Editörün SeçtikleriManşetYerelYeşil Gazete Doğu'da

[Yeşil Gazete Doğu’da-14] Urfa: Peygamberler şehrinde bolluk içinde yokluk

Haber-İzlenim Dizisi: Alev KARAKARTAL

*

Bir kadim kentten diğerine… Mardin’e hoşça kal dedikten sonra son durağımız olan Urfa yollarındayız. Ama kente varmak kolay olmayacak.

Mardin’i Urfa ve Antep üzerinden Adana’ya bağlayan uluslarası E-90 karayolu üzerinde, Avrupa ile Ortadoğu ülkeleri arasında taşımacılık yapan TIR trafiğinin ortasında bir atmacanın yolda ezilmiş bir hayvan cesedine birçok dalış yaptığını ancak TIR ve otobüs trafiği yüzünden bir türlü amacına ulaşamadan daireler çizdiğini çok uzaktan gördüğümüzde, bir kare fotoğraf yakalayabilmek için kenara çekiyoruz. Aynı anda aracımızdan da dumanlar tütmeye başlıyor: Karbüratör sizlere ömür… En yakın yerleşim ise yaklaşık 45 km. ilerideki Viranşehir.

El sallayıp önüne atladığımız hiçbir araç durmayınca iş başa düşüyor, Viranşehir’den bir çekici bulup onu beklerken, öğle sıcağı altındaki geniş yol kenarında bir yandan inatçı atmacayı kollamaya çalışıyor bir yandan da civardaki tarlaların çevresinde küçük turlar atmaya başlıyoruz. Yaptığımız neredeyse 600 km. boyunca yol kenarında, tarlaların arasında, refüjlerde bu kadar atığa ve çöpe rastlamadığımızı rahatlıkla söyleyebilirim: Plastikler, maskeler, türlü çeşit ambalajlar, sigara paketleri ve ne ararsanız… Belli ki en çok yolu kullananların  çöplerini saça saça gitmelerinden kaynaklı…

Yaklaşık iki saatlik bir bekleyişten sonra gelen çekiciyi tezahüratla karşılayıp tekrar yola koyulmadan önce, bizi yolda görüp yakındaki köyünden su getiren ve adını öğrenemediğimiz köylülere, bu yazıyı okuma şansları olmasa da bir vicdan borcu olarak teşekkür etmek istiyorum. Atmaca? O iyi… Otoyolun ortasındaki hayvan ölüsünü vızır vızır işleyen TIR trafiği yüzünden onlarca dalış yapmasına rağmen bir türlü alamayınca vazgeçip daha kolay avların peşine düşmek üzere otoyol üzerinden ayrılıyor iyi ki…

Viranşehir’e yaklaştıkça ise ilk dejavu duygusuna kapılıyoruz. İlçenin üzeri, epey uzaktan görülen bir duman tabakasıyla kaplı. Tıpkı Kızıltepe gibi… Sarsıla sarsıla yol aldığımız çekicinin açık camlarından ciğerimizi yakan bir hava doluyor içeri. Kapatıyoruz. Çekici şoförü, Viranşehir’de, Urfa’nın genelinde olduğundan daha yoğun yaşadıkları hava kirliliğini, ısınmak için halen yaygın olarak kullanılan kömüre ve anız yangınlarına bağlıyor. Ama fazlası da var:

Kentteki Organize Sanayi Bölgesi, Evren Sanayi Bölgesi, şehir içinde kalan yaygın küçük sanayi, yerleşim yerlerinin hemen dibindeki sıra sıra taş ocakları, çimento fabrikaları, göçle birlikte patlayan aşırı nüfus artışına yanıt vermek için artan konutların ve  motorlu taşıtların yarattığı kirliliğin de eşlik etmesiyle Urfa, uzun süredir Türkiye’nin havası en kirli illeri sıralamasındaki yerini kimseye kaptırmıyor. Üstelik bütün bu tesisler, kentte hakim olan rüzgar kuzeybatıdan güneydoğuya doğru esmesine rağmen, bu dikkate alınmayarak kentin kuzeybatısına kurulmuş. Yani buralardan gelen toksik hava, rüzgarla birlikte doğrudan kentin üzerine çöküyor.  Buna, Türkiye’deki pamuk üretiminin yaklaşık yarısını karşılaması sebebiyle Urfa’daki yaklaşık 170 çırçır fabrikasının yarattığı kirliliği ve şehir Suriye, Irak ve İran üçgeninde bulunduğundan, çöl bölgelerinden gelen tozlu rüzgârdan dolayı maruz kaldığı kirli hava akımını da eklemek gerek.

Viranşehir yolu boyunca ikinci dikkatimizi çeken şey ise sağlı sollu tarlalarda, artık akşam çökmeye başlarken çalışmaya başlayan yağmur sulama mekanizmaları. Bölgede, epeyce de su isteyen mısır, ikinci ürün olarak ekiliyor. Urfa’da da öyle. Ancak ne ekilirse ekilsin, damlama sulama sistemi gördüğümüz tarla sayısı bir elin parmaklarını aşmıyor. Yağmur sulama, “salma” denilen vahşi sulamaya göre ehven-i şer olsa da, damlama’ya göre önemli miktarda su israfı yapan bir sistem ama Urfalılar’ın pek sevdiği bir yöntem olduğu da belli.

Güneş artık son ışıklarını dünyaya gönderirken vardığımız Viranşehir’in oto sanayi sitesinde, kötü haberi alıyoruz. Tamir imkansız, epey aradıktan sonra da parça da bulunamıyor. Aracımız il dışından gelecek karbüratörü beklemek zorunda. Bize de aracımızı bırakıp otobüsle Urfa Merkezi’ne gitmek düşüyor.

Sıra gecesi

1.5 saatlik otobüs yolculuğunun ana konusu ise bir otel odası bulabilmek. İkinci dejavuyu da gece karanlığında, sallanan bir otobüs koltuğunda yaşıyoruz. Oda yok, her yer dolu ya da rezerve edilmiş. Yoğun telefonlaşmalar sonucunda, Urfa Barosu’nun misafirhanesinde konuk edebilecekleri haberini alınca sevinerek vardığımız Urfa Otobüs Terminali’nde bizi karşılayanlar da baro görevlileri oluyor.

Hafta sonu 15 bölge barosu başkanının katıldığı iki günlük bir toplantıdan sonra meğer son gece yapılan geleneksel sıra gecesi sırasında kente varmışız. Davet üzerine yorgun olmamıza rağmen, biz de katılıyoruz. Sıra geceleri konusu, bir kültürel kült olarak başka bir yazının konusu ancak bir not düşmek gerekirse; artık eski geleneksel sıra geceleri gibi olmadığını söyleyelim. Epeydir, kadın-erkek karışık yapılan bu geceler, yer sofralarından çıkıp otellerin salonlarına taşınmış; biraz da turistik bir yapıya bürünmüş çoktan. Hukukçular yoğun geçen iki günün sonunda biraz mesleki dedikodu yapıp çokça eğlenirken, ev sahibi Urfa Barosu Başkanı Mehmet Velat İzol, bir yandan misafirlerini ağırlıyor, bir yandan da küçük bir odada yayımlanacak ortak bildiriye son halini vermeye çalışıyor.

Sonuç bildirgesinde Kürt meselesine ilişkin şu ifadeler yer alıyor:  “Meselenin tartışılıyor olması ve çözüm iradesine yönelik niyet beyanlarını kıymetli görüyoruz. Bu sorunun seçim hesaplarından daha değerli olduğu unutulmamalıdır. Sivil toplumu, siyaset kurumunu ve diğer tüm paydaşları bu meselenin demokratik zeminde çözümüne dair üzerine düşeni yapamaya davet ediyoruz.”

