik ve artırarak havamızı, suyumuzu, toprağımızı temizlemeli ve karbon salımlarını azaltmalıyız. Örneğin, Avrupa Birliği ve İngiltere, 2030 yılına kadar yeni benzinli ve dizel otomobil satışını sona erdirmeyi planlamaktadır. Büyük otomobil pazarlarına sahip ülkeler bu yolu izlemelidir.

Hangi iklim bölgesi ya da kuşağında olursa olsun, son birkaç on yıldan beri Dünya’nın hemen tüm ülkeleri zaten aşırı hava ve iklim olaylarının ve afetlerinin olumsuz ve yıkıcı etkilerini yaşıyor.

Bu yüzden, insanı ve doğal habitatları korumak için etkilenebilirliklerini (etkilenebilirlik gösterge ve faktörlerini geliştirip iyileştirerek) azaltıp direngenliklerini artırarak adil ve sürdürülebilir uyum önlemlerinin de hayata geçirilmesi, gelişmiş ‘zengin’ ülkelerin BMİDÇS Paris Antlaşması aracılığıyla ivedilikle ele alması ve gerçekleştirmesi gereken en yaşamsal konudur, bana göre.

Gerçekte salımları azaltmak için tüm bunlar yapılsa bile, daha fazla değişiklik kaçınılmazdır. İklim değişikliği tehlikesi ve ilişkili en büyük risklerinden en savunmasız kişi, toplum ve ülkelerin (ör. özellikle az gelişmiş ülkelerdeki yoksullar, kadınlar, çiftçiler, vb.) olduğunu ve buna neden olmak için en az ya da hiçbir şeyi onların yaptığını biliyoruz. Daha fazla insan yaşamını ve geçim kaynağını kaybetmeden ve insanlığın güçlükle sağladığı görece refah ve ilerlemeyi azaltıp yavaşlatmadan önce bunu ele almak ve güçlü bir direngenlik oluşturmak için harekete geçilmesi gerekiyor. Bu konunun teknik ayrıntısı için lütfen 9 Ekim 2021 tarihli makalemi okuyunuz. 

Gelişmekte olan ülkeler için Yeşil İklim Fonu

Uluslararası toplum, değişen iklimin etkilerine karşı en savunmasızları (insan, toplum, ülke, sınıf, vb.) gözetmeli ve desteklemelidir. Paris Antlaşması’nın hedef ve yürütme konuları arasında da yer alan, halihazırda iklim değişikliğinden kaynaklanan kayıp ve hasarları önlemek, en aza indirmek ve sürekli ele almak üzere Yeşil İklim Fonu için öngörülenden çok daha fazla eyleme ve finansmana gereksinim vardır. Dünya’nın tüm ülkelerinde, ama özellikle iklim değişikliği etkilenebilirlikleri yüksek ve en yüksek olan gelişmekte olan (ör. Türkiye) ve az gelişmiş ülkelerdeki (ör. Bangladeş, Etiyopya, Maldivler, vb.) erken uyarı (şiddetli hava, şiddetli yağış, fırtınalar, sel, taşkın, kuraklık, sıcak hava dalgası, fırtına kabarması, vb.) sistemlerini, sel ve taşkın koruma ve önleme yapılarını iyileştirmek ve daha fazla can, geçim kaynağı ve doğal yaşam alanı kaybını önlemek için dayanıklı altyapı ve doğa-iklim dostu sürdürülebilir bir tarım inşa etmek için orta ve uzun erimli stratejik planların, hedeflerin ve daha fazla finansmanın uygulamaya konulması gerekiyor.

Türkiye ve benzeri fiziki coğrafya özellikle iklim ve ekolojik biyocoğrafya koşullarına sahip ülkelerde doğal ekosistem ve habitatları korumak ve eski haline getirmek (restorasyon), değişen iklimin etkilerine karşı direngenliği artırmanın güçlü bir yoludur. Gelişen ekosistemler sürdürülebilir tarıma katkıda bulunur, su kaynaklarını korur. Dünya çapında milyarlarca yaşamı desteklerken, doğal fırtına ve sel savunmaları oluşturmaya yardımcı olurlar. Bu kapsamda, tüm ülkeler, değişen iklimin etkileri, karşılaştıkları zorluklar ve nerede yardıma ihtiyaç duydukları, uyum sağlamak için neler yaptıklarının ve yapmayı planladıklarının bir özeti olan bir “Uyum İletişimi Çerçevesi ya da Stratejisi” oluşturmalı ve bunu uygulamalıdır. Bu tarz stratejik planlar, birlikte öğrenmemize, toplumlar, kentler, sektörler, bölgeler ve ülkeler arasında en iyi uygulamaları paylaşmamıza yardımcı olacaktır.

