Ana Sayfa Blog Sayfa 1197

TÜİK: Tahıl üretimi geçen yıla göre yüzde 15 düşecek

Tüm Türkiye’yi etkileyen kuraklığa, üretim maliyetlerindeki astronomik artış eklenince tahıl ve bitkisel ürünler ile sebze üretimi endişe verici seviyede düştü. Hesaplamalara göre buğday üretimi yüzde 13,9, arpa üretimi yüzde 30,7, kırmızı mercimek üretimi ise yüzde 30 oranında azalacak.

Türkiye İstatistik Kurumu‘nun (TÜİK), ‘Bitkisel Üretim 2.Tahmini, 2021’ raporuna göre, üretimin tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerde yüzde 12, sebzelerde yüzde 0,2 azalması, meyveler, içecek ve baharat bitkilerinde yüzde 4,6 oranında artması bekleniyor. Buna göre üretim miktarları, 2021 yılında yaklaşık olarak tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerde 62,7 milyon ton, sebzelerde 31,1 milyon ton, meyveler, içecek ve baharat bitkilerinde 24,7 milyon ton olarak gerçekleşecek.


Tahıl ürünleri üretim miktarlarının ise 2021 yılında bir önceki yıla göre yüzde 15 oranında azalarak yaklaşık 31,6 milyon ton olacağı öngörüldü. TÜİK, bir önceki yıla göre buğday üretiminin yüzde 13,9 oranında azalarak yaklaşık 17,7 milyon ton, mısır üretiminin değişmeyerek 6,5 milyon ton, arpa üretiminin yüzde 30,7 oranında azalarak yaklaşık 5,8 milyon ton, çavdar üretiminin yüzde 32,4 oranında azalarak 200 bin ton, yulaf üretiminin yüzde 9,1 oranında azalarak 286 bin ton olacağını tahmin etti.

Baklagil üretiminde yüzde 30’a varan düşüş

Rapora göre, nohut yüzde 24,6 oranında azalarak 475 bin ton, kuru fasulye yüzde 8 oranında artarak 302 bin ton, kırmızı mercimek yüzde 30 oranında azalarak 230 bin ton, patates ise yüzde 1,9 oranında azalarak 5,1 milyon ton  üretilecek.

Yağlı tohumlardan soya üretiminin yüzde 16 oranında artarak 180 bin ton, ayçiçeği üretiminin yüzde 15,6 oranında artarak yaklaşık 2,4 milyon ton olacağı da öngörüldü.

Tütün üretiminin yüzde 7,7 oranında azalarak 73 bin ton, şeker pancarı üretiminin ise yüzde 15,3 oranında azalarak 19,5 milyon ton olarak gerçekleşeceği tahmin edildi.

Sebze üretimi de azalacak

Sebze ürünleri üretim miktarının 2021 yılında bir önceki yıla göre yüzde 0,2 azalarak yaklaşık 31,1 milyon ton olacağı tahmin edildi. Sebze ürünleri alt gruplarında üretim miktarları incelendiğinde, yumru ve kök sebzelerde yüzde 2,1, başka yerde sınıflandırılmamış diğer sebzelerde ise yüzde 2,5 oranında artış olurken, meyvesi için yetiştirilen sebzelerde ise yüzde 0,8 oranında azalış olacağı öngörüldü.

Sebzeler grubunun önemli ürünlerinden biber (salçalık, kapya) üretiminde yüzde 13,6, kuru soğanda yüzde 5,3, sakız kabakta yüzde 10,9 oranında artış olurken, domateste yüzde 2,9, karpuzda yüzde 1,6, hıyarda yüzde 2 oranında azalış olacağı tahmin edildi. Meyve üretiminin 2021 yılında bir önceki yıla göre artacağı tahmin edildi.

Meyveler içinde önemli ürünlerin üretim miktarlarına bakıldığında, bir önceki yıla göre elmada yüzde 0,3, üzümde yüzde 12,8, kirazda yüzde 6,8 oranında azalış olacağı tahmin edilirken, şeftalide yüzde 1,1, çilekte yüzde 20,3, zeytinde yüzde 35,4 oranında artış olacağı öngörüldü.

Turunçgil meyvelerinden mandalinada yüzde 14,7, portakalda yüzde 30,6, limonda yüzde 30,4, sert kabuklu meyvelerden fındıkta yüzde 2,9 oranında artış olurken antep fıstığında yüzde 59,7 oranında azalış olacağı tahmin edildi.

Muz üretiminin yüzde 19,1 oranında artması, incir üretiminin ise değişim göstermeyerek 320 bin ton olması bekleniyor.

Hekimlerden Rümeysa Şen’in ölümüne tepki: Kaza değil, cinayet

Ankara Şehir Hastanesi’nde 36 saat nöbet tuttuktan sonra aracıyla evine dönerken bir kamyona arkadan çarparak vefat eden 25 yaşındaki asistan hekim Rümesya Berin Şen için meslektaşları bugün eylem yaptı.

Asistan hekimlerin çalışma koşulları nedeniyle öldüğünü, Şen’in vefatının kaza değil cinayet olduğunu belirten Ankara Tabip Odası yetkilileri ve çok sayıda hekim, hastane önündeki açıklamada, Şen’in kazada değil, “göz göre göre gelen çalışma şartlarının sebep olduğu cinayet” nedeniyle öldüğünü belirtti.