Bildiride AİHM’in serbest bırakılmasına karar verdiği Osman Kavala ve eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a ilişkin de “AİHM’in Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala hakkında verdiği hak ihlali kararlarının gereğinin bir an önce yerine getirilmesinin gerekliliğini vurgulamaktayız” deniliyor.

Tarihi miraslar Allah’a emanet

Yol üzerinde yaşadığımız talihsizlik yüzünden yazık ki kentte geçirecek sadece bir günümüz var. Onda da Baro’nun Çevre ve Kent Komisyonu’ndan Adnan Yapıcı ve Sosyolog Cansu Yüce ile ve bizden kısa bir süre önce kenti ziyaret eden Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu ve TEMA Vakfı Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş ile konuşacağız.

Tarihi Ermeni Germuş Kilisesi, kaderine terk edilmiş durumda.

Urfa, kültürel değerler bakımından çok zengin bir mirasın üzerinde oturuyor: Hz. İbrahim, Hz. Eyüp ve Hz. İsa’nın kentteki izleri ve kalıntıları- ki İsa’nın kenti kutsadığı söyleniyor- tarihi 11.500 yıl öncesine dayanan Göbeklitepe, binli yıllarda ilk haçlı krallığının burada kurulmuş olması, kutsal sayılan Balıklı Göl, Urfa Kalesi, mancılıklar, tarihi Harran Üniversitesi’nin kalıntıları, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, tarihi kilise ve camii kalıntıları, mağaralar… Dünyanın ilk üniversitesi denilen Harran Üniversitesi gibi, önemli kısmının bakımsızlık ve sahipsizlikten dolayı yıkılmış ya da uygunsuz restorasyonlardan dolayı onarılamayacak derecede tahrip olduğunu görmek çok üzücü.

Urfa Barosu Kent ve Çevre Komisyonu üyesi Adnan Yapıcı.

Adnan Yapıcı,  baro olarak önceliklerinin tarihi yerlerin korunması ve restorasyonu olduğunu söylüyor. Şehrin iki kilometre yakınındaki tarihi Germuş Kilisesi, kendi haline bırakılmış mesela, içinde hayvanlar besleniyor, bazı kişiler define aramak için halen delik deşik ediyormuş. Yöre halkının Nemrut Tahtı dediği binlerce yıllık Deyr Yakup Manastırı’na giden ne bir yol ne bir güzergah olduğunu,  Belediye’nin tarihi sit alanı olan bölgede bırakın herhangi bir güvenlik önlemi almayı, 2019’da kendi adına tescillediğini anlatıyor. Halfeti’deki gün yüzüne çıkması beklenen çok eski bir kilise de etrafına çit çekilip öylece zamanın ve insanların insafına bırakılmış.

Urfa’da 3.200’ün üzerinde kültürel varlık olarak tescillenmiş tarihi alan ve eserin bulunduğunu söyleyen Yapıcı, bunlardan 186’sının turizme açıldığını, diğerlerinin “restore edilecek” denilerek etraflarının çevrildiğini ve restorasyon çalışmaları için devletten ödeme alındığı halde hiçbir çalışma yapılmadığını kaydediyor. Kayyım yönetimine geçen Urfa Belediyesi, Harran ile Viranşehir arasındaki “kültür yolunda” 11 tarihi yeri kendi haline bırakmış; el atılan Harran Sarayı ile Babil Arap Kervansarayı’nda yapılan restorasyonda kapsamındaki “yenileme” ise eski haliyle uzaktan yakından ilgisi yokmuş anlattığına göre.

Deyr Yakup Manastırı’nın kalıntıları.

