Editörün SeçtikleriManşetYerelYeşil Gazete Doğu'da

[Yeşil Gazete Doğu’da-12] Yaprak döker bir yanı, bir yanı bahar bahçe: Mazıdağı

Haber-İzlenim Dizisi: Alev KARAKARTAL

*

Mardin’deki ikinci günümüzde Mazıdağı yolundayız. Derik’e doğru, şehir merkezinin yaklaşık 50 km. kuzeybatısında, 1000 metrenin biraz üzerinde bir yükseklikte, adını aldığı dağlar serisinin orta yerindeki düzlükte kurulmuş, neredeyse 90 yıllık bir ilçe Mazıdağ.  Halkın çoğunluğu 49 köy ve 20 mezrada yaşıyor, ağırlıklı geçim kaynağı ise tarım ve hayvancılık.

İlçeyi ziyaret etmeyeceğiz, buraya kurulu biyokütle santralini görmek istiyoruz. Bir de yollarda uğrayabildiğimiz köy ve mezralardaki durumu anlamaya çalışacağız.

Yola çıkınca, önce ters yöndeki Mardinli ekolojist Abdülvahap Irmak’ın sözünü ettiği, Yeşilli- Zeytinli Yolu üzerinde kurulan katı atık tesisine uğramaya karar veriyoruz. 2010 yılında yapımına başlanmış tesisin. Kentin 50 yıllık çöp sorununu çözecek bir proje diye anlatılmış yetkililerce. Dönemin belediye başkanı Beşir Ayanoğlu,  o zaman 4 milyon TL’ye mal olan ve 26 ilçe ve belde belediyesinin yararlanacağı tesis için, “tarihi bir an” demiş. Alanı ağaçlandıracaklarını, bölgeyi yemyeşil yapacaklarını da eklemiş; ancak henüz bir hareket yok.

Atık tesisine vardığımızda küçük kulübede bir görevli var sadece. Ne işçiler ne de bir kamyon… Burada çöplerin bertarafı için nasıl bir yöntem kullandıklarını sorduğumuzda elleriyle çevreyi gösteriyor; “Çoğunu gömüyoruz işte, üzerlerine toprak atıyoruz”. Fotoğraf çekmemizi istemiyor; “Laf ederler” diyor, biz de zorlamak istemiyoruz.

Zeytinli’ye bir de tıbbı atık tesisi yapılıyor. Tabii Cengiz Holding’in işlettiği  Eti Bakır Metal Geri Kazanım ve Entegre Gübre Tesisleri’ni de unutmamak gerek. Tesis yöneticileri, “sıfır atık”la çalıştıklarını, ülkenin çeşitli yerlerinden buraya getirilen endüstriyel ve madencilik atıklarını burada gübre ve metala dönüştererek “ekonomiye ve tarıma kazandırdıklarını” övünerek anlatıyorlar medyaya, ama köylülerin bahsettiği “siyanür havuzları” hep kulağımızda çınlıyor.

Mazıdağı Yolu üzerinde ayrıca AKP’nin gözdelerinden; Nihat Özdemir ve Sezai Bucaksız’a ait Limak Holding’in bir çimento fabrikası da bulunuyor. Burada “cüruf” hammadde olarak kullanılıyor Madencilik faaliyetlerin “atığı” yani, bu nedenle metal küfü olarak da biliniyor, ancak “tehlikeli atık” sınıflamasında değil. Haberlerini yaptığımız cüruf yangınları, bu atıkların akarsu, göl ve yeraltı sularına sızma riskini hatırlıyoruz. Yöre halkı da fabrikanın cüruf kraterinden (volkanı) “korktuklarını” söylüyor.

Bu tesisler “geçerken çat kapı” girilecek yerler değil, o yüzden ayrılıp baştaki rotamıza uyarak Mazıdağı’na doğru devam.

Pestil zamanı

Yol uzun. Sarı-sıcak havada, üzüm bağları, ikincil ürün olarak ekilen sararmış mısır tarlaları ve irili ufaklı küçükbaş hayvan sürüleri arasından, biraz da hiçliğin ortasındaymışız duygusu veren bir tenhalıkta ilerliyoruz. Uzaklarda, dağların arasında köyler, birkaç evlik mezralar var. Geçen yaz bölgede çıkan ve pek kimsenin umursamadığı yangınların izleri hala yer yer kendini belli ediyor; kimsenin yeniden ağaçlandırma, fidanlar dikme peşinde koştuğu yok, öylece yeniden yeşermeye bırakılmışlar.