Türkiye geneli sağlık hizmetlerine artan talep karşısında tüm sağlık çalışanlarının yükünün arttığını, Sağlık Bakanlığı hastanelerine yapılan başvuru sayısının 2001 yılında 64 bin iken, sağlıkta dönüşüm programı sonrası 2019’da 387 bine yükseldiğini belirten hekimler şu ifadelere yer verdi:

“Hem sağlık hizmetlerinin hastanede verilen hizmetler çerçevesine indirgenmesi hem de pandemi ile mücadelenin hastane kapılarında başlaması ise sağlık emekçilerini özellikle de asistan hekimleri ağır iş yükü altında ezilerek tükenme noktasına getirdi. İktidar sağlık hizmetlerinin örgütlenme sorununun faturasını sağlık emekçilerine çıkarmaktadır. Ayaktan başvuru ve yatan hasta yükündeki artış karşısında asistan hekimler uzun mesai saatleri boyunca birden fazla kliniğe bakmaya mecbur bırakılarak artan talep karşılanmaya çalışılıyor.”

Hekimler ameliyatlara uykusuz giriyor

Kötü çalışma koşulları nedeniyle Rümeysa Berin Şen gibi Melike Erdem, Ece Ceyda Güdemek, Emre Bakırlı, Mustafa Yalçın’ın da yaşamını yitirdiğini hatırlatan tabipler şunları kaydetti:

“Gerek mobbing gerek uzun çalışma saatleri ve gerekse sağlıkta şiddetin çözülmemesi sebebiyle ölüme sürüklendiler. Asistan hekimlerin çalışma şartlarının düzeltilmesi için kaç meslektaşımızın daha ölmesi gerekiyor? Bir devlet memuru ayda ortalama 168 saat mesai yaparken bir asistan hekimin mesai süresi 360 saati bulmaktadır. Asistan hekimler çoğu branşlarda 36 saate varan sürelerde çalışıyor. Hekimler uykusuz, yorgun geçen gecenin ardından polikliniklerde 100’e yakın hasta muayene ediyor, gözleri uykudan kapanmak üzereyken ameliyata giriyor.

İş yükünü asistan hekimler sırtlıyor

Hastalarımıza soruyoruz… 30 saattir çalışan asistan hekimin 80’nci hastası ya da ameliyat ettiği kişi olmak ister misiniz? Maksimum ne kadar çalışacağımız hiç konuşulmazken maksimum ne kadar ücret ödeneceği ise her yerde karşımıza çıkıyor. Bu çok net ki, ucuz iş gücü olarak görülüyoruz. Performans sistemi nedeniyle ücret kesintisi yapılacağı zaman akla ilk gelenler hastanenin iş yükünü sırtlayan asistan hekimler oluyor.

Artık yeter!

Biz asistan hekimler artık yeter diyoruz. Hekimlik yaparken dayatılan insanlık dışı çalışma şartları nedeniyle bir arkadaşımızı daha kaybetmeye tahammülümüz yok! Uzmanlık eğitimi almak için geldiğimiz kliniklerde asıl görevimizin öğrenmek olduğunu hatırlatıyor, nitelikli eğitim istiyoruz. İnsanca çalışma koşullarının sağlanmasını adaletsiz görev dağılımına son verilmesini talep ediyoruz. Yataklı kurumlar yönetmeliğinde değişikliğe gidilerek nöbet ertesi izin hakkının ücret kesintisi olmaksızın ön koşulsuz tanımlanmasını istiyoruz.”

Dünya Ticaret Merkezi bir günde yüzlerce kuşu öldürdü

ABD eyaleti New York’un Manhattan sokaklarında göç sırasında yaşamını yitiren 261 kuşun cansız bedenine ulaşıldı.

Kaldırıma saçılmış yüzlerce parlak renkli göçmen kuş cesetleri, Dünya Ticaret Merkezi kompleksinin dış cephesinde sonlarını bulmadan önce sonbaharda güneye doğru yolculuk yapıyordu.

‘Korku filminden bir sahne gibi’

Kuşların cansız bedenlerini toplayan Melissa Breyer “Oraya vardığımızda saat 06.15’ti ve güneş tam olarak doğmamıştı. Ama yine de onları görebiliyordunuz. Korku filminden bir sahne gibiydi” ifadelerini kullandı.

NYC Audubon‘un Güvenli Uçuş Projesi için gönüllü olan Breyer, Manhattan’da ölü kuşları aramak için sabah saatlerinde sokakları turluyor. Yıllardır bu işi yapan Breyer daha önce bu ölçekte bir ölüm ile karşılaşmadığını söyledi.

‘Lütfen ışıkları kapatabilir miyiz?’

Dünya Ticaret Merkezi çevresinde siyah beyaz ötleğenler, Amerikan kızılkuyrukları, kuzey parulaları ve fırın kuşları dahil olmak üzere 261 ölü kuşa rastlandı. Daha sonrasında New York’ta bir vahşi yaşam rehabilitasyon merkezi olan Wild Bird Fund‘a 30 tane daha getirdi.