‘Türkiye’nin en verimli toprakları kirlendi 

Bölgedeki en fazla tarımsal arazi ve verimli ovaya sahip olan Urfa, 1980’li yılların ortasından itibaren hayata geçirilen GAP Projesi kapsamında, 1990’lı yıllarda sulu tarıma geçti. Böylece de bölgenin cazibe merkezi haline geldi; gelişen sanayinin de etkisiyle aldığı yoğun göç sonucu hızlı kentleşme sürecine girdi. Resmi veriler 1985’te yüzde 50 olan kentleşme oranının, 2015’te yüzde 92’ye çıktığını; şehrin nüfusunun her 10 yılda bir ikiye katlandığını ve bu sürecin devam ettiğini gösteriyor.

Nüfusun aşırı şişmesi,  tarım topraklarının da imara açılmasına yol açmış doğallıkla. Harran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Kentleşme ve Çevre Sorunları Anabilim Dalı’ndan Dr. Ahmet Kayan, Yönetim Bilimleri Dergisi’ndeki makalesinde kent ve çevresindeki 1. sınıf tarımsal arazilerin, konut, işyeri ve ticari amaçlarla imara açıldığını ve tarım toprağı amacı dışında kullanıldığı için kirletildiğini belirtiyor.

“Kentin çevresinde onlarca binayı fıstık, pamuk, mısır ve hububat tarlaları içinde görmek mümkün” diyen Kayan, şunları kaydediyor:

“Şanlıurfa’nın çevresinde; kuzey-batısında Gaziantep yolu üzerinde binlerce dekar kıraç arazi, güney-batı kısmında yine binlerce dekar kıraç arazi boş beklemesine rağmen, tarıma elverişli birinci sınıf tarım arazisi Karaköprü (ilçenin kuzey-doğu kısmı) ve Haliliye ilçelerinde (Mardin yolunun sağında ve solunda ve Sırrın semtinde) imara açıldı. Karaköprü’de fıstık tarlaları içinde, Haliliye’de Sırrın semtinde pamuk tarlaları içinde, Eyyübiye‘de  pamuk, hububat ve zeytin tarlalarının içinde onlarca yeni binanın yapıldığını görebilirsiniz. Dolayısıyla Şanlıurfa’da toprak katı, sıvı, radyoaktif artık ve atıkların yanı sıra konut, sanayi, ticari işletme amacıyla imara açılarak kirletilmekte.”

Suyu bol bulunca…

Su meselesi ise ayrı bir bahis: Milyarlarca dolar harcanarak su getirilen GAP’ın katkısıyla yapılan sulu tarımın, çiftçiyi sevindirse de tarlaları ‘öldürdüğünü’ öğreniyoruz. Yıllardır “kuru tarım” yapan ve birden suya kavuşan çiftçilerin salma sulamayla aşırı sulama yapması, aşırı gübre ve tarım ilacı kullanması sonucu tarım toprakları tuzlanmış, çoraklaşmış, verim alınamaz hale gelmiş, bölgenin ekolojik dengesi bozulmuş. Ayrıca etkili bir denetim de yapılmamış, köylülere suyun doğru kullanımıyla ilgili bir eğitim verilmemiş. “Aşırı su kullanımının engellenmemesi, toprağın çoraklaşması ve taban suyunun yükselmesi sonucu tahrip olan tarım alanlarının yeniden tarıma kazandırılması neredeyse mümkün değil” diyor Kayan.

Üzerine bir de son yıllarda etkisini artıran kuraklık binince, bazı çiftçiler yağmur sulamaya geçmiş ama halen vahşi sulama yapılan büyük alanlar bulunuyor kent ve çevresinde. Üstelik, bütün uzmanlar yağmur sulamanın bile yeterli olmadığını, mutlaka damlama sulamaya geçilmesi gerektiğini söylerken.

