Editörün SeçtikleriKentManşetYerelYeşil Gazete Doğu'da

[Yeşil Gazete Doğu’da-13] Eski Mardin’e yeni çehre: Süryani ‘turizmi’

Haber-İzlenim Dizisi: Alev KARAKARTAL

*

Yeni şehir’den Mazıdağı’na çıktıktan sonra, Mardin’deki ya da yerlilerinin deyimiyle “Merdin”deki son günümüzde artık Eski Şehir’i, biraz da derdini tasasını bilen gözlerle ziyaret etme zamanı.

Cilalı taş devrinden bu yana yerleşim var Mardin’de ama en parlak dönemini kente adını kazıyan Artuklu hakimiyetinde yaşamış. Yerleşik Kürt, Sünni Arap, Türk, sayıları çok azalsa da Süryani, Ezidi ve Ermeni nüfusuyla Türkiye’nin en renkli, en kozmopolit kenti ünvanını rahatlıkla alabilecek kent,  bire bin veren Mezopotamya Ovası’nın, ziyaret edenlerin deyişiyle “Mezopotamya Denizi”nin hemen kıyısında, Suriye ile sınırdaş. Tıpkı Van ve Tatvanlıların Van Gölü’ne “Van denizi” demeleri gibi, uçsuz bucaksız Mezopotamya Ovası’na da “deniz” denmesinin nedenini anlamak için bir gece, küçük yerleşimlerin soluk ışıkları dışında koyu karanlığa bürünmüş ovayı ve karşı “kıyı”daki Suriye topraklarını, demli bir çay eşliğinde izlemek gerek.

İlk durağımız Yeni Şehir’den yukarıya, dağa doğru katman katman uzanan, eski kentin tek ve kalabalık ana caddesi. Ve kesinlikle yanlış zaman! Hem “kültür turizmi” dönemine denk geldiğimizden otobüslerle kente yığılan, çoğu “yerli” turistleri dar caddede yarıp yürümenin imkansızlığı hem de bir bürokratın ziyareti yüzünden kaldırımların dahil, birbirinden lüks araçlarla doldurulması ve adım atacak alan kalmaması yüzünden.

Mardin, sadece kara kışın ve aşırı sıcakların hüküm sürdüğü kısa dönemlerin dışında, gezginlerin hep söylediği gibi “zamanın durduğu bir yer” değil epeydir. Aşırı “turizm baskısı”nı geceleyecek bir otel odası bulamamamızdan hissetmiştik ama insanın gözüyle görmesi bir başka: Bir yandan İstanbul’un iş çıkışlarını andıran trafiği, araçların bitmeyen kornaları, yol verme kavgaları yaşanırken, öte yanda sıralı küçük, butik otellerden dışarıya taşan “sıra gecesi” nağmelerine eşlik eden ve sokaklara taşan halay kuyrukları, sayamadığımız kadar çok “Süryani şarapçı”larının içinde, önünde şarap tatmak isteyenlerin kuyruğuna karışıyor.

Süryani şarabı furyası

Keşmekeşin ortasında biraz da sersemlemişken, cadde üzerinde sıra sıra dizilen bu kadar çok Süryani şarapçısının olması ayrıca şaşırtıyor bizi.  Geri dönenler olduğunu biliyoruz elbette ama bu kentte bu kadar çok Süryani var mı ve hepsi de şarapçılık mı yapıyor? Sormasak olmaz. Görece tenha birini seçip içeri dalıyoruz. Ninova Şarapçılık’a. Şansımıza sahibi bir Süryani aile. Cesur Bayduğ’a doğrudan soruyoruz: Bu şarapçı dükkanlarının hepsi gerçekten de Süryani ailelere mi ait? Süryanilerin hepsi şarapçılık mı yapıyor? Ve nedir bu Süryani şarapçılığının sırrı?

