Ana Sayfa Blog Sayfa 1071

Hopa sahiline dolgu imar planı iptal edildi

Çevre Şehircilik ve İklim Bakanlığı‘nın Hopa sahilini doldurulmasını amaçlayan imar planlarının iptali için açılan dava 14 Ocak 2022 cuma günü sonuçlandı. Mahkeme, Hopa Belediyesi‘nin hazırlayıp Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın onayladığı imar planının iptal edilmesine hükmetti.

Rize İdare Mahkemesi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının 6 Mayıs 2020 tarihli oluru ile onaylı “Artvin ili Hopa ilçesi Kıyı ve Sahil Düzenlemesi Amaçlı” 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı ile “Artvin ili Hopa ilçesi Kıyı ve Sahil Düzenlemesi Amaçlı” 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planı ile ilgili yürütmeyi durdurma talebiyle açılan davada yürütmeye durdurma kararı verdi.

Bakanlıkça 6 Mayıs 2020’de onaylanan plan, Hopa sahilinin doldurulmasına izin veriyordu.

2004-2008 yıllarında Hopa Belediye Başkanı olan ve imar planının davacılarından Yılmaz Topaloğlu bir yıllık sürede yaşananları Yeşil Gazete‘ye anlattı:

“Davacılardan biriyim. Sonuç güzel oldu. Önce onu söyleyeyim. Çevre ve Şehircilik tarafından bir oldu bittiyle doldurulmak istenen Hopa sahili Hopa’da örgütlü demokratik kamuoyunun yan yana gelmesi sonucu püskürtüldü. Kamusal hiçbir faydası olmayan, çevre felaketlerine sebebiyet verecek bir plandı. Sonuçta geçen yıl mahkemeye taşındı. Kısa sürede de sonuca ulaştı.”

‘AKP yaptı, CHP sürdürdü’

2019 yerel seçimleriyle Hopa Belediyesi AKP‘den CHP‘ye geçtikten sonra her hangi bir tutum değişikliği olmadığını söyleyen Topaloğlu CHP’li belediyenin imar planını hayata geçirmeye çalıştığını anlatarak sözlerini tamamladı:

“Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Hopa Belediyesi’nin talebiyle AKP döneminde gündeme alınmıştı. Ancak 2019’un sonuna doğru seçimler yaklaşırken oy kaybı yaşayacağını düşünerek projeyi kaldırdı. Yerel seçimde, belediye yönetimin değişmesiyle birlikte maalesef CHP’li Belediye rant projesini aceleyle değişikliklerini de düzenleyerek hayata geçirdi. Bu son derece üzücü ve düşündürücüydü. Bu anlamda demokratik kamuoyu ‘Sahilime Dokunma’ diyerek hem teknik açıdan zararları için hem de gelecekte çevre felaketlerine sebebiyet vereceği için mahkemeye taşıdı. Kısa sürede sonuç alındı diye düşünüyorum. Hiçbir imar planı tekniğine bile sığmayan suni yerler yaratarak bir kent yolu düşünmek abesle iştigaldi. Ama maalesef CHP’li belediye tarafından hiç danışılmadan ranta dönüştürülmek istendi. Sahilime Dokunma insiyatifi bu anlamda çok önemli bir şey yapmış oldu.”

 

Ne olmuştu?

Hopa’nın en batısında yer alan Sugören Mahallesi ile Liman girişi arasına 3400 m uzunluğunda 100 m açıklığa kadar toplamda 34.4 hektarlık alan (344.000 m2) “fuar, panayır ve festival alanı” olarak belirlenmişti.

Planın hayata geçirilmesi durumunda, Hopa Limanı-İskele ve Sugören Mahallesi bölümlerinde 250.000 m2‘lik yani yaklaşık 30 futbol sahası büyüklüğünde bir alan doldurulmuş olacaktı.

Hopalılar imar planını mahkemeye taşıdı.

Pek fazla beklemedik!

Yeni yılın ilk günlerinde kamuoyuna yansıyan üç haber 2022 yılında da çevre sömürüsünün tüm hızıyla, hatta önceki yıllara oranla daha da artarak devam edeceğini gösterdi. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının kararlarıyla gündeme gelen ilk iki proje İzmir ile ilgiliydi. Üçüncü haber ise Aydın’dan geldi. Yeni yılın ilk günleriyle birlikte Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına bağlı Maden Tetkik Arama (MTA)  tarafından bölgede siyanür liçi ile altın madenciliğinin önünü açacak çalışmalar başlatılmıştı.

İlk karar İzmir’in ağır çevre sorunlarıyla boğuşan ilçesi Aliağa ile ilgiliydi. İlçede tam 105 bin metrekare tarım alanı Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın yeni yılın ilk günlerinde kamuoyuna yansıyan kararı ile yapılaşmaya açıldı. Samurlu mahallesinde bulunan bu alanda bakanlığının kararına göre TOKİ 766 konut ve 16 dükkân yapacak. Proje için yayınlanan ÇED raporunda ‘Projenin yapılacağı alanın niteliği 259 ve 267 parseller tarla, 268 parsel tarla ve bağ, 959 parsel ham toprak olarak nitelendirilmiştir. Mevcut durumda projenin gerçekleştirileceği alan boş olup en yakın kullanım olarak proje sınırı itibariyle meskenler yer almaktadır’ ifadeleri yer alıyor. Kabul edilen planlara göre tarım alanları üzerinde beş kat yapılaşma olacak.

Taşocağı Urla’da ormanlık alanda ve 1. derece arkeolojik sit alanına sadece 10 metre uzaklıkta.

Bakanlığın ikinci kararı ise daha da inanılmaz bir çevre katliamının önünü açıyor. Doğal güzellikleri ile tanınan İzmir’in tarihi ve turistik ilçesi Urla’da, ormanın ortasında ve arkeolojik sit alanının hemen yanında 70 hektarlık bir alan üzerinde taş ocağı izni verilmek isteniyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Zeytinler Mahallesi’nde 70,41 hektarlık ruhsat alanının 25,09 hektarlık bölümünde yıllık 800 bin ton kapasiteli ‘kalker ocağı ile kırma ve eleme tesisi’ kurulması için gerekli ÇED sürecini 12 Ocak’ta başlatmış.  Başvuru formunda faaliyetler sırasında günlük 5013 kg patlayıcı da kullanılacağı da belirtiliyor. Düşünebiliyor musunuz; ormanlık bir alanın ortasında ve 1. derece arkeolojik sit alanına 10 metre mesafede patlayıcı madde kullanarak taş ocağı işletilmesine izin verilecek !.. Üstelik bölge özellikle yaz aylarında turizm nedeniyle nüfus hareketlerinin çok fazla olduğu ve çok sayıda yazlık konut ve turistik tesisin yer aldığı bir alan…

Mücadele devam ediyor

Aydın’dan gelen ve Germencik ilçesinin Dağyeniköy yakınlarında MTA tarafından başlatılan sondajlar ise bölge halkının sert tepkisi ve fedakârca direnişi sayesinde şimdilik durduruldu. Köy meydanında toplanan Dağyeniköylüler sondaj alanına yürüdüler ve jandarma barikatını da aşarak sondaj çalışmalarını engellediler. Şimdilik bölgedeki sondajlara son verildi ama bölge için tehlike tamamen geçmiş değil.