Sosyal medya hesabından bir paylaşım yapan Breyer “Lütfen göç sırasında ışıkları kapatabilir miyiz?” ifadelerini kullandı. Paylaşımındaki videoda ise Breyer’in Dünya Ticaret Merkezi kompleksini koşu ayakkabılarıyla gezdiği, birkaç adımda bir durup düşen kuşu aldığı ve plastik bir torbaya koyduğu görüntüleniyor.

https://twitter.com/MelissaBreyer/status/1437813494141886467

Her yıl on binlerce ölüm

Vice News’in aktardığına göre her yıl New York’ta yaklaşık 90 bin ile 230 bin arasındaki göçmen kuşun bina camlarına çarparak öldüğü tahmin ediliyor. Göç mevsiminin sadece altı hafta sürdüğü düşünülürse bu sayı oldukça yüksek.

Her yıl da tablo daha da kötüleşiyor. Wild Bird Fund direktörü Rita McMahon’a göre, merkez tarafından tedavi edilen kuş hastalarının sayısı geçen yıla göre yüzde 20 arttı.

Neden ölüyorlar?

Her sonbahar göçünde bu kadar kuşun ölmesinin ise birkaç nedeni var. Kuşlar yansımaları anlayamıyor ve dolayısıyla şeffaf camı fiziksel bir engel olarak düşünmüyor.

Ek olarak, geceleri parlak ışıklar, potansiyel olarak iç yön algılarını bozarak göçmen kuşları çekiyor. Bir nevi ölüm tuzağı haline geliyor.

Ne yapılabilir?

Çarpışmaları önlemenin kolay ve etkili yolları var. Örneğin dış mekanlar için cam desenleme, gölgeliklerle kaplama veya cam filmleri ekleme gibi sayısız kuş dostu bina tasarımları mevcut.

Ocak ayında New York’ta Yerel Kanun 15 yürürlüğe girdi ve yeni bina projelerinin cephelerinin en az yüzde 90’ında 75 fit yüksekliğe kadar kuş dostu malzemeler içermesini zorunlu kıldı. Ancak, Dünya Ticaret Merkezi kompleksindekiler gibi mevcut binalar önemli ölçüde yenilenmedikçe, yasa onlar için geçerli değil.

Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank’tan faiz indirim kararı

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından alınan politika faizinin 200 baz puan düşürülmesi kararının ardından, kamu bankaları Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank kurumsal kredi faiz oranlarında indirime gitti.

Ürün ve vade yapısına göre 200 baz puana kadar değişen oranlarda indirim yapılırken, oran değişikliğiyle konutta 1 milyon TL’nin altındaki kredi için faiz yüzde 1,29’a indi.

Faiz oranlarındaki indirim 22 Ekim’den itibaren geçerli

Üç banka tarafından yapılan ortak açıklamada, kurumsal kredi faiz oranlarındaki indirimin 22 Ekim’den itibaren geçerli olduğu ifade edildi.

Açıklamada, “Konut kredileri faiz oranlarında ise 26 Ekim 2021 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 1 milyon TL altı tutarlarda yüzde 1,29, 1 milyon TL üzerindeki tutarlarda ise yüzde 1,34 faiz oranları uygulanmaya başlanacaktır” denildi.

Kamuda 1 milyon altı 120 ay vadeli konut kredi faizi yüzde 1,38 seviyelerindeydi.

Açıklamada, “Ülke ekonomisi ve istihdamının güçlendirilmesine katkı sağlamaya, müşteriler ve firmaların yanında olmaya devam edileceği” ifadeleri de kullanıldı.

Merkez Bankası geçen hafta politika faizini 200 baz puan düşürerek yüzde 16’ya indirmiş, karar sonrası da TL büyük oranda değer kaybetmişti. Merkez Bankası’nın faiz kararının ardından kamu bankalarının da faizleri düşüreceği tahmin ediliyordu.

TVD, Bolu’da 15 kızıl geyiğin öldürülmemesi için Tarım ve Orman Bakanlığı’na dava açtı

Vegan Derneği Türkiye (TVD), Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından hazırlanan 2021-2022 Av Yılı Av Turizmi Uygulama Talimatı çerçevesinde Bolu’da avlanması planlanan 15 kızıl geyiğin öldürülmesine engel olmak için Tarım ve Orman Bakanlığı’na dava açtı.

Ulusal ve uluslararası düzeyde koruma altında olan kızıl geyiklerin yaşam hakkı, birey başına en az 9.300 TL, en fazla 14.800 TL’den ihaleye çıkartılmıştı.

16 kızıl geyiğin öldürülmesi engellenmişti

Bolu İdare Mahkemesi’nde açılan davada dernek, 28 Şubat 2022 tarihine kadar Bolu’nun Mudurnu Sırçalı, Kıbrısçık, Seben Merkez ve Seben Taşlıyayla bölgelerinde koruma altındaki 15 kızıl geyiğin “avlattırılması işi” ihalesinin etiğe ve hukuka aykırılık teşkil etmesi sebebiyle yürütmenin acilen durdurulmasını ve iptalini talep etti.

Geçtiğimiz yıl ise Bolu İdare Mahkemesi, Bolu Belediyesi Hayvan Hakları Komisyonu’nun başvurusu üzerine, 16 kızıl geyiğin avlanması yönünde açılan ihale için yürütmeyi durdurma kararı vermiş, davaya müdahil olan av şirketinin ve Tarım ve Orman Bakanlığı’nın temyiz talebini reddederek avlanmanın önüne geçmişti.

