Rize‘nin İyidere ilçesinde İyidere Lojistik Liman Projesi için inşaat çalışmalarının başladığı kaydedildi. Projenin 2023’te tamamlanması hedefleniyor.
Limana hammadde temini için İkizdere‘de açılmak istenen taş ocağına karşı ise bölge halkının mücadelesi aylardır devam ediyor.
Rehabilite iddiaları devam ediyor
DHA‘da yer alan habere göre, liman projesi için İkizdere’den temin edilen taşlar, dolgu için denize dökülüyor. Rize Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı (RTSO) Şaban Aziz Karamehmetoğlu ise projenin kendini rehabilite edebileceği iddiasını sürdürdü:
Cumhuriyetimizin 100’üncü yılında açılması planlanan İyidere Lojistik Merkez projemizin hizmete girmesiyle birlikte yılda 3 milyon ton kargo, 8 milyon ton dökme yük, 100 bin ton konteyner, 100 bin araç role kapasiteleri olarak bölge ticaretinin kuzey ve güney aksında, ticaretin can damarı olacak şekilde planlandı. Yılda toplam 13 milyon ton kapasiteli Rize-İyidere Lojistik Merkez projemiz, yurt içi hasılaya yılda 200 milyon dolar katkı yapacak. 450 milyon dolar da yan istihdam sağlayacak. Dolayısıyla rakamlardan da görüldüğü gibi kısa zamanda kendini rehabilite edebilecek bir proje. Proje, sadece ilimizin ve bölgemizin değil, ülkemizin projesi. Bölgeye çok ciddi anlamda değer katacak, istihdam sağlayacak. İlk etapta hizmete açıldığı zaman bin kişiyi direkt istihdam edecek, 8 bin kişiye de dolaylı olarak iş verecek şekilde planlamıştır.”
İkizderelilerin direnişi
İkizdere halkı ise 195 gündür bölgede açılmak istenen taş ocağına karşı mücadele ediyor. Taş ocağının yaşam alanlarına zarar vereceği gibi, geri dönüşü olmayan sonuçlara da yol açacağını söyleyen İkizderelilerin mücadelesine karşı yine de taş ocağı yapımına devam ediliyor.
Taş ocağı için Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) “Gerekli değildir” kararına karşı açılan dava kapsamında hazırlanan bilirkişi raporunda, projenin Eskencidere Vadisi‘ne yapımının uygun olmadığı, ekosisteme, çay üretimine, yaban hayatına zarar vereceği kaydedilmişti. İkizdere direnişçilerinin avukatı Yakup Okumuşoğlu da bilirkişi raporunun gayet yerinde olduğunu belirtmiş ve bu rapor doğrultusunda mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı verebileceğini düşündüklerini ifade etmişti.
Anayasa Mahkemesi, (AYM), Sulh Ceza Hakimlerinin verdiği erişim engeli kararlarından dokuzu hakkında, basın ve ifade özgürlüğünün ihlal edildiği yönünde karar verdi.
Başvurularda tazminata hükmeden AYM ayrıca yeni hak ihlallerinin yaşanmaması için yasa değişikliği yapılmasını istedi.
Bunun için de Meclis’e de bir yıllık süre tanıdı. Bu süre içinde yeni yasal düzenleme yapılmazsa Yüksek Mahkeme, tüm benzer başvurular için hak ihlali kararı verecek.
500 dosya daha var
Habertürk‘ten Fevzi Çakır‘ın aktardığına göre, AYM dokuz başvuru üzerinden önemli bir pilot karara imza attı. Sulh Ceza Hakimlerince pek çok habere ilişkin verilen erişim engeli kararlarının ifade ve basın özgürlüğünü ihlal ettiğine hükmeden kararların birer örneği, ihlallerin ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere ilgili sulh ceza hakimliklerine gönderildi. Ayrıca başvuruculara 8 biner TL tazminat ödenmesine de hükmedildi.
Kararda mahkeme önünde benzer pek çok başvurunun bulunduğuna da dikkat çekilerek, bu dosyaların hepsinde ihlal kararı verilerek, erişim engellerinin kaldırılmasının sağlanabileceği ancak bu durumun yeni ihlallerin önüne geçmeyeceğini belirtildi; yeni hak ihlallerinin yaşanmaması için erişim engeli kararlarının dayanağı olan yasada değişiklik yapılması gerektiği vurguladı.
Bu nedenle kararın bir örneğinin Meclis ve Adalet Bakanlığı’na da gönderilmesini kararlaştırdı.
Meclis’te gereken düzenlemenin yapılması için benzer başvuruların görüşmesi bir yıl süreyle ertelenecek. AYM önünde hali hazırda 500 dolayında “erişim engeli” konulu bireysel başvuru dosyası olduğu düşünülüyor.
