Editörün SeçtikleriManşetYerelYeşil Gazete Doğu'da

[Yeşil Gazete Doğu’da-16] Şimdi dayanışma zamanı!

0

İstanbul-Van, Urfa-İstanbul arası uçak yolculuklarını saymazsak, 10 gün boyunca, gidiş gelişlerle neredeyse 800 kilometre yol yaptık. Doğu Anadolu’nun göz bebeği Van’dan, 1646 rakımdan  başladığımız yolculuğumuzu, her biri kadim birer yerleşim yeri olan Batman, Hasankeyf, Diyarbakır, Mardin’i kat ederek Urfa’da, denizden 477 metre yükseklikte sona erdirdik.

Deniz gibi göllerden, ovalardan, bunlara şahdamarı gibi hayat veren, kutsal sayılan nehirlerden geçtik; insanları dinledik,  hayvanlarla hemhal olduk. Bazılarını zaten bildiğimiz, bazılarını şaşırarak öğrendiğimiz çok sayıda hikayeyle doldurduğumuz heybemiz sırtımızda, “kürkçü dükkanı”na, İstanbul’a döndük.

Hem ortak dertlere ilişkin bir toparlama hem de “yazmasam olmaz” dediğim birkaç noktaya işaret ederek diziyi bitirmenin zamanı.

Kuraklık

Van’dan Urfa’ya kadar uzayan hat boyunca ağırlıklı olarak, tüm Türkiye’yi etkisi altına alan kuraklığın da izlerini takip ettiğimizi söylesem yanlış olmaz. İklim değişikliğinin bölgeyi nasıl vurduğunu an be an takip ettiğimiz güzergahta, uzmanından köylüsüne konuştuğumuz herkes yağış rejiminin değiştiğini, kışları yeterince kar almadıklarını, bölgede bulunduğumuz ekim ayına gelinmiş olmasına karşın halen yağmura hasret olduklarını, arada bir bastıran ani ve şiddetli yağışlarınsa yarardan çok zarar verdiğini anlattı.

Fotoğraf: Ruşen TAKVA

https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-1-vanin-denizine-kavusma-savasi/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-8-iklim-ve-su-krizi-atiklar-yesile-saldiri-diyarbakir-darda/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-14-urfa-peygamberler-sehrinde-bolluk-icinde-yokluk/

Bütün bunların sonucunda  göl ve nehirlerin kuruduğuna, kilometrelerce çekilip cılızlaştığına, tarımsal üretimin tam anlamıyla ‘vurgun yediğine”, değişen iklime uygun olarak yeni bir tarım politikası geliştirilmesi yerine, kuraklığa dayanıklı gerekçesiyle yerin göğün fıstık tarlalarına çevrildiğine ve giderek tek tipleşen bir üretime doğru gidildiğine tanık olduk.

Üstelik hemen herkesin şikayet ettiği ancak bir türlü önüne geçilemeyen “salma sulama” ve yeraltından aşırı su çekme alışkanlığının bir türlü sona ermemesi yüzünden verimli toprakların tuzlanıp çoraklaşarak, üretim yapılamaz hale geldiğini görmek de epey can yakıcıydı.

Barajlar ve HES’ler

Hemen her suyun başına hem kullanım suyu hem de enerji sorununu çözmek amacıyla inşa edildiği söylenen barajlar ve HES’ler ise ayrı bir mesele olarak karşımıza çıktı. Bölgede çalışan uzman ve aktivistler, suyun hayat verdiği insanı, hayvanı ve habitatı neredeyse “imha eden” onlarca HES’in yanı sıra, birer “güvenlik bariyeri” olarak ardı ardına dizilen barajların, derde deva olmaktan çok; su adaletsizliğini artıran, bölge iklimini olumsuz yönde değiştiren, hayvanların ve insanların geçişliliğini engelleyen, dolayısıyla kültürel aktarımların önüne de set çeken bir işlev gördüğüne defalarca vurgu yaptı.

https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-hasankeyf-tufandan-sonra/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-5-zilanin-gosterdikleri-hukuk-dogaya-hep-gec-kaliyor/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-9-dicle-havzasi-baraj-ve-proje-yorgunu/

Binlerce yıllık Hasankeyf’i ömrü 40-50 yıllık bir baraj için sulara gömülmüş, sessiz ve ıssız bir halde görmek, Dicle’nin artık akmayan suyundaki çekilmeyi, kirlenmeyi izlemek, sırtını dağa vermiş, dip dibe, bahçesiz konutlara mecbur edilmiş insanların kabullenilmiş çaresizliğini dinlemek özellikle sarsıcı oldu.

