Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kömür madenindeki kanaryalar

Dün Cumhuriyet’in 98. yılını kutladık. Osmanlı’nın yüzyıllara yayılan çöküşü ve 1. Dünya Savaşı ile yok olma noktasına gelişi, ardından Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesinin 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile taçlandırılışı. Kim ne derse desin Atatürk çağını aşan bir devrimciydi ve yaptıklarını yapmayı o dönemde aklından bile geçirebilecek bir başka insanın olduğunu sanmıyorum. Yok olan bir devletin küllerinden yepyeni ve güçlü bir devlet yaratıp, tarihin sayfalarına hapsedilmek istenen bir halka bağımsızlığı ile birlikte onurunu ve aydınlık bir gelecek fırsatı veren çok ama çok büyük bir liderdir Mustafa Kemal Atatürk.

Zaman bazen oldukça yavaş akar fakat dönüp geriye baktığınızda çok hızlı geçmiş olduğunu düşünürüz. Geçen zaman tarih olur. Cumhuriyet’in 98 yıllık tarihinde parlak olduğu kadar karanlık sayfalar da bulunmaktadır. Ancak bugünkü kadar karanlık bir sayfa Cumhuriyet döneminde yaşanmış mıdır, bilemiyorum. Artık şu kesin ki, ülkenin bulunduğu karanlık ortamı siyasi görüşü, inancı, yaşı, mesleği, cinsiyeti ne olursa olsun herkes rahatlıkla görüyor ve dahası yakından hissediyor. Bakmayın siz bir kesimin toz kondurmama çabasına. 98’inci yılında Türkiye Cumhuriyeti çok ama çok büyük bir kriz yaşıyor.

Sorun yalnızca ekonomide mi?

Her ne kadar ülkede sorunlar farklı alanlarda ve farklı boyutlarda yaşanıyor, insan haklarından doğal kaynakların korunmasına, eğitimden sağlığa büyük bir çöküş gerçekleşiyor olsa da son günlerin en revaçta konusu liranın yabancı para birimleri karşısındaki değer kaybı. Bununla birlikte işsizlik ve enflasyon gibi makroekonomik göstergeler de hiç parlak değil. Ancak, ben asıl önemli sorunun bu olduğunu düşünmüyorum. Ekonomik kayıplar zamanla telafi edilebilir. Bundan daha önemli olan sorun ise ülkeye her gün daha fazla egemen olan karamsarlık. Kiminle konuşsam derin bir üzüntü ve umutsuzluk girdabına kapılmış durumda. Neredeyse hiç kimse bundan sonra ülkemizde güzel şeyler olabileceğine inanmıyor. Bu büyük bir yanılgı. Ben, çoğunluğun tersine Türkiye’yi güzel bir geleceğin beklediğini düşünüyorum. Üstelik bugünkü durumun olumsuzluğu hakkında pek çok kişiden daha kötü düşünmeme ve bugünkü yönetim anlayışının sorunları ağırlaştırmaktan daha fazla bir şey yapamayacağını biliyor olmama rağmen. Bu düşüncem ‘her gecenin bir sabahı vardır’ gibi beylik sözlere de dayanmıyor.

Başlangıçta da söylediğim gibi Cumhuriyet büyük bir devrimdi. Her devrim gibi bu devrim de bazı kesimleri çok rahatsız etti. Cumhuriyet’in rahatını kaçırdığı bu kesimler daha ilk günden itibaren bir karşı devrim arayışında oldular, Cumhuriyet’i ve kurucusu Atatürk’ü lekelemek için ellerinden geleni artlarına koymadılar.  Bizzat yaşayarak şahit olduğum son 40 yıl bana göre bu arayışların zirve yaptığı dönem olarak tarihe geçti. Elbette özellikle son 20 yıl. Çünkü son 20 yıl aynı zamanda Cumhuriyet’in değerlerine karşı çıkanların ne isterlerse yapabildikleri bir dönemi işaret ediyor. Bakmayın siz devleti yönetenlerin sıkıştıkça topu taca atmalarına, sorumluluğu atacak gerekçe aramalarına. Cumhuriyet’in çatısı altında onun değerlerine savaş açarak gelinen nokta işte tam da burası. Şimdi bu durumu herkes açıkça görüyor. O nedenledir ki son zamanlarda ülkeyi yönetenlerin ağzından tek bir çözüm önerisi, çözüm yolu çıkamıyor. Onun yerine halkın gerçek sorunları ile hiç ilgisi olmayan gündem maddeleri yaratılmaya çalışılarak iktidar koltuğu korunmaya çalışılıyor. O nedenle bu iktidarın son bulmasının ardından ve bu dönemden alınacak derslerle Türkiye’nin güzel ve aydınlık günlere yelken açacağından hiç şüphe duymuyorum. Bu dönemden alınacak en önemli ders ise, kuşkusuz, Cumhuriyet Devrimi’nin Türkiye’ye verdiklerinin bir alternatifinin bulunmadığı ve artık kimsenin gizli ya da açık bir karşı devrim arayışında olamayacağı, olsa bile bu arayışın kitlesel bir nitelik kazanamayacağıdır. Cumhuriyet’in neredeyse 100 yıllık deneyimi elimizdeki tek seçeneğin o olduğunu ve onu geliştirerek ilerlemekten başka bir yolumuzun olmadığını bütün açıklığıyla ortaya koymuştur.

Kanaryalar susuyor mu?

Bir yerde önemli bir sorunun var olduğunu önceden fark edip alarm zillerini çalanlar hep olur. Kömür madenindeki kanaryalar sustuğunda madenciler sorunun farkına varırmış. Kanaryalar şakıyorsa sorun yok. Toplumların kanaryaları gençlerdir. Onlara bakmak lazım. Şakıyorlar mı, susuyorlar mı?

Bir tarafta yandaşlık şemsiyesinin altında bir şekilde kendine yer bulup gününü gün eden bir azınlık (hiç bir nitelikleri olmadığı halde aldıkları yüksek maaşlar ya da ihaleler sayesinde sahip oldukları lüks otomobillerle poz vermekten, kokain partileri düzenlemekten zerre kadar utanmayanları hatırlayın) varken diğer tarafta 98 yıllık Cumhuriyet’in sunduğu bütün kazanımların aşındığını görüp acı çeken, olanları içine sindiremeyen, özgürlük ve adalet aradıkça zulümle karşı karşıya kalan (örneğin Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri) geniş bir kitle var. Baskı kimilerini sessizliğe itiyor, kimi kanaryalar susuyor. Kimi kanaryalar şarkı söylemek yerine feryat ediyor. Kimileri de uzaklara, daha özgür diyarlara uçmakta buluyorlar çözümü. Öyle ya da böyle bütün kanaryalar alarm zillerini çalıyor. Toplumun bu sesi duymaktan başka çaresi, bu sesi önemsemekten başka çözüm yolu bulunmuyor. Cumhuriyet’i gençlerimizin şen şarkılar söylediği bir hale getirmek hepimizin boynunun borcu. Türkiye demokratik, özgürlükçü, hoşgörülü, farklılıkları destekleyen, doğa-insan ilişkilerini doğa odaklı olarak yeniden yapılandırmış, adil ve sevgi dolu bir Cumhuriyet’i hak ediyor.

Kategori: Hafta Sonu