Doğa MücadelesiEditörün SeçtikleriManşetYerelYeşil Gazete Doğu'da

[Yeşil Gazete Doğu’da-7] Hasankeyf: Tufan’dan sonra

İlk insan izleri 300 bin yıl önce görüldü. İlk yerleşim ise 12 bin yıl önce gerçekleşti. İnsanlığın ilk yerleşkeleri bu bölgede, mağaralarda ortaya çıktı. Tarım ilk kez burada geliştirildi. Arpa, kolza, keten, ıspanak, nohut gibi pek çok mahsul ilk kez bu bölgede yetiştirilmeye başlandı. Asurlular, Med ve Urartular, Sasaniler, Bizans, Roma imparatorlukları, Emeviler, Abbasiler, Artuklular, Eyyubiler, Akkoyunlular, Safeviler ve Osmanlı’nın da aralarında bulunduğu tam 24 medeniyete ev sahipliği yaptı. Moğol istilasından sağ kurtuldu. Süryanilerin, Alevilerin, Arapların ve Kürtlerin kutsal mekanlarını korudu, kolladı. 20’sinde arkeolojik kazısı kısmen yapılmış 289 höyük, 300’ün üzerinde arkeolojik değer, 199 yerleşim yeri, en az 100 endemik tür ve soyu tükenme listesinde bulunan canlıya ev sahipliği yaptı.

Tüm bu özellikleri nedeniyle UNESCO Dünya Miras Alanı olarak korunmaya değer evrensel kriterlerin dokuzunu birden karşılayan dünyadaki tek yer olarak arşivlere geçti.

Artık yok!

İpekyolu üzerindeki; turizmi, bağı bahçesi, hayvancılığı, en önemlisi de Diclesi’yle bir yaşam vahası olan; kalesi, mağaraları, çok sayıda tarihi eseriyle bir açıkhava müzesi görünümündeki Hasankeyf, şimdilerde anılarda yaşıyor.

Batman merkezden Hasankeyf’e doğru, birkaç yıl önceki cıvıl cıvıl insan ve doğa hareketliliğin yerini durgun suyun aldığı bir sessizlik içinde yol alıyoruz. Yeni kente ulaşmadan bile ortalık toz duman, sağda solda hayvanlarıyla birlikte çadırlarda kalan küçük topluluklar var.

Yerleşimi daha önce ziyaret etmişseniz, ilk şoku uzaktan görünen rengi alışılmışın dışındaki suyun yukarısında, Raman’a sırtını vermiş, bahçesiz, avlusuz, bir örnek TOKİ yapılarını gördüğünüzde yaşıyorsunuz. Bildiğiniz, tanıdığınız hiçbir şeyden iz yok. Yaklaştıkça hummalı bir çalışmanın devam ettiğini görüyoruz. Belediyeye ait kamyonlar vızır vızır yol, su, enerji gibi altyapı hizmetleri için gelip giderken, işçiler de ellerinde bölge için tuhaf bir tezat yaratan palmiyeler, çam fidanları; belirlenen yerlere biraz yeşil çalmaya çalışıyor.

‘Burada hiçbir şey yok, kalmamış’

1954’te dönemin Devlet Su İşleri Genel Müdürü olan Süleyman Demirel’in tasarladığı baraj projesi bugün AKP eliyle, tam 65 yıl sonra hayata geçti. 1981’de koruma altına alınan Hasankeyf, hukukçuların ve sivil toplumun uzun soluklu mücadelesine, sadece yöre insanının değil, Türkiye’nin büyük çoğunluğu hatta dünyanın itirazlarına, tepkilerine rağmen, 50 yıl ömür biçilen Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santrali için sular altında bırakıldı. Ören yerlerinde kontrollü olduğu söylenen dinamitler patlatıldı, yüzlerce yıl yöre halkına yuva olmuş mağaraların ağızları çimentoyla taşlarla dolduruldu. Kadim şehirle birlikte üç bini bulan nüfus, rızaları alınmadan göçertildi, bazılarına yeni kurulan şehirde uzun vadeli krediler karşılığında konut ve dükkan verildi; bazıları buna da sahip olamadı.