Yeni düzenleme için öneriler
Kararda,, yapılacak yeni düzenlemenin çerçevesi de çizildi. Buna göre; erişim engeli usulünün kapsamı hukuki ve yeterli açıklıkta olmalı. Erişim engeli için acil toplumsal ihtiyaç zorunluluğu getirilmeli. Kamu makamların müdahale sınırı ortaya konulmalı. Keyfi uygulamalara yol açmayacak güvenceler oluşturulmalı.
Erişim engelli kararları istinaf ve temyiz denetimine açılmalı. Sulh ceza hakimlikleri erişim engeli kararlarına son çare olarak başvurmalı.
Geçtiğimiz yıl 30 Ekim’de meydana gelen ve günlerce artçı sarsıntıları süren Samos Depremi Samos’da yapmadığı yıkımı İzmir’in ‘zemin sorunlarıyla’ bilinen Bayraklı semtinde yapmış ve can kayıplarına neden olmuştu. Gündüz saatlerinde; saat 14.51’de meydana gelen ve 16 saniye süren, 6.6 büyüklüğündeki deprem 117 İzmirlinin yaşamını yitirmesine, 1034 İzmirlinin ise yaralanmasına yol açmıştı. Ondan fazla çok katlı bina deprem anında çökerken yüzlercesi de ağır ve orta derecede hasar görerek oturulamaz duruma gelmişti. Üstelik depremin büyüklüğü artık birçok ülkede hasara ve can kaybına neden olmayan depremler sınıfında sayılırken yaşanmıştı bu felaket…
Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin Samos Depreminin birinci yıldönümü nedeniyle yaptığı basın açıklamasının girişinde de belirttiği gibi; ‘Bu deprem gece saatlerinde olmadığı için sadece 117 canımız yitirildi. Gece saatlerinde olsa idi can kaybı çok daha fazla olacaktı. Oysa Japonya’da 21 Aralık 2010 da 7.4 büyüklüğünde, Mart 2011 de 7,2 büyüklüğünde, Nisan 2011 de 7.1 büyüklüğünde, 26 Ekim 2013 de 7,1 büyüklüğünde, 30 Mayıs 2015 de 7,8 büyüklüğünde depremler olmuş ve kimse hayatını kaybetmemişti. 2 Nisan 2014 de Şili’de 8.2 büyüklüğünde bir deprem ve tsunami de ise sadece 5 kişi hayatını kaybetmişti.’
‘Ruhsatlı, projeli binalar yıkıldı’
İzmir’den kuş uçumu 80 kilometre uzakta meydana gelen deprem, meydana geldiği bölgede değil de neden İzmir’de can ve mal kayıplarına yol açtı? Mimarlar Odası’nın açıklamasından nedenini çok net olarak anlıyoruz:
“Peki neden ölüyoruz. Bu yazıyı yazan ve okuyanlar bir sonraki depremde şanslı olmayı bekliyor. Ölen ben de olabilirdim, bir sonrakinde ölen siz de olabilirsiniz. Nerede hata yapılıyor? Neden hayatlarımız bu denli ucuz oluyor? Yıkılan binalar gecekondu olsa idi, ilim -fen kurallarına göre inşa edilmemiş olsalardı, inşaat sırasında ilgili kurum ve kuruluşlarca kontrol ve bu kontrole göre ruhsat- oturma raporu almamış binalar olsalardı hatanın kimde olduğu belli olurdu. Oysa tam aksi bir durum gelişti ve ne yazık ki belediye tarafından ruhsat verilmiş, zamanın yönetmeliklerine göre mühendis ve mimarlarca yapılıp kontrol edilmiş, yapımının uygun olduğunu gösteren oturma raporu almış yapılar yıkıldı. Hiçbir kabahati olmamasına rağmen 117 kişi ne yazık ki dünyaya gözlerini kapadı. Kimimizin biricik oğlu-kızı, kimimizin biricik anne babası, kimimizin biricik sevgilisi, yarına dair hayaller kurarken günahsız bir şekilde yitip gitti. Sorumluluk kimde o halde? Sorumluluk sosyal devlet olma ilkesi ile devletin kendisinde. Ölen 117 canımızı geri getiremeyiz ancak onların yakınlarından hepimizin özür borcu var. Devlet, nerede hata yapıldığını ortaya koymalı, bunun tekrar yaşanmaması için çözüm üretmeli, hayatını kaybeden insanlarımızın anısını yaşatacak bir yaklaşım sergilemelidir.’
