Ana Sayfa Blog Sayfa 1072

Piyale Madra çiziyor-20

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “Yeşil Gündem”ini yorumluyor. 

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler – 8] Sonlandırırken bazı kavramlar

[email protected]

Genel durum özeti

Türkiye’de 1945-1950 dönemi kentlerinin özet olarak, nüfus ve yüzölçümü büyüklüğü ile dengeli bir altyapı ve kent hizmeti sunabildikleri, düzenli bir gündelik yaşam örüntüsüne sahip oldukları söylenebilir.

Kentlerin son üççeyrek yüzyılda nasıl değiştiklerini ve değişimin ana örüntüsünün temel yönelimlerinin ve niteliğinin neler olduğunu topluca Türkiye’nin büyük kentlerine bakarak düşünmeye ve çözümlemeye çalışıyoruz. Bu yazılarda hedeflenen hem değişimi görmek ve bundan öğrenmek hem de 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda, ilerisi için anlamlı öneriler üzerinde konuşulabilir. Asıl amaç, iklim değişikliğiyle ilgili belirtiler ve giderek somut veriler/ göstergeler olarak netleşmeye başlamışken kentlerin/kentsel yaşamın geleceğine bakmak ve üzerinde düşünmek/ tartışmaktır.

Dünya toplumlarının neoliberal kapitalizm aşamasındaki bölümü ve bu coğrafyadaki (hiç biri diğerinin aynısı olmasa da açık benzerlikleri görebileceğimiz) kentlerde hem ekonomik kriz hem siyasal kriz ve daha da önemlisi ekolojik bir kriz içinde umut edilebilecek olumlu bir gelecek beklentisi giderek güçleşiyor. Türkiye’nin genel olarak içinde bulunduğu durum ve bu durumun somut ekolojik-mekansal-toplumsal verilerini deneyimlediğimiz kentler için bir çıkış veya düşsel bile olsa kurtuluşu imleyen bir tahayyül, her zamankinden daha uzak ama daha gerekli olmaya başladı.

Kentlerde geleceğe nasıl hazırlanabiliriz, iklim krizinin ivmelenerek aktığı bu aşamada? Bir yanda mevcut sorunlar ve gereksinimler, gereksinimlerin karşılanması için yeğleyeceğimiz teknolojik yenilikler ve diğer yanda da on yıllardır tanımakta olduğumuz dönüşümlerin momenti ve kazandırıp-kaybettirdikleri…

Şişli.

Bu dizi daha çok, kaybedilenlerin somut bilgisinin ve olumsallığının gelecekte başka bir toplumsal-ekonomik ve politik ortamda, yeni teknolojiler ve bakış açısıyla ya da deontolojisiyle yeniden düşünülebilmesine zemin hazırlamaya çalışıyor. Çünkü neo-liberalizm ve kapitalizm, nerdeyse sadece imkansızlık/ geleceksizlik veya toptan bir çöküş düşündürüyor. Çoklu krizler aşamasının normalleştirdiği yönetme biçimleri, otorite ve tahakküm ilişkileri, eleştirinin ve önerinin yapılamadığı veya anlamını kaybettiği “hakikat sonrası” dünyası, nasıl düşüneceği, ne düşüneceği ve çıkış umudu verebilecek önerileri nasıl düzenleyeceği vb. konularında insana/ topluma ve imgelenimine cesaret vermiyor.

Kentin kamusal alanlarının daha çok kullanılabilir olduğu/ kullanıldığı, toplumsal yaşamın daha zengin/ dayanışmacı olduğu ve bencil rekabetçi egemenliğinin henüz oluşmadığı 1950 öncesini, toplumsal sermayenin oluşumuna/ birikimine olanak veren (ama oldukça renksiz-solgun) bir aşama tanımlayabiliriz.

Neo-liberal kente doğru…

Bugün rekabetçi kentin kamusal alanlarının giderek daralması ve bazılarının bütünüyle ortadan kaybolması, sadece bir mekan olarak göremeyeceğimiz kamusal alanlardaki kamusallığın kaybı, dayanışmaların ve şiddet içermeyen beraberliklerin, eleştirinin ve protestonun genişleyebilecek halkalarının sönümlenmesi aşamasındayız. Artık, seçeneksizlikten veya neo-liberalizmin seçenek hazırlamak ve sunmak yaklaşımına tamamen karşıt olmasından kaynaklanan büyük nüfus/ kapasite/ nesne-ürün/ güç/ veri ve kontrol yığılmasının/ merkezileşmesinin sonuçlarını deneyimlediğimiz kentlerde yaşıyoruz.

Neo-liberal (post modern) kenti, modern kentle karşılaştırdığımızda en büyük farklar,

  • kent yöneticilerinin/ yerel politikacıların ve kent toplumunun bir kesiminin, popülizmi ve popülist rekabetçi-rantçı/ rüşvetçi uygulamaları yeğlemesi, yerel ve katılımcı demokrasi kavramını içi boş bir slogana dönüştürmüş olmasında ve
  • kentlerin her türlü (imar, ya da ulaşım, iklim değişikliği, yeşil alan, katı atık/ kirli su, peyzaj, enerji vb. için) “plan” kavramından ve pratiğinden uzaklaşarak, sadece spekülatif ranta yönelmiş projeler çorbasıyla günü kurtarmaya çalışır olmasında,

ortaya çıkmaktadır.

Bursa.

Böylece kent hem kör, hem de kötürüm bir durumda işlemeye/ yaşamaya çalışıyor. Ancak bu böyle olmak zorunda değil. Olmayabilir. Ve olmadığı zamanlar da oldu.

Kırılmadan önce

Büyüklüklerin bir yandan böylesine birikmediği-merkezileşmediği-tekelleşmediği bir yandan da, bunların hiç birine sahip olmayanların, ölçeğin diğer kutbuna sürülmediği bir insanlık durumu/ bir kent durumu (şimdi düşünebilmek, hatta düşünü görmek bile zor, ama) bir zamanlar gerçekten vardı/ olabilmişti. Bu, Türkiye’nin kapitalizmi, kendisine göre tasarladığı bir modern olarak kurma arayışındaki kentlerde yaşıyordu; dengelerini görece sağlamıştı ve kendisini yıkıp-tüketecek çelişkilerini büyütme ivmesi de kabul edilebilir bir düzeyde ve hızdaydı.