Yeni şehre girdiğimizde, herkesin halinde tavrında hissettiğimiz duygu, içine biraz çaresizlik katılmış şaşkınlık! Yabancı turist neredeyse hiç yok. “Kültür turizmi” döneminde olduğumuz için, birkaç kafile halinde gelen yerli turistlerse, “Burada hiçbir şey yok, kalmamış” cümlesini gizlemeden, yüksek sesle dile getiriyor. Ama asıl Hasankeyf’in yerlilerinin yüzlerinde ve bedenlerinde okunan arafta kalmışlık hali: “Hayat işte”..

Onlarla konuşmaya başlamadan önce ilk durak su kenarı olmalı, her zamanki gibi. İlk olarak tüm Türkiye’yi etkileyen kuraklığın bölgeyi de fena vurduğunu; baharda büyük oranda su tutan ve evleri, mağaraları yutan koca Dicle’nin neredeyse uysal bir dereye dönüştüğünü fark ediyoruz. Akmayan bir dereye… Hasankeyf’e gelene kadar bölgeye ardı ardına kurulu barajlara, tarım için vahşi sulama, yeraltı kaynaklarının fütursuzca kullanımı eklenip üzerine bir de iklim krizi vurunca iki katlı eski evlerin ilk zamanlar görülmeyen çatıları, halkın bir bölümünün düne kadar kullandığı mağaralar tekrar ortaya çıkmış. Suyun neredeyse 150-200 metre çekildiğini söylüyor köylüler, kendi evlerinin ortaya çıkıp çıkmadığını anlamaya çalışırken. Bu durumda barajın kurulum amacı olarak açıklanan elektrik üretimi de yapılamıyor.

Ama asıl büyük üzüntüyü,  ağır bir kokunun eşlik ettiği rengi dönmüş su ve kıyılarda birikmiş, adeta havadan oksijen almaya çalışan balık yığınlarını gördüğünüzde yaşıyorsunuz. Meğer aylardır ilçenin atık suları baraj göletine akıtılıyormuş. DSİ’nin geçen yılki 845 bin liralık bir bütçesine devlet de 2 milyon 500 bin lira iki yıllık işletme maliyeti katkısı koymuş ve tarihi ilçenin sular altında bırakılmasından sonra inşa edilen yeni yerleşim için bir su arıtma tesisi inşa edilmiş. Ancak 1 Haziran itibarıyla Hasankeyf Belediyesi’ne devredilmesi planlanan tesis, belediyenin “bütçemiz yok” yanıtıyla ortada kalmış. Yani, yerleşimin kanalizasyon dahil tüm atık suları, tarımda kullanılan zehirli zirai ilaçlar hiçbir arıtma yapılmadan, olduğu gibi baraja akıtılıyor.

Palmiyeli, çimli yeşillendirme

Köylüler, geçen yaz çocuklarını her yaz olduğu gibi yüzmek için suya göndermediklerini anlatıyor, çünkü kıyıda dışkılara rastlamışlar. Dicle akarken, böyle toplu halde balık ölümlerine de rastlamıyorlarmış. Yayın, turna, şabut, yılan balığı dahil olmak üzere 20’ye yakın balık türünün ve su kaplumbağalarının yaşadığı nehir, baraj göleti haline getirilince çok sayıda sazan bırakılmış. “Devlet, özel sektörden parayla satın aldığı sazanları bırakana kadar, göl çekildikçe oluşan gölcüklerde, mağaralarda kalan sularda mahsur kalıp ölen onlarca balığı kurtarmanın yolunu bulsun” diyorlar. Kendileri de su azaldıkça dolaşıp mahsur kalmış hayvanları toplayıp yeniden göle atıyormuş.