Dağyeniköylüler madencilere karşı yeni yılın ilk günlerine topraklarını savunarak girdiler (Fotoğraf: Özer Akdemir/Evrensel)

Yeni yılın ilk günlerinde kamuoyuna yansıyan bu üç haber bile önümüzdeki günlerin yeni çevre talanı dalgasına gebe olduğunu, geçen yıllardan daha fazla doğal kaynaklara el konmak isteneceğini bize gösteriyor. Yapılmak istenen yarımada talanına, kent merkezinin tamamen gökdelenlere teslim eden ve Kültürpark’ı yapılaşmaya açan imar plan düzenlemelerine karşı bilimsel ve hukuksal mücadelelerini sürdüren İzmirlilerin önüne, 2022 yılında da çok sayıda yeni çevre talanı dosyalarının çıkacağı, yeni yılın ilk günlerinden itibaren belli oldu. Aydınlıları da aynı sorun bekliyor. Yıllardır incirini, pamuğunu, üzümünü uygun yer seçimi yapılmayan ve daha çok para kazanmak uğruna gerekli teknolojilerle işletilmeyen jeotermal enerji santrallerine karşı savunan Aydınlılar 2022 yılının ilk günlerinde bir de topraklarını, sularını kirletecek, yeraltı sularını tüketecek siyanür liçi yöntemiyle yapılan madencilik talanıyla karşılaştılar. İnsanlarımız bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da her türlü talana karşı her şart altında toprağına, suyuna, havasına sahip çıkacağını yılın ilk günlerinde de ispatladı.

Fakat çevre sömürüsünü kesin çözüm yolunun, bu sömürünün temel nedeni olan kapitalist sistemi ve onun tüketim ilişkilerini sorgulamaktan geçtiğini hiç unutmamamız gerekiyor. Yoksa her yıl artan çevre katliamı dosyası ile ahtapotun kollarıyla mücadele eder gibi uğraşır dururuz.

Köpekler için Ankara’da eylem: 14 Ocak mutlaka uzatılmalı

Tehlikeli tür ilan edilen bazı köpeklerin kayıt altına alınması süresinin uzatılması ve yasa dışı toplamayla ilgili Ankara‘da dün bir eylem yapıldı.

Eylem sonunda sokak köpeklerinin belediye ve zabıta personeli tarafından uygunsuz bir şekilde toplatılması da canlandırıldı.

Cuma günü de İstanbul ve Ankara’da hayvanların yaşam hakkı için eylemler düzenlenmişti.

‘Üretip satan insan, cezayı çeken benim’

DHA‘da yer alan habere göre, Ankara’da Ulus Meydanı‘nda bir araya gelen yaklaşık 250 yaşam savunucusu, “Suç olan dövüştürmek, beslemek değil”, “Gel bir barınak gezelim”, “Üretip satan insan, cezayı çeken benim” ve “Katliam yasasına hayır” yazılı dövizler taşıdı. Bazı hayvanseverler de beyaz önlük giyip köpek maskesi taktı.

Hayvanseverler, köpeklerin kayıt altına alınma süresinin uzatılması ve yasal olmayan yollarla hayvanların toplanmasına tepki göstererek, yetkililere seslendi.

’14 Ocak mutlaka uzatılmalı’

Belediyelerin hayvanlara bakma kapasitesinin olmadığını, hatta bazı yerlerde barınakların bile olmadığını ifade eden Hayvanların Yaşam Hakları Konfederasyonu (HAYKONFED) Başkanı Haydar Özkan, “Nereye gidiyor bu hayvanlar?” diye sordu:

Bin 389 belediyeden bin 200’ünde barınak yok. Olanlarsa hayvanların açlık ve hastalık içinde can verdikleri ölüm kampı. Kısırlaştırma, tedavi yok. Şu anda bakımevi olmayan belediyeler, binlerce hayvan topluyor. 300-400 hayvanlık kapasitesi olan belediyelerse on binlerce köpek topluyor. Nereye gidiyor bu hayvanlar?

Yasaklı tabir edilen pitbull, dogo gibi ırklar için de bu yeni çıkarılan 7332 sayılı kanunda da gerekli alt yapı hazırlanmadı, gerçekçi ve çözüme yönelik maddeler yer almadı. Bu ırk sahiplerine kayıt ve kısırlaştırma için son tarih olarak verilen 14 Ocak mutlaka uzatılmalı. Çünkü bu pitbull dogo gibi altı ırkın sahipleri, kısırlaşmayacak kadar küçük olanlar ile yaşlı olup narkoz alamayacakları kısırlaştıramamanın çaresizliği ile hayvanları sokaklara terk etmeye başladılar.”

Kılıçdaroğlu’nun kömürle ilgili sözlerine tepki: Kömürden değil, yaşamdan yana olduğunuzu açıklayın

İkizköy Çevre Komitesi, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun yaptığı bir konuşmasında Zonguldak’ta daha fazla kömür üreterek, daha fazla istihdam sağlanması gerektiğini ileri sürdüğü sözlerine yanıt verdi. Ayrıca, Twitter’da #KuşlarıRahatKömürüYeraltındaBırak etiketiyle konuya dair tepkilerini de dile getirdi.

‘Kömür ithalatı, üretimini kısa vadeli bir programla bitirelim’

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu 13 Ocak 2022’de Zonguldak’ta düzenlenen Kanaat Önderleri, Muhtarlar ve STK’lar Buluşması’nda yaptığı konuşmada, Zonguldak’ta daha fazla kömür üreterek, daha fazla istihdam sağlanması gerektiğini söylemişti.

Hükümetin ithal kömür politikası için “Türkiye’nin felaketine yol açar” diyen Kılıçdaroğlu, ithalatı durdurarak, istihdam yaratarak ve dışarı para göndermeyerek kömür madenciliği ile bir taşla üç kuş vurulabileceğini ileri sürmüştü.

“Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, iklim krizi çağında bundan en çok sorumlu olan, bilim insanlarının ‘sessiz katil’ dediği kömür için Zonguldak’ta daha fazla üretim dediniz! Üç doğru soruya üç yanlış yanıt verdiniz. Türkiye’nin felaketine yol açacak üç yanlış cevap. Sizin de önerdiğiniz gibi gelin birlikte düşünelim” diyen İkizköy Çevre Komitesi, “Neden kömür ithal ediyoruz?” sorusunu şöyle yanıtladı:

Yanlış cevap: İthal etmeyelim. Türkiye’de daha çok kömür üretelim.

Doğru cevap: Kömür ithalatını da, üretimini de kısa vadeli bir programla bitirelim. Su varlıklarımızı, orman ve tarım ekosistemlerini yok eden kömür madenciliğini, yılda 5 binin üzerinde erken ölüme yol açan kömürü yakmayı bırakalım.”

‘Ciğerlerinle rahat nefes alabiliyor musun?’

Komite, “Neden istihdam etmiyoruz?” sorusuna ise şöyle cevap verdi:

Yanlış cevap: Zonguldak’ta, Türkiye’de daha fazla insanımızı kömür madenlerinde çalıştıralım.

Doğru cevap: İş cinayetlerinde ölen binlerce emekçinin yanı sıra; kömür madenci için kanser, KOAH, kalp hastalıkları, erken yaşta hastalıktan ölüm demektir. Madenleri kapatıp, madencinin insan onuruna yakışır gelir/iş edinmesini sağlayalım.

Makro ekonomi/istihdam politikalarına girişmeden önce de madenciye önce bir nasılsın diye soralım!
– Ciğerlerinle rahat nefes alabiliyor musun?
– Kulakların rahat duyuyor mu?
– Ayakta rahat durabiliyor musun, yürüyebiliyor musun?
– Daha fazla çalışabilecek halin kaldı mı?
– Çalışabileceksen, ne iş yapmak istersin?”

‘Kömüre hiç para ödemeyelim’

“Neden dışarı para ödüyoruz?” sorusunu da yanıtlayan Komite, kömüre ayrılan paranın enerji verimliliğine, güneş ve rüzgar enerjisine, halk sağlığına harcanmasını önerdi:

Yanlış cevap: Ödemeyelim. Kendi kömürümüzü çıkarıp yakalım.