Dizide tartıştığımız imge, Türkiye’deki kentlerin üççeyrek yüzyıl önce mükemmel olduğu, ya da sorunsuz olduğu, yaşamın daha kolay veya daha rahat olduğu anlamına gelmiyor. Kent yaşamı, toplumsal özellikleri, ekonomik yapısı ve üretim sistemi, teknolojik verileri ve teknolojik değişimi, (ülke ve kentler için kaba bir genellemeyle söyleyebileceğimiz) “başlangıç halinde veya önce moderniteye ve geç moderniteye, sonra da neo-liberalizme geçiş halinde olan politik-ideolojik ortamı vb. üzerinde bu dizi boyunca çeşitli boyutlarda açıklamalar/ görüşler sunduk.

Demografi

Kentlerin boyutlarını ve demografisini (en önemlisi göç akımları) kısaca anımsamıştık. Şimdiki büyüklüklerinin %10’u veya %5’i kadar olan daha önce (Ankara hariç) göçle değil normal büyüme hızlarıyla nüfusu artan kentler ve kent yoğunlukları, doğayı o zaman da şimdiki gibi değiştirmekte, kirletmekte ve (bedava) doğal kaynakları, artan oranda tüketmekteydi. Ancak boyutlar çok daha küçüktü ve sınırlar henüz aşılmamış, hatta dengeler bozulmamıştı.

Atatürk Bulvarı/Ankara.

Bu dengeleri en çok zorlayan öge, başlangıçta, kente doğru giderek ivmelenen kırsal göçtü. Kentin bir mülksüz insanlar mekanı olarak yeniden tanımlanacak hale gelmesiyle, birçok ilişki biçimi ve denge değişmeye ve başkalaşmaya ve başka bir nitelik kazanarak yeniden oluşmaya başladı.

Kentsel üretimler ve ekonomik işleyiş

Bu aşamada kent toplumları oldukça yoksuldur ve düşük gelir/ tüketim düzeyindedir. Tüketimcilik söz konusu değildir. İstihdam, zor ve riskli koşullarında çalışmayı gerektirir. Kentlerde henüz “enformel sektör” diyemeyeceğimiz, ama büyük oranda kayıt dışı ve standardı- kuralları tanımlanmamış üretimler söz konusudur. Piyasalaştırılmamış takas ve mübadele her türlü kayıt dışı ekonomi geçerlidir. Gelişmiş bir emek gücü piyasası henüz oluşmamıştır veya yoktur. Çünkü sermaye birikimi (ve sanayi) de, sermaye sınıfı da henüz emekleme aşamasındadır. Sınıflar arasında ve kentsel gelir dağılımında henüz yaygın bir uçurumlaşma yoktur.

Kent ekonomisi fabrika ölçeğinde olmayan, küçük mal ve hizmet üretimine dayanır. Ticaret, (perakende ve toptan) kentler için en önemli etkinlik olarak tanımlanabilir. Bazı malların kıtlığı ve bazen “karaborsası” söz konusudur. Kentlerde bazı malların piyasası (bunlar bazen şeker, yağ, et vb. gibi temel tüketim malları olabilir) kıtlıklar, kuyruklar ve yoklukların olabileceği piyasalardır.

TEKEL Cibali Tütün Fabrikası işçileri.

Göçle başlayan son derece radikal kentsel dönüşümlerde ve kentin başka dengelerinin kurulabilmesinde cömertçe kullanılmış kadın emeği örtük/ görülmeyen ve hiç dillendirilmeyen/ yok sayılan bir emek türüdür. Özellikle yoksul ve hatta orta-alt ve orta gelir düzeyindeki ailelerin kent yaşamına tutunabilmesi ve ekonomik olarak yaşamını geliştirebilmesinde kadın emeğinin varlığı ve katkısı, çok güçlü bir yaşam zemini oluşturur. Yeniden üretim halkalarının hemen hepsi kadın emeği ile gerçekleştirilir.

Savaş öncesinde göreli homojen olan ve yerel kentli bir nüfusa sahip olan kentler, kalabalıklaştıkça homojenliğini, birçok bakımdan yitirdi ve hem toplumsal cinsiyet hem sınıf, hem de etnik, dinsel/ mezhepsel ve diğer toplumsal- politik vb. özellikler bakımından, heterojenleşti. Bunun bir kent için olumlu bir gelişme olduğunu düşünebiliriz; ancak çoğu kez yarılmalar, ötekileştirmeler ve ayrımcılıklar, bazen çatışmalı bir gettolaşamaya dönüşen kentsel bölümlenmeler oluşmaya başladı.

Yukarıdaki değişmeleri şimdilik, olumlu ve olumsuz yönleriyle neo-liberal kentin özelliklerine doğru doğurgan bir hazırlık ve gerçekleşme sağlayan olgular olarak kaydedebiliriz.

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bir çocuk, bir tanı ve kele kondurulan bir öpücük

Bir gün bir çocuk, ailesiyle yemek yediği bir lokantada yerinden kalkar ve ilerdeki masada oturan asık suratlı adamın yanına gidip onu kelinden öper. Adamın verdiği sert tepki karşısında afallayan çocuğun hayal kırıklığına şahit olan anne çok içerler. Devreye giren büyükanne ikisini de avutur. Torununa söylediği şudur: “O adamın içindeki yaralı çocuğun kalbi, senin sevgini hissedemeyecek kadar kırgın Can Leo.”

“Peki, nasıl öğrenecekler, anne?” diye merak eden kızına ise bir kitap yazmasını salık verir. İşte, Kardeşim Otizmli’nin ilk kıvılcımı böyle çakar.  Yazma serüvenineyse anne Pınar Boylu Gogulan’ın yanı sıra Can Leo’nun ağabeyi Demir Vasiliy Gogulan da katılır. Hikâye onun gözünden anlatılır. Hikâye demişken, aslında söz konusu olan atipik otizm (ya da günümüzde geçerli tanımıyla hafif düzey otizm) tanısı konulmuş küçük bir çocuğun gündelik hayatı.