Tahmin ettiğimiz gibi, şarapçıların değil hepsi, çoğunluğu bile Süryani değilmiş. Ancak birkaç aile.

Mezopotamya Ovası, sadece tarımsal ürünlere değil, asma bahçelerine ve bağlara da ev sahipliği yapıyor bin yıllardır. Vitis, Vinifera olarak geçen ve şarap yapımında kullanılan asmaların yedi bin yıl öncesine ait kalıntıları, Ova’nın kuzeyindeki Turabdin bölgesinde üzüm yetiştirildiğini ortaya çıkardı uzak olmayan bir tarihte. Sümer Destanı Gılgamış’a bile konu olan ve Lübnan, Suriye, Filistin gibi bölgelere de yayılan bağcılığa, kökenleri MÖ 4 bin yılına dayanan Süryaniler sahip çıkmış ve şarapçılığın Anadolu’dan Yunanistan’a kadar yayılmasında büyük katkı sağlamış.

İnancına bağlı bir toplum olan Süryanilerin kültüründe şarap önemli bir yer tutuyor. Hıristiyanlığın bölgede yayılmasıyla birlikte her manastıra bağlı Süryani çiftçiler, din görevlilerin teşvikiyle üzüm üretiyor. Üzümler, hem kiliselerin hem de halkın kendilerine ait yapım atölyelerinde şarap haline getirilip bir kısmı kendi tüketimleri ve kiliselerdeki ayinler bir kısmı da misafirleri için ayrılıyor, her ev birkaç şişe de dahil oldukları kiliseye/manastıra veriliyormuş.

Cesur Bayduğ, bizi meseleye daha hakim, şimdi çarşıda kuyumculuk yapan dayısı Süheyl Özberk‘e yönlendiriyor ama şarapçılık hakkında birkaç cümlesi var elbette:

“Süryani şarabının diğerlerinden farkı en başta kullandığımız üzümlerden kaynaklanır. Her yıl hangi üzümden iyi hasat alırsak onu kullanırız, ama genelde siyah üzüm kullanırız. Son yıllarda beyaz şarap talebi de olduğu için ürünler çeşitlendi, Mazron dediğimiz beyaz üzümü karıştırarak beyaz-pembe şaraplar da yapılıyor artık, ama Süryani şarabı asıl olarak kırmızı şaraptır. Bizim üretimlerimize ek olarak Diyarbakır ve Elazığ’dan da Boğazkere, Öküzgözü üzümlerini de alıp karışım haline getiririz.”

Süryani şarabının en büyük özelliği, atadan  kalma yöntemlerle ve herhangi bir kimyasal veya koruyucu madde kullanılmadan üretilmesi. Bu nedenle de “taze şarap” olarak içiliyor, yıllandırmaya uygun değil. Her evin, her ailenin şarabı ise kendine özgü. Tatlı bir şarap olan Süryani şarabı için genellikle tarçın ve kavun, armut gibi meyveler de kullanılıyor. Kullanılan meyveye göre de şarabın içeriği ve içim deneyimi değişiyor.

Kendi üretim tesislerini kurduklarını anlatan Bayduğ, caddedeki sayılamayacak kadar çok şarapçının aynı üretim teknikleriyle iş yapıp yapmadığı sorumuzu yanıtlamamayı tercih ediyor.

‘En büyük Süryani kenti İstanbul’

O halde bizi yönlendirdiği dayısı, kuyumcu Süheyl Özberk’i ziyaret zamanı. Küçük kuyumcu dükkanında, gencecik çırağı Emir’le çalışırken buluyoruz onu. Kent merkezinde yaklaşık 100, köylerde ise 500 Süryani aile olduğunu söylüyor Özberk. En büyük “Süryani kenti” ise, 3 bin aileyle İstanbul. Nedenini sormuyoruz.

Süheyl Özberk.

