Editörün SeçtikleriManşetYerelYeşil Gazete Doğu'da

[Yeşil Gazete Doğu’da -9 ] Dicle Havzası baraj ve ‘proje’ yorgunu

Diyarbakır’daki ikinci günümüzde Mezopotamya Ekoloji Hareketi aktivisti Vahap Işıklı ve TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Başkanı Abdüssamet Uçaman’a konuk oluyoruz. Her ikisinin de dikkat çektiği konuların başında Dicle Havzası projeleri, kuraklık ve bölgedeki baraj yoğunluğu geliyor. Dicle Üniversitesi, Biyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ahmet Kılıç’ın, su tasarrufu için barajların zorunlu olduğu görüşünün aksine,  iki isim de Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu saran barajların ne kuraklığa ne de iklim değişikliğine çözüm olmayacağı gibi, arkasında başka hesaplar olduğu kanısında.

Bir öğleden sonra Hevsel Bahçeleri’nin hemen üzerindeki bir çay bahçesinde buluştuğumuz Vahap Işıklı’ya ilk sorumuz doğal olarak Hevsel ve ağır ağır akan Dicle üzerine. O da aynen Dicle gibi ağır, milat olarak aldığı 2014’ten bu yana yaşadıklarını anlatıyor:

“Buradaki mesele 2014’te başladı. Bir yandan Dicle Üniversitesi alanındaki ağaç kesimine karşı mücadelemizi kutlarken, öte yandan Hevsel Bahçeleri’nin kültürel peyzaj alanı olarak UNESCO’ya kaydedilmesine sevinmiştik. 2016’da burasının özel proje alanı olduğu ilan edildi. Projenin içinde bisiklet yolu, yapılaşmalar vardı. Hemen ardından On gözlü Köprü’nün iki yanına, nehir boyunca kafeler inşa edildi. 1095 metrekare yeşil alan yok edildi. Dönemin valisi bize ‘1095 metrekare yeşili yok ettik ama başka yerde o açığı kapatırız’ dedi.

Nefes alamadan nehir kıyısından Hantepe Karakolu’na kadar sulama kanalı açılması planı gündeme geldi. Sonunda iptal oldu ama olana kadar nehri ve çevreyi kirlettiler, betona boğdular, balık ölümleri başladı. Aynı dönemde Hevsel’i Millet Bahçesi’ne çevirme niyetleri de dillendirilmeye başladı.

Vahap Işıklı.

2019’a gelindiğinde bir Dicle Havzası Projesi ortaya çıktı. On Gözlü Köprü’nün hemen üzerindeki küçük camiinin inşaatı o döneme rastlar. Yine çevre tahribatı oluştu, açılan davada Bölge Mahkemesi’nin ret kararı vermesine rağmen, olan olmuştu. Camii açıldı.”

Doldurma ve imara açma planları yapılan Dicle’nin statüsü de yok

Durmadan gündeme getirilen yeni “projelerle” hem nehre hem Hevsel’e hem de genel olarak kente zarar verildiğini söyleyen Işıklı, Dicle ve havzasının, zaten geçmişten gelen yapılaşma gibi pek çok sorunla boğuştuğunu hatırlatıyor.

“On Gözlü Köprü’yü görüyor musunuz? Oradan başlayıp Hevsel’i boydan boya içinden geçen kum ocakları, üzerindeki petrol rafinerileri, taş ocakları, sazlıkların molozlarla doldurulması, nehrin üzerine yapılan sıra sıra barajlar yüzünden suyun azalması… Uzar gider böyle.

Dicle’yi doldurup üzerine inşaat yaptıklarını biliyor musunuz mesela? Özel bir şirketin 600 hektarlık bir alanda, büyük bir düğün salonu yapıp, küçük bir alışveriş merkezi, oturma grupları falan koymaya kalkmıştı. Sonra bu projenin iptal edildiği açıklandı, ama akıllarda hep böyle şeyler var. O olmadı ama az ileride bir düğün salonu inşaatı sürüyor. Daha geçenlerde, bir kişinin 10 kuşunu barındırmak ve eğitmek için nehrin üzerinde bir yere yaptığı derme çatma kuş kafesini, ‘Burası UNESCO’nun korumasında, çivi dahi çakamazsınız’ diye iptal etmişlerdi, ancak düğün salonu oluyor.”