Can Leo’nun rengarenk dünyası

Kitabın önsöz ve sonsöz bölümlerinde vurgulandığı gibi bu hikâyenin baş aktörü Can Leo, hani mendebur bir adamı kelinden öpecek kadar sevecen olan şu çocuk.  Kardeşi bizi onun dünyasına davet ediyor. Yıldızların daha büyük ve parlak olduğu rengârenk, ama her şeyden önce sevgi dolu bir dünya bu. Çöplerin daima yerden kaldırıldığı, ağaçların sımsıkı kucaklandığı,  her sabah güneşin selamlandığı çok duyarlı ve heyecan verici bir dünya. Ama kırılganlıkları ve zorlukları da yok değil. Kimi zaman karmaşık seslerle, kuralları anlaşılmayan oyunlarla ve Can Leo gibi çocukları görmeyen ya da görmezden gelen insanlarla dolu.

Demir Vasiliy, kardeşinin dünyasını görünür kılmakla yetinmiyor. Bazen onu farklı algılasak da aynı dünyayı paylaştığımızı da vurguluyor.  Ortak bir yerde buluşmak, birbirimize dokunma ve birbirimizi hissedip anlamak için buna açık olmak ve azıcık hayal gücü yeterli. Otizmli bir çocuk bazı oyunlara dâhil olmak istemeyebilir, bazı kurallara uymayabilir ama onunla oyun oynamanın bin bir yolu vardır. Önyargıdan uzak yetiştirildikleri sürece bunu da en iyi çocuklar bilir. Can Leo’yla her gün oynayan Demir Vasiliy bu kitapta kendi deneyimlerinden hareketle nelerin özellikle işe yaradığını sıralıyor: Trambolin atlamak, yağmurda dans etmek, kovalamaca oynamak…  Liste böyle uzayıp Can Leo’nun hayallerine ortak olmaya varıyor. Çünkü hepimizin yardımıyla Can Leo’nun hayalleri gerçek olabilir.

Dünyayı iyilik ve güzellik iyileştirecek

Elbette bu yardım çağrısının arkasında öncelikle Can Leo’nun annesinin ve kitabın asıl yazarının sesi var. Şöyle diyor arka kapakta:

“Biz iyiliğin bu dünyayı iyileştireceğine inanıyoruz. Sahilde, parkta, okulda ve her türlü sosyal ortamda Can Leo ve onun gibi otizmli diğer çocuklara sevgiyle, saygıyla, hassasiyetle yaklaşılsın istiyoruz. Biz sadece otizme değil, tüm farklılıklara ses vermek istiyoruz. Severek, değer vererek, anlamaya çalışarak…”

Dünyayı iyileştirmek için iyilikten öteye gitmeye ihtiyaç olsa da bu dileğe katılmamak elde değil.  Kardeşim Otizmli, her şeyden önce farkındalık yaratmaya çalışan ve bunu da başaran bir kitap. Edebi ve sanatsal iddiası bu amacının gölgesinde kalması o açıdan anlaşılır. Dikkat çekici özelliklerinden bir diğeri kitapta her hikâyenin iki kez, iki farklı çizimle yer alması. Yazar(lar), kitabı ilk resimleyen ve kendini “hiperaktif” olarak tanımlayan Tuğra Berke Berkün’un yaklaşımına da yer vermek ve emeğini görünür kılmak için onun yorumunu da eserin sonuna eklemişler. Kapakta resimleyen olarak adı geçen illüstratör ise Nur Dombaycı.

Kitabın girişinde yer alan çağrıyla yazıyı bitirelim:

“OTİZM ENGEL DEĞİLDİR!

Otizm farklı yetenekler serisidir.
Otizm zehirli değildir.
Otizm bulaşıcı değildir.
Otizm hastalık değildir.
Otizmli beyin de sevgi ve saygıyı hak eder.
Nezaketi ve dostluğu hak eder.
Farkındalığın bizim için çok değerli.
Otizm dünyanın bir gerçeği.
Dünya otizme sarılırken
sen de dünyaya sevgiyle, saygıyla,
şefkatle sarıl…”

Yazarlar

Pınar Gogulan:  Essex Üniversitesi, finansal ekonomi bölümünden mezun oldu. On üç sene Londra’da, bir sene New York’da yaşadı ve çeşitli lider finans şirketleri ve bankalarda yönetici pozisyonunda çalıştı. İkinci oğlu Can Leo’yu doğururken yaşadığı ölüme yakın deneyimden sonra psişik yeteneklerini fark edip finans dünyasına veda etti. Regresyonun kendi yaşamında yarattığı olumlu etkileri deneyimleyen Pınar Gogulan, IBRT (Dünya Regresyon Terapistleri Birliği) ve EARTH (Avrupa Regresyon Terapistleri Birliği) onaylı eğitim veren Radianced Okulu’nda regresyon danışmanlığı diplomasını aldı. Institute of Recall Healing’den Recall Healing eğitimini aldı ve Gilbert Renaud ile Instute of Recall Healing Türkiye’yi kurdu. EARTH üyesi olan Gogulan, Hans TenDam, Tricia Caetano, Marion Boon, Andy Tomlinson, Christine Alisa, Neeta Sharma, Marc Van Hecke gibi nice duayenin eğitim ve seminerlerine katıldı. Her sene regresyon kongrelerine ve çeşitli ileri teknik eğitimlerine katılmakta ve öğrendiği tüm yeni teknik ve bilgileri çalışmalarına yansıtmaktadır.  İstanbul, Ankara, İzmir, Bodrum’daki yüzlerce danışanının şifasına şahitlik eden Gogulan, 2015 yılında hem kendi seminer ve eğitimleri için hem de uluslararası platformda nice kıymetli duayen ve eğitmeni getirme amaçlı “School of Younity”i kurmuştur.

