Ana Sayfa Blog Sayfa 619

Bakırköy’de hastanede transfobik ayrımcılık: ‘Yüzünüze bakamıyorum’

Trans kadın S.A., 18 Ocak Çarşamba günü, muayene olmak için gittiği İstanbul, Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde transfobik ayrımcılığa maruz kaldı.

Kaos GL‘den Aslı Alpar‘ın aktardığına göre, hastanenin enfeksiyon bölümünde randevusu olan trans kadın S.A., kayıt açtırmak için bölümün sekreterliğine gitti. Sekretaryadaki sağlık çalışanına kayıt açtırmak istediğini söyleyen S.A. aldığı yanıtı duyamadı. Yanıtı tekrarlamasını rica eden S.A.’ya sağlık çalışanı “Tipinize bakmıyorsunuz herhalde, yüzünüze bakamıyorum” dedi.

S.A. olayı şöyle özetledi:

Sekreterlikle aramızda cam bir bölme var, zaten sesi engelliyor, sekreterlikte çalışan kişi yüzüme de bakmadığı için söylediklerini anlayamadım. Tekrar söylemesini rica ettiğimde bana görünüşümden dolayı yüzüme bakmak istemediğini söyledi.

Hastane polisi şikâyeti almadı, polis ekipleri hastaneye gelmedi

Yaşadığı ayrımcılığı kameraya almak isteyen S.A.’nın yanına gelen hastane polisi S.A.’nın şikâyetini almadı.

Kendisine transfobik ayrımcı davranışlarda bulunan çalışanı şikayet etmek için polisi arayan S.A., ekiplerin yönlendirilmediğini, yaklaşık bir saat hastanede polisin gelmesini beklediğini, tekrar aradığında “kaydınız alınmıştır” denildiğini ancak polisin olay yerine gelmediğini söyledi:

“Sağlık çalışanından şikâyetçi olmak istedim, hastane polisi şikâyetimi almadı. Bunun üzerine polisi aradım, yaklaşık bir saat boyunca geleceğini söyleyen polisleri bekledim, gelmedi. Bu sırada bana hakaret eden sağlık çalışanını bulunduğu yerden aldılar ve yerine kimse de gelmedi, bankoyu da kapattılar. İnsanlar bu bankodan işlem yaptıramadı. Hastanenin Hasta Hakları Birimi’ne başvurdum, umarım gereken yapılır.”

S.A.’nın Hasta Hakları Birimi’ne ilettiği şikayet dilekçesi. Fotoğraf: S.A.

“Uyum sürecinde eve kapanmayın diyorlar ama sokağa çıktığımızda ayrımcılık yaşıyoruz”

S.A., “Uyum sürecindeyim ve doktorlarım zaten zor olan bu süreci daha kolay atlatabilmem için eve kapanmamam gerektiğini söylüyor. Fakat sokağa çıktığımız anda da başımıza bunlar geliyor. Hakaret, ayrımcılık…” diyerek yaşadığı ayrımcılıktan nasıl etkilendiğini anlattı ve ekledi:

Benim sürecimde ailem yanımda, sevdiklerim yanımda, kurulu bir düzenim ve kariyerim var buna rağmen yaşadığım bu ayrımcılık beni çok kötü etkiledi. Bu süreci yalnız yaşayan insanlar için bu ayrımcılık biçimleri çok daha ağır gelir. Bu ayrımcılığı yaşamamamız gerekir.

Aynı dağın iki yakası – Göksal Çidem

Mutlu (Rezve) dere Bulgaristan- Türkiye sınırını  çiziyor. Sınırı çizerken bir tarafı Mutlu olsa bile bir tarafı  ızdırap içinde Istrancalar‘ın ortasından geçiyor. İki yaka bir araya gelemiyor.  Bir taraf doğası, kültürü ve gelenekleriyle korunurken, bir taraf deyim yerindeyse yok oluşa gidiyor.