Gerçekte bu yazı dizisinde tartıştıklarımızın pek çoğu, Glasgow’da Paris Antlaşması’na ilişkin görüşme ve tartışmaların odağında olacaktır, olmalıdır da!

İnsan olmak, özgür insan olmak

Deneyim yaşadıklarımızın bizde bıraktıkları olsa gerek. Yaşam süresi arttıkça deneyim de artar mı? Orası bilinmez. Çünkü çok şey yaşayıp, yaşadıklarından az şey öğrenen birisine göre az şey yaşayıp onlardan çok fazla ders çıkaran birisi daha deneyimli olabilir.

Geçtiğimiz hafta sonu, bugüne kadar beni en çok sarsan gribi yaşarken zihnimde düşünceler oradan oraya savruldu. Covid-19 testim negatif çıktığı için, zihnimdeki düşüncelerin savrulduğu gibi bedenimi oradan oraya savuran şeyin mevsimsel grip (influenza) virüsü olduğunu anladım. O ya da bu, sonuçta bir virüs işte, mikroskobik bir canlı. Biz ise insanız, öyle değil mi? İnsan! Ağızdan nasıl da dolu dolu çıkıyor. Eh, çıkmasın mı? Bizim, yani insanın aklı var, teknolojileri var, uygarlıkları var, kentleri, fabrikaları, uzay istasyonları, devasa tarım alanları ve barajları var. Sarayları, denizleri aşan köprüleri, göğe uzanan ibadethaneleri de var ayrıca. Bitmedi, bilimi var, sanatı var, kutsalları ve inançları, dokunulmazları var insanın, yani bizim. Biz insanız, hiç başka şeyle bir olur mu insan, hele ki bir virüsle.

‘Tenezzül etmeyenler’…

İnsan olmak bu mu gerçekten? Kasım kasım kasılmamıza yol açan şeylerimiz bunlar mı? Böyle düşüncelere daldığımda Henry David Thoreau’nun şu muhteşem sözü bir motosiklet kaskı gibi sıkı sıkıya çevreler zihnimi, aklımı, başımı: [1]

Birçok kişi Batı’daki ve Doğu’daki anıtları merak eder, onları kimin yaptığını bilmek ister. Bense o günlerde bu anıtları kimin inşa etmediğini, böylesi ehemmiyetsiz işlere kimin tenezzül etmediğini bilmek istiyorum.”

Bu sözü her hatırladığımda, hele bir de dünyaya kazık çakma arzusunu görgüsüzlük seviyesine vardıracak dereceye çıkaranların hâlâ çoğunluk olduğunu fark ettiğimde, inanın grip virüsünün bedenimi sarsmasından çok daha derin ruhsal sarsıntılar yaşıyorum. Sözüm ona en akıllı canlının [2] bu derece sefil davranışlarını nasıl açıklamak gerekiyor? Son iki yazımı bitkilerden öğrenebileceklerimize ayırmıştım. Söylediklerimi çok saçma bulanların olduğunu biliyorum. Peki, onlara bir virüsten bile öğreneceğimiz şeyler olduğunu söylesem ters kollu gömleği üzerime geçirmeye çalışırlar mı?

Saf, gerçek insan; özgür insan

İnsanın gerçeği olursa sahtesi de olur mu? Sahte insan var mı? Tam olarak öyle değil. O halde ne demek saf, gerçek insan, özgür insan? Zweig’ın [3] anlattığına göre, Montaigne Rouen’de rastladığı Brezilyalılara (Brezilya yerlilerine) olağanüstü ilgi gösterir. Çünkü onların modern denilen insan gibi özellikleri bulunmamaktadır. Fiyakalı giysileri, abartılı inançları ve iki yüzlü ahlâkları… Montaigne o insana geri dönüşün mümkün olmadığını bilir. Onu en çok yaralayan gerçeklerden biri de budur. Ama o insana yaklaşma isteği ve çabasını asla terk etmez. Bu istek ve çabayı asla terk etmeyen kişi Rönesans hümanizminin yarattığı dünya ülküsünün yavaş yavaş yok olmaya başladığı bir çağda yaşamıştır. Din savaşlarının bütün Avrupa’yı bir uçtan diğer uca kırıp geçirmesine şahit olmuştur o. Katoliklerle Protestanlar acımasızca birbirlerini öldürürken bir yandan, barbarlık ve bağnazlık kol geziyordu Montaigne’in çağında. Gencecik bir çocukken o, Bordeaux’da tuz vergisine karşı çıkan halk ayaklanmasının vahşice bastırılmasına tanık olmuş, insanların sokaklarda parçalanmasına, kazıklara geçirilmesine, ölü bedenlerin leş kargaları tarafından paylaşılmasına şahit olmuştur. Yıkılıp yakılan köyler, baştan sona kılıçtan geçirilen askeri birlikler ve bütün bunlar yaşanırken dış dünyada, kendi kendine sürekli ‘nasıl özgür kalabilirim?’ diye soran bir düşünürdür sözünü ettiğimiz.

