Ana Sayfa Blog Sayfa 1187

[COP26] Boris Johnson: İklim Zirvesi büyük başarısızlık riski altında

Glasgow’da gerçekleşen COP26’ya ev sahipliği yapan Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson, iklim konferansının ciddi bir başarısızlık riski altında olduğunu söyledi. Sebebi ise ülkelerin küresel sıcaklık artışını 1,5 derece altında sınırlamak için hala yeterince söz vermemiş olması.

Hafta sonu gerçekleşen G20 zirvesi sonrasında konuşan Johnson, çok az ilerleme kaydedildiğini itiraf etti ve konferansın hedefi canlı tutan bir anlaşmaya varma yolunda olmadığını söyledi.

‘Hızla ısınan okyanusta bir damla’

Başarı şansının 10 üzerinden atı olduğunu ifade eden Johnson, “Kendimize karşı dürüst olmalıyız” diyerek şu ana kadar verilen sözlerin “hızla ısınan okyanusta bir damla” olduğunu belirtti.

Bugün açılış konuşması ile bugün başlayacak COP26’da birçok dünya lideri yer alacak. Ancak Çin’den Xi Jinping ve Rusya’dan Vladimir Putin gibi kilit oyuncular eksik.

The Guardian’ın haberine göre açılış konuşmasını yapacak Johnson, toplanan liderlere, dünyanın ısınmayı 1.5C’nin altında tutma açısından “gece yarısına bir dakika” kaldığını ve BM’nin mevcut yörüngede 2,7C’lik bir artış öngördüğünü ve bunun feci sonuçlara yol açacağını söyleyecek.

Yalnızca 12 ülke 2050 yılı için söz verdi

Ülkelerin yalnızca 12’si “2050’ye kadar veya civarında” net sıfır emisyona ulaşma taahhüdünde bulundu. Birkaç kilit ülke – Çin ve Suudi Arabistan – bu hedefe ancak 2060 yılına kadar ulaşacaklarını taahhüt etti.

Birleşik Krallık ülkelerden 2030 yılı için daha iddialı hedefler bekliyor. Örneğin Avustralya 2050 yılı için net sıfır hedefi belirledi ancak bu on yıl için bir taahhütte bulunmadı.

Liderler iklim konferansının ilk iki gününde bir araya gelerek konuşmalarını yapacaklar. Sonrasında müzakereciler 12 Kasım tarihine kadar bir anlaşmaya varma umuduyla metin üzerinde çalışacak.

Doğal gazda sanayi ve elektrik üretim santrallerine zam yapıldı

Boru Hatları ile Petrol Taşıma A.Ş (BOTAŞ) tarafından yayımlanan kasım ayına ait tarife tablosuna göre, mesken tarifesi sabit kaldı. Ancak, sanayi aboneleri için geçerli olacak tarifeye yaklaşık yüzde 48, elektrik üretim amaçlı tarifeye ise yaklaşık yüzde 46 oranında zam yapıldı.

Zammın fiyatlara yansımaları

Kasımda yıllık tüketimi 300 bin metreküpün üzerinde olan serbest tüketicilerin kullandığı 1000 metreküp doğal gazın fiyatı ekim ayına göre yaklaşık yüzde 48 arttı ve 3 bin 500 TL’ye çıktı.

Yine kasım ayı için organize sanayi bölgesi veya kullanıcı birliği abonelerinin tükettiği 1000 metreküp doğal gazın fiyatı ise yaklaşık yüzde 48 artarak 3 bin 482 TL’ye yükseldi.

Elektrik üretim santrallerinin kullandığı 1000 metreküp doğal gazın fiyatı da yaklaşık yüzde 46 artışla 4 bin TL oldu.

G20 liderleri sıcaklık artışını 1,5 dereceyle sınırlama sözü verdi

Dünyanın en büyük 20 ekonomisini bir araya getiren G20 Liderler Zirvesi, İtalya’nın ev sahipliğinde 30-31 Ekim tarihlerinde Roma’da gerçekleşti.

İki gün süren zirvenin ardından tüm G20 üyeleri tarafından imzalanan 61 maddelik bir sonuç bildirisi yayımlandı.

Liderler Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde, küresel sıcaklık artışının sanayileşme öncesine oranla 1,5 derece ile sınırlama hedefine yönelik “etkili ve anlamlı” eylemlerin sürdürülmesi ihtiyacı vurgulandı.

1,5 derece vurgusu

Bildiride, “Paris İklim Anlaşması’nın küresel sıcaklık artışını, sanayi devrimi öncesine oranla 2 derecenin çok altında tutma hedefine bağlılığımız devam ediyor ve bunu 2030 gündemine ulaşmanın bir yolu olarak 1,5 derece ile sınırlamaya yönelik çabalarımızı sürdürüyoruz” ifadesine yer verildi.

Gelecek yıla kadar yeni kömürlü elektrik üretim tesislerine uluslararası kamu finansmanı sağlanmasına son verilmesi taahhüdüne yer verilen bildiride, yurt içinde elektrik üretiminde kömürden aşamalı olarak çıkış için herhangi bir hedeften bahsedilmemesi dikkati çekti.

İklim finansmanını artırma sözü

G20 sonuç bildirisinde, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadelesine yardımcı olmak için yıllık 100 milyar dolar sağlama taahhüt ettiğine yer verildi.

Bildiride gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğine uyum sağlamalarına yardımcı olmak için “finansmanı artırma” sözü verildi.

Aşı ve tıbbi yardım artırılacak

AA’nın aktardığına göre bildiride, Covid-19 aşıları ve devlet destekleri ile küresel “ekonomik toparlanmanın” kesintisiz devam ettiği belirtilerek, salgında yeni varyantların ve aşılamada eşitsizliğin ekonomik toparlanma için “aşağı yönlü riskler” olduğu vurgulandı.

Covid-19 salgınının sebep olduğu sorunlara atıf yapılarak “küresel sağlık ve ekonomik krizin, üstesinden gelmeye kararlıyız” ifadesine yer verilen bildiride, gelişmekte olan ülkelere yönelik aşıların ve temel tıbbi ürünlerin arzını artırmaya, bu ülkelerde finansman kısıtlamalarını ortadan kaldıracak adımlar atma sözü verildi.

Borç Ödeme Erteleme Girişimi

IMF’nin acil durumlarda verdiği maddi destek olan “uluslararası rezerv para birimi” Özel Çekim Hakkı (SDR) fonlarından salgınla mücadelede Afrika ülkelerine 100 milyar dolar sağlanması için çalışılacağına işaret edilen bildiride, Dünya Bankası’nın en yoksul ülkeler için Borç Ödeme Erteleme Girişimi‘nin de (DSSI) memnuniyetle karşılandığı belirtildi.

Dünyanın en büyük 20 ekonomisinin (G20) liderleri, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) çok uluslu şirketler için küresel asgari vergi anlaşmasını uygulamasının onaylandığının hatırlatıldığı bildiride, OECD’ye, asgari kurumlar vergisinin 2023’te “kesin” yürürlüğe girmesi için çalışması çağrısı yapıldı.

G20 liderleri, sonuç bildirisinde, “kapsayıcı” ve “sürdürülebilir” ekonomik kalkınma için kadınların ve kız çocuklarının her düzeyde güçlendirilmesi, enerji güvenliğini koruma, herkes için gıda güvenliğini sağlama sözlerini verdi.

Draghi: Bu bir başarı

İtalya Başbakanı Mario Draghi, zirve sonrası düzenlenen basın toplantısında küresel sıcaklık artışının 1,5 dereceyle sınırlandırılması için “çalışma” sözü vermesine ilişkin, “İklim konusunda, G20 ülkeleri ilk kez, acil orta vadeli eylemlerle aşırı ısınmayı 1,5 derecenin altında tutma hedefine ulaşmayı taahhüt ettiler. Bu anlaşmaya ulaşmak kolay olmadı. Bu bir başarıdır” dedi.

Sıfır emisyon için son tarih olarak konulan 2050’yi onaylamayan ülkelerin olmasına da değinen Draghi, “Tüm ülkelerin sıfır emisyon için 2050’yi onaylamasını beklerdik ama bence bu kademe kademe gerçekleşecek” ifadelerini kullandı.