Doğru cevap: Kömüre hiç para ödemeyelim. Alım garantisi/bölgesel teşvik sistemi içinde kömüre teşvik/kamuya ait termik santrallerin ve kömür sahalarının özelleştirilmesi ile şirketler kazanıyor. 2020’de sadece kapasite mekanizması aracılığı ile 1.228.000.000 TL kömüre teşvik verildi. Gelin bu parayı enerji verimliliğine, ekolojik açıdan iyi planlanmış güneş ve rüzgar enerjisine, halk sağlığına yatıralım.”

Twitter’da tepki

İkizköy Çevre Komitesi, Twitter hesaplarından da #KuşlarıRahatKömürüYeraltındaBırak etiketiyle tepkilerini ortaya koydu. Konuya, bazı çevre dernekleri ve kişiler de destek verdi:

 

 

Osman Kavala: Elde kala kala dış güç olarak bir ben kaldım, bir de Soros kaldı

Çarşı Davası ile birleştirilerek üçüncü kez açılan Gezi Parkı Eylemleri Davası‘nın üçüncü duruşması için bugün hâkim karşısına çıkacak olan Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı Osman Kavala, duruşma öncesinde kendisini ziyaret eden CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’e konuştu.

İş insanı Kavala, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın kendisine yönelik ‘dış güç’ ifadeleriyle ilgili,  “Amerika’ya, Rusya’ya, Almanya’ya, Fransa’ya bir şey söyleyemiyor. Elde kala kala dış güç olarak bir ben kaldım, bir de Soros kaldı. Benimle de Sorosla da araları çok iyiydi. Bir hukuk devletinde bir davanın sanığı hakkında ülkeyi yönetenler en az 10 kez olumsuz beyanda bulunamaz. Bu süreçten, mahkemenin etkilenmeyeceği nasıl beklenebilir” diyor.

Kavala, Avrupa Konseyi‘nin Türkiye’den savunma istemesini ise “Avrupa Konseyi, yaptırım uygularsa bu Türkiye açısından çok vahim olacak. Türkiye’nin kurucusu olduğu bir konsey tarafından cezalandırılmasından ben utanırım. Yaptırım kararından memnun olmam. Bu duruma getirmemeleri lazım. Bu konuyla ilgili Erdoğan ile Çavuşoğlu’nun basına yansıyan yaklaşımları arasında fark var. Avrupa Konseyi’nin yaptırımları dış müdahale olarak yorumlanamaz. Türkiye’nin kurucusu olduğu bir konseyin müdahalesi olarak bakmak lazım” diyerek yorumluyor.

”Onun’ kafasında beraat etmediğim yeni dava açıldı’

Osman Kavala, iddianamede yer verilen delil ve suçlamalara ilişkin de şöyle konuştu:

“Beni mahkeme beraat ettirdi ama ‘onun’ kafasında beraat etmediğim için bana aynı delillerle yeni bir dava açıldı. İddianamede, ‘Henri Barkey ile yoğun irtibatı var, bu da casus olduğunun kanıtıdır’ deniyor. Ama ‘Barkey üst düzey ve yetenekli bir casus olduğu için bu irtibatı somutlaştıramadık’ deniyor. İki yerde somutlaştırılmış. Biri, benim büromun çatısında bir baz istasyonu var, Barkey de aynı gün aynı saat aralığında aynı baz istasyonundan yararlanmış. Ben büromdayım, o da muhtemelen İstiklal Caddesi’nde yürüyor. İstiklal caddesinden geçenler benim büromun çatısındaki baz istasyonundan yararlanır. Buna yoğun irtibat deniyor. Bir diğeri de darbe sonrası Türkiye’yi kimlerin yöneteceğini belirlemek için yurtdışında toplantı yaptılar deniyor. Aynı iddianamede onun Almanya’da, benim Fransa’da ayrı ülkelerde olduğumuz da yazıyor ama buna da irtibat demişler.”

‘Erdoğan’ın sözleri üzerine tutuklandı’

Kavala’yı ziyaretinin ardından konuşan CHP’li Özgür Özel, “Bu uzun süren haksız ve hukuksuz tutuklamanın bir an önce sonlandırılması gerekmektedir” diyerek şu değerlendirmelerde bulundu:

“Osman Kavala hakkında düzenlenen iddianame, FETÖ’cülerin ortaya koyduğu iddialara dayanmaktadır ve bu iddialar teker teker çökmüştür, Osman Kavala serbest bırakılmıştır. Ancak kendisini olmayan bir jürinin başkanı yerine koyan Tayyip Erdoğan’ın ‘Kararı tanımıyorum’ sözleri üzerine Kavala, tekrar hukuksuz bir biçimde tutuklanmıştır. Tayyip Erdoğan’ın hukuk tanımazlığının hukuksuz sonuçlarını Osman Kavala çekmemelidir, Türkiye’nin hiçbir yurttaşı çekmemelidir. Bu uzun süren haksız ve hukuksuz tutuklamanın bir an önce sonlandırılması gerekmektedir. Türkiye, yürütme erkinin ve başındaki kişinin mahkemelere, hukuka müdahale etmediği bir ülke olmak zorundadır. Cumhuriyet Halk Partisi, hakimlerin, siyasi demeçlerle yönlendirilmediği, delillerle ve vicdanlarıyla karar verdiği bir ülkeyi hedeflemektedir.”

Kılıçdaroğlu’ndan gençlere iklim mektubu: İklim Bakanlığı’nın kadroları sizlerden oluşacak

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, gençlere hitaben bir iklim mektubu kaleme aldı. Kılıçdaroğlu mektubunda, “İklim Bakanlığı’nı kuracağız. Bakanlığın kadrolarını büyük ölçüde sizler oluşturacaksınız” dedi.

Gençlerin doğrudan katılımına açık bir çevre politikasını hayata geçireceklerini söyleyen Kemal Kılıçdaroğlu, gençlere şöyle seslendi:

Tüm canlıların yaşam hakkına saygılı, yeraltı ve yer üstü kaynaklarını ekolojik sınır ve şartlara uygun olarak değerlendiren; karar süreçlerinde demokratik ve siz gençlerin doğrudan denetimine/ katılımına açık bir çevre politikasını hayata geçireceğiz. Her alanda olduğu gibi iklimde, doğada, ekosistemde, suda, tarımda, kent ve kır yaşamında adaleti sağlayacağız; çevrenin binlerce yıllık kadim adaletinin önüne barajlar kurmayacak yollar yapmayacak, engeller çıkartmayacağız.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun mektubu şöyle:

“Sevgili Gençler, ekolojik bir yıkımla karşı karşıyayız; dünyamız yaşanabilir olmaktan büyük bir hızla uzaklaşıyor.

İklim değişikliği ve bağlı gelişmeler milyarlarca insanın hayatını doğrudan etkiliyor. Hava kirliliği, orman yüzölçümünün azalması, türlerin soylarının tükenmesi, temiz su kaynaklarının azalması, ekilebilir arazilerin vasıflarını kaybetmesi, aşırı nüfus artışı vb. etmenler geleceğimizi tehdit ediyor.

Üstelik bu tehdit salgın bir hastalık gibi; sınır tanımıyor, sınırları aşıyor bizleri evlerimizin orta yerinde buluyor. Amazon Ormanları’nda kesilen her bir ağaç, Avrupa’yı sular altında kalmaya bir adım daha yaklaştırıyor. Türkiye’de yanan her orman alanı, Akdeniz havzasını daha da kuraklaştırıyor. Açık kalan her bir çeşme, Afrika’daki suya erişim mücadelesini zorlaştırıyor. Gelişmiş ülke ekonomilerinin kendi sınırları içindeki karbon salınımını en aza indirmesinin de tek başına bir anlamı yok. Çünkü karbon salınımıyla kirlenen atmosfer, kendisini termik santrallerden kurtarmış ülkelerin de üstünü örtüyor, onların da nefesini kesiyor.

Karşı karşıya bulunduğumuz ekolojik yıkım en çok da sizi ürkütüyor. Geleceğe dair kaygılarınız artıyor; ebeveynlerinizin yaşadığından daha kötü bir dünyada ömrünüzün geçeceğini düşünüyorsunuz.