Demir Vasiliy:  New York’ta doğdu. Rusya, Estonya ve Türkiye kültürlerinin içinde, dünya vatandaşlığını hakkıyla deneyimleyen otizmli Can Leo’nun biricik ağabeyidir. Sekiz yaşındaki kardeşi Can Leo ve on iki yaşındaki kuzeni Niko ile otizm dünyasını bire bir deneyimleyen, otizmin bir hastalık değil bir farklılık olduğunu ve otizmli çocukların doğru eğitimle hayal edilenin ötesini başarabildiklerini gören, Kardeşim Otizmli kitabını ve seriyi tamamlayacak diğer kitapları annesi Pınar Gogulan ile birlikte yazan minik bir yazardır. Aynı zamanda Tink Teknoloji ve İnsan Kolejleri’nde tasarım ve makers kulübünde, otizmli çocuklara eğitim ve öğretimlerini destekleyecek teknolojik materyalleri üretmeyi hedefleyen bir mucittir.

Resimleyenler

Nur Dombaycı: 2006 yılında başladığı iş hayatında sayısını unuttuğu kadar çok yayınevi, belediye, ajans ve dergiyle çalıştı. O zamandan beri çocuk edebiyatı alanında pek çok eser vermeye devam ediyor. Sakarya Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı ve Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü okuyan Dombaycı’nın yazıp çizdiği kitaplar Endonezya, Kazakistan, Rusya gibi ülkelerde farklı dillere çevrildi.

Tuğra Berke Berkün: Marmara Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı öğrencisidir. Çocukluğundan beri sosyal sorumluluk projelerinde aktif rol alan Tuğra, OUTism Talks Platformu’nun genç liderlerindendir. Çizgi roman, manga ve karakter tasarım alanlarında kendini geliştiren Tuğra’nın en büyük hayali, kendi yarattığı kahramanları beyaz perdede canlandırabilmektir.

 

İklim krizi nedeniyle hayvanların göç yollarının bozulması bitkilerin yok olması riskini yarattı

Bilim insanları, hayvanlar daha serin bölgelere göç etmeye zorlandıklarında, bitkiler bu rotayı takip edemediği için bu bitkilerin yok olma riskiyle karşı karşıya kalabileceğinden korkuyorlar.

Araştırmacılar, hayvanlar küresel ısınmadan etkilenen alanları terk ettiğinde ne olacağını incelemek adına dünya çapında 400’den fazla tohum dağıtma ağından gelen verilerle makine öğrenimini kullandılar.

Bu bitkilerin iklim krizine uyum sağlama kapasitesinin küresel olarak şimdiden yüzde 60 oranında düştüğünü buldular. Araştırmacılar, bunun bazı türlerin kalıcı olarak kaybolmasına yol açabileceği konusunda uyarıyor.

İklim Haber‘de yayımlanan habere göreJournal Science dergisinde yayımlanan makalenin baş yazarı, Texas’daki Rice Üniversitesi’nden ekolojist Dr. Evan C. Fricke, “Bu projenin amacı, bu türleri ekosistemlerinden çıkardığımızda ne kaybedeceğimizi anlamak. Örneğin, kuşlar ve memeliler genellikle habitat kaybı ve doğrudan kullanımdan çok etkilenir, ancak tohum yayıcı olarak önemli bir rol oynarlar. Kuşların ve memelilerin azalmasının, bitkilerin iklim değişikliğine ayak uydurabilmesi için ne anlama geldiğini anlamak istedik. İklim değişikliği ile kuş ve memeli biyoçeşitliliğinin küresel boyutta düşüşü sıkı bir şekilde birbiriyle ilintili. Çalışma, biyoçeşitliliğin küresel ölçekte azalmasının, ormanların ve diğer bitki topluluklarının iklim değişikliğiyle başa çıkma konusundaki küresel direncini riske attığını gösteriyor” diyor.

İklim değişikliğine bağlı olarak bitkiler çiçeklerinin rengini değiştiriyor

2020 yılında yapılan bir araştırmada 1941 yılından 2017 yılına kadarki sürede incelenen tüm çiçeklerin pigmentlerinde ortalama yüzde iki artış tespit edildi.

Dünyada iklim değiştikçe bitki ve hayvanlar da yeni koşullara farklı bölgelere yerleşerek veya üreme mevsimlerini değiştirerek uyum sağladılar.

Yapılan çalışma son 75 yılda çiçeklerin yapraklarındaki ultraviyole (UV) pigmentleri değiştirerek yüksek sıcaklıklara ve azalan ozon tabakasına da adapte olduklarını gösteriyor.

İstanbul ve Ankara’da hayvanların yaşam hakkı için eylem: Soykırım girişimiyle karşı karşıyayız

Bir Arada Yaşam Kampanya Grubu, tehlikeli ırk ilan edilen hayvanların kayıt altına alınması, çip taktırılması ve kısırlaştırılması için son gün olan bugünde İstanbul ve Ankara‘da eylem yaptı.

Eylemlerde yapılan ortak basın açıklamasında, “Aslında gündemimiz tam da şu anda, yaşamımızın her anına yansıyan iç içe olduğumuz iklim krizinin de farkındalığı ile kentlerin, sokakların orada yaşayan hayvanların doğasına uygun bir hale nasıl getirileceği olmalıydı” ifadeleri kullanıldı.

Eylemler, Ankara’da Tarım ve Orman Bakanlığı önünde, İstanbul’da ise Kadıköy’de Tarım ve Orman İl Müdürlüğü önünde yapıldı.

‘Bu katliama ‘dur’ diyoruz’

Açıklamada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın köpekleri hedef gösteren açıklamalarının ardından, köpeklere yönelik şiddetin daha da arttığı ifade edildi ve şunlar belirtildi:

Bugün kentlerimizi, sokaklarımızı, kampüslerimizi, evlerimizi, kısacası tüm yaşam alanlarımızı paylaştığımız sokak hayvanlarına karşı yürütülen kampanya için buradayız. 12. Cumhurbaşkanının sokakta yaşayan hayvanları hedef göstermesinin ardından birçok ilde, yerel idareler tarafından, kentlerimizi paylaştığımız sokak hayvanlarına karşı usulsüzce ve işkence ile barınaklara hapsetme girişimi gerçekleştirilmeye başlandı.