‘Yaptıklarımız için yargılanacağız’

Draghi, Paris İklim Anlaşması’ndan sonra Kovid-19 nedeniyle emisyonların arttığına dikkati çekerek “Bazı endişeler var ve şimdi verilen sözleri yerine getirerek güvenilirliğimizi göstermemiz gerekiyor. Söylediklerimizden dolayı değil yaptıklarımız için yargılanacağız” ifadelerini kullandı.

Bu zirveyle daha adil bir toparlanmanın temellerini attıklarını söyleyen Draghi, bu G20 Zirvesi’nin çok taraflılık bağlamında olağanüstü bir sonuç elde ettiğini söyledi.

İtalya, zirvenin sona ermesiyle G20 Dönem Başkanlığını Endonezya‘ya devretti.

Trevi Çeşmesi’ne bozuk ara atıldı

G20 Liderler Zirvesi’ne katılan bazı liderler, Roma‘nın tarihi Trevi Çeşmesi’ne kadar kısa gezinti yaptı ve geleneğe uyarak çeşmeye bozuk para attı.

“Aşk Çeşmesi” olarak da bilinen Trevi Çeşmesine para atmak “Roma’ya tekrar geri gelmeyi” dileme anlamını taşıyor.

Erdoğan etkinliğe katılmadı

Liderlerin kültürel gezi turuna, aralarında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanya Başbakanı Angela Merkel, Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ve Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı Charles Michel ve uluslararası kuruluşların temsilcilerinin bulunduğu bir grup katıldı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Joe Biden‘ın da aralarında bulunduğu bazı liderler bu etkinliğe katılmadı.

Biden ile ikili görüşme

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, G20 Liderler Zirvesi kapsamında ABD Başkanı Joe Biden ile bir araya geldi. İki lider bir saati aşan bir görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamada görüşmenin pozitif bir atmosferde gerçekleştirildiği belirtildi.

Görüşmede iki ülke ilişkilerini güçlendirmek ve geliştirmek için ortak mekanizma kurulması konusunda mutabık kalındığı bildirildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Biden görüşmesinde, ikili ticaret hacminin artırılması yönündeki ortak perspektif doğrultusunda atılacak adımlar ele alındı.

NATO ittifakı ve stratejik ortaklık zeminine vurgu yapılan Erdoğan-Biden görüşmesinde iklim değişikliği konusunda karşılıklı atılan adımlardan duyulan memnuniyet de dile getirildi.

Ankara barajlarındaki doluluk oranı 8,99’a düştü

İnsan etkisiyle ortaya çıkan iklim krizi nedeniyle yaşanan kuraklık, Türkiye‘de barajlardaki doluluk oranı etkilemeye devam ediyor.

Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (ASKİ) verilerine göre, 31 Ekim itibariyle Ankara’da barajlardaki doluluk oranı yüzde 8,99 oldu.

Geçen seneki veriler

ASKİ tarafından paylaşılan verilere göre, toplam hacmi 1 milyar 584 milyon metreküp olan barajlarda su miktarı yüzde 21,07 oranındayken, aktif kullanılabilir su oranı ise yüzde 8,99.

Geçen yılın aynı gününde şehre 1 milyon 144 bin metreküp su verilirken, bu yıl 1 milyon 209 bin metreküp su verilebildi.

Geçen yıl barajlara gelen su miktarı ise 180 bin 200 metreküp iken, bu yıl 137 bin 621 metreküp oldu.

Acılara baka baka yitirdiğimiz insanlığımız

Geçtiğimiz günlerde Konya Sarayönü İlçe Belediyesi ekipleri, onlarca köpeği iğneyle bayıltıp canlı canlı toprağa gömdü. Bayılmayan bir köpek ise kaçıp kurtulmayı başardı. Duyarlı bir insan, bu görüntüleri kaydedip, sosyal medyada yayınlamasa, kimsenin bu feci ve can yakan olaydan haberi olmayacaktı. Tıpkı başka haberimiz olmayan can kıyımlarında olduğu gibi.

Başkasının acısına bakıp kalmanın dayanılmaz ağırlığı ve sığlığı

Hayvanlara karşı eziyet, işkence ve öldürmelerin sonu, biz görüntüleri izleyip evlerimizde ağlarken gelmeyecek. Ağladıkça dağlarımız yeşermeyecek yani. Evlerimizde geçirdiğimiz öfke nöbetleri, Afganistan’da Taliban’ın kadınları köleleştirmesini engellemeyecek. Yok edilen ormanların, sosyal medyadaki görüntülerine bakıp da altına koyduğumuz kızgınlık emojileri, o ağaçları geri getirmeyecek. Şiddete uğrayan bir kadın ve çocuğun çaresiz bakışları, uzatmadığımız ya da uzatamadığımız ellerimizde asılı kalacak. Çekçeğine el konulan bir kâğıt-plastik geri dönüşüm işçisinin, gözü dönmüş sermayeye karşı, yalnız bırakılan ekmek mücadelesinin yarattığı kırgınlık, kolay kolay durulmayacak. Etnik kökeninden dolayı dışlanan, şivesiyle dalga geçilen ve aynı zamanda ana dilini konuşmasına, kamuya açık olmadığı sürece lütfen izin verilen bir insanın koparılan haysiyeti, empâti kurulmadıkça yerine gelmeyecek. Mülteci olma zorunluluğundan dolayı, ulusal aidiyeti aşağılanan ve son derece insani gerekçelerle savaştan kaçtığı için korkak ilan edilen insanlara, biz sahip çıkmadıkça, insana olan inancını kaybetme psikolojileri düzelmeyecek. Çocukları yeterince beslenemeyecek. Adaletsizliğe uğrayan bir insanın, onu içten içe yakan öfkesi, biz sesine kulak vermedikçe hiç dinmeyecek. Aristoteles’in dediği gibi; adalet en büyük erdem ve adaletin olmadığı yerde diğer erdemlerden bahsedemeyeceksek eğer bu öfkenin ateşi bizi de saracak.

Yazının girişinde dile getirdiğimiz acımasızlığın türevlerini, türlü bahanelerle insanlığın nasıl uzun süredir hayvanlara yaşattığını, mezbahalara olan kayıtsızlık üzerinden düşünelim istiyorum. Ne diyordu Adorno: “Auschwitz’e giden yol mezbahalardan geçer.” Upton Sinclair de Şikago Mezbahaları kitabında, kapitalizmi işçi öğüten mezbahalara benzetiyordu. İnsanın hem bedenini hem de ruhunu yok eden mezbahalardı fabrika sistemleri… Toplumda mezbahaların, kasapların, hayvan çiftliklerinin, avcılığın, hayvanat bahçelerinin ve hemen her yerde kurban kesilmesinin normalleştirilmesi, aslında bugün tanık olup tüylerimizi ürperten Sarayönü’ndeki köpek katliamının temelini oluşturuyor. Hayvanları sevdiğimiz, yediğimiz, yemediğimiz, öldürdüğümüz, avladığımız ve evde beslediklerimiz olarak ayrımlara tabi tutuyoruz. Yani bir nevi tür içinde türcülük yapıyoruz.