Bulgaristan tarafı Istrancalar’ın korumaya alınmasının bugün 28’inci yılını gayda ve davul çalıp kutlarken, bizim tarafta ise tehlike çanları çalıyor. Tehlike çanlarının bileşenleri ise patlayan dinamitler-kırma eleme tesisleri- ağır iş makineleri, devasa kamyonlar- 7/24 hiç durmayan gürültüsü bitmeyen rüzgar enerji santralleri…

Istrancalar’ın üçte biri Bulgaristan’da, üçte ikisi Türkiye’de.

Dağ silsilesi sadece Kırklareli ve Ergene havzası için önemli değil. Ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sinin yaşadığı İstanbul için de çok önemli. İstanbul’un nefes borusu ve içme suyu kaynağı.

Bölgede yapılan bilimsel araştırmalarda ise 2117 bitki türü ve 2062 hayvan türü olmak üzere toplam 4179 tür canlı tespit edildi. Şüphesiz konumu itibarıyla iki kıta arasında bir köprü vazifesi görmesi, geçmiş buzul dönemlerinde türlere sığınak görevi görmesi, farklı iklimsel koşullara ve farklı ekosistemlere sahip olması, bu dağların biyoçeşitlilik zenginliğinin başlıca nedenlerini oluşturuyor.

Kısacası doğal ormanlardan olup doğal yaşamın devam ettiği Avrupa ve ülkemizin mutlak korunması gereken alanlarının başında geliyor.

Biri, dağın yaşayan hazinesini kutlarken…

İki ülkenin Istrancalar’a nasıl baktığı, nasıl koruduğu ise siyah-beyaz kadar farklı.

Bulgaristan tarafı her yıl olduğu gibi bu yıl da 24 Ocak’ta korumaya alınmasının 28’inci yılını kutluyor. Kurdukları Istranca Park, ülkenin en büyük korunan  bölgesi, aynı zamanda ülke topraklarının yüzde 1’ini kapsayan en büyük Bulgaristan Doğal Parkı ve biyosfer rezerv alanı. Bulgaristan Istrancaları 1.161 Km2 olup 21 yerleşim yeri sınırları içinde bulunurken Türkiye Istrancaları ise 1970 Km2.

Burada yapılan etkinliklere, Doğa Parkı’nın insan ve doğanın, korunmuş çevrenin, korunmuş geleneklerin ve kültürel ve tarihi anıtların başarılı bir şekilde bir arada yaşamasına örnek oluşu ve Bulgar biyosfer parkı olma konusunda en büyük potansiyele sahip olması nedeniyle asırlardır yerel ve merkezi yönetimler tarafından büyük destek veriliyor. Nestinari (ateş üzerinde yürüme), Zelenica, Kuker adlarıyla neredeyse her ay bir festivaller düzenliyorlar. Bunu da dağın “yaşayan hazinesini korumak için” yapıyorlar.

Dağın öte yanındaki ormanın içinde bir çok uyarı var. “Gereksiz insan izleri bırakmayın” diyorlar. Koruyorlar. “Peçete: 3 ay, Sigara izmariti: 1-2 yıl,  Sakız: 5 yıl,  Plastik ambalaj: 100-1000 yıl, Naylon torba:  20-100 yıl doğada kalıyor” gibi uyarıları her yerde görmek mümkün.

O kadar çok koruma türü, alanı var ki… Ve hepsi de yasalarla korunuyor.

Korunan alanlardan bazılarını ülkemizle karşılaştıralım.

Mesela, Krivinizovo Koruma Alanı (109 ha): Alan, Veleka nehri vadisinin güney yamaçlarının bir kısmını kaplıyor. Burada yuva yapan Küçük Akbaba için 109 Ha. Koruma alanı ilan edilmiş.

Akbabaların yanına RES

Doku Derneği arazi ekibinin tür ve habitat (doğal yaşam ortamları) koruma çalışmaları kapsamında yapılan çalışmalarda ekibimiz Trakya’da uzun yıllar sonra ilk aktif küçük akbaba yuvasını tespit etti ve ilgili kurumlara bildirdi.  Üreme-beslenme-yavru büyütme ve yaşam alanı il merkezimize yakın bir bölgede bulundu. Bir yavru büyüttü ve sonbaharda göç etti. Bahar göçünde yine takip edeceğiz.