Yeşile hasret

Bütün güzergah boyunca birkaç yer dışında, hasretle beklenen yağmuru çekecek yeşil örtü ve ormansızlığın bölgenin neredeyse “makus talihi” haline geldiğine tanık olduk. Göstermelik, “kent ormanları”, bölgenin topografyasına uygun olmayan, dikildikten hemen sonra kuruyup sökülen fidan kampanyaları, özellikle de kayyım belediye başkanlarının nedeni bilinmez palmiye ve çim düşkünlüğünü görünce gözlerimize inanmakta epey zorluk çektik.

https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-3-vanda-orman-gormek-icin-en-az-bir-nesle-ihtiyac-var/

Geçen yaz kimsenin müdahale etmediği, buna izin de verilmeyen yangınlarla yok olmuş zaten çok zengin olmayan ormanlık alanlardan arta kalan kavrulmuş toprakları izleyerek geçtiğimiz dağlık alanlarda “rehabilite” çalışmalarının yapılmayışının yarattığı “ferahlama” duygusu ise, tahmin ettiğiniz gibi…

Fotoğraf: Ruşen TAKVA.

Hava kirli, su kirli, toprak kirli… 

Bölge, Türkiye’nin geri kalan kısmından farklı olmayarak ancak bundan daha fazlasıyla kirli! Suyu kirli, havası kirli, toprağı kirli, kentleri, şehirlerarası yolları… Halk, kirlilikten kirlilik beğenecek duruma gelmiş neredeyse.

Su kaynaklarına olduğu gibi, arıtılmadan bırakılan kanalizasyon suları, evsel atıklar sadece güzergahımızdaki illerin değil, komşu kent ve ülkelerin de en büyük dertlerinden biriydi. Bırakın ileri biyolojik arıtmayı (sadece iki ilde, Urfa ve Mardin’de üç tane vardı) standart fiziksel arıtma bile yapılmadan suya bırakılan atıklar bir yana, devasa alanı alanı örümcek ağı gibi saran kum, taş, mermer, kırma eleme ocakları, bitmek bilmeyen anız yangınlarının yarattığı hava kirliliği peşimizi hiç bırakmadı. İktidarın “gözde beşli”sinin de aralarında bulunduğu bakır, fosfat vb. işletmeleriyle biyoyakıt tesislerinin yarattığı hava, su ve toprak kirliğini de bütün bunların üzerine ek ve büyük dertler eklemişti.

Sadece hava ve suyun değil, toprağın da kirlenmiş olduğunu üzülerek gördük. Verimli ovalarda, aşırı gübre ve su kullanımı yüzünden ölü alanlar oluştuğuna, belediyelerin vahşi çöp depolama yöntemlerinin çevreyi daha çok kirlettiğine, şehirlerarası yol kenarlarının ise çöplüğe dönüştüğüne şahit olmak zorunda kaldık.

https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-6-ruzgarsiz-yesilsiz-yangin-yeri-batman/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-12-yaprak-doker-bir-yani-bir-yani-bahar-bahce-mazidagi/

Zoraki kentsel dönüşüm ve inşaat çılgınlığı

Doğu ve Güneydoğu Anadolu illeri, “inşaatla kalkınma” anlayışının adeta laboratuvarı haline gelmiş. Gittiğimiz her il, neredeyse bir şantiye halindeydi. Geleneksel yaşam alanları yerle bir edilmiş ve yerlerine yedi-sekiz katlı apartmanlardan oluşan siteler, villa kompleksleri inşa edilmişti, halen de ediliyor. Yıkamadıklarının da yanına yöresine “yeni şehirler” inşa edildiğini gördük. Başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin pek çok yöresinde hayata geçirilen “soylulaştırma” anlayışı gereği, “acele kamulaştırma” yoluyla yerlerinden edilen kent yoksullarının kentlerin çeperine sürüldüğüne bir kez daha şahit olmak zorunda kaldık. Diyarbakır’daki Suriçi Mahallesi, Mardin- Nusaybin gibi özel örneklerde ise, söz konusu yerlerde yaşayanların mesajı netti: “Amaç, ‘makbul görünmeyen’ demografiyi dağıtmak, çatışmalı ortamın ardından toplumsal hafızayı zayıflatmak. Kolay olmayacak.”