Buradan meramıma gelecek olursak; sokaklarda ve evlerimizde beslediğimiz, arada bir okşadığımız hayvanlara bu kadar üzülürken bu kültürün temellerini atan mezbaha ve hayvan çiftliklerine yaşam tarzımızla ne kadar destek veriyoruz? Devasa endüstriyel hayvan hapishanelerindeki canlılar daha mı az acı çekiyor? Kitlesel ve bir darbede gelen ölüm daha mı az acımasız? Hayvan dövüşlerinde yaralanan hayvanlar ciğerlerimizi yakarken, diğer hayvanların acısı “kayıp gönderge”* sistemiyle gözlerden ırak yerde yaşanırken aslında yaşanmıyor mu? Hayvanları öldürüp yemek için hiçbir geçerli sebebimiz yokken, bitkisel beslenmenin olanakları bu denli büyükken, hayvan endüstrisinin küresel ısınmadaki payı, fosil yakıtlardan daha büyükken neden hala et yiyoruz? Cevap çok açık: Zevk için…

Belediyelerin önemli bir kısmının, sokak hayvanlarını, görüntü kirliliği olarak görmesiyle bu insan zevkine, insan keyfiliği de eklenerek zorbalık katlanıyor. Burada, hayvan yeme kültürüne atıfta bulunarak, hayvanlara yapılan işkence ve toplu yok etmelerin ağır suç olma içeriğini hafiflettiğim düşünülmesin lütfen, ancak kötülüğün ve sömürünün dereceleri vardır. Bu da maalesef kültürle oluşur. Bu insanların en ağır cezayı almaları için elimizden geleni yapmalıyız. Bunun için hayvan hakları aktivistleri, yılmadan mücadele veriyor zaten ve hayvanların yaşam hakkını garantileyen yasalar çıkması için sürekli hareket halindeler ama sesleri yeterince duyulmuyor maalesef… Buradan hareketle toplumun genelinin ve devletin kabul etmesi gereken şu diye düşünüyorum:

Hayvanların değeri bizim değer sistemlerimizle “azıcık şöyle azıcık böyle” olsun şeklinde belirlenemez. Onların değeri, kendilerine içkin olarak vardır. Ve yaşam hakları tartışılamaz. Yani temelde etik bir sorundur. Bu söylediklerimizi en güzel biçimde savunurken, girdiği davalarda gördüğü hayvan cesetlerine dayanamayıp psikolojisi bozulan ve daha sonra da genç kalbi bu acıya dayanamadığı için kalp krizi sonucu 2019’da kaybettiğimiz HAKİM ( Hayvan Hakları İzleme Komitesi Koordinatörü) sevgili Burak Özgüner’i saygıyla anmak istiyorum. Amacım suçluluk duygusu yaratmak değil ancak biz yeterince el verseydik sevgili Burak’ı yine kaybedebilirdik belki ama yükünün hafiflemiş olacağı da kesindi. Çünkü terapisti uyarmıştı onu, bu davalara girmeye ara vermelisin diye.

Devrim televizyondan gösterilmeyecek

Evlerimizde az su kullanarak, vegan yaşayarak, otomobile daha az binerek, uçakla seyahata çıkmayarak, organik gıda tüketerek gezegeni kurtaramayacağız. Bu söylediklerimi öz sorumluluğumuz açısından zaten yapacağız. Yapmak zorundayız. Ancak kapitalizm kendi sonuyla birlikte yaşamı yok etme ya da onulmaz yaralar açma aşamasındayken, kendimizden menkul tavırlar çok yetersiz. Yukarıda saydığımız ve her biri eşit değerde toplumsal sorunlarla birlikte flora ve faunanın sorunlarını öncelik sırası vermeksizin birlikte ele almak zorundayız. Hemen her konuda gelecekteki devrimi beklemeden şimdi harekete geçmeliyiz. Aktivizm alanlarının içine girerek potansiyellerimizi açığa çıkarmalıyız. Doğrudan demokratik topluluklar aracılığıyla bir araya gelmeliyiz. Nihayetinde model oluşturan ve hayata değen politikalar üretmek zorundayız. Bizi insanlığımızdan utanır hale getiren, megamakine halindeki kapitalist uygarlığa karşı, devrim dışarıdan gelmeyecek. Devrim sensin, devrim benim ve o…

(*) Kayıp gönderge: Carol J. Adams’ın Etin Cinsel Politikası kitabında oluşturduğu kavram. Gözlerden uzak yerde öldürülmüş hayvanların paketlenip, jelatinlenerek bize sunulmasıyla suça ortak olma durumunun hafifletilmesi. Katilin başkası olma durumuna yönelik oluşturulan algı.

Kömür madenindeki kanaryalar

Dün Cumhuriyet’in 98. yılını kutladık. Osmanlı’nın yüzyıllara yayılan çöküşü ve 1. Dünya Savaşı ile yok olma noktasına gelişi, ardından Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesinin 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile taçlandırılışı. Kim ne derse desin Atatürk çağını aşan bir devrimciydi ve yaptıklarını yapmayı o dönemde aklından bile geçirebilecek bir başka insanın olduğunu sanmıyorum. Yok olan bir devletin küllerinden yepyeni ve güçlü bir devlet yaratıp, tarihin sayfalarına hapsedilmek istenen bir halka bağımsızlığı ile birlikte onurunu ve aydınlık bir gelecek fırsatı veren çok ama çok büyük bir liderdir Mustafa Kemal Atatürk.

Zaman bazen oldukça yavaş akar fakat dönüp geriye baktığınızda çok hızlı geçmiş olduğunu düşünürüz. Geçen zaman tarih olur. Cumhuriyet’in 98 yıllık tarihinde parlak olduğu kadar karanlık sayfalar da bulunmaktadır. Ancak bugünkü kadar karanlık bir sayfa Cumhuriyet döneminde yaşanmış mıdır, bilemiyorum. Artık şu kesin ki, ülkenin bulunduğu karanlık ortamı siyasi görüşü, inancı, yaşı, mesleği, cinsiyeti ne olursa olsun herkes rahatlıkla görüyor ve dahası yakından hissediyor. Bakmayın siz bir kesimin toz kondurmama çabasına. 98’inci yılında Türkiye Cumhuriyeti çok ama çok büyük bir kriz yaşıyor.

Sorun yalnızca ekonomide mi?

Her ne kadar ülkede sorunlar farklı alanlarda ve farklı boyutlarda yaşanıyor, insan haklarından doğal kaynakların korunmasına, eğitimden sağlığa büyük bir çöküş gerçekleşiyor olsa da son günlerin en revaçta konusu liranın yabancı para birimleri karşısındaki değer kaybı. Bununla birlikte işsizlik ve enflasyon gibi makroekonomik göstergeler de hiç parlak değil. Ancak, ben asıl önemli sorunun bu olduğunu düşünmüyorum. Ekonomik kayıplar zamanla telafi edilebilir. Bundan daha önemli olan sorun ise ülkeye her gün daha fazla egemen olan karamsarlık. Kiminle konuşsam derin bir üzüntü ve umutsuzluk girdabına kapılmış durumda. Neredeyse hiç kimse bundan sonra ülkemizde güzel şeyler olabileceğine inanmıyor. Bu büyük bir yanılgı. Ben, çoğunluğun tersine Türkiye’yi güzel bir geleceğin beklediğini düşünüyorum. Üstelik bugünkü durumun olumsuzluğu hakkında pek çok kişiden daha kötü düşünmeme ve bugünkü yönetim anlayışının sorunları ağırlaştırmaktan daha fazla bir şey yapamayacağını biliyor olmama rağmen. Bu düşüncem ‘her gecenin bir sabahı vardır’ gibi beylik sözlere de dayanmıyor.

Başlangıçta da söylediğim gibi Cumhuriyet büyük bir devrimdi. Her devrim gibi bu devrim de bazı kesimleri çok rahatsız etti. Cumhuriyet’in rahatını kaçırdığı bu kesimler daha ilk günden itibaren bir karşı devrim arayışında oldular, Cumhuriyet’i ve kurucusu Atatürk’ü lekelemek için ellerinden geleni artlarına koymadılar.  Bizzat yaşayarak şahit olduğum son 40 yıl bana göre bu arayışların zirve yaptığı dönem olarak tarihe geçti. Elbette özellikle son 20 yıl. Çünkü son 20 yıl aynı zamanda Cumhuriyet’in değerlerine karşı çıkanların ne isterlerse yapabildikleri bir dönemi işaret ediyor. Bakmayın siz devleti yönetenlerin sıkıştıkça topu taca atmalarına, sorumluluğu atacak gerekçe aramalarına. Cumhuriyet’in çatısı altında onun değerlerine savaş açarak gelinen nokta işte tam da burası. Şimdi bu durumu herkes açıkça görüyor. O nedenledir ki son zamanlarda ülkeyi yönetenlerin ağzından tek bir çözüm önerisi, çözüm yolu çıkamıyor. Onun yerine halkın gerçek sorunları ile hiç ilgisi olmayan gündem maddeleri yaratılmaya çalışılarak iktidar koltuğu korunmaya çalışılıyor. O nedenle bu iktidarın son bulmasının ardından ve bu dönemden alınacak derslerle Türkiye’nin güzel ve aydınlık günlere yelken açacağından hiç şüphe duymuyorum. Bu dönemden alınacak en önemli ders ise, kuşkusuz, Cumhuriyet Devrimi’nin Türkiye’ye verdiklerinin bir alternatifinin bulunmadığı ve artık kimsenin gizli ya da açık bir karşı devrim arayışında olamayacağı, olsa bile bu arayışın kitlesel bir nitelik kazanamayacağıdır. Cumhuriyet’in neredeyse 100 yıllık deneyimi elimizdeki tek seçeneğin o olduğunu ve onu geliştirerek ilerlemekten başka bir yolumuzun olmadığını bütün açıklığıyla ortaya koymuştur.