Ancak akbaba yuvasına yakın ve yaşam alanını kapsayan bölgeye RES kurulmak isteniyor.  Yerli ve yabancı uzmanlardan aldığımız görüş ve bilimsel değerlendirmeleri ilgili kurumlara ilettik. O bölgeye RES kurulursa Trakya’daki tek  akbaba yuvası yok olacak.  Komşumuz bir küçük akbaba için 1090 dekar alanı koruma alanı ilan ederken, biz akbabayı yok sayarak enerji üretimi yapacağız.

Derneğimizin edindiği bilgilere göre küçük akbaba yuvasına yaklaşık iki kilometre uzaklıkta rüzgar enerjisinden elektrik üretmek amacıyla bir yatırım yapılmak isteniyor. Küçük akbabanın beslenme bölgeleriyle ilgili yapılan çalışmalar türün beslenmek için kullandığı bölgenin 9.8 km. olduğunu gösteriyor.

Bu sebeple bahsi geçen yatırımın yapılması durumunda Trakya’nın tek küçük akbaba yuvası tehlike altına düşecek ve nesli zaten küresel ölçekte yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan bir türün son sığınaklarından biri yok olacak.

Puhu yuvasında patlatmalı ocak

Sadece yok edilecek olan akbaba yuvası değil ki… Puhu en büyük baykuş türüdür. Bulgaristan Istrancaları’nda Kalkata Koruma Alanı (18.9 ha), bir çift Puhu baykuşun yuvasını korumak için ilan edildi. Bu nedenle bölgeye bazen “Baykuş” deniyor.

Tür ve habitat (doğal yaşam ortamları) koruma çalışmaları kapsamında yaptığı çalışmalarda ekibimiz de Çağlayık köyünde bir puhu yuvası tespit etti.

Yuvayı, içindeki canlıları rahatsız etmeden takip ettik. Sonrasında baraj projesi için hazırlanan ÇED raporunda yuvanın olduğu kayalık, masa başında harita üzerinde çalışarak “patlatmalı kaya ocağı” olarak ilan edildi. Puhu ve akbaba için ilgili tüm kurumları uyardık. Uluslararası sözleşmelerle mutlak koruma altında ve kırmızı listede bulunan türleri korumak için her türlü yasal mücadeleyi ulusal ve uluslararası  platformlarda gereken girişimlerde bulunacağız.

Sınırın iki yakasında yaşananlar böyle. Aynı bulutta ıslanan, aynı kuşun sesini duyan, aynı havayı teneffüs eden, aynı suyu içen dağın iki yakasında ki insanların doğaya bakış açıları.

Bulgaristan’ın koruma alanı ilan ettikleri hektarlar kadar ya da daha fazlası alan bizim tarafta korumak için değil, kullanmak için belirleniyor.  Tüm bu alanlara ardı ardına taş, kalker, kil ocağı ruhsatları veriliyor.

Karşı tarafta “Dikkat hayvan çıkar” yazarken, bizim tarafta “Dikkat kamyon çıkar” uyarıları yapılıyor. Aynı ormanın bir tarafından hayvan, bir tarafından kamyon çıkıyor.

Bir tarafta  festivaller var. İnsanların eğlenirken duydukları Balkan ezgileri, gayda ve davul sesi, bizim tarafta ise dinamit sesleri, kamyon ve iş makineleri sesleri. Deyim yerindeyse “taş devri”ni yaşıyoruz.

Bir an önce bu taş devrini bırakıp komşumuz gibi baykuşu, akbabayı, ağacı, kaplumbağları, kurt, karaca, karınca, çalıları; kısacası Istrancalar’da yaşayan tüm canlıları bir bütün olarak korumak için acilen adım atılmalı.

Bununla ilgili tüm plan ve projeler zaten hazır. 2010 yılında AB projesi kapsamında tamamlanan biyosfer rezerv alan çalışması UNESCO’ya sunulmak üzere 13 yıldır bekliyor. Neden beklediğine gelince, Bilgi Edinme Yasası gereği verilen cevapta “Bizim yasalarımız korumak için yeterli yetkinliğe sahiptir” deniliyor. O zaman sormak gerekmez mi. AB Projesi için yerli ve yabancı  onlarca uzman neden iki yıl dağda çalıştı?