Süryani ailelerin geçmişten bu yana, Ova’daki tarım faaliyetlerinin dışında kentte terzilik, dokumacılık, marangozluk, dericilik ve berberlik gibi esnaflıkla uğraştığını, şarapçılığın ise gelir getirici bir iş olmaktan ziyade, komünite içi bir gelenek olduğunu anlatıyor. Yalnızca 10-15 yıldır dışarıya şarap satıyorlar, ticaretini yapıyorlarmış. O da talep olduğu için.

Caddedeki şarap dükkanlarının ağırlıklı bölümünün Süryanilere değil, “Süryani şarabı” furyasını fırsat bilenlere ait olduğunu Özberk de doğruluyor. “İsim hakkını almak hiç aklımıza gelmedi” diyor, “İşlerin bu noktaya varacağını da öngöremedik. Bize, aslında sadece kendimiz, misafirlerimiz ve kilisemiz için şarap üretmek yetiyordu. Artık bu saatten sonra da müdahale edecek halimiz yok.”

Ama kendi yaptıkları şarap ve likörlerin “bir başka” olduğunu da övünerek eklemeyi ihmal etmiyor. Bize kahvenin yanında ikram ettiği, kendi evlerinde yapılmış likörü tadarken hak vermemek elde değil.

Tek tip işlerleri teftişe hazır

Eski Mardin’in ana caddesindeki 700’e yakın işyerinin dış cepheleri ve görünümü, birkaç yıl önce kentin UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne kabul edilmesi amacıyla AB fonu alarak “dönüştürülmüş” ve tek tip hale getirilmiş. Vitrin, kepenk, tente ve tabelalar artık  bir örnek. Bu kadar “aynılık” iyi bir şey mi emin değiliz, ama Özberk hem bundan hem de çarşıdaki aşırı kalabalıktan memnun görünüyor. Uzunca bir süre, operasyonlar ve çatışmalar nedeniyle boş kalan caddelerin şimdilerde dolup taşması sadece onu değil, diğer esnafı da sevindirmiş. Zaten kısa olan turizm sezonunu en iyi şekilde kapatma telaşındalar.

Zanaati olan kuyumculuk ise caddenin baharatçılarla beraber diğer ana teması. “Burası ve Midyat, altın ve gümüş işçiliği, özellikle de telkari işlemesinin beşiğidir, ama artık İstanbul, Maraş ve Antep’de imalat daha fazla” bilgilerini veriyor Özberk. Zira Mardin’de atölyeler her geçen gün azalmış. Eskiden her dükkanın kendi atölyesi varken, artık biraz da fabrikasyona dönmüşler. Zaten çırak bulmak da eskisine nazaran çok daha zor oluyormuş.

Kuyumcu çırağı Emir.

Dükkanda, ustasının yanında sessizce çalışan Kürt çırak Emir’in söyledikleri de doğruluyor onu. Sadece yaz döneminde harçlığını çıkarmak için çıraklık yaptığını, ama bu mesleği sürdürmek istemediğini söylüyor dürüstçe Emir. Yine de ekliyor. “Ama bir altın bileziğim olacak şimdi, belki bir gün işime yarar.”

16 yüzyıllık Deyrulzafaran’ın ziyaretçilerle sınavı

Kentteki 10-15 kilisenin dokuzu da; Mor Sobo Kilisesi, Meryem Ana Kilisesi (Yoldath Aloho), Deyrulzafaran Manastırı, Mor Gabriel Manastırı, Mor Abai Manastırı, Mor Loozor Manastırı, Mor Yakup Manastırı, Mor Quryaqos Kilisesi ve Mor Azozo Kilisesi UNESCO’nun Dünya Mirası Geçici Listesi’ne kabul edildi geçen aylarda. Hem Süryanilerin hem kent halkının en büyük beklentisi, bu dini merkezlerin daimi listeye de kabul edilmesi. Böylece hem korunacaklarını hem de turizme daha fazla katkı sağlayacaklarını umuyorlar.