Kıyıda otomobilini yıkayan bir kişiden ve bizden başka kimsenin olmayışının nedenini içimiz acıyarak da olsa anladık. Daha fazlası, daha çok üzülmek demek. Yukarıdaki yeni şehri görmek için tırmanmaya başlamalı. Tek katlı konutların, neredeyse dip dibe inşa edildiği yeni yerleşim yerinde, yan yana dükkanların sıralandığı, hana benzetilmiş bir çarşı alanı bulunuyor. Birkaç dükkan taşınmış, ama tam ortasından geçen kepçeyi aşıp alışveriş yapmaya gelen birini bulmak zor. Okul, sağlık ocağı ve cami de ilk inşa edilenlerden. Müze ve Arkeopark’ın tamamlanması için de yoğun bir çalışma sürdürülüyor.

Yeni yerleşimin içinde kamyonlardan, iş makinelerinden sakınarak dolaşırken, hararetli bir “yeşillendirme” çabasına denk geliyoruz ama evlerin hemen sırtındaki, palmiyelerle bezenmiş yolu ve çevresindeki çimlendirilmeye çalışılan alan(lar)ı gördüğümüzde yaşadığımız şaşkınlığı gizlemek zor. Köylülere sorduğumuzda daha önce bölgede hiç palmiye görmediklerini anlatıyorlar. Orada burada toplu halde dikilmiş ya da dikilmeye hazır çam fidesi toplulukları da çıkılan ihalenin sonuçlarından..

“Buradaki ağaçların çoğu dik-sök” diyor yerel halk. Fidan dikiyor ama sonra sulamasını, bakımını yapmakta ağır davrandıkları için kuruyan ağaçları söküp yerine yenilerini dikiyorlarmış. Toz toprak altındaki alanda, bitkilerin yaşamak için çok daha fazla direnmesi gerektiği açık.

Hasankeyf de, bölgenin hatta ülkenin çoğu gibi küresel iklim değişikliğine bağlı iklim krizi, vahşi sulama, yanlış su politikası gibi nedenlerden kaynaklı kuraklık çekiyor. Her bölgenin kendi habitatına uygun, fazla su istemeyen bitki örtüsü ve tarımsal ürüne yönelinmesi gerekirken, kıraç topraklara dikilen palmiyelerin, zemine serilen çimlerin ihtiyaç duyacağı suyu hemen yanı başlarındaki barajdan almayı planlıyor olmalılar. Halbuki meşe, başta incir, nar olmak üzere meyve ağaçları buraya endemik türler.

Çimlerin üzerindeki palmiyeler daha “şık” bulunmuş olmalı. Hasankeyf Kaymakamı Şenol Öztürk, biz döndükten sonra ilçeyi ziyaret edip, geçen yıl 11. 11. 2020 tarihinde gerçekleştirilen “Geleceğe Nefes” projesi kapsamında yerleşim alanına dikilen elder çamı, mavi selvi ve diğer süs bitkilerini yerinde izleyerek sulamış. ‘Projenin’ adı Yeşilkuşak’mış.  Tutacaklar mı, yaşayacaklar mı, en önemlisi Hasankeyf’te palmiyenin ne işi var, soran olduğunu sanmıyoruz.

Sıra suya gömülmüş eski kenti tepeden izleyen bir kafede bizi bekleyen Süleyman Ağalday’la buluşmakta…

‘Ne suç işledik de cennetten kovulduk?’

O kafede garson olarak çalışıyor şu sıralarda Ağalday, ama iki yıl öncesine kadar eski Hasankeyf’in hemen kıyısındaki çardak kafesinin; Asuri’nin sahibi ve turizm rehberiymiş. Kafe yıkıldıktan ve turistler de bölgeden elini ayağını çektikten sonra iki yıl boyunca işsiz kalmış, şimdi başkasının kafesinde garsonluk yapıyor ama “Sezon da bitti zaten” diyor: “Bundan sonrası Allah Kerim.”

Süleyman Ağalday.