Biyokütle tesisine varmadan birkaç kilometre önce, yol kenarında küçük bir gölet ve yolun karşısında allı yeşilli bir hareket dikkatimizi çekiyor. Oraya buraya koşuşturan, el sallayan çocuklar öyle güzel ki durmamak mümkün değil. Burası Şanlı Köyü; 10-15 evlik bir yerleşim. Bağbozumundan sonra girişilen üzüm pestili ve pekmez yapımına denk gelmişiz meğer. Bizi neşeli ama başı kalabalık, kadın ağırlıklı bir topluluk karşılayıp pestil yaptıklarını alana götürüyorlar.

Bu sene üzümden yana yüzleri pek gülmemiş. “Kuraklık çok” diyorlar. Çevrelerindeki bütün köylerin üzüm bağlarında da durum aynıymış. Şimdiye dek ürün fazlasını satarak gelir elde ediyorlarmış, ama bu sene üzüm az olduğu için, sadece kendi kışlık ihtiyaçları için pekmez ve pestil yaptıklarını anlatıyorlar.

Belli ki bu iş, kadın işi burada. Genç kızlar ve kadınlar üzümleri ayıklar, büyük kazanlarda kaynatıp incecik hale getirdikleri tabakaları kurumaları için ekim güneşinin altına sererken, ailenin erkekleri de işlere “nezaret ediyor.” Yolun hemen karşısındaki küçük göleti sorduğumuzda, Kürtçe’den başka dil bilmeyen kadınlar bile ellerini göğsüne götürüp “Çok şükür” diyorlar. Hayvanların sulaması için elzem bu minicik göletler, yoksa halleri harap. Bölgedeki pek çok gölet kurumasına rağmen, onlarınkinde hala su var, “Yeraltı sularından besleniyor, ondandır” diyorlar.

Mazıdağı’nda üzüm bağlarının yanı sıra arpa, buğday, mercimek gibi ürünler de yetiştiriliyor. Kuraklık hepsini olumsuz etkilemiş; rekolte çok düşmüş. Köyün erkekleri sadece üzümden değil, diğer ürünlerden yana da bu yıl yeterince gelir elde edemeyeceklerini, onları zor bir kış beklediğini söylüyor.

Nihayet bölgede adını sık sık duyduğumuz Global Yatırım’a ait ‘Mavi Bayrak Doğu Enerji Üretimi’ tesislerine giden yolun başındayız.  Bölgenin adı Kıraç. Ana yoldan ayrılan , tozlu bir alanı geçmemiz gerekiyor biyokütle santraline varmak için. Etrafta çok sayıda çöp, atık var. Yolun hemen başında bir, tesisin çevresinde de altı-yedi köy ve mezra bulunuyor. Yol üzerinde ise vızır vızır kamyonlar. Hayvanların, çocukların arasından tesiste yakılmak üzere hiç durmadan atık taşıyorlar. Biyokütle tesislerinin ana mantığı bu zaten; genellikle termo-kimyasal yöntemlerle atık yakıp enerji elde ediyorlar. Bunlar arasında tarımsal atık; hayvan atıkları ve organik çöpler; kanalizasyon ve dip çamurları;  kağıt, sanayi ve gıda sanayi atıkları; endüstriyel ve evsel atık sular, belediye ve büyük sanayi tesislerinin atıkları ile orman ve orman ürünlerinin atıklarını yakanlar bulunuyor. Kimi biyokütle tesisleri ise birkaçını birlikte yakıp elektrik veya biyogaz elde ediyor.

Dağların arasındaki ovada, tarlaların ortasında kurulu Mavi Bayrak Doğu Enerji’nin bacasından açık renkli bir duman tütüyor uzaktan. Mısır ve pamuk hasadından sonra tarlalarda kalan sapların ve hayvansal atıkların yakılarak elektrik üretildiği bir tesis bu. 12 MWE/58 MWT kurulu gücünde. Elde edilen enerji, uygun olan enterkonnekte sisteme veriliyormuş.

Dışarıdan bakıldığında, köylülerin tarlada kalan anızı yakarak ortalığı dumana ve zehirli gazlara boğmasından daha iyi bir yöntem gibi görünüyor. Her halinden eski bir asker ya da polis olduğu belli, gereğinden çok şüpheci, gazeteci olduğumuza inandırmakta zorlandığımız güvenlik şefini zorlukla aşarak konuşabildiğimiz şirketin genç işletme mühendisi Erdem Ağırman, saatte yaklaşık 13 ton hammadde kullanarak ve yılda 8 bin saat çalışarak 12 MgW elektrik ürettiklerini anlatıyor, övünerek. Kamyon konvoyunun ardının kesilmemesinin nedenini anlıyoruz böylece. Bunun için günde ortalama 50 ila 100 kamyonun gelip gitmesi gerekiyor.