Ne yazık ki, Karadeniz’in en doğusu Artvin’den, en batısındaki Kırklareli’ne kadar tahribatın her çeşidi yaşanıyor.

Avrupa’nın en önemli alanından biri olan Istrancalar’ın daha fazla tahrip edilmeden, yaban hayatı yok olmadan,  doğal varlıkların gelecek nesillerin yaşam kaynağı  olarak kayıtsız şartsız koruma alanı ilan edilmesi, geleceğe yapılacak en önemli yatırım ve bırakılacak en değerli mirastır.

Kuraklık: Yazır Barajı’nda çatlaklar oluştu

Tekirdağ’ın Süleymanpaşa ilçesinde tarımda su ihtiyacını karşılamak için kullanılan Yazır Barajı‘nın su seviyesi, yaşanan kuraklık ve mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcaklık nedeniyle düştü. Kuraklık dolayısıyla barajdaki bazı yerlerde toprakta çatlaklar oluştu. Süleymanpaşa Ziraat Odası Başkanı İmdat Saygı, ülke genelinde yağışlarda azalma, sıcaklıklarda ise artış olduğunu söyledi.

AA‘dan Mesut Karaduman‘ın aktardığına göre; Ocak ayının sonuna yaklaşılmasına rağmen henüz kar yağmadığını vurgulayan Saygı, “2022’yi kurak bir yıl olarak yaşadık. 2023’e girdikten sonra da beklenen yağışlar olmadı. Buğdaylarda şu anda herhangi bir sıkıntı yok. Belirli bir yağış aldık ama derelerde su yok. Barajlar bildiğiniz gibi yarıdan aşağıya düştü. Çiftçinin beklentisi en azından bir kar yağması” dedi.

kuraklık
 Fotoğraf: Mesut Karaduman – AA

‣ Kuraklık: Zernek Barajı’nda su seviyesi dibi gördü

‣ Kuraklık: İstanbul’un suyunu karşılayan barajlarda doluluk oranı düştü

‣ Çanakkale’deki barajlarda su seviyesi yüzde 50’inin altına düştü

Saygı, kentteki diğer baraj ve bazı göletlerin su seviyelerinde de düşüş yaşandığını ifade etti. Nisan ve mayıs aylarında yağışın daha fazla önem kazanacağına işaret eden Saygı, “Gerçekten görülmemiş bir yıl yaşıyoruz. 50 yıldan beri böyle bir kuraklık yaşamadık. Türkiye genelinde olduğu gibi Trakya’da da yağışlar beklendiği kadar olmadı. Hava raporları önümüzdeki günlerde yağışlı gösteriyor. Olursa çiftçimiz rahatlayacak” ifadelerini kullandı.

‣ Nilüfer Barajı’ndaki doluluk oranı yüzde 1’e düştü
‣ Alibeyköy Barajı son 10 yılın en düşük seviyesinde
‣ İstanbul’a su sağlayan iki baraj kurumak üzere
‣ Gökçe Barajı’nın yüzde 82’si kurudu: Yalova’da 30 günlük su kaldı

Türkiye’nin kuraklık sınavı

İnsan kaynaklı üretim ve tüketim faaliyetlerinin beslediği iklim değişikliğinin en yoğun etkileri son günlerde kuraklıkla yaşanıyor. Dünyada her geçen yıl daha çok hissedilen sıcaklık artışları Türkiye’de de etkisini gösteriyor. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün (MGM) kuraklık analizlerine göre; Ekim, Kasım ve Aralık şiddetli bir kuraklık yaşandı.

Ocak’ta da yağmur ve kar yağışı kaydedilemiyor olması tarımdan, içme suyuna kadar pek çok noktada endişe yaratan bir boyutta tehlikeye işaret ediyor. İstanbul bu sınavı en kalabalık nüfusuyla en yoğun veren şehirler arasında.

İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) verilerine göre; bugün itibariyle barajların doluluk oranları şöyle:

  • Alibeyköy Barajı , yüzde 15,76
  • Büyükçekmece Barajı yüzde 32,96
  • Darlık Barajı yüzde 27,65
  • Elmalı Barajı yüzde 25,7
  • Istrancalar yüzde 24,56
  • Kazandere yüzde 4,64
  • Ömerli Barajı yüzde 32,32
  • Pabuçdere yüzde 4,39
  • Sazlıdere yüzde 35,68
  • Terkos yüzde 35,9

 

Tuz Gölü büyüklüğünde dev bir buzul, Antarktika’dan koptu

Türkiye‘deki Tuz Gölü büyüklüğündeki bir buzul kütlesi, geçtiğimiz günlerde Antarktika‘nın Brunt Buz Sahanlığı‘ndan koparak, kıtadan ayrıldı.

İngiliz Antarktika Araştırması (BAS) tarafından yapılan bir basın açıklamasında, kopmanın 22 Ocak’ın geç saatlerinde meydana geldiğini ve 1550 kilometrekarelik yeni bir buzdağı oluşturduğunu bildirdi.

Son birkaç yılda buz sahanlığında doğal olarak gelişen ve Chasm-1 adı verilen çatlağın tüm sahanlığına yayılması sonrasında dev buzkütlesi sahanlıktan koparak yeni bir buzdağı oluşturdu. ABD Ulusal Buz Merkezi, yeni buzdağını Iceberg A-81 olarak adlandırdı.

BAS Direktörü Prof. Dr. Dame Jane Francis, bu durumun buzulbilimciler ve operasyon ekiplerinin beklediği bir gelişme olduğunu aktardı. Buz sahanlığından günde birkaç kez ölçümlerin alındığını ve Avrupa Uzay Ajansı, Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ve Alman uydusu TerraSAR-X tarafından sağlanan uydu görüntüleriyle verilerin karşılaştırıldığını, ve analiz için Cambridge‘e gönderildiğini belirtti. 

Uydu görüntüsü: NASA
‣ ‘Antarktika’daki deniz buzlarını kaybetmek, canlılığı da kaybetmek demek’
‣ Antarktika buzulları tahminlerin iki katı hızla eriyor

‘İklim değişikliği ile bağlantılı değil’

Yüzen bir buz sahanlık olan Brunt Buz Sahanlığı yılda iki kilometreye varan bir hızla batıdaki denize doğru ilerliyor ve düzensiz aralıklarla buzdağları bırakıyor. İklim değişikliğinin bu buzdağının oluşumunda önemli bir rol oynadığına dair bir kanıt bulunmuyor.

BAS buzulbilimcilerinden Prof. Dr. Dominic Hodgson, şunları söyledi:

Buz kütlesinde meydana gelen kopma, beklenen bir durumdu ve Brunt Buz Sahanlığı’nın doğal davranışının bir parçası. Durum, iklim değişikliği ile bağlantılı değil.

NASA tarafından yapılan bir açıklama, “Buz dağlarının buz sahanlarından ayrılması, Dünya’nın buz tabakalarının sınırlarında doğal, döngüsel bir büyüme ve bozulma sürecinin bir parçasıdır. Buzul buzları karadan akıp denize yayıldıkça, kıyıdan en uzaktaki sahanlık alanları incelir. Bu alanlar fırtınalar ve gelgitler tarafından baskı altına alınır ve yukarıdan veya aşağıdan eridikçe incelir, bu da onları yarıklar oluşturmaya ve ayrılmaya daha yatkın hale getirir” ifadelerine yer verdi.

NASA yeni buzdağının, Antarktika’nın iç kesimlerinden uzaklaştığını ve Weddell Denizi‘nin doğusunda yüzdüğünü ekledi.

Chasm-1 yıllarca uykudaydı ve şimdi yeni bir buzdağı oluşturdu. Fotoğraf: BAS
‣ Antartika’da devasa yeraltı suyu keşfedildi: Buzların hareketiyle ilgili modellemeler değişebilir
‣ Antarktika’nın yeni yağmış karında ilk kez mikroplastik tespit edildi

Chasm-1

2012’de uydu görüntüleri, 1970’lerde büyümeye başlayan ama en az 35 yıldır uykuda olan bir uçurumdaki (Chasm-1) ilk değişimin işaretlerini ortaya çıkardı. Yaklaşık 10 yıldır genişlemeye devam eden çatlağın genişliği, 2019 yılında yer yer dört kilometreye ulaşmıştı.