Bu noktada bölgedeki kuraklıkla ilgili Prof. Murat Türkeş’e kulak verelim. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın BM bünyesindeki Gıda ve Tarım Örgütü’yle (FAO) birlikte Türkiyeli çiftçilere eğitim vermek üzere düzenlediği proje kapsamında, bizden az önce Urfa’yı ziyaret eden Türkeş, Türkiye’de kuraklığa en eğilimli alanların, özellikle Güneydoğu Anadolu, GAP Projesi’nin kapsadığı geniş bir coğrafya ve batı-güney yarısında yer alan bölgelerle, Akdeniz ikliminin egemen olduğu bir coğrafya olduğunu dile getiriyor.

1970’lerle birlikte hem günlük yağışlarda hem kar yağışlarında hem de karın yerde kalma süresinde önemli bir azalma olduğuna dikkat çeken Türkeş, Doğu Anadolu’nun doğusu ve Güneydoğu Anadolu’nun tamamıyla İç Anadolu’nun, Akdeniz ve Ege’nin büyük bölümünde şiddetli ve kuvvetli düzeyde tarımsal, hidrolojik ve ekolojik kuraklık yaşandığını belirtiyor. GAP bölgesi ve Urfa’da ise çok ciddi, şiddetli bir kuraklığın etkisini sürdürüyor. Bölgenin henüz bu kuraklığın etkisini bir nebze azaltabilecek ciddi bir yağış almadığını da ekleyelim.

Prof. Murat Türkeş.

Atatürk ve Birecik barajları sayesinde, uzun vadeli, toprakların yüzde 50’sinde sulu tarım yapılması planlanan bölgede, bütün sulama hatalarına rağmen ancak yüzde 25’inin sulandığına da vurgu yapan Türkeş,  yöre halkının basınçlı, kapalı, tasarruflu sulama sistemlerine rağbet etmemesi, yanlış tarımsal ürün destekleri, yeraltı sularının vahşice kullanılması ve bütün bunların kamu yöneticileri tarafından bilinmekle birlikte denetlenmemesi ve yaptırım uygulanmamasının da sorunu daha da ağırlaştırdığını kaydediyor.

İklim değişikliği, kuraklık, sıcak dalgaları ve bölgenin ezel ebed sıcak olan iklimini düşünüldüğünde, salma sulama ve kaçak sulamanın yörenin en önemli sorunu ona göre ve çiftçiler de çıkmazın farkında:

“Çiftçiler iklim değişikliğinin, kuraklığın bizden daha çok farkındalar. Ne anlatsak, onlarda bunun fiili bir karşılığı oluyor. Sıcak dalgalarının, aşırı sıcakların tarımsal rekolteye zarar verdiğini, mantar gibi hastalıkları, köklerde çürümeyi çok daha iyi biliyorlar.  Yağış rejiminin değiştiğinin de bilincindeler, bizzat yaşıyorlar çünkü. Bütün kenti, hatta bölgeyi saran Antep fıstığı üretiminin topraklarına zarar verdiğinin bilincindeler mesela…”

Ancak hemen bütün bölgede ikincil ürün olarak tarımı yapılan ve bölgeye uygun olmadığı gibi çok su tüketen yonca ve mısır gibi ürünlerin, hele de salma sulamayla tarımının yapılması ve bunun devlet tarafından da desteklenmesinin önüne geçmek şart. Türkeş, “Urfa’da salma sulama yapılan öyle kontrolsüz alanlar var ki, silaj mısırı tarlaları sulak alanlara dönüşmüş durumda. Bizzat üzerinde su kuşlarının gezindiği tarlalar gördüm” diyor.

Proje kapsamında iklim ve çevre dostu, sürdürülebilir bir tarımı nasıl yapabileceklerini anlatmışlar. Çiftçiler de “ne yapmalıyız, neyi, nasıl üretmeliyiz” diye danışıyor, öğrenmek istiyormuş. Urfa’da toplam 40-50 çiftçiyle görüşmüşler. Daha önce de İzmir’de benzeri bir projeyi hayata geçirmişler. Bunları çoğaltmak istiyor.