Bütün bunların en başındaki neden ise nehrin bir kısmının “nehir kapsamı dışına” alınması.

Deniz, doğal ve suni göller ve akarsularda kıyı kenar çizgisinin tespiti, kıyıların kullanılması ve korunması ile kıyılarda doldurma ve kurutma yolu ile kazanılan alanlarda deniz ve göllerin kıyılarının devamı niteliğinde olan sahil şeritlerinde planlama ve uygulama esaslarının belirlenmesi amacıyla 30.08.1990 tarih 20594 sayılı Resmî Gazete’de “Kıyı Kanunun Uygulanmasına Dair Yönetmelik” çıkarıldı. Bu yönetmelikle “Dicle nehri; ana kolunun Bismil ilçesi ile Türkiye-Suriye-Irak sınırı arasındaki kesimi” olarak tanımlandı. Böylece de Dicle Barajı ile Bismil İlçesi arasındaki kesim, yani Diyarbakır kent merkezinden geçen bölümü de kapsayan kısmı ile Dicle Nehri’nin ana kolları olan Batman, Garzan, Botan çayları “nehir kapsamı” dışına alındı. Gerekçe ise üzerindeki HES ve barajlardan dolayı nehrin debisinin düşmesi olarak açıklandı.

Yönetmeliğin hemen ardından Dicle’nin yaklaşık 60 kilometrelik bölümü  Kıyı Koruma Muhafaza Kanunu’nun dışına çıkarıldı, hiçbir nehirde izin verilmeyen kıyı kenar çizgisine 50 metre mesafeye kadar yapı inşa edilmesine, korunmasız ve gelişigüzel yerleşim ve kullanıma, kum ocaklarının açılmasına açık hale geldi. O kadar ki çoğu kaçak sayısız kafenin suya sıfır halde sıra sıra kurulmasına cevaz verildi, hatta bunlar valilik ve belediye eliyle ruhsatlandırıldı.

Işıklı, nehrin sadece Kıyı Koruma Kanunu değil, suyun debisi azaldığı için, çok uygun olmasına karşın Ramsar Anlaşması’nın kapsamına da alınmadığını hatırlatıyor. Tam adı Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme olan Ramsar, sulak alanların korunması ve sürdürülebilir kullanımı sağlamayı amaçlıyor. Türkiye’nin 1994’te imzaladığı sözleşmeye Dicle’nin de dahil olması için Işıklı’nın da dahil olduğu Hevsel Korumu Platformu üyeleri, geçen yıl nisan ayında Diyarbakır’a gelmesi beklenen UNESCO heyetine başvuru yapmayı planlıyormuş ancak pandemi nedeniyle ziyaret ertelenmiş. Örgütün devletler üstü olmadığına ve mekanizmaların çok ağır işlediğine dikkat çeken Vahap Işıklı, devletlerin kurduğu bir platformla çalışmanın güç olduğunu, zira devletlerarası çıkarların işin içine girdiğini söylüyor.

 İklim değişikliği ve su politikası 

Hevsel Bahçeleri’nde tarım faaliyeti, tüm Türkiye ile eşzamanlı olarak büyük zarar görmüş.

Işıklı bu yıl ekilen ürünün yüzde 80’inde hasat yapılamadığını anlatıyor. Köylüler, 1000 dönüm için 200 bin tl elektrik parası vermelerine rağmen buğday başaklarının boş çıktığından yakınıyormuş onlara. Nehir boyunca dizilmiş baraj ve HES’lerin de var olan kuraklığın sonuçlarını ağırlaştırıyor ona göre. Kent kayyım yönetimine geçmeden önce belediye ile çiftçiler için bir pazar yeri açılması ve kooperatif yöntemiyle ürünlerini satmaları için bir girişimde bulunmuşlar, anck kayyım gelince bu proje de rafa kalkmış: “Zaten artık çiftçi de ürün alamıyor, neyi satacak ki?”

Abdüssamet Uçaman.