Haklısınız ancak birlikte değiştirebiliriz! Biliyorsunuz, Cumhuriyetimizin II. Yüzyılı için kaleme aldığım II. Yüzyıla Çağrı Beyannamesinde, ‘Gelecek nesiller için Ekosistem Hakkı’ başlığına yer vermiş, bu hakkın anayasal güvence altına alınacağını söylemiştim.

Masmavi ve yemyeşil, sağlıklı ve bereketli Türkiye hedefimizde, sizlerin de yanımızda olmanız bize gurur verir. Uluslararası bir dayanışmayla ve aynı zamanda ulusal bir kararlılıkla ülkemizi, dünyamızı daha yaşanabilir kılmanın politikaları hazır. Dünyaya örnek olacak ekolojik sıçramamızı birlikte yaşama geçireceğiz. Türkiye’yi evrensel kriterlere uygun bir ekosistemin uygulayıcısı ve dünyadaki öncüsü yapacağız.

‘Gençlerin katılımına açık çevre politikasını hayata geçireceğiz’

Tüm canlıların yaşam hakkına saygılı, yeraltı ve yer üstü kaynaklarını ekolojik sınır ve şartlara uygun olarak değerlendiren; karar süreçlerinde demokratik ve siz gençlerin doğrudan denetimine/ katılımına açık bir çevre politikasını hayata geçireceğiz. Her alanda olduğu gibi iklimde, doğada, ekosistemde, suda, tarımda, kent ve kır yaşamında adaleti sağlayacağız; çevrenin binlerce yıllık kadim adaletinin önüne barajlar kurmayacak yollar yapmayacak, engeller çıkartmayacağız.

Bu bağlamda, Millet İttifakı’nın iktidarında doğal ekosistemin korunması ve eski haline döndürülmesini koordine edecek İklim Bakanlığı’nı kuracağız. Bakanlığın kadrolarını büyük ölçüde sizler oluşturacaksınız.

Bugünün gençleri olan sizlerle birlikte, sizin de çocuklarınız için evrenin bilinen en güzel gezegenini, yeniden sağlıklı mavi küreye dönüştürelim.

Türkiye’den başlayalım! Ülkemizin ve dünyanın ekolojik geleceğini kurtaralım. Başarabiliriz, geleceği değiştirebiliriz!”

Teknoloji, inovasyon ve girişimcilik üzerine

Elli yılı geçen yaşam süremde gördüğüm teknolojik gelişmeler bile bir insanın başını döndürmek için yeterli. Televizyonu olmayan bir evde doğmuş birisi olarak bugün kullandığımız pek çok teknoloji ürünü ve özellikle yanımızdan hiç ayıramadığımız, yanlışlıkla ayrı kaldığımızda huzurumuzun kaçmasına, kendimizi adeta çıplak hissetmemize yol açan mobil telefonlar (bu cihazlara telefon demek ne derece doğru bilemiyorum) aracılığıyla yapabildiklerimiz gerçekten dudak uçuklatıcı nitelikte.

Geçen hafta sonu oğlumla buluşup kahvaltı yaparken söz döndü dolaştı ve teknolojide yaşanan hızlı değişime dayandı. Benim gibi doğacı ve yalınlık yanlısı bir babanın oldum olası teknolojiye ilgi duymuş ve nihayet bilgisayar mühendisliği okumaya başlamış bir oğlu olursa, bu baba ve oğlun teknoloji sohbeti nerelere varır dersiniz? Yapabilirse bilgisayar mühendisliğinin yanına fiziği de katıp çift anadal okumak isteyen oğlumun muhtemel kariyer rotasını da göz önünde bulundurarak ona şu soruyu sordum: Bulunduğumuz restoran kışın ısıtılıyor, yazın da serinletiliyor ve bunun için epey enerji harcanıyor. Bunun yerine, diyelim ki saat benzeri giyilebilir ve taşınabilir bir cihazla sadece o kişinin beden yüzey alanını çevreleyen bir cm’lik şerit içinde kalan havayı ısıtmak ya da serinletmek mümkün olsaydı ne kadar enerji tasarrufu yapılabilirdi. Şöyle basit bir hesap yaptık; restoran 30 m uzunluğunda 15 m genişliğinde ve 3 m yüksekliğinde ise toplam hacim 1350 m3 yapıyor. Restorandaki eşyalar ve insanlar kabaca 350 m3 olsa ısıtılması ya da serinletilmesi gereken hava miktarı yaklaşık 1000 m3. Buna karşılık internette basit bir aramayla ulaştığım bilgiler doğruysa ortalama bir yetişkin erkeğin beden yüzey alanı 1,73 m2 imiş. 1 cm’lik bir şerit işinde kalan hava ısıtılacağına göre bir insan için ısıtılması gereken hava miktarı 0,0173 m3 oluyor. Restoranda 50 kişi olduğunda ısıtılması gereken hava miktarı (hepsi yetişkin erkek olursa) 0,865 m3. Bu durumda böyle bir teknoloji geliştirilebilirse, yalnızca bu parametrelere göre, yani mevcut ortam ısıtma ya da serinletme teknolojileri ile varsaydığımız beden etrafı ısıtma ya da serinletme teknolojilerinin eşit verimlilikte çalıştığını kabul edersek restoranda harcanan enerji miktarı 1.156 kat azalacaktır.

Dünyayı teknoloji mi kurtaracak?

Yukarıdaki hayali teknolojik ilerlemeyi enerji tüketimi ile ilgili her alana yansıtırsak iklim krizi ile ilgili sorunları da çözmüş oluruz. Öyle mi? Bunu söyleyebilir miyiz? Bu hayali ilerlemenin gerçekleşeceğini kabul etsek bile söyleyemeyiz. Söyleyemeyiz çünkü her teknolojik ilerleme yarattığı çözümlerle birlikte gezegenimiz üzerinde çok daha fazla yük oluşturacak sorunları beraberinde getiriyor.

Örneğin ulaşımda kullandığımız araçlarda yakıtı çok daha verimli kullanan teknolojik ilerlemeler yaşanmasına rağmen ulaşımda harcanan toplam yakıt miktarı azalmıyor. Çünkü teknolojik ilerleme hem ulaşıma olan talebi artırıyor (ortalama bir insanın yaşamı boyunca ulaştırma araçları ile kat ettiği mesafe sürekli artıyor) hem de ulaşım araçlarının sayısı artıyor. Bu durum enerji verimliliği konusundaki teknolojik gelişmelerin enerji tüketimini azaltmamasına benziyor. ‘Rebound etkisi’ (basketboldan tanıdığımız rebound terimini sekme ya da geri tepme olarak Türkçeye çevirebiliriz) devreye giriyor daha az enerji ile aynı işi yapmaya başladığımızda yaptığımız işin miktarını çok daha fazla artırarak toplam enerji tüketimini artırıyoruz.

İnovasyon[1] ve girişimcilik

Her iki konuda da ortalama düzeyde bilgi sahibiyim. O nedenle belki de bazı yanlışlarım olacak, düzeltmelere peşinen açığım. Amacım az da olsa farklı bir bakış açısından verimli bir tartışma ortamı yaratmak.