Süleyman Ağalday’dan Hasankeyf’teki eski yaşamlarını şimdikiyle karşılaştırmasını istiyoruz, anlatıyor:

“Bütün Hasankeyf, tıpkı benim gibi gelirini turizmden sağlardı. Sadece işletmeler değil, kadınlar evlerinde yaptıkları nazar otunu, el örgüsünü turistlere satar, evine destek olurdu. Bölge tarihini çok iyi bilen çocuklar, harçlıklarını yerel rehberlik yaparak çıkarırdı. Biz, binlerce yıllık kültür ve geleneğin bugünkü mirasçıları olarak doğal rehberlik yapardık. Kiliseleri, kanyonları, mağaraları gezdirirdik, trekking, nehir kenarında yürüyüş yaptırırdık. Yörenin coğrafyasını, ekosistemini, tarihini anlatır, tanıtırdık.

Önce pandemi sonra da sular altında kalması nedeniyle turistler de ayağını çekti. Yabancı turist yok gibi bir şey. Gelen de karavancılar oluyor, gidip yukarıda kalede kalıyorlar. Yerli turist ise sadece bir kez geliyor, o da kendi rehberleriyle. Zaten artık gezdirecek yer de yok. Kenara alınan Zeynel Abidin Türbesi’ne mi götüreyim?”

Zeynel Abidin Türbesi.

İlçe sular altında kalmadan hemen önce Artuklu Hamamı, Sultan Süleyman Koç Camisi, İmam Abdullah Zaviyesi, Er-Rızk Camisi’nin önce minaresi, sonra kendisi, Zeynel Abidin Türbesi, Eyyubi Camisi ve kale girişinin orta kapısı, yerlerinden alınarak iki kilometre mesafedeki Kültürel Park’a taşınmıştı. Yeni yerlerinde, tarihinden ve bağlamından kopuk, duruyorlar öyle artık. Onları kastediyor.

Eski Şehir’den geçen uluslararası yol da artık suyun altında. İpek Yolu boyunca taşımacılık yapan araçlar, Irak’a Suriye’ye uzanan hat boyunca geçtikleri bu yolda, Hasankeyf’te durup ihtiyaçlarını gideriyor, alışverişlerini yapıyormuş. Batman –Mardin karayolu da yukarıya alınınca, turizm dışındaki ikinci temel gelirlerinden de olmuşlar.

Yeni yapılan Hasankeyf Köprüsü.

Bu da Eski Hasankeyf Köprüsü.

Yeni Hasankeyf’teki yaşamıyla ilgili sorularımızı şöyle yanıtlıyor Ağalday:

“Hiç mutlu değilim. Dünyadaki cennetten kovulmuşuz gibi hissediyorum. Ne suç işledik de kovulduk? Kıraç bir yerde, yeni yapılmış bir şehirde, hayatta kalmaya çalışıyoruz. Şu gördüğünüz  Sultan Süleyman Camii’nin minaresi hemen evimin elli metre önündeydi. Ben her gün bu manzaraya uyanıyordum, tarihle iç içeydim.  Şimdi geldim kıraç bir dağın eteğine.

Bana çıkan ev biraz büyükçe, bahçesiyle 800 metrekare. O bakımdan biraz şanslıyız ama eski evim öyle bir yerdeydi ki, sabahları Dicle’nin bütün kıvrımlarına uyanıyordum. Ben, Hasankeyf’te yaşıyordum. Burası Hasankeyf değil sadece bir isim, bir tabela. Ama hiç keyfi olmayan bir Hasankeyf, keyifsiz bir Hasan.”

Yeni TOKİ evlerinde hayat henüz tam anlamıyla başlamamış. Köylüler, evlerinde kötü ve ucuz malzeme kullanıldığını, şimdiden sorunlar çıktığını söylüyor.