Yüzde 30 emsal artışı kararı geri alınmalı
Mimarlar Odası deprem sonrası geçtiğimiz bir içinde ‘çözüm’ adı altında yapılan yanlışları da açıklamasında belirtiyor. Bu yanlışların başında ise İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı, depremzedeleri müteahhitlerin insafına terk eden serbest piyasacı %30 emsal artışı geliyor. Yani dokuz katlı binayı 12 kata; 12 katlı binayı 15 kata çıkartmak…
Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir depremden sonra görülmeyen, yapılmayan ilkel bu çözümün okul, yeşil alan, su-kanalizasyon, trafik yükü gibi alt yapıları göz önüne almadan, ‘ben yaptım oldu’ mantığı ile yapıldığının altını çizen Mimarlar Odası, bu sözde çözümün yeni sorunları beraberinde getireceğini de açıklamasında belirtiyor. Oda gerçek çözüm için ise planlamanın gerçek uzmanlarına, yani şehir plancılarına bırakılması; %30 emsal artışından vazgeçilmesi ve sosyal devlet anlayışı ile ağır hasarlı binaların bu yıkımdan sorumlu olan devlet tarafından yeniden yapılması öneriyor. Binaların devlet tarafından ücretsiz yapılmaması halinde ise depremzedelere düşük faizli yirmi yıldan az ödeme planına sahip olmayan krediler kullandırılması gerektiği bir kez daha hatırlatıyor.
Deprem, ülkemizin bir gerçeği… Bu konuda uzmanlaşmış başta Japonya olmak üzere çok sayıdaki ülkelerin uygulamalarının gösterdiği bir gerçek var: Deprem değil, yanlış kentleşme politikaları, çürük binalar ve iyi örgütlenmemiş sağlık ve afet yönetimi can ve ekonomik kayıpları artırıyor. Düzenli ve doğru kentleşme politikaları uygulayan hiçbir gelişmiş ülkede 7.5 büyüklüğünün altındaki depremler büyük can kayıplarına ve yasal izinlere sahip binalarda ciddi hasarlara neden olmuyor. Olursa da hiçbir ülke yıkılan binaların yerine ‘şark kurnazlığı’ yapıp %30 oranında emsal artışı yapılmış, kat sayısı artmış yeni binalar yapmıyor. Yani her depremden sonra kentlerin boyu büyümüyor.
Geçen bir yılı İzmirliler olarak kaybettik. Fakat bilimsel bir çözüm için henüz kaybedilmiş bir şey yok. İzmir’i yönetenler depremzedelerin sorununa doğru ve emin çözümler için bir an önce %30 emsal artışı kararını geri almalıdır. Ancak son dönemde Büyükşehir Belediyesi’nin %30 emsal artışı kararını sadece Bayraklı ile sınırlı tutmayıp; tüm kente yaymaya hazırlandığı haberleri kamuoyuna yansıdı… Bu kadar dar alanda hiçbir alt yapı kapasitesini gözetmeden yapılan ve %30-50 arasında nüfus artışına neden olacak bu adım kenti daha büyük felaketlere sürükleyebilir.
Bu kararlarla ileride İzmirliler olarak daha büyük can kayıplar yaşadığımızda hiç vicdanınız sızlamayacak mı?
İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg, dünyanın dört bir yanından liderlerin, delegelerin ve aktivistlerin katılacağı COP26 iklim konferansına ev sahipliği yapan İskoçya’nın Glasgow kentine ulaştı.
Başlattığı iklim için okul greviyle dünya çapında bir öğrenci hareketin başlamasını sağlayan Thunberg, daha önceki zirvelerde olduğu gibi bu sefer de yoğun bir basın ve halk ilgisiyle karşılaştı.
Cumartesi gecesi tren yolculuğu sonucunda Glasgow’a gelen Thunberg, istasyonda bekleyen yüzlerce kişi tarafından hızlıca kuşatıldı. Birkaç polis memuru da genç aktiviste eşlik etmek durumunda kaldı.
18 yaşındaki iklim aktivisti “Sonunda COP26 için Glasgow’dayım! Ve çok sıcak karşılama için teşekkür ederim” mesajıyla birlikte kalabalığa karşı başparmak kaldırma işareti yaptığı bir fotoğrafını paylaştı.
İskoçya’nın Sunday Mail gazetesi izdiham sahnesini “Greta Mania” olarak adlandırdı.
Eylemlerde yer alacak
Pazar günü yayınlanan bir BBC röportajında konuşan Thunberg, COP26’da konuşmaya “resmen” davet edilmediğini söylemişti.
Thunberg, Fridays for Future İskoçya tarafından cuma günü düzenlenecek kitlesel eyleme katılacağını duyurmuştu. 6 Kasım Küreel Eylem Günü’nde gerçekleşecek eylemde ise bir konuşma yapması planlanıyor.
Mersin’in Gülnar ilçesinde yapımı devam eden Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin (NGS) inşaat sahasında trafoda yaşanan patlama nedeniyle yangın çıktı.