Sadece Hevsel’de değil, tüm bölgede yaşanan kuraklığın nedenleri ve etkilerine ilişkin ZMO Diyarbakır Şube Başkanı Abbüssamet Uçaman da bölgede antik dönemlerde yaşanan kuraklıkla şimdiki arasındaki farka, barajlarla bağlantı kurarak dikkat çekiyor:

“Son dönemde yaşadığımız kuraklıkta iklim değişikliğinin etkisi var elbette, o büyük resmin bir parçası. Bölgemizde M.Ö 600’lerde, Asurlular döneminde, Mısır’da, Hititler zamanında büyük kuraklıkların yaşandığı, su ve ürün azlığı nedeniyle toplumsal yapının da karmaşa içine düştüğü dönemleri biliyoruz. Kutsal kitaplarda da geçer kurak dönemler. Ancak bunlar ekstrem durumlardı ve  bölgenin bir bölümüne, diyelim yüzde 40’ına zarar verirdi. Yaşayan herkes kıtlık çekmezdi.  Şimdi ek bir sorunumuz var, o da bölgedeki çok sayıda barajın klimatoloji üzerindeki etkisi. Çok daha dar alanlardaki mikroklima oluşturan barajlar, söylenenin aksine genel olarak tüm sahayı kurutacak bir duruma dönüşüyor.

Üstüne zaten azalan yağış, artık toprağı tava getirmiyor, yeşerecek bir ortam oluşturmuyor. Belli miktarda bir suyu çekip toprak üzerinde kaymak tabakası oluşturduktan sonra akıp gidiyor, zemine inmiyor. Kurak kalan bölge bitki kök sistemi de belli bir yerden sonra aksıyor. Yüzeyde kaldığı için de tüm hastalıklara açık hale geliyor.

Uçaman bölgede yeni yeni yapılmaya başlanan yeraltı barajlarının da dramatik bir fark yarattığını söylüyor: “Her yerde mantar gibi türüyorlar. Bölgede üç tanesi yapıldı, bu yılki stratejik planlamalarda 50’ye yakın yeraltı barajının da planlandığını biliyoruz. Bu yeraltı sularına büyük zarar verecek.”

‘Güvenlik barajları’

Ama sorun sadece yeni yeni kurulmaya başlanan yeraltı barajları değil ona göre, yerin üzerindekilerde de niyet farklı:

“Dicle üzerinde sıralanmış büyük barajların yanı sıra “güvenlik barajı” diye bir şey var hayatımızda. Sulama deseniz değil, hidroelektrik deseniz değil. Her yerde mantar gibi biten barajları önceden anlamlandıramıyorduk ama sonra gördük ki birileri ‘güvenlik barajı’ndan bahsetmeye başladı.

Burada bir parantez açıp “güvenlik barajı” nedir anlatmak gerek.

Güvenlik barajı kavramı Türkiye’nin gündemine ilk kez 2019’da girdi. Türkiye devletinin Irak sınırında, PKK’lilerin ülkeye girmesini engellemek amacıyla, Şırnak ve Hakkari’de inşa ettiği bir dizi baraj; Devlet Su İşleri’nin 2007 yılı faaliyet raporunda da aynı isimle ifade edildi; sonra bu tanımdan vazgeçildi: “2007 yılında yatırım programına etüt-proe kapsamında sınır güvenliği sebebiyle alınan Su Şişirme Bentleri adı altında 11 adet barajın kati proje yapımı ihale edilmiştir.”

Bildiğimiz ardında su depolanan ve baraj bitiminde debisi düşse de suyun yoluna devam ettiği barajlara pek benzemeyen güvenlik barajlarının en önemli özelliği, uzun bir baraj silsilesi oluşturması. Yani suyun önüne çekilen setin hemen ardına yeni bir baraj daha yapılıyor. Sonra onun ardına bir tane daha. Böyle olunca da suyun akışı tamamen engelleniyor. Bölgedeki STK’ler bu barajların mekanları ve dolayısıyla buralarda yaşayan insan ve hayvan hayatını parçaladığını, toplumsal hafızayı yok etmeyi amaçladığını, bir göç ve mülksüzleştirme politikası olduğunu söylüyor. Bu açıdan Hasankeyf’i su altında bırakan Ilısu Barajı da aynı kapsamda görülüyor.