Baraj gölünde gezinti düzenleyecek tekneler için de bir kooperatif kurulmuş ve 40 bin lira karşılığı ortak olunabilmiş. Çoğu yerleşik köylü ise bu parayı bulamamış:

“Tekneye de giremedim, kafe de gitti, rehberlikten de oldum. Sadece 92 yaşındaki Alzheimer hastası babamın maaşı. Birikimlerimizden yiyoruz şimdi, ama o da bu evlerin taksit zamanı geldiğinde patlayacak.” 2019’da girdikleri evlerinin kredi ödemesi 2024’te başlayacakmış: “Nasıl ödeyeceğiz, hiç bilmiyoruz. Evler bankaya ipotekli zaten, bize ait değil. Yılda 10 bin lira veremezsek, teker teker el konulacak.”

Tam bu anda, babasının sağlığını soruyoruz:

“Babam Hasankeyf’in en eski esnafıdır. Eski yerleşimde de hastaydı ama nasıl derler, ayaklarının beyni oluşmuştu, bir ezberi vardı. O ezber, rutin bozuldu. Dışarıda biraz vakit geçirdikten sonra eve gelip yatar, beş dakika sonra sabah oldu diye kalkıp çarşıya inerdi. Herkes de onu tanıdığı için gördüklerinde ya ağırlar ya da eve getirirlerdi. O rutini tamamen bozuldu.

Süleyman Ağalday’ın Dicle kenarındaki çardak kafesi.

Bir yıl öncesine kadar yine çıkıyordu ama artık gittiği yerler tanıdığı bildiği yerler değildi. Başıboş dolaşıyordu, ben de takip edip eve getiriyordum. Komşularını bulamadı, etrafında kimse kalmadı, iyece çöktü. Artık yatalak. Sadece babam değil, çok yaşlı buraya geldikten sonra hastalandı, vefat etti. Çarşı yok, komşu yok, bahçe yok… Hayata küstüler…”

Taşınmalarının üzerinden iki yıl geçmesine karşın hala tozun dumanın, inşaat faaliyetinin içinde yeşili olmayan, suyu durgun ve kirli bir birikintiye dönen bir ortamda, hayatta kalmaya çalıştıklarını söylüyor iki çay arasında:

“Yeni kent daha yerleşmedi. Sokaklar, okullar, sağlık ocakları yapım halinde henüz. Eskiden sokakta oynayan çocuklara oyun alanı yok, bisiklet yolları yapılmadı, altyapı halledilmedi. İnternetimiz bağlanmadığı için geçen sene çocuklar uzaktan eğitimden mahrum kaldı. Kurayla ev verildiği için, yıllardır iç içe yaşayan komşular birbirinden ayrıldı. Eski büyük aileler de kalmadı, çocukların hepsi gitti, daha ne diyeyim.”

Yerleşim alanına elder çamı, mavi selvi ve diğer süs bitkileri dikilmiş. Yöre halkı, bölgeye uygun türler olmadığı için çoğunun kuruduğunu, sökülüp yeniden dikildiğini anlatıyor.

Hak kayıpları

Hasankeyf’te tapular hisseli ya da tartışmalı olduğu için yaşayanların hak kaybı da oluşmuş. Ağalday’ın iki dükkanına karşılık, birinin tapusu yok diğeri hisseli diye yeni dükkan vermemişler, onun yerine 20 bin liraya istimlak etmişler. Diğer çardak kafe sahipleri için, “dere yatağındasınız” gerekçesiyle bu da yapılmamış. Konut sahibi olanlar için ise, ikametgahı Hasankeyf’te değilse ev tahsis edilmemiş. Yine bekarlar da “aile vasfı taşımadığı” için konut hakkından yararlanamamış.

Anayasa Mahkemesi, eylül ayında yapılan başvuru neticesinde, mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal edildiğine hükmetti, ancak henüz bu yönde bir adım atılmış değil.

Süleyman Ağalday, “Hiç mi iyi bir şey yok burada?” sorumuza şu yanıtı veriyor:

“Olan oldu artık, kepçe şu anda benim su altında kalan evimin suyun üzerine çıkan kısmını yıkıyor. Tekneler geçerken zarar verirmiş diye. Her gün yanıma ekmek peynir alıp nehrin kıyısına gider; oturur evimin tam bulunduğu yeri izlerdim. Artık onu da göremeyeceğim. Anılarımı, hatıralarımı, kimliğimi yıktılar.

