Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Paris 2015’den Glasgow 2021’e -2

1-12 Kasım tarihlerinde Glasgow’da düzenlenecek olan BMİDÇS 26. Taraflar Konferansı’nda (T-26) Paris Antlaşması’na taraf ülkelerden, yüzyılın ortasına kadar net sıfıra ulaşmayı ve 2030 sera gazı salımlarını azaltma hedeflerini içeren iddialı (azimkar) NDC’ler ile öne çıkmaları isteniyor. Bu genişleyen hedeflere ulaşmak için, ülkelerin başta kömür, fosil yakıtların aşamalı olarak kaldırılmasını hızlandırması, yenilenebilir enerjilere yatırımı teşvik etmesi, ormansızlaşmayı azaltması ve elektrikli araçlara geçişi hızlandırması vb. pek çok ekonomik ve teknolojik dönüşümü gerçekleştirmeleri gerekecek.

Geçen hafta bu yazı dizisinin birincisinde bugünkü bilgilerimize dayanarak çözümlediğimiz gibi, Aralık 2015’te Paris’te açıklanan hedefler %100 tutturulsa bile -ki ne böyle bir ilerleme sağlanmış durumda ne de 2030 yılında kadar bunun başarılabileceğine ilişkin makul bir olasılık söz konusu- sanayi devrimi düzeylerine kıyasla 2100 yılına kadar 3°C’nin çok üzerinde örneğin 4-5°C’lik bir küresel ısınma ile sonuçlanabilecek. Her şey bugün olduğu gibi devam ederse, küresel kara ve deniz yüzeyi sıcaklıkları yükselmeyi sürdürecek, daha şiddetli yağış, sel ve taşkınlar, orman yangınları, kuraklıklar, daha yüksek hava sıcaklıkları (ör. sıcak hava dalgalarının sıklık, süre ve şiddetindeki artışlar vb.) ekosistem ve habitatlar ile biyoçeşitliliğin zarar görmesine ve türlerin yok olmasına neden olacak.

NDC’lerde hayal kırıklığı

Küresel sıcaklık artışlarını 1.5 °C ile sınırlamak istiyorsak, dünya ülkelerinin önümüzdeki on yılda sera gazı salımlarını en az yarıya indirmesi ve yüzyılın ortasına kadar net sıfır karbondioksit salımına ulaşması gerekiyor. Paris Antlaşması’nın bir parçası olarak, her taraf ülke, olası en yüksek (azimkar) hedeflerini ve zaman içindeki ilerlemeyi yansıtmak için her beş yılda bir iklim değişikliği savaşımı (sera gazı salımlarının azaltılması, yutakların geliştirilip artırılması ve başka insan girişimleri, vb.) hedeflerini NDC’ler aracılığıyla iletmeyi ya da güncellemeyi kabul etti.

İtalya’nın Milan kentinde ay başında yapılan PreCOP26 toplantısının gündemi Paris Anlaşması’nın 1.5°C hedefini canlı tutmaktan Paris Kural Kitabı’nın sonuçlandırılmasına kadar yedi başlıktan oluşuyordu.

Bu hedefler, ülkelerin tüm sosyoekonomik sektörlerinde ya da belirli sektörlerde salımları ne kadar ve nasıl azaltmayı planladıklarını ortaya koymak durumundadır. 2020, bu beş yıllık döngülerin ilkiydi. Bu, Glasgow’da buluşmadan önce ülkelerin 2030 hedeflerini güncellemeleri ve/ya da daha iddialı (azimkar) hedefler yoluyla kuvvetlendirmelerinin beklendiği anlamına geliyor. Ne yazık ki 2020 yılı sonunda AB’yle (27 ülke) birlikte tarafların ancak yarıdan azı (70 ülke) güncelleştirilmiş ve/ya da güçlendirilmiş yeni NDC’lerini sundu. Bu küresel iklim sisteminin korunması, iklim değişikliğinin önlenmesi ve etkilerinin azaltılması açısından çok kötü bir haberdi.

Tüm bu nedenlerle, STK’ların ve en fazla etkilenecek olanların ‘çok yüksek bir sesle’, tüm ülkeleri, ama özellikle gelişmiş (sanayileşmiş, zengin, eski sömürgeci ve emperyalist, yeni küreselleşmeci, vb.) ve büyük-hızla gelişmekte olan tarafları, NDC’lerini küresel sıcaklık artışını 2°C’nin altında tutarak 1.5°C’de sınırlandıracak şekilde güncellemeye çağırması gerekiyor. Özellikle gelişmiş ülkelerin ve Çin Halk Cumhuriyeti vb. gibi en büyük salımları yapan hızla gelişmekte olan ülkelerin başı çekmesi önemlidir. Hedefler önemli olmakla birlikte, hızlı bir şekilde eyleme dönüşmeleri gerekir. Bu nedenle gelişmiş ülkeler, fosil yakıtlara, özellikle kömüre dayalı enerji üretim sistemlerini hızla devreden çıkarmalı ve tüm ülkeler dünya çapında kömürle çalışan yeni termik elektrik santralleri açmamayı ya da bunları finanse etmemeyi taahhüt etmelidir.