Ancak Eski Kent’te en çok ziyaret edilen tarihi Deyrulzafaran Manastırı’nda bizzat rehberlik yapan Simon Çepe’nin anlatacakları var. Kapıya yığılan kalabalığın arasından bu kez gazeteci kimliğimize itibar eden görevli sayesinde kolaylıkla girdiğimiz manastırda, kalabalık gruplara bu kadim ibadet yerinin tarihçesini anlatıp geleneklerini ve kendileri için önemli alanları gösteriyor Çepe. Uzun zamandır bu manastırda yaşıyor, bu nedenle de konusuna çok hakim, ama selfiler, grup fotoğrafı telaşesi arasında sesini duyurabilmesi hiç kolay olmuyor.

Simon Çepe.

Deyrulzafaran Manastırı tarihi 5’inci yüzyıla kadar uzanan eski Süryani Patrikhanesi de aynı zamanda. Farklı zamanlarda yapılan eklentilerle 18. yüzyılda bugünkü görüntüsüne kavuşmuş. Manastır, tam olarak tarihi bilinmeyen ama Mardin’in kuruluşuyla yaşıt olduğu düşünülen bir güneş tapınağının üzerine kurulmuş. 15. yüzyıldan itibaren, etrafında yetişen safran bitkisi sebebiyle Zafaran/Safran adını almış. Patrikliğe bağlı 20 metropolit merkezinin dördü Türkiye’de olsa da Patriklik 1960’lı yıllarda önce Suriye’ye sonra da Lübnan’a taşındı.

Deyrulzafaran’ın “insansız” hali.

Çepe, daha önce bu muhteşem yapının ibadet edilen bölümlerinin, rahiplerin odalarının ve üst taraflarının da ziyarete açık olduğunu, ziyaretçilerin her bölümü görüp kendi kültürlerini anlamaları için bunun önemli olduğunu düşündüklerini anlatıyor. Artık sadece giriş katı, o da belirli bazı bölgeleri açık. Söylediğine göre, kutsal saydıkları eşyayı alıp götürenler, yerlerini değiştirenler, kendilerinin yılda sadece birkaç kez, o da önemli törenlerde kullandıkları binlerce yıllık mobilyalara oturup fotoğraf çektirenler, onları kendileri göre doğru açıya getirmek için oraya buraya çekiştirenler, ibadet sırasında kiliseye girip gürültü yapanlar, video çekenler artınca hem ziyaret edilen bölümleri hem de saatleri kısıtlamaya karar vermişler.

Zira, burası bir müze değil, içinde yaşanılan, hayat olan bir yapı. Ziyaretçiler, ev sahibinin huzurunu kaçırdığının pek farkında olmayınca yapacak fazla bir şey kalmıyor.

Simon Çebe’nin dikkat çektiği başka bir önemli konu da Süryani cemaatin Mardin’deki gündelik hayatıyla ilgili. Manastırı gezdirirken boynunda bulunan haçı kaldırıp göstererek, “Ben bu haçla aşağıda rahatlıkla gezemem mesela” diyor. Manastırdan çıktığında haçı gömleğinin altına saklıyormuş, çünkü saldırıya uğrayan çok kişi olmuş bu nedenle. Sadece insanlar değil, dini binaların da hedef olduğunu söylüyor. Kendi manastırlarının duvarlarına defalarca boyalarla “nefret içerikli” yazılar yazılmış, binlerce yıllık taşlar kırılmış, zarar verilmiş.

Geçen yıl, Nusaybin’deki, halen arkeolojik kazıların devam ettiği  Mor Yakup Manastırı’nın duvarlarına sprey boyayla küfürler ve Kuran ayetleri yazıldığını biz de hatırlıyoruz konuşurken. Turabdin’deki Mor Efrem Manastırı’na yapılan saldırıları da. Üstelik 1. Derece Tarihi Eser kapsamındaki bu mekanın hemen bitişiğine katlı betonarme bir de otopark yapılmaya çalışılıyor. Bunun manastıra zarar vereceği bilinerek…

Mor Yakup Manastırı Rahibi Sefer Bileçen, “terör örgütüne üye olmamakla birlikte, teröristlere yardım ve yataklık”tan gözaltına alındı. Davası halen sürüyor.