Biyokütle tesisleri çok su kullanan santraller. Hem soğutma hem de malzemeyi yakmaya hazır hale getirmek üzere gereken diğer tüm işlemler için. Suyun elde edildiği yer ise; yeraltı su kaynakları. Kaç metre derinliğe inerek su elde ettikleri sorumuza yanıt alamıyoruz.  Ancak saatte 3 tonun üzerinde su kullandıklarını birkaç ısrarlı sorunun ardından öğrenebiliyoruz.

Sıra en çok merak ettiğimiz konuya geliyor: Bacalarda filtre var mı? Varmış, hem de torbalı filtre. … Tesisin çıkardığı kükürt dioksit, karbon ve toz oranları 200 µg/m3’ün altındaymış.  Günde en az 50 kamyonun çevre ilçe ve Batman, Diyarbakır, Adana gibi illerden hammadde taşıdığı tesisin yöneticileri, hemen diplerindeki köylere koku ve toz analizi için cihazlar yerleştirmiş Ağırman’ın söylediğine göre.

Mühendis Erdem Ağırman kibarca “pek uygun değiliz” dediyse de muhtemeldir ki çok şüpheci güvenlik amirinin gözü bizi pek tutmadığı için tesisin içini gezemiyoruz ama girip çıkan kamyonların birkaç kare fotoğrafını çekmemize ses etmiyorlar neyse ki.

Sıra tesisin hemen yanındaki köylere küçük bir ziyarette. Acaba onlar için de tablo, şirketin gösterdiği kadar “pembe” mi? Baştan söylemeli; değil! Bayraklı Köyü’nden Ömer Karataş ve yanındaki dünya güzeli küçük kızı ile Ömer Çelik karşılıyor bizi. Tesisi sorduğumuzda, hemen anlatmaya başlıyorlar:

“Bu fabrika kuruldu kurulalı en büyük şikayetimiz, artık kokudan geceleri dışarıda yatamıyoruz. Hayvanlarımızı ve çocuklarımızı dışarıya çıkaramıyoruz. O derece zehirli bir koku. Ne zaman hayvan atığı, gübresi geldiğini kokusundan anlıyoruz. Bacadan çıkan duman bütün çevre köyleri kaplıyor, rüzgar tesisten köylere doğru estiğinde açık havada duramaz haldeyiz.”

Özellikle tavuk gübresi geldiğinde, kokusunu metrelerce uzaktan alıyorlarmış. Bunun dışında odun, çalı çırpı, çöp de yakıldığına yemin ediyorlar: “Yukarıdaki kırmızı alanı görüyor musunuz? Onlar hep çöp. Onları da yakıyorlar.”

Söylediklerine göre, bizim gündüz gözüyle beyaza yakın açık renk gördüğümüz baca dumanı, geceleri siyaha bürünüyormuş. Köylüler 24 saat kesintisiz çalışan tesiste, gündüz filtrelerin çalıştığını ama geceleri kapatıldığını söylüyor: “Atık aynı atık, sabah beyaz gece siyah duman çıkmasının başka bir anlamı yok ki.”

Yöre halkının alışkanlığıdır. Yazın, çok sıcaklarda geceleri “damda” yatarlar. Evleri de bu amaca uygun, teraslı inşa edilmiştir. Karataş ve Çelik, “damlarının” geceleri üstüne yağan kurumdan simsiyah kesildiğini, her sabah kalkınca temizlik yapmak zorunda kaldıklarını anlatıyor:

“Bazen öyle siyah ve yapışkan bir duman çıkıyor ki bacasından, bütün bölgeyi sis gibi sarıyor. Sadece bize değil, hayvanlarımıza da zarar. Bu sene daha önce hiç olmadığı gibi çok hayvanımız yavru attı (düşük yaptı).”

Kamyon trafiği ise bir diğer dertleri. Küçücük köy yolundan geçen kamyonların ardı kesilmiyor gerçekten de biz konuşurken. “Ne çocuklarımızı ne hayvanlarımızı dışarı salamaz olduk” diyorlar. Kamyonların çarpması sonucu ölen koyunları, köpekleri olmuş.