Bu süreçte birçok canlı, bilhassa da köpekler, veteriner hekimlerin gözetimi olmaksızın iğne ile uyutularak, belediye veya kurumlara ait olmayan gayriresmi araçlara işkence ile sürüklenerek yaşam alanlarından koparıldılar. İnsan harici hayvanları yerlerinden etmek başlı başına bir işkencedir. Bizler türcülüğün ve şiddetin karşısında olan bireyler olarak yaşam alanları durmaksızın tahrip edilen, sokaklara bile sığdırılamayan, can güvenliği hiçe sayılan hayvanlara karşı girişilen bu katliama ‘dur’ diyoruz!”

‘Soykırım girişimiyle karşı karşıyayız’

Sokakta yaşayan hayvanlara karşı bir soykırım girişimi olduğu kaydedilen açıklamada, şu anda asıl gündemin iklim krizinin etkileri dolayısıyla sokakların ve orada yaşayan hayvanların doğasına nasıl uygun bir hale getirileceği olması gerektiği ancak böyle bir durumun söz konusu bile olmadığı şöyle belirtildi:

Doğadaki tüm canlılar kapitalist sömürü düzeni ile doğal yaşam alanlarından koparılmış, kimisi kafeslere, kimisi mezbahalara, kimisi ise rant kurbanı olarak evlere hapsedilmiştir. Şimdiyse sokakta yaşamaya çalışan hayvanlara karşı bir soykırım girişimiyle karşı karşıyayız. Aslında gündemimiz tam da şu anda, yaşamımızın her anına yansıyan iç içe olduğumuz iklim krizinin de farkındalığı ile kentlerin, sokakların orada yaşayan hayvanların doğasına uygun bir hale nasıl getirileceği olmalıydı.

Ancak ne yazık ki, doğanın tüm unsurlarını piyasa sisteminin ayaklarının altına seren bir yönetim anlayışı ile karşı karşıyayız. Öyle ki bunun uğruna Türkiye’nin 12. Cumhurbaşkanı makamının arkasına gizlenip soykırım için sokakta yaşayan canlıları hedef göstermekten çekinmez bir halde! Lakin bizler biliyoruz ki, ne avcılık spor, ne hayvanat bahçeleri ve yunus parkları eğlence merkezi, ne inekler, tavuklar ve nice hayvan gıda, giyim malzemesi; ne de sokak hayvanlarının ait olduğu yerler barınaklardır.”

Fotoğraf: Yeryüzü Ekoloji Kolektifi

‘Mücadeleden asla vazgeçmeyeceğiz’

Basın açıklamasında, barınakların hayvanların sağlıklı yaşamasını sağlayacak yerler olmadığının da altı çizildi:

Barınaklar sokakta yaşayan veya sağlık problemi yaşayan birçok canlı türü için geçici bakım merkezlerinden ötesi değildir. Bu merkezlerin gerekli uzman kadroya ve ekipmana sahip, hijyenik, güvenli yerler olması gerekir ancak hiçbir idari yönetim bu koşulları tam anlamıyla sağlayamamaktadır. Bu yüzden barınaklara giden birçok hasta hayvan çeşitli virüsler kaparak daha kötü duruma gelerek yaşamını yitirmektedir.

Buna ek olarak birçok yerel kurum, barınakların yetersiz olduğunu bahane ederek işkence ile hayvanları yaşam alanlarından koparıp şehir merkezlerinin dışına, dağlık alanlara götürerek onları açlığa ve ölüme terk etmektedir. Tüm bunlara ek olarak yönetenlerin görünmez kılmaya çalıştığı bir başka konu ise durmadan insanlar tarafından kamu güvenliğini ve sağlığını da tehdit ederek sokak canlılarının zehirlenerek veya işkence ile öldürülmesidir. Görevi kamusal alanının güvenliğini ihlal eden tüm bu girişimleri engellemek olan yöneticiler ne yazık ki tüm bunlara göz yummakta ve sessiz kalmaktadır.

Biz bu katliamların, bu bilinçli kıyımın karşısında ve diğer tüm türlerin yanında olduğumuzu, onların can güvenlikleri ve yaşam alanları için mücadeleden asla vazgeçmeyeceğimizi söylemek için buradayız!”

‘Caydırıcı nitelikte cezalar talep ediyoruz’

“Sokakta yaşayan canlıları doğal yaşam alanlarından koparmanıza, onları barınaklara hapsetmenize izin vermeyeceğiz” denilen açıklamada, talepler ise şöyle sıralandı:

  • Tüm hayvanlar için gerekli tüm ekipman ve hijyen koşullarının sağlanarak ücretsiz olarak tedavilerinin ve gerekli bakımlarının gerçekleştirilebileceği hayvan hastaneleri talep ediyoruz.
  • Hiçbir köpek türünün saldırgan ilan edilerek yasaklanmasını, şiddetin farklı türlerine maruz bırakılmasını kabul etmiyoruz.
  • İnsanın öncelenmesine, diğer tüm türlerin ise yok sayılmasına dayanan bu yönetim anlayışının karşısındayız. Bu yüzden diğer türlerin kanunen yalnızca Tarım Bakanlığı’na bağlı kalmasını kabul etmiyoruz. Tıpkı insanlar için oluşturulan tüm kurumlar gibi, diğer hayvanlar içinde de özel birimler kurulmasını, nesli tükenme tehlikesinde olan, laboratuvarlarda deney sonucu sağlığını yitiren, dövüş, yarış, ulaşım, gıda gibi alanlarda sömürülen hayvanların sömürüsüne derhal son verilmesini ve bu canlılar için rehabilitasyon merkezlerinin oluşturulmasını talep ediyoruz.
  • Hayvanları öldüren, yarıştıran, dövüştüren, sömüren, onları nesneleştiren yasal ve yasa dışı tüm kurumların yasaklanarak kapatılmasını ve bunlara devam eden birey ve kurumlara caydırıcı nitelikte cezalar uygulanmasını talep ediyoruz.