Çebe, Yeni Şehir’deki bazı Süryani ibadet yerlerinin daha “korunmasız” oldukları için saldırıya daha açık olduklarını, sürekli yenileriyle karşı karşıya geldiklerini anlatıyor.

Tuhaf şekilde kişilere ait kilise ve manastırların satılığa çıkarılması ve Süryani cemaatinin alamayacağı yüksek meblağlar istenmesi de Mardinli Süryanilerin bir başka kalp ağrısı. “Alan da otel, işletme yapmak üzere alıyor, zaten sayısı giderek azalan, kaçak kazılarla harap edilen dini mekanlarımız bir bir yok oluyor” diyorlar.

Diaspora hala temkinli

Son dönemlerde, özellikle 90’lı yıllardaki çatışmalı ortamın ardından Diaspora’ya dağılan Süryanilerin bir kısmı köylerine dönmeye başladı. Ancak manastır rahiplerine ve çalışanlarına yönelik hala “terör örgütü üyeliği” veya “yardım yatak”tan gözaltına almak gibi uygulamalar, Süryani-Keldani cinayetlerinin faillerinin bir türlü bulunamaması, manastır ve kiliselere yapılan saldırıların devam etmesi, özellikle de 2018’de tapusu geri verilse de Mor Gabriel Manastırı’nın topraklarının bir kısmının bir kısmının ise Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilmesi gibi pek çok ayrımcı uygulama isteyenin bile gözünü  korkutmuş durumda, bu nedenle dönüşler istenilen ölçüde değil.

Zaten destek de alamıyorlarmış. Hazreti İsa’nın da dahil olduğu Aramilerin torunları, bölgenin en eski yerleşimcileri olan bu halk, köylerini kendileri yeniden inşa etmek zorunda kalıyorlar, altyapıyı bile kendileri yapıyorlarmış. Bu da her şeyi bir kat daha zorlaştırıyor.

Kalenin eteklerindeki yamaçlardan Ova’ya doğru setler halinde inen, sarı küfeki taşından, motiflerle süslü evlerin, birbirine Abbara denilen tünellerle bağlı dar sokakların  arasındayız. Daracık sokaklara araç girmediği için her türlü taşımanın yapıldığı eşekler tek tük, birkaç at ise turistlerin hizmetinde.

Hemen altlarındaki hercü merce, gürültü ve sokaklarında gezip sürekli fotoğraflarını çekmeye çalışan insanlardan sıkılmış gibiler ancak her aileden birkaç kişinin turizm sektöründe çalışıyor olması ve “basın”a şikayet etmenin sonuçlarını öngöremediklerinden olsa gerek, pek konuşmak istemiyorlar.

Kuraklıkla mücadele eden Mezopotamya Ovası, çevre, su ve hava kirliğiliği, Ova’ya doğru uzanan çarpık ve aşırı yapılaşmanın hüküm sürdüğü Yeni Şehir, altyapı sorunları, aşırı turizm baskısıyla baş etmeye çalışan Eski Şehir’e rağmen rengarenk çarşıları, baharat kokuları, şarapları ve binlerce yıllık kadim kültürü ile halen küçük bir mücevher gibi… Yeter ki pamuklara sarılarak korunup kollanması gereken bu olağanüstü kentin kıymeti bilinsin, bilenin sözü dinlensin.

Bütün derdine tasasına rağmen büyüleyici Mardin’e veda zamanı. Yolumuz, bölgenin bir başka tarihi yerleşim yeri; Urfa‘ya doğru…