İki terimi bir arada kullanmayı özellikle seçtim. Çünkü hem birbirleriyle yakın ilişki içerisinde olduklarını hem de biri olmadan diğerinin pek anlamlı olamayacağını düşünüyorum. Öyle ki bazı üniversitelerin bu terimlerin yanına ekonomiyi de ekleyerek lisansüstü programlar oluşturduklarını da görüyorum. Örneğin Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde ‘İnovasyon ve Girişimcilik Ekonomisi’ adıyla tezsiz bir yüksek lisans programı var.[2] Bununla da kalmıyor hemen bütün üniversiteler öğrencilerine ve akademik personeline bu alanlarda eğitim programları sunup katılımı teşvik ediyor. Hatta üniversitelerde görev yapan akademisyenlerin tüm bilgilerinin yer aldığı akademik veri sistemlerinde ‘girişimcilik’ diye bir başlık bile var. Anladığım kadarıyla düşünme ve davranış şeklimiz şu kalıba sokulmaya çalışılıyor:

  1. Bir ihtiyaç bul, bulamazsan da uydur,
  2. Bu ihtiyacın mevcut koşullarda nasıl karşılandığını tanımla,
  3. Bu ihtiyacı daha kolay karşılamak için bir fikir geliştir ve bu fikri uygulamaya aktaracak bir teknoloji üret,
  4. Ürettiğin teknolojiyi piyasa koşullarına uydurarak seri ürün ya da hizmet üretimine geç, sat ve para kazan.

Konunun uzmanlarından samimiyetle özür diliyorum yanlışım ya da eksiğim varsa. Ama hasbelkader okuması yazması olan bir insan olarak konu bana böyle görünüyor. İşin doğrusu ben zaten kalıbın son üç basamağıyla pek de ilgili değilim. Benim odaklandığım kalıbın, yani dayatılan düşünme ve davranış şablonunun ilk basamağı; yani ‘bir ihtiyaç bul, bulamazsan da uydur’ evresi. Tıp gibi istisnai alanları dışarıda tutarak söylüyorum, bana kimse bulunmamış bir ihtiyacın olduğunu söyleyemez. İnsanın ihtiyaçlarını Maslow günümüzden çok çok önce tanımladı. O nedenle insanlık binlerce yıldır ihtiyaçlar uyduruyor. Canının istediği her kolaylığı ihtiyaç olarak tanımlamak gibi bir hastalığın pençesinde can çekişiyoruz ama çoğumuz bunun farkında değiliz.

Bir örnek: robot süpürge çılgınlığı[3]

Bulunduğum sosyal ortamlarda herkesin birbirine robot süpürge tavsiyesi verdiğine ya da bu konuda fikir alışverişinde bulunduğuna şahit oluyorum. Bana da sıkça tavsiye ediliyor. Hatta bazı arkadaşlarım süpürgelerine isim bile vermişler. Bir tanesinin ismi KAY; ‘kadının adı yok’ açılımı. Sosyal vurgu açısından isme bayıldım. Ama kimse kusura bakmasın, ben robot süpürgenin bir ihtiyaç olduğuna inanmıyorum. İnanan varsa da tartışmaya hazırım. İhtiyaç olan şey evin temizlenmesidir.[4] Evlerimizi temizleme ihtiyacımızı binlerce yıldır değişik yöntemlerle karşılıyoruz. Mesela robot süpürgenin bir adım öncesi elektrikli süpürgeydi. İnovatif girişimciler (kapitalist oyun kurucular) şimdi bize elektrikli süpürgenin ihtiyacımızı karşılamadığını, robot süpürgenin olmazsa olmaz bir ihtiyaç olduğunu yutturmaya çalışıyorlar. Bugün deterjan adıyla evlerimizde kullandığımız ağır zehirleri kuzu kuzu yutturdukları gibi.

E, ne var bunda, ne sakıncası var yaşamımızın biraz daha kolaylaşmasının diyenler olabilir. Sakıncası şu: Gerçekten ihtiyaç olmayan isteklerimizin peşinden koşarak gerçek ihtiyaçlarımızın karşılanamayacağı bir dünya yaratıyoruz. En temel ihtiyaçlarımız hava, su ve gıda. İnternette basit bir araştırma yapın ve görün gezegenimizde kaç insan gıda ve temiz su yokluğunun pençesinde kıvranıyor ve bu gidişle o sayılar gelecekte nasıl artacak. Bize ihtiyaçmış gibi yutturulan her yeni ürün ya da hizmet hammadde temininden üretim süreçlerine, tedarik zincirinden oluşan atıklara kadar her aşamada gezegenimizi kirletiyor, doğal dengeleri geri dönülmez şekilde bozuyor ve hatta yok ediyor.

Teknolojinin gelişmesiyle şimdi göremediğimiz çözümlerin üretileceğine ve öngörülen felaketlerin yaşanmayacağına inananlar var. Fosil ya da yenilenebilir[5] enerji kullanımını ve karbon salımını azaltmak yerine karbon yakalama ve depolama teknolojilerine bel bağlayanlar gibi teknoloji nasılsa her sorunu çözer diyenler çok büyük bir yanılgı içindeler. Gerçek çözüm yaşamın basitleştirilmesinde ve ihtiyaç olmayan ihtiyaçlardan yaşamımızı arındırmakta. Ben inovasyon diyeceksem böyle bir yaşama doğru giden adımlara derim.

*

[1] Türkçede yenilik ya da yenilikçilik gibi karşılıkları var ama bu terimler çok farklı amaçlarla da yaygın şekilde kullanıldığı için istemeye istemeye de olsa inovasyon terimini kullanmayı tercih ettim.
[2] Detaylı bilgi için tıklayın  
[3] Özellikle bu örneği seçtim. Çünkü ‘bir evi süpürmek bir kadının ne kadar zamanını alıyor biliyor musunuz?’ ekseninde gelecek itirazlara cevabım hazır: Ailemden ayrılıp yalnız yaşarken de, evlenip kendi ailemi kurduğumda da, boşanıp yeniden yalnız yaşantıya geçtiğimde de evi  ben süpürüyorum.
[4] Bu noktada ev bir ihtiyaç mıdır sorusunu sorarak konuyu derinleştirmek istemiyorum.
[5] Bana göre yenilenebilir enerji de çözüm değil; bunu bir başka yazımda ele alacağım.

Plastikten yakıt türetmek: Kaybedeni belli kumar oyunu

Geçen günlerde mail kutuma bir haber düştü. Haberin konusu Karabük’te plastik atıkların piroliz yöntemiyle bertaraf edilmesi ve geri kazanımı konusunda çalışmaların başladığını ve şehrin ileri gelenlerinin bu yöntemle nasıl da yeryüzünün en büyük probleminin çözüleceğini anlatıyorlardı. Önce deneme sürecinin başladığını sonra da bu yöntemle çöpleri %100 geri kazandıklarını belirtiyordu haberin detayları.

Benzer içerik ve açıklamaya sahip bir sürü başka haberin de olduğunu görünce anladım ki şehir erkanı bir şeyler yapmaya girişmiş ve bunu da basına daha ortada hiçbir şey yokken servis etmişlerdi. Aslında bu durum birçok farklı il için görmek mümkün. 100 yıldır bilinen ve anlamsız olduğuna kanaat getirilmiş bir yöntemi taşra illerinde çeşitli gözü açıklar bu şekilde pazarlayıp proje bütçeleri vs. ile görüntü veriyorlar. Ancak işin aslı nedir ne değildir diye de kimse sormuyor.

Gelin bugün gazlaştırma, piroliz vs. gibi alengirli isimlerle pazarlanan ve genel olarak plastik atıktan yakıt türetme olarak tanımlayabileceğimiz ilkel ve çevre dostu olmayan bu kimya “mucizesini” konuşalım. Bu tür haberlerde uyanık girişimciler tıpkı Feyyaz Yiğit’in o meşhur parodisinde söylediği “Kimsenin hiçbir şey bilmediği bir yerde herkes her şeyi bilebilir” repliğine uygun olarak biraz ortamın tozunu alalım.

Ne nedir?