Fırat ve Dicle ile yan kolların üzerinde sayısı tam açıklanmayan çok sayıda güvenlik barajının kurulduğunu belirten Uçaman, bu barajların göç ve parçalanma yaratmasının yanı sıra önemli ekolojik sorunlara da yol açtığını kaydediyor:

“Bir bölgede barajın inşa edilmesiyle birlikte ciddi bir nem oranı oluşur. Buna bağlı olarak habitatın yaşam pratikleri de değişir. Örneğin, Akdeniz sineğinin yaşam alanı normalde Armani bölgesi değildir, orada tutunamaz. Ancak baraj dolasıyıyla oluşan nemden kaynaklı Akdeniz sineği şu an orada sert çekirdekli bitkilere büyük zarar veriyor. Bu sinek, son üç yıldır badem, ceviz, şeftali ağaçlarının neredeyse tümüne saldırdı. Çiftçi artık oradan ürün elde edemiyor. Bu dönemler Lice’de bağ dönemidir. Ergani’nin pekmezi şimdilerde çıkardı. Ama şimdi vatandaş sadece kendi geçimine yetecek kadar yapabiliyor. Bunların baraj ve oluşan nem sisteminden bağımsız düşünemeyiz.”

Bu yeni nem ortamı ve su kaynaklarının barajlara yönlendirilmesinin sonuçlarından biri de faunanın farklılaşması, yerel bitkilerin bu duruma tolerasyonunun az olması nedeniyle “fungal” denilen mantarlı hastalıklara karşı daha dirençsiz olmaları Uçaman’a göre. Ayrıca su kaynağının mansap kısmının altında kalan bölgelerde suyun çıkış yerleri engellendiği için, akarsuların akışının bazı yerlerde çok azalması, bazılarında ise tamamıyla kesilmesinin, yöredeki fauna ve floranın tümünü öldürdüğünü anlatıyor. Dicle’nin suyunun yüzde 80’e düştüğünü belirten Uçaman, “Bitkinin yaşayabileceği toprak tavı; makro mikro elementlerin buluştuğu yer, bitki kök sistemi ile buluştuğu yerdir. ÇED raporları  işinin ehli olmayan kişilerin yaptığı incelemelere göre bırakılan can oradaki doğayı besleyecek potansiyeli var mı, buna bakılmıyor. Kurdundan, yabani ceylanından, küçükbaş büyükbaş hayvanlara, sucul yaşama kadar o oradaki tüm fauna yok ediliyor böylece” diyor.

Geçmişte, belli noktalarda suyun ‘şişirilip’ şehre su pompalandığını, eski geleneklerle kurulan arkların gerçekten ekolojik ve kendi ihtiyccını karşılayacak bir sistem yarattığını anlatan Abdüssamet Uçaman, “Bizde önce Toprak Su Kurumu vardı, sonra Yol Su Elektrik oldu, ardından Köy Hizmetleri oluşturuldu, en son bunlar da kapatılıp suyun idaresi İl Özel İdarelerine devredildi. Bunları da büyükşehirlere bağladılar. Eski sistemde, vatandaş zaten akarsudan ihtiyacını giderirdi, kalan yerlerdeki mevcut küçük alanlarda vatandaşın ihtiyacı kadar su verilir, belli bölgelerde küçük göletler oluşturuldu. Halen Karacadağ’da o göletlerden yaklaşık 30’u duruyor. Sistem değiştirilince o göletler de kullanılamaz hale geldi. Şimdi ise vahşi kapitalizm mantığıyla “tümünü ben alayım” anlayışı mevcut. Bunun etkilerini toprağın tuzanmasıyla, atılan tohumun bile artık yeşermemesiyle görüyoruz.”

Türkiye’de toplam 851 baraj bulunuyor. Buraya bir not düşelim: DSİ, geçen yılın son ayında, 2021 yılında 15’i bitirilmiş durumda olan 51 yeni baraj  inşa edileceğini açıkladı. Bu kapsamda özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çalışmalar çoktan başladı bile. Barajların yanı sıra, 39 gölet ve bent, 16 HES ve 150 yeraltı barajı da planda.

