Editörün SeçtikleriManşetYerelYeşil Gazete Doğu'da

[Yeşil Gazete Doğu’da-6] Rüzgarsız, yeşilsiz, yangın yeri: Batman

‘Van Denizi’ni ardımızda bırakma zamanı. Rotamız Tatvan üzerinden Batman. Tatvanlılar, bağlı oldukları il olan Bitlis’ten hem nüfus hem de yüzölçümü olarak daha büyük olduğundan olsa gerek, kendilerini, Van ve Bitlis’in arasında ayrı bir “şehir”, nevi şahsına münhasır bir yerleşim; Van Gölü’nü de “Tatvan Gölü” olarak tanımlıyor. Diyarbakır-Van, Elazığ-Van, Siirt-Bitlis ve Ağrı karayollarının kavşak noktasında olduğunu, İran’dan gelen trenlerin feribotlarla Van’dan bu ilçeye geçip yoluna devam ettiğini düşünecek olursak, pek haksız da sayılmazlar.

Denizden 1.690 metre yükseklikte kurulu, yüksek dağlar ve “deniz”in arasındaki yerleşim, 2.879 metrelik Nemrut Dağı’nın da evi.

Yer yer yer sahil şeridinden ve dağların arasından süren normalde iki saatlik yolculuğumuz, sık aralıklarla kurulmuş “güvenlik noktaları”ndaki bitmeyen kimlik kontrolleri yüzünden epeyce uzuyor. Beklenmedik bir durum değil, ancak bu seferkinin göç dalgasıyla ilgisi de açık. Yine de yol kenarlarında gördüğümüz, birkaç parça eşyasını sırtına yüklemiş Tatvan’a doğru yürüyen küçük Afganistanlı göçmen grupları, bu kontrollere “takılmamanın” bir yolunu bulmuş gibi..

Mevsimine rağmen gelemeyen kışa hazırlanan Tatvanlıları, bu dönemde beklenmedik güneşin keyfini sokakları, caddeleri doldurarak çıkarırken bırakmamız gerek, yolumuz uzun. Batman’a, ancak akşam saatlerinde, Van ve Tatvan’da pek tanık olmadığımız, göz gözü görmeyen bir sis ve duman, toz tabakasının eşliğinde varıyoruz. Ama buna ayrı bir başlık açacağız. Artık 540 metre rakımdayız.

Evliya Çelebi,  Seyahatnamesi’nde Batman Nehri kenarındaki Batman Köyü, Batman Eyaleti veya Batman Beyliği gibi meskûn yerleşim birimlerinden bahsetmiş, ancak kentin tarihi çok daha eski. Sümerler’den bu yana, on bin yılı aşkın bir yerleşik kültüre sahip olmasına karşın, kaderinin 1940’lı yıllarda kenti çevreleyen Raman Dağları’nda petrol bulunmasıyla dramatik şekilde değiştiğini söylemek ise yanlış olmaz. Petrol sanayii ve tesislerine paralel olarak artan yatırımlar adeta “altına hücum” gibi, insanların sadece çevre köylerden değil, bölgedeki illerden de akın akın küçük ilçeye göç etmesine neden olmuş. Bu kez, rafineriyi odağına alarak yeniden kurgulanan kent hayatında daha yakın tarihlerde bir kırılma noktası daha var: 1990’da Beşiri, Kozluk ve Sason ilçeleri Siirt‘ten, Hasankeyf ve Gercüş ilçeleri Mardin‘den alınıp Merkez’e bağlanarak il yapılan kente, aynı tarihlerde bölgedeki köy boşaltmaların ardından yönelen büyük göç hareketi. Böylelikle Batman bir kez daha değişmiş, dönüşmüş, başkalaşmış.

Esmiyor…

Tatvan’da buluştuğumuz ve bundan sonraki güzergahta yol arkadaşım olacak gazeteci Metin Yoksu, il statüsünün bir nedeninin de OHAL valiliklerinin işini kolaylaştırmak olduğunu anlatıyor. Ancak Batmanlıların hayatı pek kolay değil. Yan illerden ilçeler alınsa da pek büyük bir il olmayan Batman’da şimdilerde 600 binin üzerinde insan yaşıyor. Bu kişilerin yaklaşık yüzde 80’inin adresi ise kent merkezinde. Yoksu, henüz ne mekansal ne de kültürel kentleşme sürecinin tamamlanmadığını söylediği ili, “koca bir köy gibi” diye tanımlıyor: “Bu nedenle de sorunları büyüyerek devam eden ve giderek içinden çıkılmaz hale gelen; aşırı ve çarpık yapılaşma, buna eşlik eden altyapı yetersizliği, yeşilsizlik, su ve temiz havaya ulaşamama gibi  pek çok meselenin çözümü her geçen gün daha da zorlaşıyor.”