31 Ekim Pazar günü sabah saatlerinde çıkan yangın, itfaiye ekiplerinin müdahalesi sonucu kısa sürede söndürüldü.
Santralin inşaatının başladığı 2019 yılından bu yana birçok kazanın ve felaketin yaşandığını hatırlatan nukleersiz.org Koordinatörü Pınar Demircan, santral inşaatının hızlandırılması nedeniyle daha pek çok felaket yaşayabileceğimiz uyarısında bulundu.
Akkuyu Nükleer A.Ş.: Yıldırım düştü
Konuya ilişkin Akkuyu Nükleer A.Ş‘den akşam saatlerinde yapılan açıklamada yangının itfaiyenin kontrol paneline yakın enerji nakil hattına yıldırım düşmesi sonucu çıktığı öne sürüldü.
Yardımcı trafo merkezi alanında yangın çıktığı bilgisinin acil mesajla öğrenildiği belirtilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Olay sonucunda kimse yaralanmamıştır. Tüm birimler, Akkuyu NGS sahasının acil müdahale prosedürüne ilişkin görevleri hızlı bir şekilde yerine getirmiştir. Yıldırım düşmesi, trafo merkezi alanındaki elektrik hatlarının altyapısına kısmen zarar vermiştir. Sahaya yeniden elektrik verilmesi sağlanmıştır. Şantiyedeki tüm inşaat çalışmaları her zamanki işleyişi ile devam etmektedir.”
Demircan: Akkuyu NGS bizim büyük ecelimiz mi?
nukleersiz.org Koordinatörü Pınar Demircan, sosyal medyada yaptığı paylaşımda yangına “Bu sene daha 6 ay önce patlama oldu, geçen sene temel çöktü. Büyükeceli’deki Akkuyu NGS bizim Büyük ecelimiz mi?” sözleriyle tepki gösterdi.
Akkuyu NGS'de şimdi de trafoda yangın haberi. Bu sene daha 6ay önce patlama oldu, geçen sene temel çöktü. Büyükeceli'deki Akkuyu NGS bizim Büyük ecelimiz mi? Akkuyu'yu durdurun. Nükleer enerjiyi savunanlar bile bu santrale karşı çıkmalı! #Akkuyuyahayırpic.twitter.com/vucn3SAWXb
Mersin’de inşaatına devam edilen nükleer santralin dördüncü reaktörü için birkaç gün önce inşaat lisansı verildiğini hatırlatan Pınar Demircan, “Üç reaktörün temelinin inşa edildiği yani inşaatın başladığı 2019 yılından bugüne temelde çatlak, zemin üzerinde meydana gelen su sızıntısı, iş kazası ve iki defa patlama vukuatlarını yaşadık” ifadelerini kullandı.
Yeşil Gazete’ye değerlendirmede bulunan Demircan, “Açıkça görülüyor ki bu nükleer santral siyasi iktidarın seçim propagandasının bir parçası olmuştur” yorumunu yaptı.
‘Seçim propagandası olarak kullanılmak isteniyor’
Normal şartlarda nükleer santral inşaatlarının en az dört yıl sürdüğünü belirten Demircan, “Çünkü yüksek güvenlik gerektiren süreçlerin ve yüksek maliyetlerin temkinli adımlarla yönetilmesi gerekir. Fakat Cumhuriyetin 100’üncü yıl hediyesi olarak en geç 2023’te ‘şanlı günde’ faaliyete geçirileceği ilan edilmiş olan Akkuyu NGS’nin şimdi bu tarihten de önce faaliyetini tamamlamış olacağı ifade ediliyor” dedi.
Demircan’a göre bu durum bize aslında Akkuyu NGS’nin Genel Seçimler öncesinde nasıl seçim propagandası olarak kullanılacağını ve seçim retoriğinin bir parçası yapılmak istendiğini gösteriyor.
‘İşçiler pandemide izin kullanamadı’
Bu hızlanmanın başka yansımaları da olduğuna değinen Demircan, “Örneğin Akkuyu NGS’nin Cumhuriyetin 100. yıl hediyesi olacağı şiarıyla pandemi döneminde Akkuyu NGS’de işçiler bir gün dahi tatil yaptırılmadı. Bunu ben değil Akkuyu NGS yönetiminin bununla övünen tweetleri söylüyor” dedi.
“Oysa nükleer santral inşaatlarında tedarik malzeme ağı çok geniştir” diyen Demircan, “Akkuyu NGS, bir yabancı yatırım olarak gerek Rusya gerek Türkiye içinde üretimi ve sevkiyat süreçlerinin buraya doğru aktığı bir havuz olduğuna ve bu süreçlerde pandemi nedeniyle kesintiler meydana geldiğine göre aslında Akkuyu NGS’nin faaliyetini kesintisiz gerçekleştirmesi de bir mucize” yorumunu yaptı.
