Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İnsan olmak, özgür insan olmak

Deneyim yaşadıklarımızın bizde bıraktıkları olsa gerek. Yaşam süresi arttıkça deneyim de artar mı? Orası bilinmez. Çünkü çok şey yaşayıp, yaşadıklarından az şey öğrenen birisine göre az şey yaşayıp onlardan çok fazla ders çıkaran birisi daha deneyimli olabilir.

Geçtiğimiz hafta sonu, bugüne kadar beni en çok sarsan gribi yaşarken zihnimde düşünceler oradan oraya savruldu. Covid-19 testim negatif çıktığı için, zihnimdeki düşüncelerin savrulduğu gibi bedenimi oradan oraya savuran şeyin mevsimsel grip (influenza) virüsü olduğunu anladım. O ya da bu, sonuçta bir virüs işte, mikroskobik bir canlı. Biz ise insanız, öyle değil mi? İnsan! Ağızdan nasıl da dolu dolu çıkıyor. Eh, çıkmasın mı? Bizim, yani insanın aklı var, teknolojileri var, uygarlıkları var, kentleri, fabrikaları, uzay istasyonları, devasa tarım alanları ve barajları var. Sarayları, denizleri aşan köprüleri, göğe uzanan ibadethaneleri de var ayrıca. Bitmedi, bilimi var, sanatı var, kutsalları ve inançları, dokunulmazları var insanın, yani bizim. Biz insanız, hiç başka şeyle bir olur mu insan, hele ki bir virüsle.

‘Tenezzül etmeyenler’…

İnsan olmak bu mu gerçekten? Kasım kasım kasılmamıza yol açan şeylerimiz bunlar mı? Böyle düşüncelere daldığımda Henry David Thoreau’nun şu muhteşem sözü bir motosiklet kaskı gibi sıkı sıkıya çevreler zihnimi, aklımı, başımı: [1]

Birçok kişi Batı’daki ve Doğu’daki anıtları merak eder, onları kimin yaptığını bilmek ister. Bense o günlerde bu anıtları kimin inşa etmediğini, böylesi ehemmiyetsiz işlere kimin tenezzül etmediğini bilmek istiyorum.”

Bu sözü her hatırladığımda, hele bir de dünyaya kazık çakma arzusunu görgüsüzlük seviyesine vardıracak dereceye çıkaranların hâlâ çoğunluk olduğunu fark ettiğimde, inanın grip virüsünün bedenimi sarsmasından çok daha derin ruhsal sarsıntılar yaşıyorum. Sözüm ona en akıllı canlının [2] bu derece sefil davranışlarını nasıl açıklamak gerekiyor? Son iki yazımı bitkilerden öğrenebileceklerimize ayırmıştım. Söylediklerimi çok saçma bulanların olduğunu biliyorum. Peki, onlara bir virüsten bile öğreneceğimiz şeyler olduğunu söylesem ters kollu gömleği üzerime geçirmeye çalışırlar mı?