Plastik atıktan yakıt elde etmek amacıyla ortaya konulan iddialarda bazı terimler birbirinin yerine kullanıldığından ve potansiyel olarak da halkı yanılttığından, aşağıdaki tanımları vermenin faydalı olacağını düşünüyorum:

  • Kimyasal geri dönüşüm: Çeşitli plastikten-yakıta ve plastikten-plastiğe teknolojilerine atıfta bulunmak için kullanılan bir endüstri yeşil yıkama terimidir. Bu işlemler plastiği yeni plastik yapmak için kullanılabilecek sıvılara veya gazlara dönüştürmeyi amaçlasa da, nihai ürünler genellikle yakılma amaçlı kullanılır. Bu işlemin teknolojik çeşitleri arasında piroliz, solvoliz ve depolimerizasyon bulunur. Aslında, etiketi yani isimlendirmesi ne olursa olsun eğer ki bir işin sonunda oluşan ürün yakılıyorsa, “plastikten-yakıta teknolojisi”nin ismi “plastik yakma teknolojisi”dir.
  • Piroliz: Sıvı veya gaz yakıt üretmek için oksijensiz ortamda atıkların ısıtılması işlemine verilen addır.
  • Gazlaştırma: Pirolize benzer olan bu yöntemle de düşük oksijenli bir ortamda atıklar ısıtılarak gaz haline getirilirler.

Bu üç terim bilinçli olarak birbiriyle karıştırılan ya da birlikte kullanılan terimlerdir. Peki bu yöntemlerle yakıt üretmek gerçekten de ekonomik ya da ekolojik mi? Yani o taşra illerinin yerel basınında ve zaman zaman da ulusal basında ballandıra ballandıra reklamı yapılan, büyükşehir belediyelerinin kesin çözüm diye reklamını yaptığı, devletin teşvikler verdiği bu yöntemler gerçekten de bahsedildiği gibi çöp sorununu çözüyor mu yoksa sıradan bir kimyasal işlemin abartılı ve tehlikeli bir tanıtımı mı? Bana sorarsanız ikincisi!

Neden mi?

1- Plastikten yakıta teknolojileri kullanılarak üretilen yakıtlar kalitesizdir

Gazlaştırma ve piroliz yöntemleriyle üretilen yakıtın kalitesi çoğunlukla kullanılan çöpün kalitesine bağlıdır. Yani bir yerde “geri dönüşmeyen çöplerden yakıt üreteceğiz” lafı söyleniyorsa orada kalitesiz ve kirli yakıt üretileceği anlamını çıkartabilirsiniz. Ancak bu yakıtlar da üretim sonrası kullanım için sağlaması gereken standartları sağlamadığı için de muhtemelen o “geri dönüşmeyen çöplerden yakıt üreteceğiz” diye pazarlanan tesisler sadece kaliteli plastiklerden yakıt üretmeye yöneleceklerdir ki o da benzer bir probleme neden olacaktır. Yani siz oh ne güzel çöp sorunumuz ortadan kalkacak diye düşünüp bu milyon dolarlık tesislere tüm yatırımlarınızı yapıp diğer atık yönetim alternatiflerinden uzaklaştığınız için elinizde koca bir çöp sorunuyla kala kalacaksınız.

ABD‘nin önemli büyük bir kimya endüstrisi lobi grubu olan Amerikan Kimya Konseyi tarafından hazırlanan bir rapora göre plastik yakıt türetiminde yakıt kalitesi, plastik türevli yakıt üretimi ve pazarlamasında en büyük zorluklardan biri olarak nitelendirilmektedir. Çünkü plastikteki yüksek nitrojen, kükürt, klor ve halojen seviyeleri, üretilen yakıtın daha düşük verimli ve daha düşük kaliteli olmasına neden olmaktadır. İşte bu yakıt ürünlerin içten yanmalı motorlarda kullanılabilmesi için yüksek kalite standartlarını sağlaması gerekmektedir. Bakın daha jet yakıtlarından filan bahsetmedik bile. Çünkü bu tarz projelerin bazıları pazarlanırken jet yakıtı olarak kullanımı bile reklam amaçlı söylenebiliyor.

Üstelik tüm dünya fosil yakıtlardan kurtulmaya doğru ilerlerken bu salt kimyevi yakıt üretme sevdasını da anlamak mümkün değildir. Hadi diyelim ki bu yakıtları araçlarda kullanma vaadi verilecek o zaman şunu da akılda tutmakta fayda var. Plastik atıklardan elde edilen yakıtlar, uzun tutuşma süreleri nedeniyle dizel motorların uzun süreli çalışmasına hiç ama hiç uygun değildir. Türkiye’deki, dizel araç fazlalığını göz önünde bulundurursak kaç yapayım derken göz de çıkartabilirsiniz. Bunun yanında plastikten türetilen yakıt, dizele göre daha yüksek egzoz emisyonu üretir. Emisyon azaltımı bir hedefken çöpten yakıt üretip bu emisyonları artırmak akla uygun değildir.

Piroliz sonucu üretilen yakıt, normal dizele göre çok daha fazla katı kalıntı, dioksin, polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH’ler), sülfürik içerik, yanmamış hidrokarbonlar (UHC), nitrojen oksitleri (NOX), kurum, daha fazla CO ve CO2 emisyonları üretir. Ayrıca bu yakıttaki yüksek alkan konsantrasyonları da, oksijen ve yanıcı maddelerle temas halinde ölümcül patlamalara ve kazalara neden olabilir. Yani çöpten kirli bir bomba üretilmiş oluruz.

2- Plastikten yakıt üretmek iklim değişikliğini şiddetlendirir

Plastiğin yakıta dönüştürülmesi ve ardından yakılması, plastiğin içindeki karbonun CO2 şeklinde serbest kalmasına neden olur. Burada hatırlatmakta fayda var. Plastiği iklim dostu ilan eden bazı eksik bilgililerin ana argümanı karbonun plastiğe gömüldüğüdür. Oysa bu yaklaşım ile birlikte reklamı yapıldığı için üretim ve tüketimi artan plastik, çöp haline geldiğinde plastikten yakıt üretilmesi gibi öneriler söz konusu olacak ve bilin bakalım sonuçta ne olacak? İşte o plastiğe gömülen karbon yakılarak tekrar atmosfere karışacak. Yani plastiğin üretiminden son aşamaya gelene kadar ki tüm yaşam döngüsüne bakıldığında, üretilirken harcanan enerji, taşınması, tüketimi ve bertarafı neticesinde ortaya çıkan sera gazlarını birlikte değerlendirirsek ortaya iklim düşmanı bir malzeme çıkacağı görülecektir. Dolayısıyla bu iklim düşmanı malzemenin bir de yakıta dönüştürülmesi iklim krizini derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Ayrıca gazlaştırma ve piroliz yöntemleri, ön arıtma, işleme ve son işleme sırasında ağır enerji ihtiyacı duyan yüksek sıcaklıkta gerçekleşen termal işlemlerdir. Örneğin piroliz için kullanılacak hammaddeler genellikle önemli miktarlarda enerji tüketebilen ön arıtma işlemlerinden geçirilirler. Ayrıca pirolizin endotermik, yani ısı gerektiren doğası, kaçınılmaz olarak onu enerji yoğun bir süreç haline getirir. Üstelik bununla da bitmiyor, üretilen yakıtı kullanmadan önce dekontaminasyon ve zenginleştirme yapılması gerekmektedir ki bu da aşırı enerji tüketimine neden olur. Dolayısıyla hiçbir kimyasal geri dönüşüm teknolojisi için net pozitif bir enerji dengesi mevcut değildir ve yakın gelecekte de olması mümkün görünmemektedir.