2015-2016 saha çalışmaları sezonunda buzulbilimciler, Chasm-1’in en muhtemel yolunu ve hızını hesaplamak için buza nüfuz eden radar teknolojileri kullandı.

Chasm-1, 2015’ten bu yana büyümeye devam etti ve Aralık 2022’ye gelindiğinde tüm sahanlığa yayılarak buz kütlesinin kopuşunun başlangıcına işaret etti.

Chasm-1, yaklaşık Tuz Gölü büyüklüğünde bir buzdağı oluşturdu. Grafik: BAS

BAS Halley Araştırma İstasyonu, Brunt Buz Sahanlığı’nda yer alıyor. Buz sahanlığının davranışını izleyen BAS buzulbilimcileri, araştırma istasyonunun bulunduğu buz sahanlığı bölgesinin şu anda son buzul parçasının kopuşundan etkilenmediğini söylüyor.

Brunt Buz Sahanlığında yer alan Halley VI Araştırma İstasyonu. Fotoğraf: BAS

Sebze-meyve güzellik yarışması: En güzelin rekabetinden, ‘Allah ne verdiyse’ tarımına

Video haber: Özlem KAHVECİ

*

İki boğumlu bir havuç, benekli bir limon, kararmış bir karnabahar, olması gerektiğini düşündüğümüzden büyük ya da küçük salatalıklar… Tadı güzel olan ancak endüstrinin kozmetik standartlarını karşılamadığı için market raflarına ulaşamayan meyve ve sebzeler. Toptancı satın almaz kaygısıyla henüz tarlada seçilen ya da pazar tezgahında pazarcının ayırıp kenara koyduğu veya tüketicilerin çirkin bulup torbasına atmadığı tarım ürünleri.

Umberto Eco, Güzelliğin Tarihi adlı eserinde güzel olanı gündelik tecrübelerimiz ışığında tanımlamaya meyilli olduğumuzdan bahseder. Yazara göre “güzeli sadece sevdiğimiz olarak değil, aynı zamanda kendimiz için isteyeceğimiz bir şey olarak” betimleriz. Peki tükettiğimiz meyve ve sebzelerin hangileri güzeldir? Kendimiz için hangi gıdayı istiyoruz? Güzel bulduğumuz sebze ve meyveler, yaşadığımız kültür ile zamanımızın estetik duyarlılıkları hakkında bize ne söyler?

Mükemmel meyve ve sebzeye olan talep, Birleşik Devletler’de üretilen gıdanın yarısını ziyan ediyor.  Çirkin ürünlerde çoğu zaman raf ömrünü önemli ölçüde azaltan bir çizik, göçük veya delik var. Bu, toptancıların dış görüntüsü tutarlı sebze ve meyveye olan talebini artırıyor.  Zehir kullanmadan, ata tohumlarından ve doğal gübreyle üretilen sebze meyve ise konvansiyonel tarımın önümüze sürdüğü bu standartları zaten karşılayamıyor.

Allah ne verdiyse tarımı” yaptığını dile getiren Yusuf Kahveci, iki kardeşinin de desteğiyle Akasya Tarım olarak Beykoz’da üretim yapıyor. Sertifikasyonların güvenilirliğine inanmadığı için ürünlerinin organik güzelliğini tescilleme işine girişmemiş. Yusuf Kahveci ile tek tip meyve sebze talep eden toptancıların güzellik standartları, çiftçilerin rekabeti ve İstanbul gibi bir şehirde sahibi olmadığı araziye ekim dikim yapmanın zorlukları hakkında konuşuyoruz.