Artık gelir elde edemediği için tarımla uğraşmayan nüfusun yığıldığı, aşırı şişmiş kentlerin altyapısı da yerleşim planları da iş olanakları da daralmış; bütün dengeler bozulmuş. Henüz bina dikmenin ötesinde, kalıcı bir çalışma yoktu. Umutlar sonraki baharlara…

https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-10-tokilesen-diyarbakir/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-11-inatci-meselerin-diyari-mardin-su-ve-kent-hakki-pesinde/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-13-eski-mardine-yeni-cehre-suryani-turizmi/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-2-vanda-milyonlarca-liraya-mal-olan-adliye-lojmanlari-talan-edildi/

Göçmenler

İran’la uzun bir sınıra sahip Van’da, Taliban’ın yönetimi ele geçirmesinin ardından geçen yaz boyunca  büyük kafileler halinde giren Afganistanlı göçmenler, sonbahar aylarında “görünmezleştiği” bir döneme girilmişti. Sınır boyunca alınan önlemler ve kent içi denetimlerin yanı sıra kış ayları da yavaş yavaş bastırdığı için göç hareketinin biraz yavaşlasa da halen sürdüğünü, ancak mültecilerin artık küçük gruplar halinde geçiş yaptığını, yollarda açık bir şekilde dolaşmadığını ve kentte fazla görünür olmadıklarını öğrendik.

Fotoğraf: Ruşen TAKVA.

Yine de özellikle Van-Tatvan arasında kadınlı çocuklu küçük grupların, yol kenarındaki ağaçlık alanlarda yürüyüşlerini sürdürdüklerine tanık olduk.

Suriye ile sınırdaş olan Urfa’nın ise özellikle artık yerleşik hale gelen Suriyeli nüfusla birlikte neredeyse bir ‘mülteci kenti’ haline geldiğini, kent sosyolojisinin de buna uygun bir dönüşüm gösterdiğini yerinde müşahede ettik.

Göçmen sorunu, özellikle sınır illerinde önümüzdeki yaz boyunca da yakıcılığını koruyacak gibi. Zira komşu ülkelerden Batı’ya doğru akış bitmediği gibi, sınıra örülen kilometrelerce uzayan duvarın yeni hak ihlallerine yol açması kaçınılmaz görünüyor.

https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-4-afganistanli-gocmenler-nerede-ne-yapiyor/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-15-urfanin-bir-multeci-kenti-olarak-degisen-sosyolojisi/

Güvenlik

Özellikle 2015-16 yıllarındaki ‘Hendek Operasyonları’nın ardından birkaç yıl öncesine kadar ağır “güvenlik” önlemlerinin hüküm sürdüğü, yüzlerce ilçe ve sokağa girmenin geçen yıla kadar yasaklandığı, yasaklanmayanlarda da akreplerin, panzerlerin, resmi ve sivil polislerle özel harekatçıların zaman zaman da askerlerin yoğun olarak kendini gösterdiği, sık sık kontrollerin yapıldığı kent merkezlerinin, en azından görünürde biraz daha ‘normalleştiği’ söylenebilir. Panzerler ve akrepler sokaklardan çekilmiş, kent içinde kontrol noktaları kaldırılmıştı bizim bulunduğumuz dönemde, ancak sivil polis ve askerin, onlara ait araçların varlığı da anlaşılmayacak gibi değildi. Zaten gizlenmiyorlardı da.. Anlaşılan, “sivil denetim-gözetim” dönemine geçilmiş.

Şehirlerarası yolları ise sıklığı artırılmış,  güçlendirilmiş ve modernleştirilmiş kontrol noktalarında nöbet tutan, çoğunluğu asker ve korucuların gözetiminde geçtik desek yeri. Yüksek tepelere kurulmuş, korunaklı kontrol kulübelerinin özellikle geceleri ışıldaklarla denetledikleri yolların bazıları için “karanlığa kalırsanız çıkmayın, kentte kalın” öğütleri de halen kulaklarımızda çınlıyor.