3- Plastikten yakıt üretmek zehirli hava emisyonları ve yan ürünlerini üretir

Plastik atıkların pirolizi ve gazlaştırılması esnasında ve üretilen yakıtın da kullanımı esnasında bazı toksik maddeler serbest kalır. Bu kimyasallardan en çok bilinenleri Bisfenol-A (BPA), kadmiyum, benzen, bromlu bileşikler, ftalatlar, kurşun, kalay, antimon ve uçucu organik bileşikler (VOC’ler) gibi plastikte yer alan toksik katkı maddeleri ve kirleticilerdir. Bunlara ek olarak, yüksek ısılı işlemler sırasında dioksinler ve furanlar, benzen, toluen, formaldehit, vinil klorür, hidrojen siyanür, PBDE’ler, PAH’lar ve yüksek sıcaklık katranları dâhil bir sürü zehirli kimyasallar da açığa çıkmaktadır. Bu tür işlemlerden kaynaklanan kontrolsüz kirlilik, yerel nüfus ve ekosistem için önemli sağlık ve güvenlik riskleri oluşturabilir. Özellikle Türkiye gibi kirlilikle ilgili emisyon standartları sorunlu olan ülkelerde daha da ciddi problemler yaratabilmektedir. Bu bahsi geçen kimyasalların hem gaz hem de kül formunda olduğunu unutmamak lazım. Gazı filtreler, külü de çimento fabrikasında yakarız diyenleri duyar gibiyim. Ancak ne yazık ki bu kirleticiler, yakıt ürününün kendisinde veya uçucu kül, kömür, cüruf ve atık su gibi yan ürünlerde hapsoldukları için asla yok olmazlar. Örneğin, yılda 100.000 tonluk plastiği yakıta dönüştüren bir tesis, nörotoksisite ve solunum hastalıklarına neden olduğu bilinen bir madde olan n-heksan’dan yaklaşık 2,5 milyon metreküp üretecektir. Bu miktar ile bu tesisin kurulu bulunduğu alanda yaşayan herkesi zehirlemek mümkündür.

Sonuç olarak plastik üretip tükettikten sonra ortaya çıkan etkileri plastikten yakıt üretme gibi illüzyonlarla ortadan kaldıramaz, aksine daha da derinleştiririz. Bu konu, hakkında daha çok yazılmayı hak ettiği için bu hafta daha fazla uzatmadan burada bırakayım.

 

 

 

Enerji yoksulluğuna ekolojik ve sosyal çözüm: Kooperatifler

Son birkaç ayda Türkiye’de kamuoyunun önemli bir kısmı AKP’ye doğrudan bağlı basın tarafından bir hikâyeye inandırıldı: Fiyatlar dış kaynaklı müdahalelerle değeri yükselen döviz sebebiyle artıyordu. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dalgalı faize geçtiği gece sonrasında “dövizin üstündeki köpük” alınmıştı ve düşen döviz ile doğru orantılı olarak fiyatların da düşmesi gerekiyordu. Elbette böyle olmadı. Hatta bizzat devlet eliyle bunun tersi yapıldı. Devlet kontrol edebildiği her alana zam yaptı. Enerjinin insanlara maliyeti, enerjiye en çok ihtiyaç duyulan kış ayları öncesinde yükseltildi ve tam olarak AKP aradan çekildi. Artık kış ve faturalar ile vatandaşlar olarak bizler baş başa kalmış durumdayız. Mükemmel bir yönetme biçimi!

Bir faturalık ‘yalan siyaseti’

Bu hafta başında faturaların gelmeye başlamasıyla birlikte durum biraz daha netleşti. Çünkü elektriğe zam yaparken bile bunu bin bir yalana sararak yapan, ipini tuttuğu basına “yeni tarife düzenlemeleri” olarak servis ettiren hükümetin yarattığı toz bulutunun dağılması için bir faturalık süre gerekliydi. Onca yalan bu kısacık süre için söylendi yani. Şimdi o dönemdeyiz. Yalanların hükmü bitti ve yeni tarifenin nasıl bir maliyet getirdiği hane hane ortaya çıkıyor. Hayatı sürdürmek için gerekli neredeyse her şeyin bir fişi olduğu ve prize ihtiyaç duyduğu düşünülürse aslında çok temel bir ihtiyaç üzerinden soyuluyoruz. Bu soyguna dayanabilenler, çeşitli önlemlerle dayanıyorlar fakat bunun herkes için aynı şekilde sürmesini bekleyemeyiz elbette. Temel gereksinimler elinize geçen paranın belli bir oranından fazlasını kaplamaya başlıyorsa ortada bir sıkıntı var demektir. Türkiye’de de düzenli gelen faturaların gelire oranı tam da bu sıkıntıyı işaret ediyor. Sıkıntının adı enerji yoksunluğu.

yetkinport.com sitesinde 7 Ocak’ta yazdığı “Enerji Yoksulluğu Derinleşiyor” başlıklı yazısında Filiz Pehlivan bu kavramı şu şekilde tanımlıyor:

“Enerji yoksulluğu ne demek? Bu terim, halkın bir kesiminin, başta elektrik olmak üzere çağdaş enerji ürünlerine erişememesi, bu hizmetleri kullanım olanağına sahip olamaması, yani enerji kullanımından yoksun olması anlamına geliyor. Bir hanenin toplam enerji harcaması (elektrik+su+doğal gaz) aylık veya yıllık bütçesinin %25’ini aştığında bu hane “enerji yoksulu” olarak nitelendiriliyor. Elektrik için bakıldığında toplam bütçesinin %10’undan fazlasını elektrik gideri için ayıran hane halkları “elektrik yoksulu” olarak adlandırılıyor. Su yoksulluğu için bu sınır gelişmiş ülkeler için toplam bütçenin %3’ü, gelişmekte ve yoksul ülkeler için ise % 5 ila 6’sı üzerinde bir giderin su için ayrılması durumunda ortaya çıkıyor. Doğalgaz için bu sınır biraz daha yüksek, kullanılabilir gelirinin %10’undan fazlasını doğalgaz harcaması için ayıran bir hane doğalgaz yoksulu olarak adlandırılabiliyor.” 

Fatura ödeyemeyen milyonlar, icraya verilen binler…

Hepimiz kendi faturalarımızdan bir sonuca ulaşabiliriz. Fakat şunu unutmayalım. Pandemi sürecinde yerel yönetimlerin “askıda fatura” tarzı kampanyalarına rağmen 2019 ile 2021’in ilk 9 ayı arasındaki sürede doğalgaz faturasını ödeyemeyen toplam kişi sayısı 2 milyon 584 bin 366 olurken, 163 bin 288 kişiye icra takibi başlatıldı. Yani kendi deneyimlerimizin ötesinde çok büyük bir kitlesel yoksulluk söz konusu.

Peki, buradan nasıl çıkılabilir? Merkezi yönetimin aldığı tavır ortada. İktidar değişmeden politika değişiminin beklenmesi hiç gerçekçi değil. AKP sadece zam ve yoksulluk getiriyor. O zaman yerel yönetimlere dönmemiz şart. Çıkış enerji kooperatiflerinde. Ekonomik ve sosyal bir sıkıntıdan ekolojik olarak da ilerleyerek ancak böyle çıkabiliriz. Temiz enerji üreteceğiz. Yerel yönetimlerin maliyete destek olmasıyla ucuz enerji üreteceğiz. Hep birlikte üreteceğiz. Yani hem ekolojik, hem ekonomik hem de sosyal bir çözüm ortaya koymuş olacağız.

Enerjiye ulaşım temel insan hakkıdır

Yerel yönetimler çeşitli teşviklerle ve bölgesel planlamalarla temiz enerji üretimi ve tüketimi düzenlenmeli. Güneş tarlaları kurarak ya da bina çatısındaki panellerin önünü açarak kendi sınırları içinde yaşayan insanları elektrik dağıtım şirketlerinin ve merkezi hükümetin yağmasından korumalı. Enerjinin üretildiği yer ile tüketildiği yerin yakınlaşması ve aradan aracıların çıkartılması, bunun da sosyal bir yapı olan kooperatifler eliyle yapılması bizi başka bir adıma getirecektir. Bugün faturalar ve zamlar karşısında sıkıntılar yaşayan ve enerji yoksulluğuna itilen bizler, ancak birlikte üretmenin ve tüketmenin önümüze getireceği fırsatlar ile daha müreffeh bir yola çıkabiliriz.