‘Av turizmi ve avcılık etik, hukuk ve bilim dışı’

Sivil toplum kuruluşları, belediyeler, milletvekilleri ve baroların harekete geçmesiyle de Türkiye’nin birçok şehrinde yaşayan kızıl geyikler, ceylanların ve yaban keçilerinin öldürülmesi hukuka aykırılık gerekçesiyle mahkeme kararlarıyla önlenmişti.

TVD tarafından mahkemeye sunulan dava dilekçesinde de bu emsal kararlara atıfta bulunuldu ve bakanlık izniyle yürütülen av turizmi ve avcılık faaliyetlerinin etik, hukuk ve bilim dışı olduğuna vurgu yapıldı.

TVD dava dilekçesinde şu ifadelere yer verdi:

Söz konusu davalarda her seferinde Davalı Bakanlık ve ihaleleri kazanarak kotaları satın alan, daha sonra davaya müdahil olan acenteler tarafından hukuka uygun bir işlem gerçekleştirildiğine dair hiçbir delil dosyalara sunulamamış, cevap olarak sadece maddi kazanç sebebi öne sürülmüştür. Anayasal bir hak olan yaşam hakkı yalnızca insanların değil, insan dışı hayvanların da gözetilmesi gereken temel haklarındandır.

Ayrıca açık hukuka ve mevzuata aykırılığın yanında, olası bir ret kararının önümüzdeki yıl mart ayına kadar süregelecek hukuka aykırı işlemin devamı ve hayvanların ölecek olması anlamına geleceğinin aşikâr olduğu; dönüşü olmayan ve maddi zararlarla karşılaştırılamayacak bir zarara sebep olacağı açıktır.”

TVD, eylül ayında da Hayvan Hakları ve Etiği Derneği ile birlikte Adana, Mersin, Niğde, Hatay ve Kayseri’de 70 yaban keçisinin avlanmasına karşı da dava açmıştı.

Ayrıca dernek, Yunuslara Özgürlük Platformu, Hayvanlara Adalet Derneği (HAD) ve Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin (HAKİM) de katkılarıyla, İzmir Barosu ve Ankara Barosu’nun açtığı Türkiye çapındaki tüm av ihalelerinin ve Merkez Av Komisyonu (MAK) kararlarının iptalini talep eden davalara müdahillik başvurusunda bulunmuştu.

Sağlıklı bir gelecek için kırmızı alarm

Lancet artık geleneksel hale gelen ve her yıl yayımladığı ‘Sağlık ve İklim Değişikliği Geri Sayım Raporu‘nun 2021 yılı güncellemelerini geçtiğimiz günlerde açıkladı. 44 sayfalık rapor küresel iklim değişikliği ve ona bağlı sağlık sorunları için giderek artan riskleri özetliyor. Gıda ve su sıkıntısının arttığının altını çizen Lancet’in 2021 raporu artan sıcak dalgaları ve bulaşıcı hastalıklar nedeniyle birçok bölgede karşılaşılan sağlık risklerinin önceki yıllara göre daha da arttığını vurguluyor.

Raporun yazarlarının 2021 yılı içinde belirlediği 40 ana başlık altındaki tespitlerden bazıları ise şunlar:

  • Mevcut Covid-19 pandemisi sonrası toparlanma planları Paris İklim Anlaşması ile uyumlu değil, sera gazı emisyonlarını artırıcı özellikler taşıyor. Bu nedenle de çevre ve insan sağlığı üzerinde uzun süreli olumsuz etkileri olacak.
  • Fosil yakıtların iklim üzerindeki yıkıcı etkilerinin çok iyi bilinmesine rağmen, devletler fosil yakıtları desteklemeye halen devam ediyor.
  • 2020’de, 65 yaşın üzerindeki yetişkinler 3,1 milyar gün sıcak dalgasına maruz kalırken, bu rakam önceki on yıllık dönemde yılda ortalama 2,9 milyar gündü. Sıcak dalgalarından en çok Çin, Hindistan, Amerika, Japonya ve Endonezya’daki yaşlı insanları etkiliyor.
  • İklim değişikliği ve arkasındaki etkenler, bulaşıcı hastalıklar için ideal koşullar yaratarak dang humması, Zika, sıtma ve kolera gibi hastalıkları kontrol etmek için onlarca yıldır gösterilen çabaları boşa çıkartma riski taşıyor. İnsani gelişme endeksi düşük olan ülkelerin yüksek yerlerde ve diğer alanlara kıyasla daha serin bölgelerinde sıtmaya elverişli ortamlar çoğalıyor.
  • Mevcut deniz seviyelerinden beş metre ve altındaki yüksekliklerde yaşayan 569,6 milyon insan var ve bu insanlar sel, şiddetli fırtına, toprak ve su tuzlanması riskleriyle karşı karşıya kalabilir. Bu insanların çoğu bu bölgeleri kalıcı olarak terk etmek ve daha iç bölgelere göç etmek zorunda kalma olasılığı her geçen gün artıyor.
  • Ülkelerin büyük bölümünde, sağlık sistemleri, mevcut ve gelecekte ortaya çıkabilecek iklim kaynaklı sağlık krizlerine karşı yeterince hazır değil. 2021 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı bir ankette 91 ülkenin sadece 45’i (%49) iklim değişikliği ve sağlık alanında uyum değerlendirmesi yaptığını örgüte bildirmiş.
  • 2020’de, dünya genelindeki karaların yüzde 19’u, yıl boyunca aşırı kuraklıklardan etkilenmiş; bu oran 1950 ve 1999 yılları arasında yüzde 13’ü aşmamıştı.
  • İklim değişikliği, kuraklık olaylarının sıklığında, yoğunluğunda ve süresinde bir artışa yol açıyor, su güvenliğini, sanitasyon hizmetlerini ve gıda verimliliğini tehdit ediyor ve orman yangınları ve kirleticilere maruz kalma riskini artırıyor.
  • İklim değişikliği, 2019’da 2 milyar insanı etkileyen gıda güvencesizliğini (açlık) daha da arttırma riski taşıyor. Artan sıcaklıklar bitkilerin olgunlaşma süresini kısaltıyor, azalan verim nedeniyle gıda sistemlerimiz üzerindeki yük de artıyor. Lancet’in raporuna göre 1981 – 2010 seviyelerine kıyasla, mısır bitkisinde mahsul verim potansiyeli yüzde 6, buğdayda yüzde 3 ve pirinçte yüzde 1,8 düşüş yaşanmış.
  • İncelenen kıyı ülkelerinin yüzde 70’inin (136 ülkeden 95’i) karasularında ortalama deniz yüzeyi sıcaklığı 2003-2005 dönemine kıyasla yükseldi. Bu, söz konusu ülkelerin deniz kaynaklı gıda güvenliğine yönelik tehdidin giderek arttığını gösteriyor. Dünya çapında 3,3 milyar insan gıdasını denizlerden elde etmekte…