Kanaryalar susuyor mu?

Bir yerde önemli bir sorunun var olduğunu önceden fark edip alarm zillerini çalanlar hep olur. Kömür madenindeki kanaryalar sustuğunda madenciler sorunun farkına varırmış. Kanaryalar şakıyorsa sorun yok. Toplumların kanaryaları gençlerdir. Onlara bakmak lazım. Şakıyorlar mı, susuyorlar mı?

Bir tarafta yandaşlık şemsiyesinin altında bir şekilde kendine yer bulup gününü gün eden bir azınlık (hiç bir nitelikleri olmadığı halde aldıkları yüksek maaşlar ya da ihaleler sayesinde sahip oldukları lüks otomobillerle poz vermekten, kokain partileri düzenlemekten zerre kadar utanmayanları hatırlayın) varken diğer tarafta 98 yıllık Cumhuriyet’in sunduğu bütün kazanımların aşındığını görüp acı çeken, olanları içine sindiremeyen, özgürlük ve adalet aradıkça zulümle karşı karşıya kalan (örneğin Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri) geniş bir kitle var. Baskı kimilerini sessizliğe itiyor, kimi kanaryalar susuyor. Kimi kanaryalar şarkı söylemek yerine feryat ediyor. Kimileri de uzaklara, daha özgür diyarlara uçmakta buluyorlar çözümü. Öyle ya da böyle bütün kanaryalar alarm zillerini çalıyor. Toplumun bu sesi duymaktan başka çaresi, bu sesi önemsemekten başka çözüm yolu bulunmuyor. Cumhuriyet’i gençlerimizin şen şarkılar söylediği bir hale getirmek hepimizin boynunun borcu. Türkiye demokratik, özgürlükçü, hoşgörülü, farklılıkları destekleyen, doğa-insan ilişkilerini doğa odaklı olarak yeniden yapılandırmış, adil ve sevgi dolu bir Cumhuriyet’i hak ediyor.

Paris 2015’ten Glasgow 2021’e -3

Öncelikle, küresel Covid-19 salgınına ilişkin gözlenen olumsuzlukları-sorunları-eşitsizlikleri-haksızlıkları ve bu boyuttaki bir pandeminin en az iki yıl daha etkili olabilecek olmasını dikkate alarak, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 26. Taraflar Konferansı’nın (TK-26) 1-12 Kasım 2021 günlerinde İngiltere’nin Glasgow kentinde gerçekleşecek olmasını, Paris Antlaşması’nın uygulanmasına ilişkin var olan gecikmenin ve dağınıklığının önlenmesi açısından önemli buluyorum. Önceki iki makalemde (*) gerekçeleri ve nedenleriyle birlikte birçok kez vurguladığım gibi, Glasgow 2021’e ertelenen TK-26’dan radikal ve iklim değişikliği savaşımını güçlendirecek kararlar çıktığını görmek istiyorum.

Bana göre Glasgow’da yapılmasına birkaç gün kalan TK-26 toplantısında tarafların küresel iklim değişikliği savaşımını sürdürmek ve 1.5 °C küresel ısınma hedeflerine bilim gösterdiği biçimde ulaşılması açısından çözmesi gereken beş ana konu şunlar:

  • Küresel iklim değişikliği savaşımının finansmanı ve Yeşil İklim Fonu;
  • Daha iddialı iklim değişikliği savaşımı;
  • Paris Antlaşması Kural(lar) Kitabı;
  • Direngenlik/Uyum, Kayıp ve Hasarlar;
  • İklim adaleti ve iklim değişikliği savaşımının adil paylaşımı.

Yukarıdaki ana başlıkları aşağıdaki paragraflarda çok özet biçimde açmak gerekirse, şunlar söylenebilir:

Küresel iklim değişikliği savaşımının finansmanı ve Yeşil İklim Fonu

Paris Antlaşması, BMİDÇS’nin asıl olarak Yeşil İklim Fonu’nu içeren finansman düzeneğinin Paris Antlaşması’na hizmet edeceğini düzenlemektedir. Öte yandan, küresel iklim değişikliği savaşımı için gereksinim duyulan kamu finansmanı en az ilerlemeyi ve en büyük güvensizlik belirtilerini gösteriyor. En son Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ve Oxfam raporlarına göre, 2018 yılı değerleri açısından gelişmiş ülkeler, 2020’den başlayarak gelişmekte olan ülkeler için yılda 100 milyar ABD dolarlık iklim finansmanı sağlama yükümlülüklerini yerine getirme yolunda değildir. Bu yüzden, 100 milyar dolarla ilgili öngörüler göz önüne alındığında, gelişmiş ülkelerin önümüzdeki yıllarda bu hedefe ulaşmak için fonlarını nasıl artıracaklarına dair net işaretler vermeleri yaşamsaldır. Avrupa Birliği (AB), öngörülen gelecek iklim finansmanı hükmüyle ilgili olarak ilk iki yılda bir bildiri sunan tek gelişmiş ülke grubudur. Bunlar, gelişmiş ülkelerin Paris Antlaşması kapsamında iletmeleri gereken ilk resmi bildirimlerdir ve gelişmekte olan ülkelere finansman yükümlülüklerinin yerine getirileceğine dair güvence vermede önemli bir rol oynamaktadır. Bunun yapılmaması güveni önemli ölçüde zedeleyecektir.

İklim finansmanı iklim değişikliği savaşımı için gereklidir. Çünkü sera gazı salımlarını önemli düzeyde azaltabilmek için geniş ölçekli yatırımlar gereklidir. İklim finansmanı uyum açısından da eşit düzeyde önemlidir. Çünkü, önemli finansman kaynakları, değişen iklimin olumsuz etkilerine uyum, değişen iklimin etkilerini (etkilenebilirlik etmenlerini duruma göre azaltarak, iyileştirerek ve/ya da güçlendirerek, vb.) azaltmak ve direngenliği güçlendirmek açısından yaşamsaldır.

Daha iddialı iklim değişikliği savaşımı

Daha iddialı bir iklim değişikliği savaşımı süreci, başta gelişmiş ülkeler ve büyük gelişmekte olan taraf ülkeler için geçerli olmak koşuluyla, NDClerin daha iddialı (azimkar) kılınarak kuvvetlendirilmiş olmasının ve/ya da daha iddialı yeni NDClerin sunulmasının sağlanmasını içermek zorundadır. Küresel ısınma hedefleri açısından çok yetersiz NDClerini bile gerçekleştirmeyen Paris Antlaşması taraflarının, 2020 sonuna kadar sunmaları gereken güçlendirilmiş yeni ve/ya da ek ‘azimkar’ savaşım hedeflerini’ ya da ‘savaşım niyetlerini’ küresel salgın nedeniyle TK-26 ile birlikte 2021 sonuna, yani Glasgow konferansına ertelenmiş durumda.

Yine de iyimser yaklaşımla, Paris Antlaşması kapsamında bazı ilerlemelerin gerçekleştiğinden söz edilebilir. Örneğin, Paris Antlaşması yürürlüğe girdiğinden beri özellikle gelişmiş tarafların düşük karbon çözümlerine ve yeni karbon pazarlarına odaklanmış olduğu izlenmektedir. Ayrıca sıfır-karbon çözümleri, salımların yaklaşık % 25’inden sorumlu olan sosyoekonomik sektörlerin arasında rekabet edebilir olma yoluna girmiş görünmektedir. Bu eğilimin, başka bir deyişle gözlenen ilerlemenin, enerji ve ulaştırma sektörlerinde dikkat çekici olduğu ve erken davrananlar açısından birçok yeni iş olanağı yaratmış durumda olduğu şeklinde değerlendirilmektedir. Paris Antlaşması kapsamında 2030 yılına kadar öngörülen sıfır-karbon çözümlerinin küresel sera gazı salımlarının % 70’den fazlasının temsil eden sektörlerde yarışabilir bir düzeyde olması da öngörülmektedir.