İşçilerin çalışma koşullarının oldukça kötü olduğunu vurgulayan Pınar Demircan, “Akkuyu NGS inşaat süreçleri için 13 bin kişinin bir arada yaşadığını dikkate alırsak bu nüfusla belediye kurulması gereken durumda işçiler barakalarda bir arada alt yapı şartları yetersiz kamp ortamında çalıştırılıyor. Bu durum 2019 yılında bana şu yazıyı yazdırmıştı şimdi 13 bin kişi çalıştırılırken şartların değiştiğini pek sanmıyorum” dedi.
Belarus’taki yangında uyarı yapılmıştı
Demircan ek olarak Akkuyu NGS’nin bugün yüzde 100 hissesine sahip olarak inşa direktifleri veren Rusya’nın Belarus‘taki diğer projesinde çıkan trafo yangınlarını hatırlattı.
Belarus’ta meydana gelen trafo yangınlarının Akkuyu’da altyapı ekipman çalışmalarına devam edilmekte olan reaktör tipinde meydana gelmiş olmasının Türkiye’de de teknik aksaklıklar yaşanacağını gösterdiği Yeşil Gazete’den duyurulmuştu.
Ostravets Nükleer Santrali
‘Nükleer teknoloji Türkiye için daha tehlikeli’
Nükleer enerji santrallerinin bir savaş teknolojisi ürünü olarak ekolojinin de düşmanı olduğunu ve risklerinin ve yarattığı tehlikelerin saymakla bitmeyeceğini belirten Demircan, “İklim krizi şartlarında asla tercih edilmeyecek bir enerji olduğunu ve aslında bir enerji kaynağı dahi sayılamayacağını hep söylüyoruz” dedi.
Demircan, “Ancak bu kaza üzerinden sizin vesilenizle benim vurgulamak istediğim, altını çizmeye ihtiyaç duyduğum şey: Bizim ülkemizin nükleer enerji teknolojisini daha da tehlikeli duruma getiren şartları var. Bunun başında nükleerin bir ‘güç’ olduğu retoriği geliyor ki bu son derece yanıltıcıdır, güç dediğiniz şey yanlış kullanıldığında sizi güçsüz yapacak olan şeydir. Akkuyu NGS daha kurulmadan bizim güçsüzlüklerimizi göstermektedir” ifadelerine yer verdi.
‘Güçsüzlükleri saklamak kimseyi güçlü yapmaz’
Güçsüzlükleri saklamanın kimseyi güçlü yapmayacağının altını çizen Demircan, “Nitekim Akkuyu NGS’de meydana gelen bu trafo yangını haberinde yandaş medyanın birinde kazanın nedeni olarak ‘yıldırım çarpması’ gösterildi” dedi.
Demircan, “Demokratik kitle örgütleri bu iddianın gerçekliğini de araştıracak ve biz gerçeği öğreneceğiz, çünkü gerçekleri ancak kendi irade ve ısrarımızla öğrenebiliyoruz. Oysa nükleer santrallerde yaşanan kaza ve sızıntıların sonuçları ekolojiyi ve bu dışsallıklara maruz kalanları bütünüyle ilgilendirmektedir. Dolayısıyla yönetimlerin şeffaf olması halktan gerçekleri gizlememesi önlemlerin alınması ve zararın tazmin edilebilmesi gereklidir” dedi.
‘Herkesin karşı çıkmasını gerektiriyor’
Fakat Demircan’a göre gerek Türkiye gerekse tesisin sahibi olan Rusya’nın siyasi iktidarlarıyla teknokratlarının şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi ilkelere uzak oluşu dünya standartlarında kurulması gereken nükleer santraller açısından da şeffaflığın söz konusu olmadığını gösteriyor.
Demircan son olarak “Ez cümle, gerek Türkiye’deki siyasi şartlar gerekse Rusya’nın diğer projelerinde meydana gelen kazalar ve belki de bir nükleer santralin dünyada ilk kez üç yıl gibi bir sürede tamamlanacak olması öyle olmasa bile bunun hedeflenmesi ayrıca bununla bir de gurur duyulması, değil bu ülkede; tüm dünya genelinde Akkuyu NGS’ye (ki eğer Sinop projesinde ilerlenecek olursa onun için de bu geçerli) karşı çıkmayı ve bu santralin faaliyete geçmesinin önlenmesini gerektiriyor” çağrısını yaptı.
Greenpeace Akdeniz, Ergene’yi Kurtarma Projesi‘nin Marmara Denizi’nin sonunu getirmek üzere olduğunu bildirdi.