Artık karşı tarafa da gitmiyorum. Daha önce botla gidip geldiğimiz suda şimdi sahil güvenlik var. İç sularda bot sürmek için kaptanlık yetki belgen olması gerekiyormuş.

Valilik burayı canlandıracağız diyor, jet-ski yapılacakmış gölde, su sporları falan. Teleferik olacakmış. Şantiyenin önünü de yeşillendireceklermiş. Umarım olur. Ama her şekilde, eski Hasankeyf öldü, yenisinin yerleşmesi için de en az 5-6 seneye ihtiyaç var. Zaten, başka da yapabileceğimiz bir şey kalmadı.”

Göçenler…

Sıfır kilometre Hasankeyf’te artık yaşamak istemeyenler ya da buna mecbur bırakılanlar da var. 80-100 aile yaşadıkları yeri bırakarak çevre illere göçmüş. Bir sonraki durağımız Diyarbakır’a taşınan ve burada bir market işleten Murat Tekin gibi…

Tekin, İskan Kanunu’na göre aile vasfı taşımadığı için, konut sahibi olamayanlardan. Yeni Hasankeyf’te kalmak isteseler bile başlarını sokacak bir evleri olmadığı için ayrılmak zorunda kalmışlar. Ticari faaliyet de yapıyormuş Tekin, yıllardır vergisini verdiği dükkanına karşılık, konut hakkı olmadığı için dükkan da alamamış.

Murat Tekin.

Yasal süreyi kaçırdıkları için dava yoluyla da haklarını arayamayınca, göç yolları görünmüş onlara. Şunları anlatıyor Tekin:

“İskan Kanunu’na göre, evli ve dul olanlara ev tahsisi yapıldı. Anne baba ikisi de vefat etmişse ya da iki kardeş bekarsa o şekilde de hak sahibi olabiliyorsunuz. Ancak tek çocuksan, anne baba vefat etmişse bile konut hakkınız yok. Benim annem şu an sağ. Bir kardeşim vardı, 20 yaşında rahmetli oldu. O dönemde kardeşimle beraber annemden ayrı oturuyorum. İki kardeş olmamıza, yaşadığımız evin mülkiyeti bana ait olmasına rağmen, bekar olduğum ve annem hayatta olduğu için hak sahibi olamadım.”

Konutlarda hak sahipliği mülkiyet üzerinden değil, ikamet şartına bağlandığı; ticari işletme hakkı da konut hakkıyla bağlantılı kurgulandığı için ne evi ne de işi kalmayan Murat Tekin, geride kalanlar için şu öngörüyü yapıyor:

Suyun altında kalmaması için taşınan “şanslı” tarihi eserlerden, İmam Abdullah Türbesi gibi  bazıları yeni yapılan TOKİ konutlarının hemen yanındaki Kültürel Park Alanı’na  yerleştirildi.

“Hak sahibi olabilenler arasında ticari faaliyetini sürdürüp kendine yetebilecek bir geliri yaratabilenler kalıyor. Turizm ve uluslararası yol şu anda sekteye uğramış durumda. Zamana ihtiyaç var, ama o zaman zarfında insanlar ne yapacak, yanıtlaması zor soru. Devletin yatırım yapması gerekiyor..”

Son soru, hala Hasankeyf’te yaşayan ailesini görmeye gittiğinde ne hissettiği üzerine:

“Hasankeyf sulara gömülmesin diye çok mücadele verildi, çok uğraşıldı, ama mücadelemiz ya görmezden gelindi ya da manipüle edildi. 2014 yerel seçimlerinde de böylesi kozmopolit bir yerde, Ilısu Barajı karşıtlığını ilk madde olarak belirleyen BDP, tarihte görülmemiş oranda oy aldı. Bu bir referandumdu, ama bu da görmezden gelindi. Özellikle yerel medya barajın yanında yer alınca sesimiz duyulmaz oldu. Devlet, AB’den kredi desteği isterken yönlendirilmiş, kent dışından insanları kattıkları anketlerle, AB halkın baraj istediğini duyurdu, desteğe gelenler, yöre halkını katmadan birer basın açıklaması yapıp gittiler. Kimsenin gücü barajı durdurmaya yetmediğinde de suçlu biz olduk.