Kül rengi yelkovan kuşu Türkiye’de ilk kez Hatay’da görüldü

Soyu tükenmekte olan ve okyanuslarda yaşayan kül rengi yelkovan kuşu, Türkiye‘de ilk kez Hatay‘da görüldü. Kül rengi yelkovan kuşu, Türkiye‘nin 494’ncü kuş türü olarak kayıtlara geçti.

Kül rengi yelkovan kuşu, Mileyha Sulak Alanı‘nın bulunduğu Samandağ Sahili açıklarında, kuş gözlemcileri Emin Yoğurtcuoğlu, Murat Bozdoğan ve Ahu İlbeyi tarafından görüntülendi.

‘Bu kuşu yıllardır arıyoruz’

Emin Yoğurtcuoğlu, Hatay’ın Anadolu’dan ve Avrupa’dan göç eden kuşların uğrak noktası olduğunu belirtti ve “O nedenle buradaki her sulak alan, her doğal habitat ekstradan bir önem teşkil ediyor” dedi.

Kül rengi yelkovan kuşunun Türkiye’de ilk kez kaydedilen bir okyanus kuşu olduğunu ifade eden Emin Yoğurtcuoğlu, bu kuşu yıllardır aradıklarını da kaydetti:

Kül rengi yelkovan kuşu sadece Mileyha ya da Hatay için değil, Türkiye için de yeni bir tür oldu. Bir okyanus kuşu. Bu okyanus kuşu çok nadir az sayıda Akdeniz’e giriyor. Biz açıkçası Hatay’da ya da Türkiye’nin güney kıyılarında bu kuşu yıllardır arıyoruz. Birçok kuş gözlemcisi kül rengi yelkovanın çıkacağını düşünüyordu ama göremiyordu.

Biz de ‘niye göremiyoruz acaba’ diye düşünüp çok zorlu şartlarda kıyıya yanaştığını düşünüyorduk. Çok ciddi fırtınalarda iç denizden kıyıya doğru sürüklenebileceğini düşünüyorduk. Biz de fırtınalı günlerde araziye çıkıp teleskoplarımızla açık denizi taramaya çalışıyorduk. Ne kadar zor olsa da bir türlü denk gelemiyorduk. Bir farklılık olsun istedik ve ufak bir tekneyle biraz açığa doğru gittik. Yanımıza gelen ilk gelen kuş o oldu. O an çok heyecan vericiydi. Türkiye’nin 494. türü kül rengi yelkovan oldu. Eğer altı tür daha bulursak 500’ncü türe ulaşacağız ve 500 tür demek bir ülke için çok iyi bir sayı.”

Fotoğraf: AA

Kuş gözlemcisi Murat Bozdoğan da Hatay’da yaptığı kuş gözlemlerinde kısa süre önce yine okyanus türü olan çatal kuyruk martı gözlemlediğini kaydederek, “Tespit ettiğimiz yeni kuş türleri buranın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya çıkarıyor. Art arda iki okyanus kuşu bu bölgede gözlemleniyor. Bunların ikisi de Türkiye’nin yeni kuş türü. Bu da buraların korunmasının ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor” dedi.

Orduluların sahilde yapılaşma ve deniz dolgusu derdi bitmiyor: Şimdi de adrese teslim kafe ihalesi

Ordu kumsallarına yönelik Büyükşehir Belediyesi’nin yapılaşma inadı sürerken, Orduluların da bu girişimlere karşı mücadelesi devam ediyor.

Geçen yaz, Ünye ilçesine bağlı Sahilköy Mahallesi‘nde, Ordu Büyükşehir Belediyesi‘nin Kıyı Kanunu‘nu ihlal ederek bungalov evler inşa etmesi üzerine suç duyurusunda bulunulmuştu.

Eylül ayında ise Karayolları Genel Müdürlüğü’nün Gülyalı’dan başlayan Giresun Çevre Yolu projesi için hazırlanan Çevresel Etki Değerlendirmesi’nin (ÇED) iptali için Ordu Çevre Derneği (ORÇEV) ve Gülyalı Belediyesi’nin açtığı dava sonuçlandı.  Danıştay da Giresun Çevre Yolu ÇED’inin hukuka uygun olmadığını karara bağladı.

Ordu Çevre Derneği (ORÇEV), Büyükşehir Belediyesi’nin Melet Irmağı ve Turnasuyu Irmağı arasında deniz dolgusu yaparak bisiklet yolu yapmak istemesine karşı da aralık ayında ikinci kez dava açmış ve projeye verilen ÇED’in iptalini istenmişti.

Ordu Büyükşehir Belediyesi (OBB) şimdi de kumsala kafe inşa etmek istiyor. ORÇEV, kafenin adrese ihale biçiminde yapıldığını belirterek, “OBB yasalara ve mahkeme kararlarına uymuyor, keyfi davranıyor” dedi.

 Tayfur Gürsoy Parkı’nda kumsalda çalışma olduğu yerde yapılan basın açıklamasına partisi, sendika ve dernek temsilcileri de katılarak destek verdi.

Basın açıklamasını yapan Ordu Çevre Derneği Başkanı Ertuğrul Gazi Gönül  şunları söyledi:

“Ordu 2014 yılında büyükşehir oldu. Bir yıl sonra Ordu Altınordu sahilleri doldurulmaya başlandı. Ordu’nun büyükşehir olmasından sonra Ordu Büyükşehir Belediyesi sahillerimize ‘çökmeye’ başladı. Ordu şehir olduğundan bu yana böyle eziyet görmedi. 2015 yılında bir önceki yine AKP’li belediye yönetimi Altınordu rıhtımından başlayarak sahilimizi hukuksuz olarak doldurmaya başladı. ÇED raporu almadığı için Ordu Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından 85 bin TL ceza kesilmişti.”