‘Sorun ulusaşırı, çözüm de öyle olmalı’

Toplam barajların, HES’ler ve yeraltı barajları dahil  hali 350’sinin bölgede bulunduğunu belirten Uçaman, sürekli baraj inşa etmekle sorunun çözülmediği, aksine büyüdüğü kanısında:

“Mesela çiftçiye su getirilecek denilerek GAP Projesi hayata geçirildi. Dicle’nin barajdan aşağı bölümünde, geniş su kanalları yapıldı, ama herkes yararlanıyor bir tek köylü yararlanamıyor, çünkü o su kanallarından motorla su almak ücrete tabii, o da belirli günlerde, belirli alanlar için.  Asıl amaç tarımsal sulama değil, elektrik elde etmek olduğu için çiftçinin ihtiyaçları arka plana itiliyor.  Köylü, suyu alamadığı, TEDAŞ’a da ödeme yapamadığı için bu kez suça yönelebiliyor, kanalı kırıp kendine alabiliyor vs. Öte yandan, GAP sulama sistemi içindeki Urfa’nın Harran bölgesinde vatandaş bol suyla vahşi sulama yaptığı için toprağın PH’ı yükseliyor, tuzlulaşma oluşuyor ve verim bitiyor. Yani tarım politikası, plansız yürüdüğü için her yerde yarar yerine zarara neden oluyor. “

Irak, İran, Lübnan, Suriye, Irak Kürdistan Bölgesi, Kuzeydoğu Suriye, İtalya, ABD, Şili, Birleşik Krallık ve Türkiye’den temsilcilerin katılımıyla 2019’un Nisan ayında yapılan Mezopotamya Su Forumu’nda bölge suyuna yönelik tehdit ve tehlikeler şöyle sıralanmıştı: “Aşırı su çekilmesi; sulak alanlar ve bataklıkların kurutulması; ormansızlaştırma; çok fazla sulama projeleri; yetersiz drenaj edilmiş araziler; yüzeysel pestisit ve gübre akışı; endüstri ve konutlardan gelen atık suların yetersiz veya hiç arıtılmaması sonucu oluşan kirlilik; akarsulara yaygın şekilde büyük ve üst üste yapılan küçük (HES’lı ve HES’siz) baraj ve setler; yer altı sularının artan şekilde sömürülmesi; akarsuların kanallara yönlendirilmesi; su havzaları arası su transfer sistemleri ve fosil yakıtlara dayalı iklim değişikliğinin tahribatları kaygı verici şekilde su döngülerini bozup yerel ve bölgesel düzeyde ciddi su kıtlığına neden oldular.”

Uçaman da Işıklı da saptanan sorunların artarak sürdüğünü, bunlara ilişkin ulusaşırı bir çözüm bulmak yerine, yanlış su politikalarıyla var olan meselelerin daha daha da ağırlaştığını kaydediyor.

Tohum ve bitki politikası

Kuraklık ve su stresiyle baş etmenin yollarından biri de endemik bitkilere ve tohumlara ağırlık vermek. Doğu ve Güneydoğu yolculuğumuz boyunca, yöreye yabancı ağaç dikimleri, palmiyeler, çimler ve bütüncül bir tarım politikasının eksikliği nedeniyle, köylünün kısa vadeli geliştirdiği çözümler neticesinde gelişigüzel ekilen ürünleri gördük.

Uçaman, bir zamanlar Diyarbakır’ın sahip olduğu orijinal, endemik buğdayın dirençli, dayanıklı ve verimli olduğunu hatırlatırken, şu anda büyük kısmı Rusya başta yurt dışından gelen  sertifikalı tohuma geçildiğini belirtiyor. Mahalli tohum genotip olarak kullanılıyor ve sınırlı sayıda üretilip sertifikalandırılırken, dışarıdan gelen tohum buradaki iklime adapte olamıyormuş, taşıdığı bölgeye yabancı hastalık ve zararlılarla fayda bir yana zarar da verebiliyormuş.