Bir başka önemli ilerleme, Nisan 2021’de yeni ABD başkanının çağrısıyla gerçekleştirilen İklim Liderler Zirvesi 2021 etkinliği sırasında, başta ABD ve diğer bazı OECD üyesi ülke liderleri gelmek üzere, bazı ülkelerin çeşitli referans dönemlere (2000(ler), 2010(lar), vb.) göre insan kaynaklı ulusal sera gazı salımlarında ya da karbondioksit eş değeri sera gazlarında 2030 yılına kadar genel olarak % 40 ile % 60 arasında değişen oranlarda azaltım yapacakları konusunda yapmış oldukları açıklamaların ve diğer iklim değişikliği ilişkili ‘hedef’ ya da ’sözlerinin’ TK-26’nın resmi sonuçlarına ve kararlarına yansımasının başarılabilecek olmasıdır.

Eğer böyle olumlu bir olumlu gelişme olmazsa, yani Paris’in yürütülmesi ve finansmanı açından gereksinim duyulan bir ilerlemenin göstergeleri, küresel salgından çıkarılması beklenen derslere karşın TK-26’nın sonuç ve kararlarına yansımazsa, bana göre iklim değişikliğinin beklenen en olumsuz etkilerinin yaşanmaya başlaması ve iklim değişikliği savaşımının başarısı açısından geri dönülmez bir noktaya ulaşılmış oluşu tüm ülkelerce kabul edilmiş olacaktır. Bu bilimsel öngörümün temellerinde, yukarıdaki satırlarda kısa da olsa açık bir biçimde tartıştığım gibi, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 1.5 °C Küresel Isınma Özel Raporu ile Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) 2010lu yıllardan beri yayımlamakta olduğu Sera Gazı Salım Açıkları raporlarındaki bilimsel değerlendirmeler ve kestirimler yatmaktadır.

Paris Antlaşması Kural(lar) Kitabı

Bu başlık, Paris Antlaşması Kurallar Kitabı’nda, NDCler için ortak zaman çerçevelerinin belirlenmesi, şeffaflık gereksinimlerinin güçlendirilmesi ve karbon ticareti ve/ya da karbon piyasaları konularında uzlaşılamayan/ yarım kalan konuların tamamlanmasını içermektedir.

Ülkeler, hedefleri de dahil olmak üzere 2025 NDC’lerinin kapsayacağı ortak zaman çerçevesi üzerinde henüz anlaşmaya varmadı. TK-25 sırasında ülkeler, aynı NDC bitiş tarihini (aynı zamanda uygulama süresinin uzunluğunu da belirler) benimseyerek NDC hedeflerini belirlenen beş yıllık hedef döngüsüyle senkronize edip etmeme konusunda anlaşamadılar. Bazı taraflar bunun ivedi bir gündem olmadığını iddia ettiği için, böyle bir kararın ne zaman verileceği konusunda da anlaşamadılar. Ancak Taraflar bir yandan da 2020 ve 2021 yıllarında gerçekleşen İklim Diyalogları sırasında hangi faktörlerin gecikmiş kararı engelleyebileceğini ya da etkinleştirebileceğini daha iyi anlamak için görüş alışverişinde bulunmayı sürdürdü. Açık etkinlik sırasında, ülkeler bu görüşmeleri TK-26 ile sonuçlandırma isteklerini dile getirdiler.

Paris Antlaşması kapsamında eylem ve destekler konulu bir Güçlendirilmiş Şeffaflık Çerçevesi (ETF) oluşturulmuş durumdadır. 2024 yılında başlaması öngörülen ETF sürecinde, taraflar aldıkları önleme ve uyguladıkları eylemler ile iklim değişikliği savaşımı ve uyum önlemlerini ve sağladıkları ve/ya da aldıkları destekleri şeffaf bir biçimde bildirmek zorunda olacaktır. Ayrıca ETF sürecinde toplanan bilginin, Küresel Değerlendirmeyi (Küresel Envanter) desteklemesi, Küresel Envanter’in ise uzun erimli iklim hedeflerine yönelik ortak ilerlemelere ulaşma olanağına sahip olacağı düşünülmektedir. Bu sürecin sonunda taraf ülkelere bir sonraki yükümlülük döneminde belirleyecekleri Azimkar Düzenek kapsamında daha etkili ve iddialı planlar yapmaları konusunda öneriler sunulması sağlanacaktır. Paris Antlaşması’nın taraf ülkeleri iklim yükümlülüklerinden (asıl olarak NDCler) sorumlu tutmayı amaçlayan ETF’nin teknik ayrıntılarını sonuçlandırmak için TK-26 görüşmelerinde daha yapılması gereken çok iş var.

Glasgow’da hatta sonrasında da başta karbon piyasaları olmak üzere, 6’ıncı madde ile ilgili olağanüstü görüşmeler ana odak noktası olmayı sürdürecektir. Anımsanacağı gibi BMİDÇS, tarafların ortak bir görüşe nasıl ulaşabileceklerini ve uzlaşabileceklerini araştırmak için bir dizi gayri resmi kapalı diyaloga ev sahipliği yaptı. TK-25’te pek çok konuda uzlaşılmaması yüzünden, 2019 ve 2020’deki kalan kilit sorunlar hala çözülmemiş durumdadır. Bunlar, mükerrer sayımın nasıl önleneceği (karbon transferlerinde kullanılan salım azaltımlarının çift sayılmadığından emin olunması, vb.); küresel salımların genel olarak azaltılmasının nasıl sağlanacağı (böylece 6. Madde sadece bir denkleştirme aracı değil, daha çok salım azaltımlarına yol açabilecek bir yasal araç olacak!); karbon ticaretinden alınan bir verginin uyum çabalarını nasıl finanse edebileceği ve BMİDÇS Kyoto Protokolü kapsamında oluşturulan 2020 öncesi kredilerin Paris Antlaşması kapsamındaki sera gazı salım hedeflerine uygulanmasının sürüp sürmeyeceğinin nasıl netleştirileceği vb.

Direngenlik oluşturma, uyum, kayıp ve hasarlar

Paris Antlaşması, iklim değişikliğine uyum kapasitesini kuvvetlendiren, direngenliği artıran ve antlaşmanın küresel sıcaklık hedefleri kapsamında iklim değişikliğinden etkilenebilirliği azaltan, uyum konusunda bir küresel düzenek ve hedef oluşturmuş durumdadır. En son Madrid’de yapılan TK-25’te taraflar, Uyum Komitesi‘nden iklim direngenliğini destekleme ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine uyum sağlama yeteneğini artırma küresel hedefine ulaşmada kaydedilen toplu ilerlemenin nasıl değerlendirileceğini belirlemesini talep etmişti. Paris Antlaşması iklim değişikliğinin aşırı hava ve iklim olayları ve afetleri ile yavaş gelişen iklim ve/ya da iklim ilişkili olayların (ör. kuraklık ve çölleşme) içeren olumsuz etkileriyle bağlantılı kayıp ve hasarlara önem vermenin, etkileri azaltmanın ve uyarıların önemini kabul etmektedir.

Paris Antlaşması ayrıca, sürdürülebilir kalkınmanın kayıp ve hasar riskinin azaltılmasındaki rolüne vurgu yapmaktadır. Paris Antlaşması’nın tarafları, TK-19’un ana çıktılarından biri olan “İklim Değişikliğinin Etkileri ile Bağlantılı Hasar ve Kayıplar için Uluslararası Varşova Düzeneği” aracılığıyla, hasar ve kayıp konusunu anlama ve destekleme kapasitelerini kuvvetlendirmek zorundadır. Uluslararası Varşova Hasar ve Kayıp Düzeneği, özellikle iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine hassas (etkilenebilirliği yüksek) gelişmekte olan ülkelerdeki aşırı olaylar ve yavaş gelişen olaylar gibi iklim değişikliğinin olumsuz etkileriyle bağlantılı hasar ve kayıplar açısından iş birliği ve kolaylaştırma vb. gibi çeşitli konu ve eylemleri düzenler.