Tesisin çevresi hep tarımsal arazi ya da otlak. Tarımsal ürünleri bir zarar görmemiş henüz, ama diken üstündeler. “Bizim ciğerimizi yakan, ürüne ne yapmaz” diye konuşuyorlar.

‘Bizim gibi adamlar bunlarla baş edemez’

Geçen yıl, tesiste çalışan 24 yaşındaki işçi Mehmet Karataş, harman makinesine kapılıp yaşamını yitirmiş. İki çocuk babası genç işçi henüz beş aydır tesiste çalışıyormuş. İşçilere, işe başlamadan önce bir eğitim verilip verilmediği sorumuzu, bizi ailesinin yaşadığı köyün yukarı tarafına yönlendirerek yanıtlıyorlar.

Bayraklı’nın yolun üst tarafındaki diğer parçasındayız. Vefat eden işçinin babasını buluyoruz: “Nerede çalıştığını bilmiyordum, öldüğünde gidip gördüm. Kepçeyle beraber çalışıyorlardı toz duman içinde.”

Ona soruyoruz oğlunun öncesinde bir eğitim alıp almadığını: “Öyle bir şey yok. Oğlumu alır almaz makinelerin başına koydular. Orada ne kadar işçi var, eğitim mi görmüş hepsi?”

Öfkesi ve yası dinmemiş, ama çaresizliğin hakim tınısıyla kısa kısa yanıtlıyor birkaç sorumuzu:

-Tesis yetkilileri, aldığımız bütün işçileri önceden bir eğitimden geçirdiğini söylemişti bize.

-Yok. Her şey boşunadır. Elimden gelse şantiyeyi kapatırım. Ama kimse yapamaz bunu. Şu röportajlar bile boşunadır.

-Hiç mi duyulmasın sesiniz, derdiniz?

-Hiç kimseye güvenmiyoruz, hiç kimseye… Bir bak, nerede yaşıyoruz biz? Herhangi bir güvencemiz var mı? Yok işte!

-Dava açtınız mı oğlunuz için?

-Açtık, sonra baktık ki güçlüdür adamlar

-Bir tazminat ödenmedi mi?

-Ödediler küçük bir miktar, almak istemedik ama mecburen uzlaştık. Bizim gibiler bunlarla baş edemez. Canımızın karşılığı mıdır? İki çocuk, bir gelin kaldı geride.

Köyün erkekleriyle konuşurken, küçük bir kadın grubu, yanlarında değişik yaşta çocuklarla uzaktan ama merakla izliyor bizi. Gökmavisi başörtülü, orta yaşlı bir kadın dayanamayıp geliyor ve gruba bizi göstererek anadiliyle bir şeyler soruyor. Kendi aralarında Kürtçe konuştuktan sonra, hayal kırıklığı içinde ve elini “boşver” anlamına gelebilecek bir jestle sallayarak yine kadınların arasına dönüyor. Tercüme ettiklerinde anlıyoruz ki, bizi giysilerimiz ve maskelerimiz yüzünden doktor sanmış ve şikayetlerini anlatmak istemiş. Gazeteci olduğumuzu anlayınca da… İşte “boşver”… Yanına gideceğiz, ama birazdan…

Biyokütle tesisiyle ilgili konuşuyoruz biraz daha köyün erkekleriyle. Bacadan çıkan dumanın nefes almalarını zorlaştırdığını anlatıyorlar. Bir de kötü kokuya dayanamadıklarını. Tesisin mühendisinin söylediği gibi koku ve toz analizi yapan cihazları ise hiç biri görmemiş. Onların da tanıklıkları aynı:

“Bacadan gündüz beyaz duman çıkıyor, gece siyah. Çevre köylerin üzerini tamamen kaplıyor zaman zaman. Buradaki meyve ağaçlarımız hep kurudu. Çevredeki yeşillik de öyle.”

Oğlunu kaybeden babada gördüğümüz aynı güvensizlik onlarda da var. “Bu unutulmuş yerde, çok zarar gördük biz. Siz de görmüşsünüz işte. Ama bizim söyleyip söylememizin ne önemi var ki” diyorlar. Karşı çıktığımızda onlar soruyor bu kez: “Bu bölgeye zarar verdiğini devlet bilmiyor mu?”