Üstelik iş sadece bitki tohumu almakla da kalmıyor: Yanına belirli bir funisiti, insektisiti, gübreyi alman da gerekiyor. Alınan bitki modülüne göre verilecek su önceden belirlenmiş.  Çiftçi bu paket programın bir ayağını yerine getiremediğinde, ki bu sık oluyor, ekilen bitkinin çöp olması işten bile değil:

“Kuraklık yaşadığımız şu dönemde ekilen 3 milyon dekar alandaki ürünün neredeyse yüzde 90’ını kaybettik: Şu anda mercimek fiyatları astronomik bir şekilde yüksek. Bizde üretim sekteye uğradığı için bizden tohumu alıp götüren Kanada’dan satın almak zorunda kalıyoruz. Bunun çiftçi üzerindeki olumsuz etkisi etkisi çok büyük. Bir dönüm alanda sadece buğdayın ekimi için, tarım ilacı, gübresi, yabancı otun ayıklanması, çapa vs. için yaklaşık 500 TL’yi önceden cebinden çıkarıyor. Kuraklık yüzünden yetirince verim alamayınca da kazanamadığı gibi üzerine borçlanıyor. Şu anda, tarım kooperatiflerine, bankalara, tefecilere, ilaç bayilerine borçlu olmayan çiftçi yok. Öyle olunca da ekip biçmekten vazgeçmek noktasına geliyorlar. “

Çiftçilerin bazıları da kendi çözümünü ürün desenini değiştirmekte bulmuş. Batman’dan Diyarbakır’a kadar her yerde gördüğümüz fıstık tarlalarını soruyoruz Uçaman’a.

“Burada da o geçiş var, ama çok hatalı. Fıstık, badem, ceviz, bin yıllardır kıraç alanlarda yetişir. Çok ciddi sulama istemez, biraz da toprağın kireç oranının yüksek olması gerekir. Ama şu an tarım alanlarının büyük çoğunluğu fıstık üretimine geçiyor. Urfa’da da, Karaköprü’ye kadar her yerde fıstık var.”

Sorun, ulusaşırı, bu yüzden çözümün de öyle olması gerekiyor. Abdüssamet Uçaman, Dicle ve Fırat’ın kesiştiği noktayla hemen onun alt tarafında Körfez’e dökülen alana kadar olan bölgede çok büyük bir hurmalık olduğunu, şu anda yüzde 70’nin kuraklık ve susuzluk yüzünden kuruduğunu anlatıyor:

“Suyun aşağısında debi düşmüş, oraya gidemiyor. Bu da su hakkı tartışmasını beraberinde getiriyor: Su hakkı kime ait? Defalarca su forumları yaptık ve önerilerimizi getirdik. Doğanın tümüne ait suyun vanasını, bir yerde kapatıp, başka yerde açarak sorunu çözemeziniz. Diğer ülkeleri ya da ülkenizin belli bir bölümünü terbiye etmekse amaç, bunun sonucunu bütün insanlık ve doğal yaşam öder.”

Su kullanımına ilişkin önerileri ise şöyle:

“Sulama sisteminin hem bölge halkı hem de komşu ülkelerin halkları bakımında adaletli ve hakkaniyetli bir şekilde çözülmesi ve yer altı barajlarının yapımının derhal durdurulması gerekiyor.  Yer üstünde nasıl göl, gölet, nehir varsa yer altı da aynı şekilde. Gölet bulunan alanlarda, Konya örneğinde olduğu gibi, fazla su çekiminden dolayı obruklar oluşuyor. Bu alanlarda ise yeraltı nehirleri var. Bu nehirleri yerin altında önünü kestiğinde oradaki toprak yüzeyinin, topografyanın statiği onu kaldırmaz. Birdenbire bir boşluk oluşur. Şimdiden bizim bölgemizde de küçük küçük obruklar oluştuğu haberlerini alıyoruz.

Tarımsal sulama ve elektrik için kullanılmadığından, akarsu rejimi gözetilmeden yapılan güvenlik barajlarının kuraklık ve su politikasıyla bir ilgisi yok. Tutulan mevcut su kullanılmıyor. Bunun yerine her alanda, kendi doğalında bulunan küçük göletçiklerin değerlendirilmesi ve yağış, akış doğrultusu vs. hesaplanarak yenilerinin oluşturulmasını öneriyoruz.