Saf, gerçek insan; özgür insan

İnsanın gerçeği olursa sahtesi de olur mu? Sahte insan var mı? Tam olarak öyle değil. O halde ne demek saf, gerçek insan, özgür insan? Zweig’ın [3] anlattığına göre, Montaigne Rouen’de rastladığı Brezilyalılara (Brezilya yerlilerine) olağanüstü ilgi gösterir. Çünkü onların modern denilen insan gibi özellikleri bulunmamaktadır. Fiyakalı giysileri, abartılı inançları ve iki yüzlü ahlâkları… Montaigne o insana geri dönüşün mümkün olmadığını bilir. Onu en çok yaralayan gerçeklerden biri de budur. Ama o insana yaklaşma isteği ve çabasını asla terk etmez. Bu istek ve çabayı asla terk etmeyen kişi Rönesans hümanizminin yarattığı dünya ülküsünün yavaş yavaş yok olmaya başladığı bir çağda yaşamıştır. Din savaşlarının bütün Avrupa’yı bir uçtan diğer uca kırıp geçirmesine şahit olmuştur o. Katoliklerle Protestanlar acımasızca birbirlerini öldürürken bir yandan, barbarlık ve bağnazlık kol geziyordu Montaigne’in çağında. Gencecik bir çocukken o, Bordeaux’da tuz vergisine karşı çıkan halk ayaklanmasının vahşice bastırılmasına tanık olmuş, insanların sokaklarda parçalanmasına, kazıklara geçirilmesine, ölü bedenlerin leş kargaları tarafından paylaşılmasına şahit olmuştur. Yıkılıp yakılan köyler, baştan sona kılıçtan geçirilen askeri birlikler ve bütün bunlar yaşanırken dış dünyada, kendi kendine sürekli ‘nasıl özgür kalabilirim?’ diye soran bir düşünürdür sözünü ettiğimiz.

Kendi kendini esir eden insan

Evet, insan saf varlığının üzerine kat kat kabuklar örerek kendi özgürlüğünü baltalayıp, kendi kendini esir kılar. Bu kabukları kimi zaman gelenek, kimi zaman ahlâk olarak, kimi zaman ekonomi kimi zaman teknoloji olarak, kimi zaman inanç kimi zaman sanat olarak, tür tür, çeşit çeşit ad ve gerekçeyle öreriz etrafımıza ve ördükçe doğaya yabancılaşıp kendi yarattıklarımızın esiri haline geliriz. Kendi kendine tapan, esir ve kör insan oluruz. Arılarla Dans adlı kitabıyla ülkemizde de oldukça popüler olan Brigit Strawbridge Howard bu kitabında durumu şu şekilde özetliyor:

Kırklı yaşlarımın başında aniden ve keskin bir biçimde fark ettiğim doğadan kopuşun benim bilinçli bir tercihim yahut bile isteye verdiğim bir karardan ortaya çıkmadığına emindim, bu yüzden de yıllar hatta on yıllar boyunca bana fark ettirmeden gelmiş olmalıydı.”

Gelen şey yüzyıllar boyunca etrafımızda ördüğümüz, bizi özel kıldığını sandığımız ama bize acıdan başka bir şey getirmeyen doğadan kopuş ve kabukların arasında esir oluştu. Çok kullandığımı biliyorum ama daha çok kullanmam gerektiğinin de farkındayım; Yaşar Kemal Kuşlar da Gitti’de ne güzel söylüyor:

İnsanlıktır bu… Kat kattır, en sağlam, en güzel mücevheri en alttadır, soydukça insanlığı, kabuğundan soydukça, bir kat, iki, üç, dört, beş kat, gittikçe aydınlanır insanlık, güzelleşir. Çirkin olan insanlığın en üst kabuğudur. Adam olan hem kendi kabuğunu, hem insanlığın kabuğunu durmadan soymaya çalışır. Soydukça ortalık aydınlanır, soydukça…”

Bildiğimiz tarih kabuk soyanların değil kabuk örenlerin tarihi. Kabuk soyanlar var, var ama sayılı. Kabuk örenler kitleler halinde. Onlar ördükçe güçleniyor, onlar ördükçe insan kaybediyor, esirleşiyor. Nasıl özgür olabilirim diyen insan çevirip kafasını doğaya bakmalı. Orada milyonlarca öğretmen var özgürlük dersini anlatan; kimi zaman bir kuş, kimi zaman bir ot, kimi zaman da bir virüs.

*

[1] Wladen adlı kitabından alıntıdır. Zeplin Yayınları, Türkçesi: Aykut Örküp. 5. Basım, 2018, s. 56-57.
[2] Akıl konusu bir muamma; yaygın inanışa göre en akıllı canlı insan, bence öyle olmasa da.
[3] Stefan Zweig’ın Montaigne adlı eseri.

Kategori: Hafta Sonu