Çok sayıda özel harekat polisinin askerlerle birlikte bulunduğu büyük kontrol noktaları ise özellikle Van-Gevaş yolunda, neredeyse her birkaç kilometrede bir karşımıza çıktı. Her seferinde de kimliklerimiz özenle ve dikkatle kontrol edildi, not alındı, ancak beş dakika sonra yine durdurulacağımız ikinci noktaya bildirilmedi. Özellikle de, mültecilere yönelik olduğunu tahmin ettiğimiz otobüslerin arandığı bu noktaların yanında yöresindeki yol kenarlarındaki çalılıklar arasında yürüyen, bizim bile gözümüzle gördüğümüz sığınmacıların bu kontrollere ‘yakalandığına’ ise neredeyse hiç tanık olmadık.

Bölgede salgın ‘bitmiş’

Yerinden bildirmek gerekir ki, Covid salgını bölgede bitmiş. Ziyaret ettiğimiz illerin hemen hepsi, ekim ayında Sağlık Bakanlığı’nın “kırmızı”yla simgelediği, yani aşılamanın yetersiz olduğu yerlerdi. Ayrıca hemen hepsi, İstanbul’dan sonra vaka sayılarının en yüksek olduğu illerdi. Buna mukabil cıvıl cıvıl, kalabalık sokaklarda maske takanların sayısının çok küçük bir azınlık olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

“Kontrolsüz ve ani normalleşmenin” de etkisiyle hayat tamamen normale dönmüş desek yeri. Düğünler, taziyeler, sıra gecelerinin hiçbir şey yokmuş gibi sürdüğü bütün bu kentlerde kafeler, restoranlar, alışveriş alanları, çarşıları dolduran insanların arasından çift maskeyle, elimizi kolumuzu biraz açarak geçmeye çalışırken, içimden hep “Hastalanmadan dönerim inşallah” diye dua ettiğimi söylemesem olmaz.

Konuştuğumuz vatandaşların bir kısmı virüse inanmadığını söylerken, kaldığımız otelin sahiplerinden biri asker ve öğretmenlerin de içinde yer aldığı kamu görevlilerinin bile sahte “aşı kartları” aldığını anlattı.

Siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerin, resmi kurumların ve STK’lerin bütün çabasına rağmen, geçmişte bölgedeki çocuklara yapılan tek doz kızamık aşısının bozuk çıkması ve bazı  çocuklarda SSPE hastalığına yol açtığı unutulmamış. Ancak en önemli bariyerin halk arasında konuşulan hurafeler olduğu anlaşılıyordu. Aşının kısırlık yaptığı, iktidarsızlığa yol açtığı, ömrü kısalttığı, başka hastalıklara yol açtığı, genetik yapıyı bozduğuna ilişkin çok sayıda “görüş” dinledik.

Korku, zaman bulamamak, köylerde yaşadığı için aşı yapılan noktalara ulaşamamak da diğer sebepler arasındaydı.

Şu sıralar Omicron varyantının hızla yayıldığı günlerde durumun ne olduğunu sormak için bölgedeki meslektaşlarımı aradığımda, “Nasıl bıraktıysan öyle” yanıtını aldım.

Bakanlığın yayımladığı son haritaya baktığımda, Van’ın yüzde 72 ile “sarı”ya dönmüş. Batman, Diyarbakır, Urfa, Mardin ise yüzde 50 ila 60 aşılama oranıyla halen “turuncu”; yani Türkiye’nin en az aşı uygulanan illerinden.

İyi şeyler…

İyi şeyler de gördük gezimiz sırasında. En başta yöre halkının sıcak karşılayışı ve uzmanından sivil toplumcusuna, bilim insanından aktivistine kadar hemen herkesin anlatmak, konuşmak isteyişi; biz aramadan onların bizi bularak bir araya gelmek için düzenlemeler yapması çok sevindirdi.

Çok sayıda yanlış uygulamaya rağmen, ulu dağlar, verimli ovalar, kadim nehirler, göllerden oluşan olağanüstü coğrafyanın, insanı, hayvanı ve doğasıyla hayata tutunma çabası ve geleceğe yönelik umutlar da içimizi ferahlattı.