Raporun sorumlu yazarı Romenello gelecek için fazla ümitli değil. Raporu açıklarken ‘‘Sağlık ve iklim değişikliği konusundaki ilerlemeyi beş yıldır takip ediyoruz ve ihtiyacımız olan hızlandırılmış değişimi ne yazık ki hâlâ göremedik. Emisyonlar, yenilenebilir enerji ve kirlilikle mücadele alanlarındaki eğilimler olumlu yönde çok az ilerleme gösterdi. Bu yıl yoğun sıcak hava dalgaları, ölümcül seller ve orman yangınları birçok insanı mağdur etti. Bütün bunlar, iklim değişikliğine karşı mücadele etmediğimiz her gün, durumun daha da kritik hale geldiğini gösteren dehşet verici uyarılardır.’ diyor.

COP26’ya katılacak liderlere çağrı

Raporun ilerideki sayfalarında raporu hazırlayan çalışma grubu gelinen son noktada bir kez daha önerilerini belirtiyor. Covid-19 salgınının küresel krizler karşısında uluslararası işbirliğinin önemini bir kez daha hatırlattığı belirtilen raporun yazarları, 31 Ekim 2021 Pazar günü İskoçya’nın Glasgow kentinde başlayacak olan BM İklim Değişikliği Konferansı’na (COP26) katılacak ülke liderlerine, hızla karbon emisyonlarını azaltma ve özellikle Covid-19 pandemisi sonrası ekonomileri yeniden canlandırmak için yapılacak kamu harcamalarının eşitsizlikleri azaltma için kullanılması çağrılarını yapıyor. Raporun bu bölümünde ‘ekonomileri yeniden canlandırmak için kullanılacak fonların yeni ve yeşil iş olanaklarının yaratılması için kullanılmasının ve yeşil toparlanma sürecinin yaşanmasının gelecekte daha sağlıklı toplumların oluşturulmasını sağlayacaktır’ deniliyor.

Lancet raporu petrol, doğal gaz ve kömür için büyük sübvansiyonların ve temiz enerji için sınırlı finansal destek içeren fosil yakıt odaklı bir toparlanmanın, kısa vadeli ve dar perspektifli ekonomik hedefleri karşılama potansiyeline sahip olsa da dünyayı uzun vadede geri dönülmez bir şekilde yıkıma taşıyacağı ve Paris Anlaşması’nda belirtilen en fazla 1,5 derecelik sıcaklık artışı hedefini tutturmayı imkânsız hale getireceği uyarısında bulunuyor. Bunun bedelini toplumların ödeyeceği belirtilen raporda ‘İklim değişikliğine katkısı nispeten en az olan düşük gelirli ülkelerin toplumları da en sert darbeyi alacaktır. Hükümetler acil harcamalardan salgın sonrası uzun vadeli toparlanmaya geçerken, bu fonların daha fazlasının, yatırımların ortalama yüzey sıcaklığı artışını 1,5 dereceyle sınırlamak için yapılması gereken yatırım seviyesinin gerisinde kaldığı sıfır karbonlu enerji sektöründe istihdamı teşvik etmek gibi iklim değişikliğini azaltacak şekilde harcanması hayati önem taşıyor’ deniliyor.

Sonuç olarak Lancet Geri Sayım raporu, 2021 yılı itibarıyla birçok ülkenin Paris İklim Antlaşması ile yüklendiği sera gazı emisyonları sınırlama sorumluluğunu yerine getirmediğini ve iklim değişikliğinin çevre ve sağlık üzerindeki olumsuz etkilerine hazırlıklı olmadığını gösteriyor. Raporu hazırlayan bilim insanları grubu çözüm için BM İklim Değişikliği Konferansı’nda; ülke liderlerinin fosil yakıtların kullanımının bırakılması için cesur adımlar atılmasını, pandemi sonrası ekonomiyi canlandırmak için kullanılacak fonların toplumsal eşitsizlikleri azaltmak ve yeşil bir ekonomi yaratmak için kullanılmasını öneriyor.