Van, coğrafi konum itibariyle yüksekte ve bu anlamda da şanslı bir noktada bulunmasına rağmen, dağları ve dev gölünün boyunu aşan derdiyle boğuşurken, Batman’ın böyle bir şansı da yok. Çukur bir alanda kurulu kent, bu nedenle de rüzgara hasret. Artan nüfusa paralel gelişen, epey çarpık ve aşırı yapılaşma yüzünden esse bile şehir içinde dolaşacak rüzgar koridorları da oluşamıyor haliyle. Yazları 40-45 dereceyi bulan sıcaklıkları, düzensiz ve dip dibe binalar yüzünden daha da ağır ve yoğun hissettiğini anlatıyor Batmanlılar. Üstelik kenti çevreleyen yeni Ilısu Barajı ve hemen gerisindeki Malabadi’de bulunan Batman Barajı’nın çift taraflı oluşturduğu nemin bölgedeki doğal yaşam, tarım  ve insanlar üzerinde yarattığı ve bundan sonra yaratacağı etki henüz hesaba katılmış değil.

Fotoğraf: Metin Yoksu

Yeşilin adı da yok

Tatvan’ı paranteze alacak olursak, Van’dan bu yana süren “yeşil”sizlik hali ise neredeyse bölgenin kaderi olmuş gibi. Kent içi yeşil alanlar, birkaç küçük parkla sınırlı Batman’da. Diyarbakır Caddesi ve Ahmet Arif Bulvarı gibi iki önemli caddenin kenarlarında bir zamanlar ağaçlar varmış Yoksu’nun anlattığına göre, ama son iki yıldır ya bakımsızlıktan ölmüşler veya vahşi budamaya kurban gitmişler ya da ışıklandırma direkleri takmak için kesilmişler. Böyle olunca da kentin en büyük AVM’sinin adının Batman Park olmasındaki ironi gülümsetmiyor. HDP’li belediyenin, kayyım atanmadan önce araç trafiğinin yoğun olduğu yerlerde orta refüjlere diktiği ağaçlar şimdilik yerinde neyse ki. Bu sayede kent gürültüsü de araçlardan çıkan emisyon da bir nebze emiliyor.

Üstelik bu boz bulanık manzara, sadece kent merkezine ait bir durum da değil. Kırsal alan da neredeyse çırılçıplak. Batman’ı çevreleyen ve Hasankeyf’e kadar uzanan Raman Dağı’nda petrol yataklarının yanına yöresine dizilmiş irili ufaklı çekiç başlı sondaj kulelerinden başka leke yok gibi desek yeri. Oysa bu çıplak alanı, bölgeye uygun bir ağaçlandırma projesi yaparak, mesela çalı tipi meşeyle yeşertmek hiç zor değil. Elinizi uzatsanız ulaşabileceğiniz mesafedeki, kentin neresinde başınızı kaldırsanız göz göze geldiğiniz, petrol için delik deşik edilmiş Raman, birilerinin de kendisi ve tüm bölge için hayırlı bir iş yapmasını bekliyor sanki.

Kentin yeşille buluştuğu ender alanlar ise üzüm bağları ve seralar. Özellikle Gercüş’te yetiştirilen mazrona, zeyti, kırfok, beyzılhımam, sinceri, bınetati, devami, hoher, tayfi, hıslık, kerküş, hasani vb. gibi çok çeşitli üzümlerden bu yıl kuraklık nedeniyle pek verim alınamamış; zaten bu zenginliği işleyecek bir işletme de yok kentte.

‘Kurşun gibi ağır’ havada Batman’a giriş

Rüzgarına ket vurulmuş, yeşile hasret kentin bundan sonraki güzergahımızda da ne yazık ki sık sık rastlayacağımız gibi, yaz sonlarındaki en büyük derdi ise, kenti çeviren tarlalardaki, özellikle de Batman Çayı’nın karşı yakasındaki Bismil ve Silvan ovalarındaki anız yakma alışkanlığı. Dicle ile Fırat nehirleri arasında kalan bol alüvyonlu ovaları ve bereketli toprakları, ziyaret ettiğimiz dönemde adeta yangın yeri gibi. Arpa, buğday, mercimek, pamuk, soğan, pamuk gibi ana ürünlerden sonra ikinci ürün olarak ekilen mısır hasadı biter bitmez, kalan kök ve sapların yakılarak yok edilme alışkanlığının önüne cezalar, onca ikna çabası ve yapılan çalışmalara rağmen bir türlü geçilememiş.