Van’da birkaç yıl öncesine kadar nesli tükenme noktasına gelen endemik İnci kefalinin –bölge halkına göre uçan balık ya da Van balığının- özellikle de Yüzüncü Yıl Üniversitesi hocaları tarafından yapılan eğitim çalışmalarıyla tekrar çoğalmaya başladığını duymaktan memnun olduk. Dr. Mustafa Akkuş, bize şunları anlatmıştı:

“2000’de derede neredeyse balık kalmamıştı, soyu tükenmek üzereydi. Trabzon’dan gırgır tekneleri getirip gölden tonlarca balık çektiler. O yıllarda yılda 15 bin ton balık avlanıyordu, yapılan çalışmalar ve denetimler sayesinde 2011’de 11 tona kadar düşürüldü.”

Bunun için köylülere eğitimler verilmiş; 20 balıkçı köyünden 18’i inci kefali avcılığından vaz geçmiş. Köylerdeki çocuklarla anlaşılıp dere kenarları boyunca nöbet tutmaları sağlanmış, jandarmanın etkin denetim yapması sağlanmış. Akkuş, “Halk sahip çıkmazsa olmaz, ancak tamamen olmasa da 25 yılda bir nebze başarı sağladığımızı söyleyebilirim” demişti.

Göç yolunda halen engeller var, kaçak avcılık da tamamen bitmiş değil, bu da üreme düzenini bozuyor. Seneye balık göçünü izlemek üzere davetliyim; iyi haberler verebileceğimi umuyorum.

En azından birkaç ilde ileri biyolojik arıtma tesislerinin yapılmaya başlanmış olması, Mardin, Urfa gibi güneşi bol yerlerde güneş enerjisine yönelik çalışmalar da iyi haber kategorisindeydi. Kimse, yenilenebilir kaynaklardan enerji elde edilmesine karşı değil bölgede, itirazlar ise daha çok başta HES ve RES’ler olmak üzere tesislerin yerleşim yerlerinin kıyısına, verimli toprakların ya da zaten çok az olan ormanlık alanların ortasına yapılmasında; “dev ve çılgın” projelerin bölge dengesini bozmasında düğümleniyordu.

Bu sorunların çözülmesi halinde, su ve güneş yoksunu olmayan bölgenin, Türkiye’nin en verimli enerji üretim noktalarından olmaması için hiçbir neden yok.

Çevre aktivistleri

Mardinli çevre aktivisti Abdülvahap Irmak, “Bölgede ekoloji, sadece ekoloji değil, burada hiçbir şey sadece kendisi değil” demişti son sözleri olarak. Haklı. Çok uzun zamandır, en küçük bir itirazın bile ağır şiddetle bastırıldığı bir coğrafyada, hele de ekoloji eylemleri  yeni “kriminal vaka” olarak tanımlanmışken, işleri hiç kolay değil.

Bir avuç aktivistin hiçbir karşılık almadan, işlerinden artırabildikleri zaman ve enerjiyi havası, suyu ve toprağıyla doğalarını, yaşanan yıkımlardan zarar gören hayvanlarını ve insanlarını korumaya adaması takdire şayan olsa da yeterli değil. Yalnız bırakıldıklarını, seslerinin “Batı”da duyulmadığını anlattı neredeyse hepsi. Bunda da haklılar.

Sadece aktivistler de değil, Mardin’in Mazıdağı’ndaki, biyokütle santralinde oğlunu kaybetmiş köylünün sesi de halen kulaklarımda: “Söyleyeceğiz de ne olacak. Bunlarla baş edemeyiz ki!”

İklim krizi sınır tanımıyor, doğal/ekolojik yıkım da sadece bulunduğu bölgeyi değil, tüm ülkenin kaderini etkiliyor. Gözden uzak kentlerde, köylerde kendi başına bırakılmışların derdi, tasası ise yüksek rakımlara bir türlü ulaşmıyor.

Yani zaman dayanışma, birbirinin sesini duyma, birbirinin sesi olma zamanı. Umarım bu dizi, ulaşması gerekenlere ulaşır ve bölge halkının, ağacının suyunun, hayvanının yardım çığlığına bir yanıt verilmesine vesile olur.

Fuzuli yüzyıllar önce, bambaşka bir bağlamda kaleme almıştı: “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.” Biz susmadık, söyledik. Tesiri olur, değil mi?

-BİTTİ-

 

 

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.