İklim adaleti ve iklim değişikliği savaşımının adil paylaşımı

İyi bildiğimiz ve pek çok kez deneyimlediğimiz gibi, BMİDÇS Taraflar Konferanslarında (iklim zirvelerinde) ortaya çıkan sorunların çoğu, iklim adaletinin merkezinde yer alan hakkaniyet, tarihsel sorumluluk, harekete geçme yeteneği ve iklim değişikliği savaşımının ve direngenlik-uyumun finansmanı vb. konu ve sorunların çevresinde toplanıyor. BMİDÇS’ne taraf olan gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki uzun vadeli gerilimler bu sorulara odaklanıyor. İklim adaleti ve hakkaniyet konusu, Paris Antlaşması’nın küresel sıcaklık artışını 1.5 °C ile sınırlama hedefine ulaşmak için gerekli olan küresel işbirliğinin kilidini açabilecek anahtardır da aynı zamanda.

Öte yandan, uluslararası sivil toplum kuruluşları da Paris Antlaşması kapsamında küresel iklim eylemini ‘Adil Paylar’ (‘Adil Hisseler’) merceğinden değerlendiren bir dizi rapor yayınlamak için bir Sivil Toplum İncelemesi grubu olarak bir araya geldi. ‘Adil Hisseler’ analizinin kökleri, kalan karbon bütçeleri bilimine ve BMİDÇS kapsamındaki hakkaniyet (denkserlik) ilkelerine dayanmaktadır. Birçok gelişmekte olan ya da az gelişmiş güney ülkesi kendi Adil Paylarına hatta daha fazlasına ilişkin harekete geçme ya da eylemde bulunma bildiriminde bulunurken, gelişmiş tarihsel kirleticilerin, iklim değişikliği savaşımı, özellikle salım azaltımları ve iklim finansmanı açısından, iklim eyleminin Adil Paylarına yakın bir yerde ilerlemediklerini görmekteyiz.

Özetlemek gerekirse, Madrid’de yapılan TK-25’ten kalan konular, özellikle iklim değişikliği savaşımı (asıl olarak sera gazı salımlarının azaltılması ve yutakların geliştirilip artırılması) ve Paris Antlaşması Kurallar Kitabı (karbon piyasaları vb.) ile uyum, teknoloji ve kapasite oluşturulması vb. konuların finansmanı TK-26’nın da ana gündemini oluşturabilecektir.

TK-26’da görüşülecek kilit konuların en önemlilerinden biri, karbon piyasaları için kurallardır. Daha önce hem Katowice‘de hem de Madrid’de kurallar üzerinde anlaşmaya varılması gerekiyordu, ancak o görüşmelerde bir küresel uzlaşmaya varılamadı ve bu da bu önemli konunun/sorunun Glasgow’a kaldığı anlamına geliyor. Karbon piyasaları, salım yapıcıların ya da kirleticilerin ticaret ya da dengeleme yoluyla bir fiyat karşılığında sera gazı salmaya devam etmesine izin verir. Öte yandan Kyoto’dan bu yana var olan karbon piyasası düzeneklerinin salımları azalttığına ilişkin açık ve sınanabilir bir kanıt yoktur. Kuramsal olarak yapabilseler bile, olasılıkla yaklaşık 10 yıl içinde küresel ortalama yüzey sıcaklıklarını 1.5°C’de sınırlandırmak (çok küçük bir olasılıkla altında tutmak!) için korunması gereken karbon bütçesi hızla bozuluyor.

Tüm bu nedenlerle, gerçek net sıfır karbonlu iklim çözümlerine tehlikeli bir dikkat dağıtıcı olarak sunulan sera gazı salım ticaretine (Kyoto’dan gelen) ve yeni karbon piyasalarına karşı çıkılması gerekiyor. Öte yandan yine biliyoruz ki, küresel sermayenin ve birçok gelişmiş sanayileşmiş ülkenin ‘arzusunu’ gerçekleştirmeye yönelik olarak, TK-26’da karbon piyasalarının kurallarına ilişkin görüşme ve tartışmalarda taraflar ve resmi ve gayri resmi çalışma grupları üstünde büyük bir baskı ve ‘ikna’ çabası olacaktır.

(*)https://yesilgazete.org/paris-2015den-glasgow-2021e-1/
https://yesilgazete.org/paris-2015den-glasgow-2021e-2/

[Bir şarkının hikayesi] Nights In White Satin /The Moody Blues

1960’ların ikinci yarısına gelindiğinde İngiliz grupları önemli bir eşikle karşı karşıya kalmıştı. 60’lı yılların başında popüler olan Amerikan esintili Rock & Roll müzikten, onun yerini alan Psychedelic Rock’a geçiş yapmayı başarabilen az sayıda müzik grubu vardı. Müziğe getirdikleri teknik yeniliklerle ve cesaretleri ile The Moody Blues da onlardan biri idi.

1964’te “Go Now” ile ilk hitlerini yapmayı başaran grup menajerlerinin ortadan kaybolması ile parasız kalmıştı ve ardından da grubun kurucu üyelerinden biri olan solistleri Denny Laine’in ayrılması ile dağılmanın eşiğine gelmişlerdi.

O sıralarda 19 yaşında genç bir müzisyen olan Justin Hayward, değerlendirmesi için bestelerini Animals grubunun solisti Eric Burdon’a göndermişti. Hayward’dan tümüyle habersiz olan Burdon, onun çalışmalarını Moody Blues’un kurucu üyesi Mike Pinder’e göndererek hem Hayward’ın hem de  grubun şansının dönmesini sağladığının farkında bile değildi.

Justin Hayward,  Rock&Roll  ekolünden çok, İngiliz folk müziği ekolünden geliyordu ve grubun müziğinin yönünü değiştirecekti. Ayrıca grubun Mellotron’u keşfedip kullanmaya başlaması ile Moody Blues’un müziğine yepyeni bir sound gelmişti.  Mellotron, modern synthesizer’ın analog öncüsü idi ve teyp kayıtlarını kullanarak çok çeşitli ses ve ritmleri çoğaltabiliyordu. Bu enstrüman gruplara kayıtları için müzisyenler kiralamadan ses paletlerini zenginleştirme şansı da veriyordu. Mellotron’un kullanıldığı en bilinen parça, Rolling Stone dergisinin “Tüm zamanların en iyi 500 şarkısı listesinde” en iyi Beatles melodisi  olarak gösterilen ve efsane dörtlünün psychedelic müzik çağına girişinin sembol şarkısı olan “Strawberry Fields Forever” idi.

Mellotron deyip geçmemeli…

The Moody Blues oluşmadan önce kurucuları Mike Pinder ve Ray Thomas, Almanya’da Beatles’la beraber bazı kulüplerde çalmışlardı. John Lennon’a Mellotron’u tanıtan da Pinder olmuştu. Rolling Stone dergisine verdiği röportajda “Mellotron müzisyenlere yeni ufuklar keşfetmelerini sağlıyordu ve bunu sevgili arkadaşlarım Beatles’tan daha iyi kim yapabilirdi” demişti.

Gruba yeni katılan genç üye Hayward da bir Beatles hayranı idi. Bir konser dönüşü sabahın beşinde kuş sesleri arasında yatağında uzanırken 12 telli gitarı ile yaptığı bestenin, Moody Blues’un imza şarkısı olacağını tahmin edemezdi.

Grubun bateristi Graeme ile iki odalı bir evde kız arkadaşlarıyla beraber yaşayan Hayward, o anları şöyle anlatmıştı:

O dönemde Moody Blues ‘da sadece ben ve Mike şarkı yazıyorduk. Arkadaşlarım benden bir gün sonraki prova için bir şeyler bekliyorlardı. Bir aşk ilişkisinin sonunda ve bir diğerinin başındaydım. Duygularımı anlatacak bir metafor düşünürken bir kız arkadaşımın bana daha önce hediye ettiği beyaz saten yatak örtüsü aklıma geldi. Valizimdeydi ve Graeme ile yaşadığım bu evde kullanmayı düşünüyordum. Çok romantiklerdi ama hiç kullanışlı değillerdi. Sabaha karşı şarkının ana yapısını bitirdim ve o gün provada arkadaşlarıma çaldım. İlk başta pek heyecanlanmadılar. Mike bir daha çalmamı istedi ve ilk mısrayı tekrar çaldım ve o da Mellotron’da nakaratı tekrarladı. Bir anda herkes şarkıda oynayacağı rolü anlamıştı.”