Dünya, birlikte çalışmalı

Dünya aynı zamanda, gelişmekte olan ülkelere yurttaşlarına temiz enerji ulaştırmak için daha güçlü ve sürdürülebilir destekler sağlamak için birlikte çalışmalıdır. Bitkiler (ormanlar, çalılar, bozkırlar, savanlar, çayır ve meralar, denizlerdeki fitoplanktonlar, vb.) atmosferden fotosentez yoluyla karbonun uzaklaştırılmasında yaşamsal bir rol oynamaktadır. Hedeflediğimiz küresel ısınma düzeylerine ulaşacak ve iklim değişikliğinin etkisini azaltacaksak, onları korumak çok önemlidir ve şu anda hala birkaç saniyede bir futbol sahası oranında orman ekosistemini kaybediyoruz. Her türlü doğa ve iklim dostu sürdürülebilir üretimin ödüllendirilmesi ve ormanlar ve tarım ekosistemleri korunurken çiftçilerin daha iyi bir yaşam sürmelerine yardımcı olmak için, ülkelerin hiç zaman yitirmeksizin tarımsal ürünlerde küresel ticarette reform yapmak için birlikte çalışmaları gerekiyor.

Ayrıca, yine çok hızlı bir biçimde sıfır salımlı otomobil, traktör, otobüs, minibüs, kamyonet ve kamyon üretim ve kullanımını teşvik ve artırarak havamızı, suyumuzu, toprağımızı temizlemeli ve karbon salımlarını azaltmalıyız. Örneğin, Avrupa Birliği ve İngiltere, 2030 yılına kadar yeni benzinli ve dizel otomobil satışını sona erdirmeyi planlamaktadır. Büyük otomobil pazarlarına sahip ülkeler bu yolu izlemelidir.

Hangi iklim bölgesi ya da kuşağında olursa olsun, son birkaç on yıldan beri Dünya’nın hemen tüm ülkeleri zaten aşırı hava ve iklim olaylarının ve afetlerinin olumsuz ve yıkıcı etkilerini yaşıyor.

Bu yüzden, insanı ve doğal habitatları korumak için etkilenebilirliklerini (etkilenebilirlik gösterge ve faktörlerini geliştirip iyileştirerek) azaltıp direngenliklerini artırarak adil ve sürdürülebilir uyum önlemlerinin de hayata geçirilmesi, gelişmiş ‘zengin’ ülkelerin BMİDÇS Paris Antlaşması aracılığıyla ivedilikle ele alması ve gerçekleştirmesi gereken en yaşamsal konudur, bana göre.

Gerçekte salımları azaltmak için tüm bunlar yapılsa bile, daha fazla değişiklik kaçınılmazdır. İklim değişikliği tehlikesi ve ilişkili en büyük risklerinden en savunmasız kişi, toplum ve ülkelerin (ör. özellikle az gelişmiş ülkelerdeki yoksullar, kadınlar, çiftçiler, vb.) olduğunu ve buna neden olmak için en az ya da hiçbir şeyi onların yaptığını biliyoruz. Daha fazla insan yaşamını ve geçim kaynağını kaybetmeden ve insanlığın güçlükle sağladığı görece refah ve ilerlemeyi azaltıp yavaşlatmadan önce bunu ele almak ve güçlü bir direngenlik oluşturmak için harekete geçilmesi gerekiyor. Bu konunun teknik ayrıntısı için lütfen 9 Ekim 2021 tarihli makalemi okuyunuz. 

Gelişmekte olan ülkeler için Yeşil İklim Fonu

Uluslararası toplum, değişen iklimin etkilerine karşı en savunmasızları (insan, toplum, ülke, sınıf, vb.) gözetmeli ve desteklemelidir. Paris Antlaşması’nın hedef ve yürütme konuları arasında da yer alan, halihazırda iklim değişikliğinden kaynaklanan kayıp ve hasarları önlemek, en aza indirmek ve sürekli ele almak üzere Yeşil İklim Fonu için öngörülenden çok daha fazla eyleme ve finansmana gereksinim vardır. Dünya’nın tüm ülkelerinde, ama özellikle iklim değişikliği etkilenebilirlikleri yüksek ve en yüksek olan gelişmekte olan (ör. Türkiye) ve az gelişmiş ülkelerdeki (ör. Bangladeş, Etiyopya, Maldivler, vb.) erken uyarı (şiddetli hava, şiddetli yağış, fırtınalar, sel, taşkın, kuraklık, sıcak hava dalgası, fırtına kabarması, vb.) sistemlerini, sel ve taşkın koruma ve önleme yapılarını iyileştirmek ve daha fazla can, geçim kaynağı ve doğal yaşam alanı kaybını önlemek için dayanıklı altyapı ve doğa-iklim dostu sürdürülebilir bir tarım inşa etmek için orta ve uzun erimli stratejik planların, hedeflerin ve daha fazla finansmanın uygulamaya konulması gerekiyor.

Türkiye ve benzeri fiziki coğrafya özellikle iklim ve ekolojik biyocoğrafya koşullarına sahip ülkelerde doğal ekosistem ve habitatları korumak ve eski haline getirmek (restorasyon), değişen iklimin etkilerine karşı direngenliği artırmanın güçlü bir yoludur. Gelişen ekosistemler sürdürülebilir tarıma katkıda bulunur, su kaynaklarını korur. Dünya çapında milyarlarca yaşamı desteklerken, doğal fırtına ve sel savunmaları oluşturmaya yardımcı olurlar. Bu kapsamda, tüm ülkeler, değişen iklimin etkileri, karşılaştıkları zorluklar ve nerede yardıma ihtiyaç duydukları, uyum sağlamak için neler yaptıklarının ve yapmayı planladıklarının bir özeti olan bir “Uyum İletişimi Çerçevesi ya da Stratejisi” oluşturmalı ve bunu uygulamalıdır. Bu tarz stratejik planlar, birlikte öğrenmemize, toplumlar, kentler, sektörler, bölgeler ve ülkeler arasında en iyi uygulamaları paylaşmamıza yardımcı olacaktır.

Gerçekte bu yazı dizisinde tartıştıklarımızın pek çoğu, Glasgow’da Paris Antlaşması’na ilişkin görüşme ve tartışmaların odağında olacaktır, olmalıdır da!

Kategori: Hafta Sonu