Mahkeme hukuksuzluğu ortaya çıkardı

Gönül açıklamasında OBB’ye açtıkları davalar hakkında da bilgi verdi:

“Sahilin doldurulmasının yasalara aykırı olduğunu iddia ederek İdare Mahkemesine dava açtık. Mahkeme de dolgunun yasadışı olduğunu onayladı. Ordu Büyükşehir Belediyesi’ne açmış olduğumuz yedi dava bulunuyor. Yedi davanın hepsi de sahil dolgusuyla ilgili. Bu davaların üçünde nihai karar çıktı. İkisi lehimize sonuçlandı, birine yerel mahkeme lehimize karar verdi, üst mahkemede devam ediyor. Diğer davalar ise devam etmektedir. Rıhtım üzerinde yapılan tesis için hukuksuz diyor. Tayfur Gürsoy Parkı’nda ise nihai karar çıktı.  Bu kararda da kıyı kenar çizgisine ve şehir planlamasına aykırı deniyor.”

Belediye yönetimi mahkeme kararlarını dinlemiyor

Büyükşehir Belediyesi’nin tüm bu mahkeme kararlarına uymadığını belirten Gönül şöyle konuştu: “İskele (rıhtım) ile Melet Irmağı arasındaki dolgu için açtığımız dava devam ediyor. Üç kez bilirkişi raporu lehimize çıktı. Dördüncü ek rapor da lehimize oldu.Ordu Büyükşehir Belediyesi buna karşın  ırmak ağzının doğu yönünde mendirek ve balıkçı barınağı yapıyor. Irmak ağzına balıkçı barınağı yapmak akla, bilime aykırı. Burası için de dava açtık.

Ayrıca  Melet Irmağı’nın doğu tarafından başlayıp Turnasuyu Irmağı’nın batısına kadar olan kumsal alanı doldurma projesi var. Bisiklet yolu, fuar ve eğlence alanı yapacakmış. Burası da davalık oldu.

Ertuğrul Gazi Gönül, belediyenin Fatsa, Perşembe ve Gülyalı‘da deniz dolgusu projesi, Efirli‘de de kumsala 10 metre genişliğinde yol projesi olduğunu;,  bütün bunların ise bir avuç inşaat firmasına rant sağlamak ve dolgular için taş ocağı açılmasının önünü açmak amacıyla yapıldığını söyledi.

Kentin neredeyse tüm kumsallarının yok edildiğini vurgulayan Gönül, “Civil Deresi’nin batı mahmuzunun olduğu, basın açıklamasını yaptığımız yere gelince; OBB burayı bir şirkete 600 bin TL’ye ihale etti. İhaleyi alan şirketin AKP İl yönetiminden Muhittin Konca’ya ait olduğu söyleniyor. Mahmuzun doğu tarafı ise, daha önceki projede olmamasına rağmen ve açılan davada bilirkişi lehimize rapor verdiği halde kanopark adı altında dolduruldu” dedi.

‘İzin vermeyeceğiz’

Gönül, OBB’yi yasalara ve mahkeme kararlarına uymaya çağırarak şunları söyledi:

“Ordu Büyükşehir Belediyesi’ni mahkeme kararlarına ve yasalara uymaya davet ediyoruz. ORÇEV olarak OBB yasalara uymadığı ve mahkeme kararlarını uygulamadığı takdirde OBB’ye ve bu projelere onay veren yetkililer hakkında dava açacağımızı duyuruyoruz.

Son kez sesleniyoruz: Buradaki çalışma sonlandırılmalı; Bilirkişi Heyeti raporlarına göre uygulama yapılmasını istiyoruz. Ayrıca Bilirkişi Heyeti raporlarının lehimize iken ve mahkemenin devam etmesinden dolayı buralarda her hangi bir proje çalışması yapılamayacağını bir kez daha vurguluyoruz. OBB’yi keyfi uygulamalara son vermeye çağırıyoruz.”

 

BBC İstanbul bürosu çalışanları grevde: Gazetecilerin birlikte güçlü olduklarını bir kez daha göstereceğiz

BBC İstanbul bürosu, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması sonucu bugün itibariyle grev kararı aldıklarını açıkladı.

9 Ağustos tarihinde yapılan açıklamada çalışanlar, kurumla anlaşma sağlanamaması durumunda, büro için çalışan gazetecilerin greve çıkacağını duyurmuştu. 

‘Adil bir teklif beklemek hakkımız’

BBC İstanbul bürosu çalışanları tarafından yapılan açıklamada, BBC’nin üst üste iki yıldır resmi enflasyon oranının çok altında zam teklifi verdiği kaydedildi ve haklarını almadan grevden vazgeçmeyeceklerinin altı çizildi:

BBC İstanbul bürosunda çalışan gazeteciler adına 9 Ağustos 2021 tarihinde başladığımız toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde maalesef anlaşma sağlayamadık. Bugün burada grevi başlatırken, hakkımız olanı almadan vazgeçmeyeceğimizi de ilan ediyoruz.

Altı aydır BBC işverenine Türkiye’de yaşanan ekonomik darboğazın çalışanların alım gücünde büyük bir erimeye neden olduğunu anlattık. Taleplerimiz her geçen gün kötüleşen ekonomik koşullarda gerçekçi ve insaniydi. Ancak resmi enflasyonun yüzde 14,6 olduğu 2020 yılında İstanbul’daki çalışanlarına yüzde 7 zam yapan BBC işvereni, 2021’de de benzer bir teklifle masaya geldi.

TÜİK’in yüzde 36 enflasyon açıkladığı, ancak bağımsız ekonomistlerin oranı yüzde 82 olarak hesapladığı bir ortamda, BBC görüşmeler sonunda yüzde 20 zam önerdi. İki yıl üst üste resmi enflasyon oranının çok altında zam teklif eden BBC işvereninin durumun ciddiyetini anlayamadığını görüyoruz. BBC işvereni İstanbul’daki çalışanlarına Türk lirası ile maaş ödemektedir. Türk lirasındaki değer kaybı nedeniyle İstanbul’daki maaş masrafları neredeyse yarı yarıya azalan BBC’den çalışanlarının emeklerine saygı duyan, adil bir teklif beklemek hakkımız.”