Kendi kendini esir eden insan

Evet, insan saf varlığının üzerine kat kat kabuklar örerek kendi özgürlüğünü baltalayıp, kendi kendini esir kılar. Bu kabukları kimi zaman gelenek, kimi zaman ahlâk olarak, kimi zaman ekonomi kimi zaman teknoloji olarak, kimi zaman inanç kimi zaman sanat olarak, tür tür, çeşit çeşit ad ve gerekçeyle öreriz etrafımıza ve ördükçe doğaya yabancılaşıp kendi yarattıklarımızın esiri haline geliriz. Kendi kendine tapan, esir ve kör insan oluruz. Arılarla Dans adlı kitabıyla ülkemizde de oldukça popüler olan Brigit Strawbridge Howard bu kitabında durumu şu şekilde özetliyor:

Kırklı yaşlarımın başında aniden ve keskin bir biçimde fark ettiğim doğadan kopuşun benim bilinçli bir tercihim yahut bile isteye verdiğim bir karardan ortaya çıkmadığına emindim, bu yüzden de yıllar hatta on yıllar boyunca bana fark ettirmeden gelmiş olmalıydı.”

Gelen şey yüzyıllar boyunca etrafımızda ördüğümüz, bizi özel kıldığını sandığımız ama bize acıdan başka bir şey getirmeyen doğadan kopuş ve kabukların arasında esir oluştu. Çok kullandığımı biliyorum ama daha çok kullanmam gerektiğinin de farkındayım; Yaşar Kemal Kuşlar da Gitti’de ne güzel söylüyor:

İnsanlıktır bu… Kat kattır, en sağlam, en güzel mücevheri en alttadır, soydukça insanlığı, kabuğundan soydukça, bir kat, iki, üç, dört, beş kat, gittikçe aydınlanır insanlık, güzelleşir. Çirkin olan insanlığın en üst kabuğudur. Adam olan hem kendi kabuğunu, hem insanlığın kabuğunu durmadan soymaya çalışır. Soydukça ortalık aydınlanır, soydukça…”

Bildiğimiz tarih kabuk soyanların değil kabuk örenlerin tarihi. Kabuk soyanlar var, var ama sayılı. Kabuk örenler kitleler halinde. Onlar ördükçe güçleniyor, onlar ördükçe insan kaybediyor, esirleşiyor. Nasıl özgür olabilirim diyen insan çevirip kafasını doğaya bakmalı. Orada milyonlarca öğretmen var özgürlük dersini anlatan; kimi zaman bir kuş, kimi zaman bir ot, kimi zaman da bir virüs.

*

[1] Wladen adlı kitabından alıntıdır. Zeplin Yayınları, Türkçesi: Aykut Örküp. 5. Basım, 2018, s. 56-57.
[2] Akıl konusu bir muamma; yaygın inanışa göre en akıllı canlı insan, bence öyle olmasa da.
[3] Stefan Zweig’ın Montaigne adlı eseri.

[Bir şarkının hikayesi] Aquarius/Let the Sunshine In- Fifth Dimension

2020 yılının krizlerle dolu bir yıl olacağını tahmin eden astrologlar, 2021 yılına girerken dünyayı nelerin beklediğini konuşuyordu. 2021 yılının astrolojide ayrı bir önemi vardı çünkü bu yıla girmeden çok kısa bir süre önce Jupiter ve Satürn kova burcunun 0°’sinde kavuşarak 200 yıllık yepyeni bir döngüyü başlatmışlardı ve Kova Çağı’na girilmişti. Astrolojide kova burcu yeni icatları, insan haklarını teknoloji, uzay ve bilim ile ilgili konuları sembolize ediyordu ve önümüzdeki dönem dünyada devrimleri, rejim değişikliklerini, hak, adalet, eşitlik ve özgürlük temalarını çok sıklıkta konuşacağımız bir dönem olacaktı.

1960’lı yıllarda Amerika, Vietnam’da kazanamayacağı bir savaşa girmişti. Ülkede sivil haklar ile ilgili yürüyüşler oluyor ve savaş karşıtı Hippi hareketi tarih sayfalarında yerini alıyordu. Hippi hareketi savaşı son erdirme ve insanların üzerindeki baskıyı azaltma hedefleri doğrultusunda taraftar toplamak için bazen astrolojik ve hatta yarı dinsel klişeler kullanıyordu.