Fotoğraf: Metin Yoksu.

Havadaki duman ve sisle aynı anda uçsuz bucaksız tarlaların, ortasındaki sayısız ateşi gördüğümde yaşadığım paniği yol arkadaşım gideriyor: Batman’a hoş geldin!

Petrol rafinerisinin yarattığı kirliliğin üzerine “anız yangını” mevsiminin de açılmasıyla, kentin havası adeta solunmaz hale gelmiş. Akşam karanlığı yavaş yavaş basmasına rağmen, kent üzerindeki kahverengi tabakayı gözlerinizle görebiliyorsunuz. Yasak olmasına rağmen ya da bu nedenle özellikle gece yakılan anızların dumanının çukurdaki coğrafi yapısı yüzünden kentin üzerine çöküp haftalarca gitmediğini, aynı dumanın sardığı Bismil-Batman yolunda, bu nedenle çok sayıda ölümlü kaza olduğunu da Batman Çevre Gönüllüleri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Recep Kavuş’tan öğreniyoruz:

“İki ürün alanlar, ekini biçer biçmez kalan anızı yakmaya başlar buralarda. Tek ürün alanlar ise ekim süresi başladığında… Ekim ayında başlayan anız yangınları kasım ayının sonuna kadar sürer gider böyle. Eskiden bütün çiftçiler uluorta yakardı, çevre aktivistleri ve STK’lerin yoğun çabası ve kampanyalar sonucunda artık yasak. Kurumlar da görevlerini yapmaya çalışıyorlar ama bir türlü tam anlamıyla sona erdiremedik.”

Yakın geçmişe kadar tıpkı çift sürmeye gider gibi anız yakmaya gidermiş köylüler. Daha iyi tohum yatağı hazırlamak, yabancı ot ve haşereleri yok etmek, hasat sonrası hemen bir diğer ürünün ekimine geçebilmek için tarlayı hazırlamak, anız saplarının mebzer gözlerini tıkamasını önlemek gibi gerekçelerle… Üstelik yakarak bunları elde etmek neredeyse hiç mümkün değilken ve de aksine zararlıyken. Yasak geldikten sonra geceleri, özellikle çocukları gönderiyorlarmış tarlaya. Bir lastiği ateşe verip traktörün arkasına takan çocuklar da bütün tarlayı yakıyormuş. Kavuş, şimdilerde uydulardan bu yangınların takip edildiğini, ancak soruşturmaların çoğu kez  “kimliği belirsiz kişilerce yakılan…” tarlalara gelip dayandığını anlatıyor.

Birileri yakalansa bile Kabahatlar Kanunu veya İl Hıfzısıhha Kurulları’nın kararlarına aykırı hareket etmekten, ulaşımı aksatmak, can güvenliğini tehlikeye atmak gibi suçlamalardan para cezası kesiliyormuş ki bunun da miktarı, elde ettiklerini düşündükleri “faydayı” karşılamıyor belli ki.

Fotoğraf: Metin Yoksu.

Recep Kavuş, Batmanlı çevreciler olarak anız yangınlarına karşı yaptıkları çalışmaları da dile getiriyor:

“Burada aylarca çadır kurduk, nöbet tuttuk biz. Köy köy elimizde pankartlarla dolaştık, camilere gidip imamlarla, din adamlarıyla görüştük halkı ikna etmeleri için. İl Çevre Müdürlüğü ve Tarım Müdürlüğü’ne yaptığımız baskılar sonucunda anız yakmak yasaklandı. Sadece caydırıcı önlemlere odaklanmadık, sap parçalamayla ilgili köylülerin işleri kolaylaşsın diye buna özel makineler alındı, çiftçilere tahsis edildi. ”

Çalışmalarının etkisi olduğunu ancak istedikleri boyuta getiremediklerini, köylülere yönelik bir eğitim çalışması ve etkin denetimin şart olduğunu belirten Kavuş, “Sizin şu anda gördüğünüz bizim en rahat dönemimiz” deyince şaşırıyorum. Kente “yangın zamanı” dışarıdan gelen herkesin aynı şoku yaşadığını söyleyip acı acı gülüyor:

“Birkaç yıl öncesine kadar, bu dönemlerde kentte nefes almak imkansız hale geliyordu, pencereleri bile açamıyorduk. Biz “sıfır” yangın için çalışıyoruz, ancak bu kadarını yapabildik, siz yangınların yüzde 30’unu gördünüz.”