‘Taleplerimiz makul ve BBC açısından karşılanabilir talepler’

İstanbul’daki BBC çalışanları ile diğer ofislerde çalışan gazetecilerin hakları arasında önemli farkların olduğu kaydedilen açıklamada, adil bir teklif gelmediği müddetçe grevin devam edeceği ifade edildi:

Ayrıca, İstanbul’da BBC adına gururla çalışan gazetecilerin bazı temel yan haklarından mahrum bırakılmasını kabul etmiyoruz. İstanbul’daki çalışanların hakları ile hem Birleşik Krallık’taki, hem diğer ofislerdeki BBC gazetecilerinin hakları arasında önemli farklar bulunuyor. Bu durumu ayrımcılık olarak yorumluyoruz.

BBC işvereninden taleplerimize olumlu bir yanıt bekledik, konuyu ısrarla masada çözmek için çaba sarf ettik. Ancak karşı taraf ısrarla gerçeklerden uzak tekliflerini yeniledi. Bu uzlaşmaz tutum nedeniyle bugün grev uygulamasını başlatıyoruz.

Adil bir teklif gelmediği müddetçe grev pankartımız burada kalmaya devam edecek, grev gözcülerimiz her gün burada nöbetlerini tutacaklar.

Taleplerimiz makul ve BBC açısından karşılanabilir taleplerdir. Kararlıyız, kazanacağız, çünkü haklıyız. Gazetecilerin birlikte güçlü olduklarını bir kez daha göstereceğiz.”

2021 en sıcak altıncı yıl oldu

ABD Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ile Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA), 2021 yılına dair sıcaklık ölçüm verilerini açıkladı.

Buna göre, 2021 yılı sıcaklık ölçümlerinin başladığı 1880 yılından bu yana kaydedilen en sıcak altıncı yıl oldu. NASA ve NOAA, son sekiz yılın şimdiye kadar ölçülen en yüksek sıcaklıklara sahne olduğuna da dikkat çekiyor.

Hazırlanan raporda, son yıllarda kaydedilen sıcaklıkların uzun vadeli ısınma eğiliminin bir parçası olduğu ve sıcaklıkların daha da yükseleceğine dair işaretler verdiği belirtiliyor.

10 yılda 140 yıl öncesine göre 2 santigrat derece arttı

Rapora göre son on yılda kaydedilen ortalama sıcaklık, 140 yıl öncesine göre 2 santigrat derece arttı.

NOAA verilerine göre, küresel ortalama sıcaklık 2021’de ortalama 14,7 derece olarak kaydedildi. 1988 yılında NASA’nın ortalama sıcaklığı yüzde 14,3 olarak ölçerek küresel ısınma hakkında uyarması manşetlere konu olmuştu. Şimdi ise 1988, en sıcak yıllar arasında 28’inci sıraya gerilemiş durumda.

2021’de dünyanın kara ve okyanus yüzey sıcaklığı, 20. yüzyıl ortalamasının 1,51 derece F (0,84 derece C) üzerindeydi.

Aynı zamanda, 2021 küresel sıcaklıkların art arda 20. yüzyıl ortalamasının üzerine çıktığı (1977’den beri) 45. yıl oldu. 2013-2021 yılları, kayıtlara geçen en sıcak on yıl arasında yer alıyor.

Kuzey Yarımküre‘nin kara ve okyanus yüzey sıcaklığı da ortalamanın üzerinde 1,96 derece F (1,09 derece C) ile rekor altıncı en yüksekti. Yalnızca Kuzey Yarımküre’nin kara bölgelerine bakıldığında, sıcaklık 2016’nın (en sıcak ikinci) ve 2020’nin (en sıcak) ardından rekor düzeyde üçüncü “en sıcak”tı.

Okyanusun üst seviyelerinde depolanan ısı miktarını tanımlayan okyanus ısı içeriği (OHC), 2021’de rekor yüksekti ve 2020’de belirlenen bir önceki rekoru aştı. En yüksek yedi OHC, son yedi yılda meydana geldi ( 2015-2021). Yüksek okyanus ısısı içeriği deniz seviyesinin yükselmesine katkıda bulunabilir.

En sıcak beşinci yıl

Avustralya, aşı karşıtı Djokovic’in vizesini ikinci kez iptal etti

Avustralya Hükümeti, erkekler dünya sıralamasında bir numarada olan Sırp tenisçi Novak Djokovic‘in vizesini yeniden iptal etti.

Göç Bakanı Alex Hawke‘un aldığı bu kararla Djokovic sınır dışı edilebilecek. Ancak Pazartesi başlayacak Avustralya Açık turnuvası için bu ülkede bulunan tenisçinin karara mahkemede itiraz etme hakkı bulunuyor.

Aşı karşıtı olan 34 yaşındaki tenisçi 6 Ocak’ta ülkeye gelişinde, aşı muafiyetiyle ilgili kanıt sunamadığı gerekçesiyle gözaltına alınarak gözetim merkezi olarak kullanılan bir otele götürülmüş; vizesi iptal edilen Djokovic’in bu karara itirazı mahkemede kabul edilmişti. 

Bakan Alex Hawke bugünkü açıklamasında ”Yetkilerimi kullanarak kamu yararı için Novak Djokovic’in vizesini iptal ettim” dedi.

3 yıl vize başvurusu yapamayacak

Son kararla Novak Djokovic’in üç yıl boyunca Avustralya vizesi başvurusu yapamayacağı belirtiliyor.

Sırp tenisçi, vize başvurusu sırasında yanlış beyanda bulunduğunu kabul etmişti. Avustralya’ya gelmeden önce, son 14 gün içinde başka bir ülkeye gitmediğini beyan eden Djokovic’in aslında İspanya’ya seyahat ettiği ortaya çıkmıştı.

Djokovic’in ayrıca Covid testinin pozitif çıkmasından iki gün sonra bir gazeteciye yüz yüze mülakat verdiği belirlenmişti.