Öneriler tanıdık… Fosil yakıtların terk edilmesi, eşitsizliklerin giderilmesi ve tüketim toplumu alışkanlıklarının terk edilmesi… Lancet’in geri sayım raporları 2016’dan bu yana her yıl yayımladı, her yıl artan küresel iklim değişikliği gerçeğini gözler önüne serdi ve benzer öneriler yaptı. Fakat bu yıl yayınlanan 2021 raporu da dahil olmak üzere bütün raporlar önerilerin yerine getirilmediğini ve tablonun giderek daha da ağırlaştığını gösteriyor.

O zaman şunun görülmesi gerekmiyor mu; çözüm için yapılması gerekenlerin kapitalist sistem içinde mümkün olmadığı gerçeğinin…

Kastamonu’nun Bozkurt ilçesi yeniden sular altında

Geçtiğimiz ağustos ayında Türkiye tarihinin en yıkıcı sel felaketlerinden birini yaşayan Kastamonu‘nun Bozkurt ilçesi, sağanak yağış sonucunda yeniden sular altında kaldı.

Dere yatağına kurulu ilçe merkezindeki Sınarcık, Yılmaz ve Cumhuriyet caddeleri başta olmak üzere ilçenin birçok yerinde şiddetli sağanak su baskınlarına neden oldu. Şiddetli yağış nedeniyle ilçe merkezinden geçen Ezine Çayı’ndaki su seviyesi yükseldi.

Yaklaşık 40 binayı su bastı

İlçede 11 Ağustos’ta meydana gelen sel felaketinin ardından Ezine Çayı ile bağlanan yan derelerde çalışmaların devam ettiğine dikkati çeken Kastamonu Valisi Avni Çakır, şunları söyledi:

“Şu an devam eden çalışmalar sonuçlanmadığı için yer yer taşkınlar meydana geldi. Buna bağlı olarak ilçemizdeki bazı ev ve iş yerlerinin bodrum katlarını su bastı. Şu ana kadar yaklaşık 40 binanın bodrumlarında su basması olduğunu gördük. İnşallah yarın sabah ya da öğleye kadar bu suların tamamını temizlemeyi düşünüyoruz.”

Neler yaşandı?

 Batı Karadeniz’i etkisi altına alana şiddetli sağanak yağışın ardından 11 Ağustos tarihinde meydana gelen sel felaketi  Kastamonu’nun Bozkurt ve Azdavay ilçelerinde büyük bir yıkıma neden oldu.

Ezine Çayı’nın taştığı Bozkurt’ta dere yatağına kurulu ilçe sular altında kaldı. Fatih ve Ölçer apartmanları tamamen yıkılırken birçok bina yaşanılamaz hale geldi, bir köprü çöktü. Haberleşmenin, elektriğin ve ulaşımın kısıtlandığı ilçede günler süren arama-kurtarma çalışmaları yürütüldü.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kastamonu, Bartın ve Sinop’un “Genel hayata etkili afet bölgesi” ilan edildiğini duyurdu. 82 kişinin hayatını kaybettiği afette 9 kişinin ise kayıp olduğu belirtildi.

COP26 Türkiye Koalisyonu’ndan 6 Kasım Küresel Eylem Günü’ne çağrı

Türkiye genelindeki birçok ekoloji ve iklim hareketinin bir araya gelmesiyle oluşan COP26 Türkiye Koalisyonu, 6 Kasım Küresel Eylem Günü için çağrı yaptı.

6 Kasım’da tüm dünyada 31 Ekim-12 Kasım arasında Glasgow‘da gerçekeleşecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği 26’ncı Taraflar Konferansı sırasında iklim hareketlerinin taleplerini yükseltmek için sokaklara çıkacak.

Türkiye’de de benzer eylemlerin gerekliliğini ifade eden koalisyon, “6 Kasım 2021 Cumartesi günü bulunduğunuz şehirde, köyde, iklim adaleti için mücadele eden yerel kampanyalara ve tabandan örgütlenen gruplara katılın” çağrısında bulundu.

‘Adalet dünya liderleri tarafından sunulmayacak’

Açıklamada “Adalet, bize dünya liderleri veya şirketler tarafından sunulmayacak. Sadece ve sadece biz, tüm dünya halkları için adil bir geleceği tasarlayıp inşa edebiliriz” ifadeleri kullanıldı.

İklim değişikliğinden Covid salgınına, yoksulluktan ırkçılığa birçok kırılma noktasından geçtiğimiz belirtilen açıklamada “Biliyoruz ki, bu krizler artık üst üste geliyor ve hepsi de aynı sebepten kaynaklanıyor. Bu krizlerin etkilerinden kimse kaçamazken, bu krizlere en az etkisi olanlar en fazla acıyı çekenler. Dünyanın her yerinde iklim krizinin yükünü en fazla taşıyanlar en yoksul insanlar ve ‘beyaz olmayan’ topluluklar” denildi.