Şu anda artık olan oldu, bir kabullenilmişlik var. Bundan sonra yeni Hasankeyf’i nasıl yaşanır bir hale getiririz, onun üzerine düşünmek lazım. Kent gitti ama Kalebaşımız var elimizde. Bölge doğa turizmine de çok uygun. Bunların üzerine düşmek lazım.

Yaşlılarımızı, çocuklarımızı çok kötü etkiledi bu süreç. Yaşlılar, yeni Hasankeyf’e dayanamadıkları için teker teker vefat etmeye başladı. Hastalananlar çok. Onlara ve çocuklara psikoterapi ve destek gerekiyor.”

Ilısu’nun tek kurbanı Hasankeyf değil

Ilısu Barajı’nın etkilediği tek yer Hasankeyf değil. İlk yerleşimlerin Neolitik döneme kadar ulaştığı Yukarı Dicle olarak anılan bölge sınırları içinde yer alan Siirt, Diyarbakır, Mardin ve Şırnak’a bağlı çok sayıda köy ve mezra da suya gömüldü, insanlar göçtü, bir kısmı aylarca çadırlarda, elektrik ve su olmadan hayat mücadelesi verdi. (LİNK LİNK) Hayvancılık yapılan alanlar daraldı, bölgeye has nar, üzüm, incir gibi birçok meyvenin yetiştirildiği, kökleri 15’inci yüzyıla uzanan Salahiye Bahçeleri yok oldu. Sadece yaşamlar, evler, her biri hazine değerindeki kültür ve tarih varlığı değil, atalarının mezarları bile suya yazıldı.

Baraj gölü 313 kilometrekareyi kaplayacak, Dicle Nehri’yle birlikte tam dolduğunda 400 kilometrekarelik bir suni göl oluşacak. 305 ‘Önemli Doğa Alanı’ndan beşine sahip Dicle Vadisi’nin bütün ekolojik dengesini ve habitatını değiştirecek.

Batman Valiliği’nin hazırladığı ve “Mezopotamya’nın kalbinde sayısız medeniyetin kurulduğu yer, Anadolu’da tarihin başladığı şehir, 12 bin yaşında kadim kent Hasankeyf” cümleleriyle paylaşılan tanıtım filmine göre ise, bu kadim topraklarda “yeni bir tarih” yazılacak. Söz konusu yeni tarih ve talihin nasıl olacağını, biraz geriye bakarak öngörmek zor değil. 60’lardan beri artan, 90’larda zirve yapan ve halen sürdürülen bölgeye yönelik yalnızlaştırma, hafızasızlaştırma, tek tipleştirme politikalarının bir parçası olarak hem fiziksel hem de moral olarak inşa edilen; doğal düzeni bozarak tüm canlılığın yok olması pahasına yerinden etme, göçertme anlayışını iyi tanıyor bölge halkı. Hasankeyfli şimdilerde suskun, ama toplumsal hafıza; bir gün yeniden canlanmak üzere yerli yerinde duruyor.

Son söz Murat Tekin’in olsun: “Onca mücadelenin ardından, barajı yapmak isteyenler ve savunanlar kazandıklarını sanıyorlar. Sonuçta baraj inşa edildi, Hasankeyf sular altında kaldı. Ama aslında kaybettiler. Tarih onları affetmeyecek. Yıllar sonra torunları onlardan utanacak. 50 yıl sonra Hasankeyf ne zaman sular altında kaldı denildiğinde, Erdoğan hükümeti denecek. Onlar kaybetti, onlarla birlikte bütün dünya halkları kaybetti.”