Her gün 280 olimpik havuzu hacminde atık suyun Ergene’den Marmara’ya aktığını kaydeden örgüt, şu uyarıyı yaptı: “Sanayi atıkları Ergene Nehri‘ni dünyanın en kirli akarsularından biri haline getirmişti. Şimdi bu atıklar borularla Marmara Denizi derinlerine taşınıyor. Marmara Denizi daha fazla kirliliği kaldıramaz. Marmara Denizi’ne 32 yıldır atık boşaltımı yapılıyor. Deniz yaşamı için gerekli olan oksijen burada artık neredeyse yok. Marmara Denizi’ne daha fazla atık boşaltımı yapılırsa bu eşsiz iç denizimizdeki yaşam tamamen bitecek…“.
Ergene Nehri’ne arıtılmaksızın deşarj edilen atık suyun günde 700 bin metreküp olduğunu ve bu sayının yüzde 65’inin sanayi atığı olduğunu belirten Greenpeace’ten yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
“Aralık 2020’de Ergene’den Marmara’ya derin deniz deşarjına başlandı. Takip eden aylarda Marmara Denizi’ndeki deşarj noktalarında toplu balık ölümleri gözlendi ve Mayıs 2021’de müsilaj krizine tanık olduk. Bunlar ölmek üzere olan Marmara’nın çığlıklarıydı. Yüzeyde yapılan temizlikle müsilaj krizi çözülmüş gibi gözükse de deniz dibinde kriz devam ediyor.
Vanalar acilen kapatılmalı
Derin deniz deşarjı yani diğer adıyla atık boşaltımı evsel ve sanayi atıkların deniz ortamında seyreltilmesi yöntemidir. Bu yöntemle Marmara Denizi’ne tam 32 yıldır milyonlarca insanın ve binlerce sanayinin atık yükü taşınıyor. Aralık 2020’den itibaren Ergene’nin de atık yükünü üstlenen Marmara artık buna dayanamıyor.
Sanayi atıklarının Ergene’den taşınarak Marmara Denizi’ne boşaltılması Ergene’yi kurtarmayacağı gibi Marmara’nın da sonunu getiriyor. Çözüm, sanayi atıklarının kimyasal arıtma yöntemleriyle yerinde arıtılarak tarım ve sulama faaliyetleri için geri kazanılması. Biyolojik arıtma, kimyasal sanayi atıklarını arıtmak için yeterli değil ve olamaz. Marmara’yı kurtarmak istiyorsak sanayi atıklarını denize boşaltan vanalar acilen kapatılmalı.”
Ergene Havzası’ndaki sanayi tesisi sayısı 3.409. Bu tesislerin büyük bölümünde arıtma bulunmuyor ya da çalışmıyor.
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, İtalya’nın başkenti Roma’da düzenlenen G20 zirvesinin ardından Birleşik Krallık‘ın Glasgow kentinde dün başlayan 2021 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı‘na (COP26) geçmesi beklenirken, Türkiye‘ye geri döndü.
Erdoğan’ın protokol ve güvenlik sorunları nedeniyle Türkiye’ye döndüğü söylenirken, Erdoğan’ın Glasgow’daki asıl amacının ABD Başkanı Joe Biden ile görüşmek olduğu ve bu görüşmeyi Roma’da yaptığı için de yurda döndüğü kaydedildi.
Erdoğan ve beraberindekiler, özel uçak “TUR” ile, dün saat 00.20’de Atatürk Havalimanı‘na indi.
Bazı taleplerin karşılanmaması etkili
Erdoğan’ın Türkiye’ye dönmesiyle ilgili Reuters’a konuşan üst düzey bir yetkili, bunun nedeninin Erdoğan’ın protokol ve güvenlikle ilgili taleplerinin Birleşik Krallık tarafından karşılanmaması olduğunu kaydetti:
Cumhurbaşkanı’nın zirveye katılmadan dönmesinin temelinde protokol ve güvenlikle ile ilgili Türkiye’nin taleplerinin İngiltere tarafından tam olarak karşılanmaması var. Güvenlik için istenen araç sayısı ve güvenlik ile ilgili diğer bazı taleplerimizin tam olarak karşılanmaması nedeniyle Sayın Cumhurbaşkanı böyle bir karar aldı. Bizim açımızdan da önemli olan böyle bir zirveye katılmayı çok önemsiyorduk ama bunun yapılması gerekti.”
‘Erdoğan’ın gündemi iklim krizi değil’
Erdoğan’ın Biden ile Glasgow’da düzenlenecek olan BM İklim Zirvesi’ne katılma motivasyonunun Biden ile görüşmek olduğu, ancak G20 zirvesinde bir araya gelmeleri sonucu COP26’ya gitmekten vazgeçtiği de kaydedildi.
CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan da Erdoğan’ın Glasgow programını iptal etmesinin nedeninin Roma’da Biden’la görüşmesinin kendisi için yeterli olduğundan kaynaklı olduğunu ifade ederek şunları söyledi:
Erdoğan’ın gündemi iklim krizi değil, hiçbir zaman da olmadı. İklim krizi, ülkemiz, gezegenimiz, geleceğimiz için yaşamsal bir konu. Ancak Erdoğan için yaşamsal değil. Çünkü iklim krizi, onun iktidarını pekiştirmesi, iç politikada esip gürlemesi, toplumsal parçalanma yaratması ya da tabanını konsolide etmesi için uygun bir konu değil. Roma’da Biden ile sonunda görüşebildi. Bu da ona yetti. ‘Dünya için son şansımız’ olarak tanımlanan, yaklaşık 120 dünya liderinin katılacağı bu konferansa ülkemizin Cumhurbaşkanı gelmekten vazgeçti. Çünkü onun anladığı anlamda dünya lideri olmak tam da bunu gerektirir! Utanıyoruz.”
Bağımsız Hayvan Hakları Topluluğu, 1 Kasım Dünya Vegan Günü dolayısıyla dün İstanbul Kadıköy‘de eylem yaptı.
Hayvancılık sektöründe hayvanlara uygulanan işkence ve sömürüye destek olunmaması için veganlık çağrısı yapıldı. Ayrıca aktivistler, eylemde hayvanlara yönelik yapılan sistematik sömürüyü videolar aracılığıyla insanlara gösterdi.
‘Yaşam haklarını savunan özgürleştirici bir etik tutum’
Eylemde yapılan basın açıklamasını gazeteci, hayvan özgürlüğü aktivisti Zülal Kalkandelen okudu. Açıklamada, hayvan hakları denildiğinde çoğu insanın aklına sadece bazı hayvanların geldiği kaydedilerek, bütün hayvanların haklarının savunulması, türcülüğün terk edilmesi çağrısı yapıldı:
Bu nedenle eylemimizin sloganı “Hayvan Haklarını Savunmak Veganlıktır!” Hayvan hakları denildiğinde norm olması gereken slogan da budur.
Çünkü vegan olmayan herkes, bir şekilde hayvan istismarına katkıda bulunmaya devam ediyor, esareti destekliyor. Biz, hayvan haklarını savunduğunu söyleyenleri, bugün bir an önce vegan olmaya davet ediyoruz!
Veganlık nedir, veganizm nedir diye soranlara buradan bir kez daha yanıt veriyoruz. Veganizm, insan dışı hayvanların da insan olan hayvanlar gibi bilinç sahibi duyarlı canlı olduğu gerçeğinden hareketle, onlara uygulanan mal statüsünü ve her türlü sömürüyü reddederek, yaşam haklarını savunan özgürleştirici bir etik tutumdur.”
‘Yaşatılmayan hayvanın başka hiçbir hakkı korunamaz’
“Altıncı yok oluşun ve iklim krizinin yaşandığı bu çağda, mevcut insanmerkezci sistem hiçbir şekilde sürdürülebilir değildir” denilen açıklamada, yaşam hakkının her bilinç sahibi duyarlı canlıya ait olduğunun da altı çizildi:
Biz veganlar olarak, yaşam hakkının, her bilinç sahibi duyarlı canlıya ait olduğunu haykırıyoruz! İnsan ya da hayvan, herkes için en temel hak budur. Çünkü yaşatılmayan hayvanın başka hiçbir hakkı korunamaz.
Koşulların iyileştirilerek ya da hayvansal tüketimin azaltılarak zulmün ve sömürünün devamına neden olan hayvan refahçılığına ve indirgemeci önerilere karşıyız.
Bu yaklaşımımızdan geri adım atmadığımızda, Vegan Devrimi gelişip büyüdükçe, karşımıza birçok engel çıkarılacağının farkındayız. İnsanlar hayvancılık endüstrisindeki gerçekleri öğrendikçe dünyanın en güçlü endüstrilerinin rahatının bozulacağını, şirketleri yöneten kodamanların öfkeleneceğini, doğayı ve hayvanları sömüren politikacıların bu mücadeleyi engelleme girişiminde bulunacağını biliyoruz. Hatta sadece rant sağlayanların değil, çoğunluğun da değişime direneceğini biliyoruz.
Ancak biz nasıl ki ağacı, ormanı, yeşili korumak için susmuyorsak, sistematik hayvan sömürüsü karşısında da susmuyoruz. Nasıl ki insanlara yapılan zulüm karşısında susmuyorsak, hayvanlara yapılan zulüm karşısında da susmuyoruz. Bugün buradan topluma vermek istediğimiz önemli mesajlardan biri budur.”