‘Sistem değişikliğine ihtiyaç var’

Bu kriz noktasına siyasi ve ekonomik sistemimizin eşitsizlik ve adaletsizlik üzerine kurulu olmasından dolayı geldiğimizi belirten koalisyon “Yüzyıllardır, zengin hükümetler ve şirketler, kar elde etmek uğruna insanları ve gezegeni geriye kalacak ağır tahribatı düşünmeden sömürdü. Çözümümüz kısaca: iklim adaleti, sistem değişikliği, tabandan gelen güç! İklim krizi gibi, ekonomik ve politik sistemimiz de insan yapımı. Bu, aynı zamanda yeniden yapılabileceği anlamına gelmekte” dedi.

Tabandan gerçekleşecek bir sistem değişikliğine ihtiyacımız olduğu belirtilen açıklamada “Sorunun çözümünü bütünsel ele almamız gerekiyor.İster işyerinde daha iyi ücret almak için ister temiz su için, ister polis şiddetine veya yeni bir madenin açılmasına karşı savaşıyor olalım; gerek bedenimizin kontrolünü ele almak gerek içinde yaşadığımız ormanların yıkımını durdurmak için mücadele ediyor olalım, sistem içi mücadelelerimizin aynı adaletsiz sisteme yol açtığını görmemiz gerekiyor. Sonuçta, hepimiz bizi etkileyen kararlara katılabilmeliyiz” denildi.

‘Mücadele zamanı’

Açıklamada “Dünyanın neresinde olursanız olun, şu an iklim adaleti için mücadele etme zamanı. Fabrikalarda, iş yerlerinde, okullarda, hastanelerde yani toplumun tüm alanlarında enternasyonal bir anlayışta kenetlenmeye ihtiyacımız var” ifadeleri kullanıldı.

Glasgow’da gerçekleşecek halkların iklim adaleti zirvesine, dünyanın her yerinden internet üzerinden katılmak mümkün. Türkiye’deki harekete dair tartışmalara ise bu adres üzerinden ortak olunabiliyor.

Açıklamada “En önemlisiyse 6 Kasım 2021 Cumartesi günü bulunduğunuz şehirde, köyde, iklim adaleti için mücadele eden yerel kampanyalara ve tabandan örgütlenen gruplara katılmanız” çağrısı yapıldı.

Meyer-Landrut: Türkiye’nin AİHM’in kararlarına uygun hareket etmesi bekleniyor

Avrupa Birliği (AB) Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Nikolaus Meyer-Landrut, iş insanı ve insan hakları savunucusu Osman Kavala‘nın tutukluluğunun dördüncü yılında 10 ülkenin Ankara büyükelçiliklerinin yayınladığı ortak açıklamaya Türkiye’nin tepkisine dair değerlendirmelerde bulundu.

“Ben aslında ortak çıkarlarımızın sarih olduğu alanlar üzerinde çalışmaya çabalıyorum. Ve işbirliğimizi geliştirebileceğimiz alanlara odaklanmaya çalışıyorum” diyen Meyer-Landrut, ancak bu durumun insan hakları, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı konularıyla ilgilenmedikleri anlamına gelmediğini söyledi.

‘Bir geriye gidiş, bir kötüleşme var’

AB Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Nikolaus Meyer-Landrut, 21-22 Ekim tarihlerinde Dalyan ve Bodrum’da, “Deniz Biyoçeşitliliğinin korunması” konusunda AB’nin paydaşı olduğu etkinliklere katıldı.

Etkinlikte BBC Türkçe‘nin sorularını yanıtlayan Meyer-Landrut, 10 ülkenin büyükelçisinin yaptığı Osman Kavala’nın serbest bırakılması çağrısına Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Onların burada yaşaması lükstür” ve Kavala için dediği “Soros artığı” ifadeleri dikkate alınarak AB açısından bu tartışmayı nasıl değerlendireceği soruldu.

Meyer-Landrut ise AB’nin bir hafta önce yayınladığı Türkiye raporunda da belirtildiği gibi Türkiye’de demokrasi ve insan hakları alanlarında gerilemenin devam ettiğini kaydederek şu açıklamalarda bulundu:

Ben aslında ortak çıkarlarımızın sarih olduğu alanlar üzerinde çalışmaya çabalıyorum. Ve işbirliğimizi geliştirebileceğimiz alanlara odaklanmaya çalışıyorum.

Tabii bu, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı bizim ilgili olmadığımız alanlar anlamına gelmiyor. Komisyon hafta başında raporunu yayımladı. Burada da duruma dair AB’nin düşüncelerini, bizim düşüncelerimizi görebilirsiniz. Maalesef bir geriye gidiş, bir kötüleşme var. Raporda da bu ayrıntılarıyla anlatılıyor.

Bu rapor aslında AB’ye katılım anlamında bir rapor ve bu da Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmediği anlamına geliyor ve müzakereler donmuş vaziyette diyebiliriz. Raporun bu vurgularıyla da değişecek gibi değil. Ama iklim konusunda, sağlık, mülteciler ve göç gibi uluslararası konularda birlikte çalışmayabileceğimiz anlamına gelmiyor.”

‘AİHM’in kararlarına uygun hareket etmesi bekleniyor’

Büyükelçilerin sınırdışı edilmesi gibi bir durumun AB Türkiye ilişkilerini nasıl bir noktaya getireceği sorusunu da AB Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçisi şöyle yanıtladı:

Tabii Türkiye, hangi adımı atar atmaz, spekülasyona girmem. Ama uygun adım ne olabilir? Türkiye, Avrupa Konseyi’nin (AK) kurucu üyesi olmaktan haklı olarak gurur duyuyor. Fakat AK kurucu üyesi olarak da bütün üye devletlerin olduğu gibi Türkiye’nin de bu konseyin kurumlarına riayet etmesi gerekiyor.