Yol arkadaşımı erkeklerin yanında bırakıp kadınlara doğru yaklaşıyorum. Genç kadınlar ve genç kızlar meraklı, ilgili. Doktor olmadığımı anlayan kadın ise hala hayal kırıklığı içinde, konuşmak istemiyor. Aralarında Türkçe bilen sadece bir kişi var; kucağında yaşını doldurmamış bebeğiyle genç bir anne, tercümanlığımı o üstleniyor. Kadınlar geçen seneden beri yazları damda ne uyuyabildiklerinden ne de vakit geçirebildiklerinden şikayetçi aşağı taraftakiler gibi. Dönem dönem pencerelerini bile açamıyorlarmış. “Koyunlarımız kuzularımız ölüyor, düşük yapıyorlar. Ektiğimiz eskisi gibi tutmuyor. Sabah kalktığımızda her yeri karanlık bir sis kaplamış oluyor. Çocuklarımız da eskisine göre daha çok hastalanıyor” diye anlatıyorlar, tesis çalışmaya başladıktan sonra yaşadıklarını.

Bu sene mercimek ve buğday hasadından da istedikleri verimi elde edememişler. Bütün Türkiye’yle birlikte bölgeyi de etkileyen kuraklığı hatırlatıyoruz. Hak veriyorlar. “Havalar da bozuldu artık. Geçen yıl doğru dürüst yağmur yağmadı mesela” deseler de çıkan emisyonu gözleriyle görebildikleri için onlar açısından en olağan şüpheli biyokütle tesisi.

Köyden çıkmadan önce doktor olmadığımız için gönül koyan kadının gönlünü almayı, hatta makinemize, biraz utanarak da olsa poz vermesini sağlamayı başarıyoruz. Birinin, hele de görmüş geçirmiş bir insanın size böyle güvenmeyen, yaptığınız işin yaşamlarında herhangi bir fark yaratmayacağına iman etmiş gözlerle bakması çok acı. Neyse ki, sarılarak ve duasını alarak ayrılıyoruz ondan.

Birkaç yıldır Bursa’nın Büyükorhan ilçesinde kurulmak istenen biyokütle santrali için köylüler direniyordu. Mazıdağlılarla karşılaştırılınca şanslılar denilebilir, çünkü medya aracığılıyla seslerini duyurmayı başardılar ve santral iptal edildi. Mazıdağlılar ise yalnız. Hiç kimseye güvenleri ve güvenleri ve inançları da kalmamış. Birileri, bizim aracılığımızla  duyar mı acaba?

Orada yapılacak tesis için Prof. Dr. Kayıhan Pala başta hava ve su kirliliğine yol açacağını belirterek şunları söylemişti: “Araştırmalar biyokütle termik santrallerinin, kömürlü ve doğalgazlı termik santrallerle karşılaştırıldığında kükürt dışındaki tüm temel hava kirleticilerinin kömür santrallerine oranla biyokütle termik santrallerinde daha fazla dış ortama salındığını ortaya koymuş durumda. Dolaysıyla biyokütle termik santralleri yapılmadan önce mutlaka çevresel etki değerlendirmesi ve buna ek olarak mutlaka bir sağlık etki değerlendirmesi yapmak gerekmektedir” 

Türkiye’deki mevcut santrallerin sağladığı elektrik ile enerji ihtiyacının çok daha büyük bölümünü karşıladığını kaydeden Pala, “Bu kadar yüksek düzeyde enerji üretme potansiyeli varken yeni ve kirletici kaynaklardan elektrik üretmeye çalışmak için tesisler kurmak doğru, akılcı ve toplum yararına değildir” diye de eklemişti.

Bu uyarılara rağmen Mavi Bayrak Doğu Enerji Üretimi Tesisi için Mardin Valiliği tarafından “Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir” kararı verilmiş. Tıpkı Bursa’da olduğu gibi.  Tesisin sahibi, Doğu Enerji, bu santrale “yardımcı kaynak” olarak aynı bölgede 10 MW kapasiteli bir de Güneş enerji santrali kuracakmış. Planlar hazır: 8.4 milyon dolar değerindeki proje kapsamında santral alanı ve bunadaki binaların çatılarında güneş panelleri kurulacak; belirlenen 10 Ges alanında yılda 13.500 MWh elektrik üretilecek.

Global Holding’in Aydın-Söke ve Urfa-Haliliye’de birer biyokütle tesisi daha bulunuyor. Ayrıca liman işletmeciliği, madencilik, doğal gaz dağıtımı ve satışı, gayrimenkul, finans alanlarında da iş yapıyorlar. Bayraklı’da oğlunu kaybeden köylünün “güç” karşısındaki çaresiz öfkesini hatırlıyoruz: “Biz bunlarla baş edemeyiz!”

Gün akşama kavuştu. Merkeze dönme zamanı. Yarın eski Mardin sokaklarındayız…