Zira sadece farkındalık yetmiyor, farkındalığın davranış değişikliğine dönüşmesi gerekiyor: “Onbinlerce kuyunun sadece yüzde 10 ila 20’si DSİ’de kayıtlı. Yerel yönetimlerin çeşitli nedenlerle, çoğunlukla da oy kaygısıyla göz yummasıyla oluyor bütün bunlar. Kaçak elektrik, su kullanımında da söz konusu aynı durum. Bunun bir bedeli olduğu, yaptırımla karşılaşacaklarını bilmedikçe, bu tür uygulamaların önüne geçmek çok mümkün değil.”

Su adaletsizliği

İklim direngenliğini artırmak, bitki desenini değiştirmek de hemen yapılması gerekenlerden. “İçi boş bir uyumdan söz ediliyor. Pek çok proje olmasına karşın henüz ciddi bir uygulama yok” diyen Türkeş, kat edilmesi gereken çok yol olduğuna, başı da kamusal idarenin çekmesi gerektiğine vurgu yapıyor.

Ovada en çok buğday, pamuk ve mısır üretildiğini, yeni yeni ayçiçek ekilmeye başlandığını ekleyen Yapıcı da kuraklığın etkisiyle hasatta büyük kayıp olduğunu teyit ediyor. Onun dikkatimizi çektiği başka bir konu da Fırat’tan alınan suyun Harran’a ve Kızıltepe’ye verilip, baraja komşu ilçeler Siverek ve Hilvan’dan sakınılmasının yarattığı adaletsizliğin sonuçları:

“Çiftçi suya ulaşamadığında o alandan verim elde edemiyor. O zaman da dayanıklı ürün olarak ne bulursa onu ekmeye başlıyor. Her yerde fıstık tarlalarını görmüşsünüzdür. Geçen yıl Bozova’da %30, Hilvan’da %20 oranda daha fazla fıstık ekilmeye başlandı. Buraları yakın zamana dek tarım arazisiydi. Biz bunlara fıstık ormanı diyoruz. Hatta iddia edebilirim ki, fıstık Antep’e tescillenmiş olmasına karşın, metrekare olarak yüzölçümüne bakıldığında Türkiye’de en büyük fıstık ormanlarının olduğu yer Urfa’dır.”

Tamamen tek ürüne bağlı olmanın toprağa olduğu kadar ülke ekonomisine de zararı olduğunu ifade eden Yapıcı. “Çünkü diğer ürünlerin üretimi azalıyor ve buğday gibi temel ürünlerde fiyat artışları meydana geliyor, ithalata bağımlı oluyorsunuz. “ diyor.

Atık sular Fırat’a

Azalan suyu iyi ve doğru kullanmak çok önemli ama bir de var olanı kirletmeden korumak gerekiyor ki üçüncü kötü dejavu’yu da burada yaşıyoruz. Dicle Nehri boyunca tanık olduğumuz evsel ve sanayi atıkların, kanalizasyon sularının arıtılmadan nehre akıtılması kaderinden Fırat da kurtulamamış. GAP Bölgesi’nde Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi dahil, bölgedeki 100’den fazla belediyenin hala modern bir atık su arıtma tesisi bulunmuyor. “Biyolojik arıtma yapılmıyor, sadece 1994’te yapılmış su arıtma tesisimiz var” diyor Adnan Yapıcı. Birecik, Halfeti, Bozova başta olmak üzere birçok ilçenin ne var ne yok tüm atık suları, Fırat Nehri’ne akıtılıyormuş.

Anlattığına göre, belediye şu sıralarda hem eski arıtma tesisini yenilemeye hem de yenilerini kurmaya çalışıyormuş. 3 milyon 800 bin civarındaki kent nüfusunun kanalizasyonunun neredeyse tamamının Fırat’a gönderildiğini, sonra da nehir sularının tarımsal sulama ve arıtıldıktan sonra içme suyu olarak kullanıldığını söyleyen Yapıcı, Fırat’a en çok atığın ise Urfa’dan değil, nehre daha yakın olan ve hemen dibinde sanayi tesisleri bulunan Adıyaman’dan geldiğine dikkat çekiyor.