 

Stüdyoda “Nights in White Satin” görkemli bir parçaya dönüştü. Mellotron’un bir orkestrayı simüle etme yeteneğinden sonuna kadar faydalandılar. Bir şiir ile tamamlanan şarkı tam 7.5 dakika sürüyordu. Şarkının ayrı olarak kaydedilen uzun orkestrasyon bölümleri aslında hiç var olmayan ve sadece bu kayıt için bir araya gelen Londra Festival Orkestrası tarafından çalınmıştı. Gene de şarkının gövdesini oluşturan orkestral sound, Mike Pender’ın mellotronundan geliyordu. Senfonik rock türünün en güzel örneklerinden biri olan şarkı, grubun “Days of Future Passed” adlı ikinci albümünün merkezini oluşturdu.

“Nights in White Satin” ilk yayınlandığında listelerde ancak 19’uncu sıraya kadar çıkabildi ve sonra şarkı unutuldu. Ta ki 1972 yılında grup yeni bir albüm çıkardığında DJ’lerin radarına girene kadar.

Seattle’ da bir radyo programında çalındıktan sonra şarkı yavaş yavaş listelerde yükselerek Amerika Bilboard Hot 100’de ikinci sıraya kadar çıkarak orada iki hafta kaldı. Şarkıyı çalan DJ’e neden onu seçtiği sorulduğunda “Gece vardiyasındaydım ve biraz ot çekmek için araba parkına kadar  gitmem gerekiyordu ve ‘Nights in White Satin’ bunu yapabilmem için yeterince uzundu” demişti. Grup üyeleri bunun üzerine “Başarımızı keş bir DJ’ ye borçluyuz” diye espri yapmaktan geri kalmadılar.

Nights in White Satin’ın sayısız cover’ı yapıldı. 2013 yılında kendisi ile yapılan söyleşide Justin Hayward dinlediği en iyi cover’ın soul şarkıcısı Bettye LaVette’inki olduğunu söylemişti.

Bir gece yatağımda laptop’umla oturmuş e-postalarımı okuyordum. Bir arkadaşım bana LaVette’in yorumunu MP3 olarak göndermişti. Linke tıkladım ve dinleyince gözyaşlarıma boğuldum. Eşime bunu mutlaka dinlemelisin dedim. Nights In White Satin’in yüzlerce, belki de binlerce yorumu olmuştu ama ilk defa olarak sözleri gerçek anlamda duyuyordum”  

Kendi bestecisini bile ağlatabilen bu dokunaklı yorum elbette dinlenmeyi hak ediyor.

 

Seçilebilme özelliğini ilk defa kazandıktan ancak 19 yıl sonra nihayet 13 Ağustos 2018’de Moody Blues, “Rock and Roll Onur Listesi“ne dahil edildi. Justin Hayward konuşmasında “Biz İngiliz müzisyenler için burası kahramanlarımızın evi idi, ta ki Beatles ortaya çıkıp dünyayı değiştirene kadar” diyerek bir döneme damgasını vuran ve hayranı olduğu efsane grubu onurlandırdı.

Moody Blues dünya çapında 70 Milyondan fazla albüm satmış ve 18 platin plak kazanmıştır.

Kaynakça

  • Hughes R., The Story Behind The Song : Nights in White Satin by The Moody Blues,August 2017
  • Songfacts, Nights In White Satin
  • Umphred N., Why were’nt the Moody blues in the Rock&Roll Fame,May 2019
  • Wikipedia, In White Satin, The Moody Blues, Bettye LaVette,

 

Evinde atıksız yaşamak isteyenler için bir başlangıç rehberi: Atıksız Yaşam

Bu köşede plastik atıklar ve çöplerle ilgili problemlere dair çok sayıda fikir beyan etmiş ve zaman zaman da çözüm önerileri listelemiştim. Plastik çöp ithalatından, geri dönüşüm aldatmacasına, depozito iade sisteminden, atık toplayıcılarına kadar birçok alanda çeşitli tartışmalar yapmış ve olası çözüm önerilerini listelemiştim. Hatta plastik tüketiminin nasıl azaltılacağına dair de çeşitli önerilerin olduğu bir yazı dizisi de yayınlamıştım.

Ancak fark ettim ki bu önerilerin içerisinde “kendin yap” önerilerin ve tariflerin olduğu herhangi bir şeye yer vermemişim. Tabii bu noktada da devreye başkalarının bu konuda yaptığı önerileri takip edip değerlendirmek giriyor. Bu bağlamda Yeni İnsan Yayınevi’nden çıkan Ceren Özcan Tatar’a ait “Atıksız Yaşam Değerlerini Yaşamanın Yolu” isimli kitap önemli bir kaynak olabilir. Yayınevinin Ekoloji Kitaplığı serisinden yayınlanan ve birçok hap bilgi barındıran bu kitap için söyleyebileceğim ilk şey oldukça yararlı bilgiler içermesi. Ancak bunun yanında genel olarak benzer tüm içeriklerde bulunan bazı yanılgılar da yok değil. Kitabın içerisinde yanılgı olarak nitelediğim noktalara geçmeden önce kitabın ağırlıkça daha fazla bir kısmını kapsayan faydalı kısımlarına değinelim.

Yararlı ipuçları

Öncelikle Ceren’in kitabı yazma hikâyesi oldukça samimi bir dile sahip. Öyle ki sizi bir an dönüp kendi geçmişinizi ve bu geçmişin sizde ne tür bir etki yarattığını düşünmeye sevk ediyor. En azından bende öyle bir etki yarattı. Bugün bulunduğum durumun aslında köklerinin çocukluktaki çevre ve diğer maruz kaldıklarımla doğrudan bağlantılı olduğunu bana bir kere daha hatırlattı. Kitabın giriş kısmının ardından gelen bölümde genelde bu türden çevreci kaygılarla yazılmış kitaplarda sıkça karşılaştığımız çevre problemlerinin kökenini anlatan hap bilgi niteliğindeki tarihsel anlatım mevcut. Burada su kullanımı ve atık üretimine dair istatistikleri de okuyabiliyorsunuz. Yani tüketimin çevresel maliyetini anlamaya yardımcı olabilecek derli toplu bilgiler! Bu bağlamda size su ayak izinizi nasıl hesaplayacağınızın da ipuçlarını veriyor. Unutmayın su ayak izi, tüketiminizin ekolojik maliyetini ortaya koymak açısından önemli bir gösterge olabilir. Benzer şekilde aynı yerde sera gazı emisyonları için de faydalı bilgiler sıralanmış.

Nasıl? Nereden başlamalı?

Kitapta benim için sürpriz olan şey ise Greenpeace Akdeniz ile birlikte yaptığımız ve Türkiye sularındaki tüketimlik balıkların ve sokaklarda satılan midye dolmalardaki mikroplastikleri ortaya koyan çalışmamız. Bu tür atık azaltım tavsiyesi ve rehberliği yapan kitaplarda çalışmalarımızı görmek gerçekten de yaptığımız işin ne kadar da isabetli olduğunu gösteriyor.

Kitabın giriş kısmı aslında yazarın nereden başlamamız gerektiği konusunda söyleyecekleri için ipucu niteliğinde. Kitabın asıl girişi “nasıl” sorusunu sormak ile başlıyor diyebilirim. Daha sonra da bu nasılın cevabını nasıl verebileceğinizi gösteren bir seri öneri söz konusu! Nitekim öncelikli olarak azaltma ve ihtiyaç dışı tüketime hitap eden kalemlerin listesini yapma önerisi bu nasıl sorusunun yanıtına işaret ediyor. Yazar tüm yaşantısını gözetip bir eşya listesi yaparak bunlar içerisinde nelerin gerçekten de ihtiyaç duyulmayan ve aslında daha ekolojik ve atıksız alternatifleri bulunduğunu tanımlayarak devam etmiş. Bu aslında benim de çoğu zaman “Tüketimimi nasıl azaltırım?” sorusunu soranlara yaptığım öneri! Çünkü ne tükettiğinizin listesini yapmazsanız neyin gerçekten de ihtiyaç dışı bir kalem olduğunu ya da hangisinin çevreci bir alternatifi olduğunu tespit de edemezsiniz. Bu bağlamda yol gösterici bir özelliği de var.