Hair Müzikali’nden…

Tam bu dönemlerde 1967’de Broadway’de gösterime giren “Hair” müzikali, Hippi karşı kültürünü ve 1960’ların seksüel devrimini konu alıyordu. Sözlerini Gerome Ragni ve James Rado‘nun yazdığı ve müziklerini de Galt MacDermot’un bestelediği Hair Müzikali, “Kova Çağı”nda New York’ta bohem bir hayat süren  ve politik olarak aktif olan uzun saçlı bir grup hippinin, Vietnam Savaşı’ndaki zorunlu askerliğe karşı mücadelesini anlatıyordu.

Bu müzikalin şarkıları, Vietnam savaşı karşıtı barış hareketlerinin marşları haline gelmişti.

Özellikle bir şarkıda Kova çağının arifesinde olduğumuzu ve bu çağa girildiğinde barışın tüm dünyaya hakim olacağını müjdeleniyordu. Çağ değişiminin ne zaman olacağı konusunda astrologlar arasında farklı görüşler olduğu için insanlar kendi tezleri doğrultusunda Yeni Çağın başlangıç tarihini belirliyorlardı ve “Hair” müzikalinin yazarları için Kova Çağının 1967’de başladığını söylemek oldukça konforlu olmuştu.

“Ay yedinci eve girdiğinde
Ve Jüpiter Mars ile aynı hizaya geldiğinde
O zaman barış, gezegenlere rehberlik edecek
Ve aşk yıldızları yönlendirecek

Bu Kova Çağının şafağıdır
Kova Çağı
Kova, kova”

1967 yılında gösterime giren müzikalin başarısı 1969 yılında yaşanan basit bir kayıp eşya hikayesi ile bambaşka bir boyuta taşınacaktı.

Beş kişiden oluşan Fifth Dimension grubunun üyelerinden biri New York’ta bir takside cüzdanını unutmuştu ve onu bulan kişi, grubun çaldığı Americana oteline bizzat gelerek cüzdanı sahibine iade etti. Bu kişi Hair müzikalinin prodüktörlerinden biriydi ve grup üyelerinin tamamını müzikaline davet etme nezaketini göstermeyi de ihmal etmedi.

Grup üyeleri gösterimden çok etkilenmişler ve bir şarkıya bayılmışlardı. “Mutlaka bunu yapmalıyız “diyerek prodüktörleri Bones Howe’a gittiler. Prodüktörleri onlara müzikalin albümünün çıktığını ve pek satmadığını ve bunun pek iyi bir fikir olmadığını söylediyse de grup üyeleri prodüktörlerini gösterimi izlemesi konusunda ikna ettiler. Bir müzik dergisine verdiği röportajda Howe başında projeye karşı olduğunu itiraf etmişti:

Beni rahatsız eden Aquarius’ın daha önce birkaç kere yorumlanmış olduğu ve pek başarılı olmadığı idi. Şarkıya farklı olarak ne katabileceğimizi bilmiyordum. Gösteriyi izlemeye gittim ve “The Flash Failures”’ı söylediklerinde şarkının sonundaki “Let the Sunshine in” olarak tekrarlanan 3 ölçülük bir bölüm dikkatimi çekti. Çok akılda kalıcı idi ve bunu Aquarius’ın sonuna ekleyebilir miyim diye düşünmeye başladım. Fakat Broadway’deki bir müzikalin şarkılarını öylesine değiştiremezsin. Otele döner dönmez editörü aradım ve Fifth Dimension’ın Aqurius’ı kaydetmek istediğini ve şarkının sonuna da “Let the Sunshine in” i eklemek istediğimi söyledim, kabul etti ve stüdyoya girdik.”

https://www.youtube.com/watch?v=oPK7ZF6jfJE

 

“Aquarius/Let the Sunshine In” 1969’un en popüler şarkılarından biri oldu ve nisan ve mayıs aylarında altı hafta boyunca Bilboard Hot 100’de liste başında kaldı. 1970 yılında iki Grammy ödülü alan şarkının Forrest Gump filminde de çok önemli bir yeri vardı. 1979 yılında Hair müzikali sinemaya adapte edildi.

Amerikan Film Enstitüsü‘nün “100 sene, 100 şarkı” listesinde Medley: Aquarius/Let the Sunshine In 33’üncü sırada gösterilmiştir.

Kaynakça

  • Songfacts: Aquarias/Let the Sunshine In”
  • Uitti J., Behind The Song Aqurius, American Songwriter, October 2021
  • Efe B., Kova Çağına Girdik:2021 yılında dünyayı neler bekliyor, Aralık 2020, Astroloji
  • Wikipedia, Aquarius, LetThe Sunshine In, Hair