Katı atıkların da belediyelerin bir “atık yönetimi” bulunmadığı için “alıcı ortama” bırakıldığını belirten Ahmet Kayan ise kent ve çevresindeki vahşi depolama alanlarının Atatürk Baraj Gölü’ne yakınlığı dolayısıyla suya karışma ihtimalinin büyük olduğuna dikkat çekiyor.

Büyükşehir Belediyesi’nin katı atık depo alanı olarak kullandığı İkiztepe Köyü civarındaki Urfa Çayı alanında da herhangi bir koruma önlemi alınmadan, sadece üstü toprakla örtülüyormuş. İlçe belediyeleri de ilin kuzeyindeki Akabe Vadisi’nde bulunan küçük vadileri, Urfa’ya 7 kilometre mesafedeki Karakoyun Deresi’nin her iki yanını atık deposu haline getirmiş. Geri dönüşüm, ayrıştırma, enerjide kullanma gibi gibi herhangi bir uygulama ise yapılmıyormuş. .

Adnan Yapıcı da Siverek çıkışındaki atık depo alanında, Belediye işçilerinin çöplerin üzerine benzin dökerek yaktığını anlatıyor: “Daha çabuk kül olsun, hemen yok edilsin” diye yapıyorlar ama sonuçlarının farkında olduklarını hiç zannetmiyorum

Dik sök fidanlar Bozkır’ı yeşertmiyor

Mardin’de birazcık olsun gözlerimizi şenlendiren ‘yeşil’e de Urfa’da veda etmek zorunda kalıyoruz. Kentin ne ormanı ne de tarımsal arazileri dışarıda tutarsak ciddiye alınacak bir yeşil alanı var. Geniş bozkır alanlarında en çok gördüğümüz fıstık, zeytin, badem gibi ağaçlarıyla şehir içindeki küçük kent ormanı olmasa Urfalının hali harap.

Kentteki biyoçeşitliği korunması amacıyla ilan edilen koruma alanlarının, tüm alanlara oranının yüzde 1 bile olmayışı ise durumu daha da vahim bir hale sokuyor. Orman İşletme Bölge Müdürlüğü, 200 bin fidan dikmek için bir proje yapmış, ama yürümemiş. Bu kez her yıl 300-400 fidan dikmeye başlamışlar. Adnan Yapıcı fotoğraflar çekildikten sonra kimsenin bu fideleri takip edip bakımını, sulamasını yapmadığı için kuruyup öldüklerini, ertesi sene tekrar bir kampanya başlatıldığını anlatıyor.

Baro olarak kendilerine büyük bir alan tahsis edilmesini, oluşturacakları fidelikleri kış boyunca kontrol edip sağlıklı bir şekilde büyümesini sağlamayı teklif etmişler Valiliğe: “49 yıl boyunca işletmesi bizde olsun, sonra da kentin ormanı haline gelsin, dedik ama kabul etmediler. O şekilde yer tahsisi yapmıyorlarmış, çünkü herkes yer tahsisi ister, kendine orman yetiştirirmiş.”

Şimdilerde 1000.000 fidan dikme kampanyasına hazırlanıyor baro. Alan da bulmuşlar. STK’lerle birlikte bağış toplamaya da başlamışlar

Adnan Yapıcı’ya bölgede çok sık gördüğümüz üzere “Çam mı dikiliyor, sizin yerel bitki örtünüz, ağacınız ne” diye soruyoruz: “Aslında yerel bir ağacımız yok, çünkü burası bir bozkır. Ağaçsızlık bizim normalimiz.”