Atıksız ve zehirsiz tarifler

Kitabın birçok yerinde çok sayıda atıksız ve zehirsiz tarifler mevcut. Üstelik çocuklara okullarda uygulatılan saçma uygulamaların da absürtlüğüne değinmiş. Açıkçası bu kısım gerçekten önemli. Çünkü çocuklara okullarda atık malzemelerden yaptırılan çeşitli tasarımların hiçbir işe yaramayan ve hatta anlamsız yere çöp oluşmasını sağlayan uygulamalar olduğu gayet net bir şekilde anlatılmış. Bunun ileri dönüşüm değil bir nevi sarfiyat olduğuna değinilmiş. Bilirsiniz çocuklara çeşitli atıklardan yaptırılan tasarımlar mevcut. İşte çocukların ekserisi bu tasarımları atıklardan değil gidip bizzat bu amaç için bardak pet vb. plastikleri alarak yapıyorlar. Yani türetim değil tüketim hem de en gereksizinden.

Kitapta yerelin tüketiminin, adil üretim uygulayan markalara yönelmenin ve en önemlisi de hayvansal gıda tüketiminden uzaklaşmanın atıksızlık açısından ne kadar önemli olduğu anlatılmış.

Kitapta benim dikkatimi çeken bazı sıkıntılar da yok değil. Örneğin Adidas, H&M, P&G ve Unilever gibi küresel markaların yeşil yıkamadan başka bir anlamı olmayan girişimleri örnek olarak kullanılmış. Bu firmaların hiçbirinin adil üretim yapmadığı ve çevreyi en fazla kirleten firmalar olduğunu yaptıkları küçük çaplı sürdürülebilirlik maskeli girişimlerinin de tamamen asıl suretlerini gizlemek için yaptıklarını unutmamak lazım. Üstelik Unilever bu yıl yeryüzünü plastikle en fazla kirleten şirket ünvanını kazanmışken, böyle bir kitapta olumlu bir uygulaması olmadığı halde referans olarak verilmesini yadırgadım diyebilirim.

Bir diğer problem de geri dönüşüme çok fazla atıfta bulunulması. Geri dönüşüme gitsin diye çöpleri ayrıştırmak, gıda atıkları dışında atıksızlık değil hatta daha da tehlikeli atıkların oluşumuna ne yazık ki katkı sağlamak anlamına gelmektedir. O sebeple ben geri dönüşüm ile ilgili süreçlerin atıksızlık için öneri olarak sunulmasını problemli buluyor ve bunun da nedeninin bu konunun henüz tam olarak bilinmiyor olmasına bağlıyorum.

Kitapta bir diğer dikkatimi çeken ve kitapta olmasa da olur dediğim Tablo 1. Çünkü tabloda plastik kodlarının karşılık olarak belirtilen ifadelerin hepsi teorik. Hatta çoğunluğu yanlış. Plastiğin geri dönüşümü çoğu zaman mümkün olmadığı için buna dair yapılan tespitler de yanlış oluyor. Ancak burada yazarın bir hatası olduğunu düşünmüyorum çünkü gerçekten de bu aldatmaca şu anda konuyla ilgili tüm kaynakları neredeyse işgal etmiş durumda. Dolayısıyla konuyu derinlemesine bilmiyorsanız bu tür hatalı bilgileri kullanabiliyorsunuz.

Sonuç olarak siz de yaşam tarzınızı daha az atık üreten bir forma sokmak istiyorsanız bu kitap güzel bir başlangıç olabilir.

 

Avrupalıların yüzde 86’sı yenilenebilir enerji talep ediyor – Oral Kaya*

Avrupa İklim Vakfı tarafından on Avrupa ülkesinde yapılan anketlerde, yurttaşların yaşadıkları yerlerde yenilenebilir enerji kaynakları ile çalışan enerji santrallerini tercih ettiği ortaya çıktı. Sonuçlar, daha fazla yenilenebilir enerji ile beraber, yerel düzeyde daha fazla kontrol de talep ettiklerini gösteriyor. Aynı şekilde çalışma, Avrupa halkının yenilenebilir enerji kaynakları ile üretimin yapılmasını da daha fazla desteklediklerini ve daha verimli enerji kullandıklarını ortaya çıkarıyor.

Anket çalışması, rüzgar ve güneş enerjisine verilen kamu desteğini daha iyi anlamak için 10 Avrupa ülkesinde gerçekleştirildi.

Avrupa İklim Vakfı (ECF) tarafından yapılan anketlerde sürekli olarak yurttaşların yüksek oranda yenilenebilir enerji kaynaklarına destek verdiği sonucu çıkıyordu. Fakat yeni yayınlanan bu raporda, Avrupalıların yalnızca daha fazla yenilenebilir enerji değil, aynı zamanda yerel düzeyde yapılacak olan yenilenebilir enerji yatırımlarında daha fazla söz sahibi olmak istediklerinin altı çiziliyor. Ayrıca yerelde kurulacak yenilenebilir enerji kooperatiflerine katılmaya daha fazla gönüllüler ve hükümetlerin güneş ve rüzgar enerjisinin yaygınlaştırılmasını hızlandırmak için de önlemler almasını savunuyorlar.

Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan’da 24 Eylül – 6 Ekim 2021 tarihlerinde 18 yaş üstü 10.547 yetişkin üzerinde yapılan anketin önemli sonuçları kısaca şöyle:

  • Ankete katılanların %86’sı, yaşadıkları yerin yakınında inşa edilecek yeni rüzgar ve güneş projelerini destekleyeceklerini belirtiyor.
  • Ankete cevap verenlerin %70’i bölgelerinde yeni rüzgar santrallerini istiyor.
  • Yeni rüzgar ve güneş santrallerinin inşasına olan destek, her ülkede zaten bir tanesinin yakınında yaşayan insanlar arasında daha yüksek.
  • Buna karşılık, Avrupalıların %65’i yeni bir nükleer santralin inşasına karşı. Aynı zamanda %67’si yaşadıkları yerin yakınında fosil yakıtlı kömür, petrol veya doğalgaz ile çalışan yeni bir elektrik santralinin kurulmasını istemiyor.
  • İnsanların çoğunluğu (%68), tüm yeni binaların güneş panellerine sahip olmasının zorunlu hale getirilmesini talep ediyor. Bu karar için en yüksek destek İtalya (%84), İspanya (%83), Yunanistan (%77), Bulgaristan (%74), Birleşik Krallık (%70) ve Romanya’da (%70).
  • Avrupa genelinde ankete katılanların %61’i kendi bölgelerinde bir enerji kooperatifi kurulması halinde büyük olasılıkla bu enerji kooperatifine katılacaklarını söylüyor. En yüksek destek oranları ise şöyle: Romanya (%85), İtalya (%75), Bulgaristan (%75), Polonya (%74), Yunanistan (%71) ve İspanya (%69).
  • Avrupalıların sadece %18’i hükümetlerinin “iklim değişikliği ile mücadele etmek için gerçekçi olarak ellerinden gelen her şeyi” yaptığını düşünüyor.

Avrupa Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri Birliği (REScoop.eu) başkanı Dirk Vansintjan, anket sonuçlarıyla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı:

“Bu rakamlar, hükümetlerin gerçekleştireceği enerji yatırımlarına karar verirken dikkate alması gereken, yerel halkın yenilenebilir enerji lehine büyük bir talepleri olduğunu gösteriyor. Aynı şekilde yurttaşların kendi bölgelerinde gerçekleşecek enerji yatırımlarına sahipliği, sosyal kabul açısından da önemli bir gerçektir.”

Anket ile ilgili tüm ayrıntılar için tıklayın

(*) TROYA Çevre Derneği