‘Gelecek şüphesiz vegandır’
Vegan Devrimi‘nin gelecek kuşaklara yaşanabilecek bir dünya bırakmak için zorunlu olduğunun da altı çizilen açıklamada, bu mücadelenin yaşamın her alanında insanlar tarafından esir edilip sömürülen, katledilen milyarlarca hayvan için olduğu ifade edildi:
Bu devrim, bazıları hoşlanmasa da, insanın etik evrimi ve doğanın isyanı tarafından ateşlenmiştir.
Kıvılcımları yeryüzünün her yerindedir. Ve bu nedenle de durdurulabilir değildir! Gelecek şüphesiz vegandır! Aklın yolu ve vicdanın sesi, doğanın öfkeli homurtuları ile buluşmuş; mezbahalardan, kafeslerden, deney laboratuvarlarından, sirklerden, akvaryum parklarından, atlı faytonlardan, fabrikalardan, pet shoplardan, tarım fuarlarından yükselen hayvan çığlıkları sokaklarda yankılanır olmuştur.
Mezbahalara kalın duvarlar örülebilir, kafeslere kalın demirler çakılabilir, deney laboratuvarlarına kırılmaz buzlu camlar koyulabilir ama etik veganlar, hayvan özgürlükçüleri susturulamaz.
Adalet ve özgürlük talebini sadece insanlar için değil, insan olmayan hayvanlar için de dile getiren veganizm ve hayvan özgürlüğü mücadelesi, günümüzün en devrimci toplumsal adalet ve özgürlük mücadelesidir.”
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in pazartesi günü Glasgow‘daki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) 26’ncı Taraflar Konferansı’na (COP26) yazılı bir açıklama şeklinde hitap edeceği duyuruldu.
Xi’nin açıklaması, ABD Başkanı Joe Biden ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un aralarında bulunduğu dünya liderlerinin konuşmalarının ardından resmi konferans internet sitesine yüklenecek.
UNFCCC Sekretaryası’na göre Başkan Xi, zirveye yazılı bir açıklamayla katılacak tek lider olacak.
Salgından bu yana ülkeden çıkmadı
Dünyanın en büyük sera gazı emisyonu kaynağı olan Çin, pazar günü başlayan ve önümüzdeki iki gün liderler tarafından yapılacak konuşmalarla devam edecek COP26’da kilit bir oyuncu.
Ancak Xi Jinping, Covid-19 salgını başladığından bu yana Çin’den ayrılmamıştı ve konferansa katılması da beklenmiyordu.
Konferansa aylar kala yeni iklim taahhütlerini açıklayan Çin emisyonlarını 2030’dan önce zirveye çıkaracağını ve 2060 yılında ise net sıfır emisyona ulaşacağını duyurmuştu.
BM Genel Kurulu’nda konuşan Çin Devlet Başkanı son olarak denizaşırı kömürlü elektrik santralleri inşa etmeyi bırakacağını belirtmişti.
Kuzey Kore lideri Kim Jong-un, ülkedeki açlık ve kıtlıkla mücadele için halka siyah kuğu yeme çağrısında bulundu.
Siyah kuğunun daha fazla protein içerdiği, kansere karşı etkili olduğu iddia edildi.
‘Endüstriyel kuğu yetiştirme bölümü açıldı’
Kuzey Kore’de yayımlanan Rodong Sinmun gazetesinin haberine göre, Kwangpho Ördek Çiftliği’nde sıhhi muayene odaları ve üreme için gerekli koşullar bulunan geniş bir endüstriyel kuğu yetiştirme bölümü açıldı. Gazete, açılışa iktidar partisinin Güney Hamgyong Eyaleti yöneticisi Ri Jong Nam‘ın da katıldığını belirtti.
Kuğu yetiştiriciliğinin “halkın geçim kaynaklarının ve yaşam standartlarının iyileştirilmesine katkıda bulunacağı” yönünde görüşler paylaşan gazete, siyah kuğunun leziz, tıbbi değeri yüksek ve kansere karşı etkili olduğunu ileri sürdü.
ABD-Güney Kore merkezli Kuzey Kore haberleri sitesi NK News de, Kuzey Kore’nin başkenti Pyongyang‘da 2020 yılında siyah kuğu yetiştirilmeye başlandığını yazmıştı. Haberde, yerel medyanın Kuzey Kore Tarım Bakanlığı’ndan bir araştırmacıya atıfta bulunarak siyah kuğu etinin “diğer etlere kıyasla daha fazla protein içerdiği ve daha kolay sindirildiği”ni kaydettiği belirtilmişti.
Güney Kore Ulusal İstihbarat Servisi‘nin perşembe günü yaptığı açıklamaya göre Kuzey Kore lideri Kim, topyekun tarım seferberliğinin parçası olarak her tahıl tanesinin güvence altına alınmasını söyledi.