Evliya Çelebi’nin kitaplarındaki, “buradan Suriye’ye ‘ağaçların gölgesi altında’ gidildiği” söylemini bir kez de Urfa’daki aktivistlerden dinliyoruz:

“Ancak sayısız nesiller, Urfa’da doğru dürüst ormanlık alan görmeden yaşadı. Olan da yok olmuş. Biz de bu yokoluşun son demlerine tanık olduk. Narları ile ünlü Karaköprü beldesinde artık nar bahçesi göremezsiniz. Belediye Dünya Çiftçiler Günü’nde ‘Urfa’nın narları ölmesin’ sloganıyla, 400 metrekarelik bir alanda, göstermelik bir bahçe oluşturdu. Onun dışında kente has bir bitki örtümüz var desek yalan olur.”

Bütün bunların üzerine tüm bölgenin başını ağrıtan ve Urfa’da da yaygın olan anız yangınlarını koyduğunuzda halen alacak oksijen bulmaları bile mucize gibi görünüyor.

 

Kentteki belki tek iyi gelişme yenilebilir enerji yatırımları. Rüzgar tirbünleri yok, ancak Türkiye’nin en çok güneş alan illerinden biri olan ve yılın büyük bölümünde güneş ışınlarını dik açıya yakın seviyede alan ve artık üretim yapılamayan geniş arazileriyle Urfa, güneş enerjisi yatırımcılarının bölgeye ilgi göstermesini sağlamış.

Kentte, 0.25 MW’lik Odaş, 0.10 MW’lik ŞUTSO ve Bozova’daki 8.97 MW’lik Astor Enerji’ye ait güneş enerji santralleri aktif. Ayrıca yine Bozova’da 6.00 MW’lik Catic Group Bozova, 20 MW’lik Hitit Enerji ve yine 20 Mw’lik Hilvan güneş enerji santralleri yapım aşamasında. 7 MW’lik Degun santralinin ise ön lisansı alınmış. Birecik’te ve Siverek’te de birer güneş tarlası kurulacakmış. Sulama kanalları ve araziler üzerinde de hem seyyar hem de kalıcı olarak kurulan paneller sayesinde üretilen elektrikle büyük miktarda arazinin sulanması hedefleniyor. Harran Üniversitesi de Tıp Fakültesi’nin enerjisini kendisi üretiyor. Ayrıca çok sayıda konutun damlarında sıcak su için güneş panelleri bulunuyor.

Urfa Barosu Kent ve Çevre Komisyonu’ndan Adnan Yapıcı’ya son olarak zaman kısıtı yüzünden görüşemediğimiz kentteki çevre aktivistlerini soruyoruz:

“Aktif olarak çalışan dernek pek yok Urfa’da. Buralarda çevreye ilişkin projeler yaygın görülmez. Beş yıldır Komisyon’da çalışıyorum, bir derneğin bile herhangi bir proje ürettiğini görmedim. Geçen yıl düzenlediğimiz üçüncü Kent ve Çevre Çalıştayı’na da ne devletin ne de bir STK’nin temsilcisi katıldı. Sadece CHP ve HDP il örgütlerinden temsilciler geldi.”

Ağır bir sanayi ve yapılaşmanın sonucu oksijene, burnunun dibindeki dev su kaynaklarına ve Fırat havzasına kurulmuş olmasına rağmen suya ve yeşile hasret; verimli toprakları zarar görmüş, iklim değişikliğinin etkisini iliklerinde hisseden bir kentte bunu duymak, üzücü ama güzergahımız boyunca tanık olduklarımız göz önüne alınacak olursa pek de şaşırtmıyor. Oysa binlerce yılın zenginliğinin izlerini her şeye rağmen saklayan güzelim kente ne yapılsa, karşılığını kat kat vermeye öylesine hazır ki. Umarız, bu dizinin bir etkisi olur, Doğu’nun sesi Batı’da yankılanır, umdukları destek ve katkı sağlanır.