Elektriğe ulaşım temel bir insan hakkı. Bunun temiz bir şekilde elde edilmesi yani fosil yakıtlardan ya da nükleerden elde edilmemesi de hem bir insan hakkı hem de insan hakkını çok aşan bir şekilde küremize olan borcumuz. Tabii ki yerel yönetimlerin iklim hedeflerini ve ekonomik politikalarını da unutmamak gerekir. Bu yüzden yerel yönetimlerin enerji kooperatifleri üzerine çalışması ve bir an önce devreye sokması şart. Yoksa bu kış hayatımızın bundan sonraki en rahat kışı; bu yaz da hayatımızın bundan sonraki en serin yazı olacak.

[Bir şarkının hikayesi] Another Brick In The Wall/ Pink Floyd

“Wish you Were Here” , “The Dark Side of The Moon” ve ”The Wall” albümleri tüm zamanların en çok satan albümleri arasında bulunan ve progresif ve art rock türünün öncüsü kabul edilen Pink Floyd’un 11’inci stüdyo albümü “The Wall”un ana fikri, grubun 1977 yılında çıktıkları turun son performansı olan Montreal konserinde talihsiz bir olayın ardından ortaya çıktı.

Grup ilk defa stadyumlarda konserler veriyordu ve buna pek alışık değillerdi. Ön sıralarda kendilerini rahatsız eden gürültücü hayranlarından birinin suratına tükürüp konseri yarıda bırakan Roger Waters, dinleyicileri ile kendi arasına mesafe koymaya karar verdi ve kendi etrafına duygusal bir bariyer koydu. Metaforik olarak özel hayatındaki “Tuğla”lardan biri olan bu olay, “Yabancılaşma”yı konu alan “The Wall” albümüne de esin kaynağı oldu.

Syd Barrett’in ayrılmasından sonra grubun liderliğini üstlenen Roger Waters, 1978 yılında “The Wall” projesini grup arkadaşlarına kabul ettirdi. “The Wall “, rock opera türünde bir konsept albümdü ve “Pink “adındaki karakter, Syd Barrett ile Roger Waters’ın hayatlarından esinlenilmişti. Albümün prodüksiyonu için grubun anlaştığı Bob Ezrin, Waters’ın ön çalışmasını 40 sayfalık bir senaryoya döktü.

Baba: Sadece aile albümünden bir enstantane

“The Wall”, baş karakter olan Pink’in çocukluğunda örülmeye başlayan ve büyüdükçe şekillenen zihinsel duvarını anlatan bir şarkı setinden oluşuyordu.

Pink’in duvarındaki ilk tuğla, kendi babasını bebekliğinde kaybetmiş olan Roger Waters gibi, babasını savaşta kaybetmiş olması idi. Babasız büyümek sanatçıda derin izler bırakmıştı ve bu yaralar Pink’in hikayesine de yansıdı. Roger Waters’ın babası ile hiçbir anısı yoktu ve onun için aile albümündeki bir resimden ibaretti: “A Snapshot in the family album “

Yönetmenliğini Alan Parker’ın yaptığı 1982’de çekilen “The Wall”  filmini seyretmeyenler için “Another Brick In the Wall Part I “in sözlerindeki hüznü anlamak o kadar kolay olmayabilirdi. Çocuk “Pink”, parkta oynarken hiç tanımadığı babasının resmine benzeyen birini görüp onun elinden tutmaya çalışıyordu ama adam onu itip uzaklaşmasını söylüyordu. Bir sonraki karede ise “Pink” salıncağa oturuyordu ama kendisini itecek kimse yoktu. Kendisini çok yalnız hissetmişti.

Daddy what’d ya leave behind for me?
All in all,it was just a brick in the Wall”

 

 “Another Brick In The Wall Part II”, albümün en çok bilinen popüler bölümüdür. Şarkının videosunu seyretmeden sadece sözlerini dinleyen bir kişi, bu bölümün eğitim sistemine bir başkaldırı olduğunu düşünebilir. Halbuki şarkı çok daha geniş anlamda insanları kontrol eden yönetimlere bir karşı çıkıştır. Albümün genel konsepti içinde de “Pink” karakterinin etrafındaki duygusal duvarın en önemli tuğlalarından biridir.

İnsandan tuğlalar ören sisteme isyan

Part II ‘de Roger Waters, yönetim sistemindeki tüm otoriteyi duvardaki “İnsandan Tuğlalar” olarak tanımlar. ”Pink”in korumacı annesi dışında hayatında karşılaştığı ilk  otorite figürleri öğretmenleridir. Öğretmenler genel olarak hükümeti, öğrenciler ise halkı sembolize etmektedir. Filmde öğrenciler tek tip maskeler takmış olarak robotlar gibi yürüyüp büyük bir kıyma makinesinin içine düşmektedir. Burada öğrencilerin kendileri gibi değil de öğretmenlerin istediği gibi olmalarına yol açan totaliter eğitim sistemine eleştiri ve aslında onun üzerinden de halkı kendi istedikleri gibi yönetip onları savaşların, grevlerin ve terörün içine sürükleyen hükümetlere genel bir eleştiri vardır.

Albümün sistemi eleştiren sözlerinin İngiliz halkı tarafından beğenileceği konusunda bir kuşkusu olmasa da prodüktör Bob Ezrin albümle beraber dikkati çekecek bir single çıkarılmasını ister. O tarihe kadar albüm konseptinden vazgeçmeyen grup, “Money” ve ”Have A Cigar” dışında single çıkarmamıştır. Ezrin daha da ileri giderek şarkının radyolarda çalınması için “disco ritmli” olması konusunda da grubu ikna eder. David Gilmour 2009 yılında Guitar World dergisine bu süreci şöyle anlatmıştır.

Bob bizden birkaç klübe gidip disco müzikte neler olduğunu görmemizi istedi. Kendimi zorlayıp bu yüksek sesli bas ve davul seslerini dinledim. Kendi kendime ne aptal ve korkunç diye düşündüm. Sonra geri dönüp şarkılardan birini akılda kalıcı olması için bunlardan birine dönüştürmeye çalıştık.”

 

Şarkıdaki çocuk korosu stüdyoya en yakın olan bir okuldan seçilen ve yaşları 13 ile 15 arasında değişen 23 çocuktan oluşuyordu. Daha çok çocuk olduğu hissini yaratmak için çocukların sesleri 12 kez üst üste kaydedilmişti. Albüme katkılarından ötürü okula 1.000 pound ödül ve Platin Plak hediye edilmişti.

Thatcher’in nefreti!

Single 4 milyon kopya sattı ve 1983’te British Academy’den “En iyi Orijinal Film Şarkısı” ödülünü aldı. Londra Eğitim kurumu şarkıyı “Skandal” olarak tanımlamıştı ve dönemin İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher şarkıdan nefret etmişti.

Şarkıdaki nakarat dilbilgisi olarak yanlış gibi gözüküyordu. “We don’t need no education” çift negatif anlamı taşıyordu ve pozitif anlamda “Biz iyi bir eğitimi sistemi istiyoruz ”şeklinde de yorumlanabilirdi.

Roger Waters 2009 yılında “Mojo” dergisine verdiği demeçte şarkının eğitime karşı bir başkaldırı olmadığını söylemiş ve  “Benden daha çok eğitimi savunan birini bulamazsınız. Şarkı, bizim üzerimizde haksız ve yanlış kontrolü olan insanlara karşı bir isyandı” demişti.

Kaynakça

  • Golsen T., The Story Behind The song: Pink Floyd’s Alienation Anthem” Another Brick In The Wall”, Nov.2021
  • Benjamin W., The real meaning of  “Another Brick In The Wall” by Pink Floyd, 20.04.2014
  • Songfacts, “Another Brick In The Wall Part II”
  • Wikipedia, Another Brick In The Wall Part II, The Wall