Anız yakmak, sap samanı yok etme yöntemlerinden biri, geçici bir “sıkıntı” olarak görülebilecek bir şey değil. Bir kere, çok büyük alanlarda, sıra sıra bir sürü “yangın”dan söz ediyoruz.  Çıkardıkları zehirli gazların haftalarca soluyan insanların gördüğü zarar bir yana toprağın kendisine ve doğaya verdiği zararlar da ağır:

  • Toprağın bizatihi kendisini imha ediyor, verimli üst tabaka kül oluyor.
  • Topraktaki bütün canlıları, organik maddeleri, mikroorganizmaları, gübre görevini gören hayvan atıklarını, bitki atıklarını yok ediyor, bunlar kompost haline gelemiyor. Halbuki organik maddenin ayrışma ürünü olan humus,, bitkilerin gelişmesi için gerekli besin maddelerinin bir kısmının kaynağı. Ayrıca toprakta yağış sularının emilmesini ve tutulmasını da sağlıyorlar.
  • Sap ve anızların yakılması ile toprağın bitki büyümesini teşvik eden karbon ve azot kaybı artıyor.
  • Toprak, anızların kümeleşmeyi sağlayarak önlediği su ve rüzgar erozyonuna açık hale geliyor; havalanamıyor.
  • Tarlalardaki atıklarla beslenen hayvan popülasyonunun azalmasına yol açıyor.
  • Doğal dengeyi bozuyor. Yaban hayvanları ya yuvalarını terk ediyor ya da yanarak can veriyor. Hemen yüzeydeki veya biraz altında yaşayan hayvanlar ise bu yangınlardan kaçıp kurtulamıyor.
  • Ağır, yoğun ve nefese almayı zorlaştıran bir hava kirliliği oluşturuyor
  • Zaten az olan mera, bahçe, koruluk ve ormanlık alanlara sıçrayarak buraların da yanmasına sebep oluyor.
  • Ulaşımı engelliyor ve bazıları ölümlü kazalara neden oluyor.

Kavuş’un önerileriyse şöyle:

“Bölgede, yemde dışa bağımlılık, artan masraflar, yayla yasakları gibi bir sürü nedenden dolayı hayvancılık azaldı. Hayvancılığın yoğun yapıldığı dönemlerde, tarlalarda kalan bu saplar hayvan yemi olarak kullanılırdı. Şimdi tarlada kalıyor. Bölgede can çekişen hayvancılığın, başka nedenlerin yanı sıra bu yüzden de canlandırılması lazım.

Ayrıca hem zorla boşaltmalar hem de işsizlik ve tarım-hayvancılık politikaları yüzünden köyler boşaldı, insanlar şehirlere aktı, tarlalar sahipsiz kaldı. Yeniden tarım ve hayvancılığa dönüş için teşvik ve destek çok önemli.

Yanı sıra, bu sapların bertaraf edilmesi için, ekonomiye kazandırılması, samana dönüştürülmesi için geleneksel yöntemlerin yanı sıra teknolojik bir sistem kurulmalı. Bu yapılana kadar da acil bir şekilde, anızı parçalayacak, toprağa karıştıracak parçalama makinelerinin devlet kurumları tarafından satın alınıp köylüye ulaştırılması gerekiyor. Yoksa biz bu yangınları daha çok yaşarız.”

Suyun da derdi çok

Hava kirli Batman’da. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın verilerinde de en çok “kırmızı” ya da “turuncu”yla resmediliyor. Bakanlık bürokratları, alarm anlamına gelen bu renklerin altına “dışarı çıkmak, açık havada, spor, yürüyüş için uygun değil” uyarısını yerleştiriyor.

Ama kent sudan yana da dertli. Bir kere hem iklim değişikliğinin sebep olduğu kuraklık, yağış yetersizliği hem de su yönetiminin düzgün yapılamaması yüzünden yeraltı sularına bağımlı. Silvan-Bitlis arası su arayan sondaj kuyularıyla bezeli olmasına karşın yapılan sondajların 10-15 metrelerden 150 ila 400 metrelere kadar indiğini öğreniyoruz. Kentteki binaların çoğunda da düzenli ve sistematik bir su kesintisi yapılıyormuş.