Suyu bir alanda tutup diğerine ulaştırmanın yerine, bu geleneksel yöntem çok daha verimli ve uygulanabilir bir yöntemdir. Bu yöntem seçildiğinde, bu göletçiklerin çevresinde hayvan popülasyonu da daha sağlıklı oluşacak, dereler, çaylar kurumayacak ve kendi akışında devam edecektir. Ekolojik dengeyi de korumuş oluruz böylece. Karacadağ’da şu an mevcut çeltik tarlalarının tümü bu göletçiklerden sulanır ve kuraklık burayı etkilemedi. Yani daha öngörülü, planlı, programlı, sahanın tümünü görebilen yeni bir sulama sistemine geçmek zorundayız. Her şey birbirine bağlı.”

Yetkililerin palmiye merakı

Kentin tek derdi kuraklık, su rejimi ve güvenlik değil. Neredeyse bütün Güneydoğu Anadolu’da olduğu gibi burada da bir anız yakma sorunu var. Alınan tüm önlemlere, çiftçiyi bilinçlendirme çalışmalarına ve verilen desteklere rağmen kenti boğan anız yangınları bitmek bilmiyor. “Neyse artık hava soğudu, bundan sonra ekme biçme olmayacaktır, yaza kadar kurtulduk” diyor Vahap Işıklı.

Ve elbette betonlaşma. Hevsel’i tepeden gören çay bahçesinin çevresini gösteriyor Işıklı: “Buranın arkasında Hz. Süleyman adına açılmış bir ziyaret yeri var. Onu yapmak için her yer betona boğuldu. Üç-dört yıl önceye kadar bu bölge tamamıyla ağaçlık alandı. Rehber olmadan girerseniz ağaçların içinden çıkamaz yolunuzu bulamazdınız. İki yıl önceye kadar biz burada doğa yürüyüşleri yapardık. Şimdi tamamen betona gömüldü, bundan sonrasının giderek artan yapılaşma olacağını öngörmek zor değil.”

Şehre kayyım atandığında, vali yardımcısı kenti palmiyelerle donatmış ama iklime ve coğrafyaya uygun bir tür olmadığından, kuruyan ağaçlar kısa sürede sökülmüş. Kentin hali hazırdaki parklarında ise yoğun bir ağaç kesimine gidilmiş. Gerekçe de parklarda uyuşturucu kullanılması. Onun yerine, Park Orman’ın adı değiştirilip 15 Temmuz Ormanı yapılmış, içine de bir cami inşa edilmiş.

Işıklı, iktidarların 90’larda bölgede başlattığı insansızlaşma politikasının bugün doğa tahribatı yoluyla sürdürüldüğü kanısında:

“Hasankeyf’te 199 köy boşaltıldı. Sarım Çayı üzerinde, Silvan Projesi kapsamında yapılan baraj ve HES’lerle üç ili içine alan Geliye Goderne’de 118 köy sular altında kaldı. Botan Çayı’nda Siirt ile Şırnak arasında kalan çay üzerine yapılan baraj ve HES’ler ile birlikte yüzlerce köy suya gömüldü, dahası da gelecek. Eğirdir Barajı için yüzlerce köy boşaltıldı, Şırnak’ın köyleri de öyle. Kars ve Van’da da durum benzer.

Aynı durum maden arama projeleri için geçerli. Diyarbakır’da çok maden yok ama petrol var. Şırnak’ta 22 alanda ‘ÇED gerekli değil’ denilerek maden arama projeleri başlattılar, kent neredeyse madene kesti. Şırnak’ın yarısı zaten kömür ocağıydı. Bölgenin tamamı taş ocakları, kum ocaklarıyla delik deşik halde zaten.

Bütün bunların sonucunda tarla, çiftlik sahibi çok sayıda insan başka kentlere göç etmek zorunda kaldı. Burada büyük ölçekte toprak sahibi olanlar, aileleriyle birlikte dışarıya kiralık işçi olarak gitmeye başladı. Bir zamanlar bütün bölgenin ana geçim kaynağı hayvancılık  da yaylalara çıkma yasağı,  artan maliyetler nedeniyle öldü.”

Diyarbakır’da da bizi karşılayan dert yumağı büyük, çözümü için iktidarın ve bölge STK’leriyle halkın reçeteleri birbirine bir hayli uzak. Ortak bir noktada buluşmak, ihtiyaçları beklentilerle örtüştürmek yakın bir gelecekte ne kadar mümkün, bunu hep birlikte yaşayarak göreceğiz.