Örneğin AİHM de bu kurumlarından bir tanesi, onun kararlarına uygun hareket etmesi bekleniyor. Biz Avrupa ülkeleri olarak bütün üye devletlerin bu kurumları kabul etmelerini ve saymalarını, bütün ülkeler gibi Türkiye’nin de bu kararlara riayet etmelerini bekliyoruz.”

‘Desteği krediler şeklinde vermek istiyoruz’

Meyer-Landrut, Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı imzalamasının ardından uyum sürecinde Türkiye’ye ne tür destekler verileceğine dair soruyu da yanıtladı ve destekleri krediler şeklinde vermek istediklerini kaydetti:

Türkiye’de çok ciddi bir yenilenebilir enerjinin kurulmakta olduğunu görüyoruz. Tabii daha düşük bir hızla başlayınca artış da fazla oluyor. Matematik aslında, politikayla alakası yok bunun. AB olarak da bizler aslında birlikte çalıştığımız ülkelere sağladığımız mali yardımlarda bazı değişiklere gitmeye çalışıyoruz. Bu özel bir yaklaşım değil genel bir yaklaşım.

Mesela geçmiş yıllarda Türkiye’ye AB’nin sağladığı destekler, daha önce hibe şeklinde verilen desteklerdi. Bu desteği de krediler şeklinde vermek istiyoruz ve AB mali araçları vasıtasıyla yapmak istiyoruz. Bunlar garantiler aracılığıyla faiz destekleri şeklinde olabilir, yani bu desteği biraz daha rahat sağlayacak mekanizmaları hayata geçirmek istiyoruz.”

‘Destekten yararlanacak ama ödeyebilecek olması da gerekli’

Türkiye’nin destekten yararlanacak ama ödeyebilecek kapasitede de olması gerektiğinin altını çizen Meyer-Landrut, konuyla ilgili şunları söyledi:

Tüm bu yapmaya çalıştıklarımız çok yıllı mali programın bir parçası. Türkiye için bir platform oluşturmaya çalışıyoruz bu anlamda. Kalkınma bankaları tarafından, özel bankalar, Avrupa bankaları, üye devletlerin ulusal bankaları olabilir. Bu bankalar yeşil dönüşüm projelerini finanse edilebilirler. Ama bunun için de Türkiye’nin elinde bu şekilde finanse edilebilecek projeler listesi olması gerekiyor. Destekten yararlanacak ama ödeyebilecek kapasitede olması gerekiyor.

Bunu ödeyebilecek parayı da çıkarabilmeli. Sürdürülebilir projelere biz yeni dönemde destek vermeye çalışıyoruz. Bu çok daha fazla fonun mobilize edilebileceği anlamına geliyor. Bir paradigma değişikliği olacak. Burada ana destek hibeler üzerinden değil krediler üzerinden olmuş olacak.

Gün geçtikçe daha fakir: Dolar/TL kuru 9,85’i gördü

Merkez Bankası‘nın piyasa beklentisinin aksine faiz indirme kararı almasıyla birlikte düşüşünü hızlandıran ve cuma gününü 9,60 liradan kapatan dolar, yeni haftaya da yükselişle başladı.

Pazartesi günü Asya piyasalarında işlemlerin başlamasından kısa süre sonra Dolar/TL kuru 9,85’i aşarak yeni bir rekor kırdı. Dolar, İstanbul serbest piyasada 9,75 liradan açılış yaptı ancak saat 09.40 itibariyle 9,80 liraya yükseldi.

Büyükelçi kararı etkili oldu

Merkez Bankası’nın yüzde 18’den yüzde 16’ya çektiği politika faizi kararının yanısıra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Osman Kavala‘nın serbest bırakılmasını isteyen 10 büyükelçinin istenmeyen kişi ilan edeceğini açıklaması da döviz kurları üzerinde etkili oldu.

Erdoğan, büyükelçilerin “istenmeyen kişi” ilan edilmeleri için Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na talimat verdiğini belirterek “Gerekli talimatı ben de Dışişleri Bakanımıza verdim. Ne yapması gerektiğini söyledim. ‘Bu 10 tane büyükelçinin bir an önce istenmeyen adam ilan edilmelerini hemen halledeceksiniz’ dedim. Bunlar Türkiye’yi tanıyacaklar. Türkiye’yi bilmedikleri, anlamadıkları gün burayı terk edecekler” demişti.

‘Açıklamanın hafta sonu olması şans’

ABD merkezli düşünce kuruluşu Washington Institute’tan Soner Cağaptay, Erdoğan’ın bu açıklamayı piyasaların kapalı olduğu cumartesi gününde yapmasının Türk ekonomisi için büyük bir şans olduğunu söyledi.

Geçtiğimiz hafta 11,25’i gören Euro/TL kuru ise 11,46’ya ulaşarak rekor tazeledi. Geçtiğimiz pazartesi günü 851 lira olan çeyrek altın 929 liraya yükseldi. Gram altın 566liradan satılıyor. Altının ons fiyatı ise 1797 dolar.