Fotoğraf: Metin Yoksu.

Dicle ve Fırat gibi iki kadim nehrin arasında, Batman ve Garzan çaylarıyla göletlerin bulunduğu bir alanda, su yoksunluğu çekmek, tarifi zor bir hal. Ancak şehri çevreleyen iki çayın barajlar ve taş-kum ocakları yüzünden debisi düşe düşe uçup gidecek gibi olduğunu görünce kuyu ihtiyacını anlıyoruz. Kuzeyden gelip verimli ovaları dolaşarak kente doğru akan geniş Batman Çayı, az gerisindeki Malabadi Barajı yüzünden ince bir su yolu haline gelmiş. Bu da yetmemiş, Dicle ile buluştuğu noktaya kadar kıyısında dizi dizi sıralanan kum ocakları dere yatağına büyük zarar vermiş, doğal yapısını deforme etmiş. Sürekli değişen dere yatağı ve baraja bağlı su debisi, her yıl onlarca boğulma vakasının yaşanmasına neden oluyormuş.

Kente girerken, çay boyunca geçtiğimiz güzergahtaki kum ocaklarının akşam karanlığında bile halen dereden kum çektiğini görünce, neden bahsedildiğini anlamak zor değil.

Dicle Nehri’nin ana kollarından biri olan ve Batman’ı çevreleyen bir diğer akarsu; Garzan’nın Dicle’yle bağı ise artık hayli sorunlu. Garzan Çayı, artık kent merkezinden ziyade İki Köprü beldesi ile Beşiri ilçesinden geçerek Ilısu Barajı’na dökülüyor.

“Ana nehir” Dicle ise en çok statüsüzlükten mustarip. Kaynağın bir kolu Hazar’a diğer kolu ise yöre halkınca kutsal sayılan Diyarbakır-Lice’deki Berkleyn Mağarası’ndan Bismil’e kadar olan kısmı “nehir” olarak kabul edilmiyor. Nehir statüsü ancak Bismil’in aşağısından sınıra kadar olan bölüm için tanınmış. O da, öncesindeki bir dizi barajın üzerine, kadim kent Hasankeyf’i de sular altında bırakmak pahasına yapılan Ilısu Barajı nedeniyle baraj gölü haline gelmiş durumda. Metin Yoksu, 400 kilometrelik alanın baraj gölünden çok, şimdiden boşaltılan atıklar yüzünden dev bir foseptik çukuruna dönüştüğünü söylüyor:

“Bu foseptik, Botan Vadisi, Başur Çayı, Garzan’ın tamamını, Mezopotamya’nın en verimli arazilerini, Hasankeyf gibi bir değeri ve onun hemen aşağısında, bölgenin ilk liman kenti olan Tel Fafan ve onlarca tarihi alanı su altında bıraktı. Ayrıca barajla birlikte, devasa bir ekolojik kırım da yaşandı. Halen de yaşanıyor. Geçen yıl Bismil-Ağılköy mevkiinde, binlerce balık öldü. Onlarca kilometrelik alanda hızlı, kontrolsüz ve ani su çekilmesi nedeniyle oluşan gölcüklerde sıkışıp kalan balıkların çırpınarak ölümlerini izledik yaz boyu. Nehirde yaşayan kimi canlıların akıbetini ise bilmiyoruz. Fırat kaplumbağası gibi koruma altında olan çok özel bir türü bir süredir gören yok. Onlarca kuş türü, sürüngenler, amfibikler ve yaban hayatı ya yok oldu ya büyük zarar gördü. Diyarbakır, Bitlis, Batman, Siirt ve Mardin’in kanalizasyon dahil tüm atıklarının dolduğu Ilısu’da ölü balıklar, lastikler, çöpler, insan dışkılarının fotoğraflarını  çeker olduk.

Kentlerdeki ve tarımsal arazilerdeki zirai ilaçlamalardan zehirlenen suyun baraja karışması da cabası.”

Ancak, bir sonraki durağımız Hasankeyf’in hali pür-melali, kendi başına bir haber-izlenim yazısını hak ediyor. O halde sabah erkenden Hasankeyf’e doğru yola koyulmanın zamanı…