Domatesin dış güzelliği

Kahveci’ye pestisite, kimyasal gübreye ve hibrit tohuma ihtiyaç duyan üreticinin neden doğal tarımdan uzaklaştığını soruyoruz:

“Çiftçi; daha çok ürün almak istiyor, daha güzel ürün almak istiyor. Çünkü kendileri arasında bir rekabet var. Gözle gözükmeyen ama ben bu sene daha çok domates ürettim, en büyük karpuzu ürettim gibi bir rekabet. Ondan dolayı bilinçsizce kullanıyorlar, hem tarım ilaçlarını hem tek yıllık tohumları. Kendi yediği içtiğine bile aynı muameleyi gösteriyor.”

Organik ürün sertifikaları ne kadar güvenli?

Yaptığı tarımı “doğal” sıfatıyla betimlemeyi yeterli bulan Kahveci, neden organik sertifikası almadığını ise şu sözlerle açıklıyor:

“’Organik TarımTürkiye‘de tamamen satış stratejisi oldu. Konvansiyonel pazara da gitseniz tezgahtar diyor ki; organik. Oysa ki bir ürüne organik diyebilmeniz için sertifikaya ihtiyaç var. Sertifikanız yoksa herhangi bir durumda bunu söyleyemiyorsunuz yasal yaptırımı ağır. Fakat organik tarım yaptığını iddia edenlerin normal konvansiyonelden çok büyük bir farkı olmuyor.”

‘Toprak analizi almamıza gerek yok’

“Organik tarım için sertifikasyon kuruluşları var. Biz işe başlarken sertifika alalım istedik çünkü bazı kooperatiflere ürün veriyoruz onların da böyle bir talepleri oldu. Müşterilerimize ürünlerimizi gönül rahatlığıyla sunabilelim diye soralım, alabiliyorsak alalım dedik. Sertifikasyon kuruluşunun bize ilk söylediği şey, şu kadar bedeli var oldu. Telefon konuşmamız ilerledikçe ‘Toprak analizi almamıza gerek yok biz sizin sözünüze güveniyoruz’ dendi.

Hibrit tohum kullanabileceğimizi, kimyasal ama kalıcılığı az ilaç kürlerinin olduğunu ve bunları kullanabileceğimizi söyledi. Bunları alt alta sıraladığımızda bize organik tarımdan iyice uzaklaştırdı. Neden sertifika alalım dedik. Bizim yaptığımız iş bize daha ahlaklı geldi. Sürdürülebilir tohum kullanıyoruz, kendimiz fidemizi yapıyoruz, zaten zehir kullanmıyoruz. Amacımız çok ürün rekoltesi olsun değil, en lezzetli ve en sağlıklı olana ulaşmak.”

Topraksız çiftçi olmak

Yaptıkları tarıma güvenen insanların desteği olmadan, doğal üretim yapan çiftçilerin ayakta kalma şansı pek yok gibi. İstanbul, tarım arazisinin az ve toprak kira bedellerinin yüksek olduğu bir şehir.

Kahveci, arazinin sahibinin bir tanıdıkları olduğunu beliterek arazinin destek olarak kendilerine tahsis edildiğinden bahsediyor:

“Bu arazinin sahibi bir tanıdığımız. Bize destek olmak adına araziyi tahsis etti. Buradan bir beklentisi yok. Günün sonunda iyi bir iş yaptığımıza inandığı için arazisini kullanabiliyoruz. Şu anda başka bir yerde kiralık arsa bakıyor olsam muhtemelen bulamam. Bu bölgede ancak çok uçuk rakamlara arazi bulabilir. Kira bedelini ürettiğim ürünün fiyatına yansıtırsam da maliyetler inanılmaz noktalara gelir. Kimse 100 liraya domates almaz.”

Doğaya ve tüketicisine saygılı tamamen yalnız olduğunu dile getiren Kahveci, arkalarında devletin, büyük bir kuruluş ya da kurum gücünün olmadığından bahsediyor:

“Bu iş tamamen destek işi. Çünkü giderlerimiz ve maliyetlerimiz çok yüksek. Bulunduğumuz bölge tarım bölgesi değil bu yüzden traktör ekipman bulmakta çok zorlanıyoruz. Olabildiğince her şeyi kendimiz manuel yapıyoruz. Bu da maliyetleri ve insan gücünü olan ihtiyacı artırıyor. Bir kurumun gücü demek illa ‘araziyi ver, serayı ver, toprağı ver’ demek değildir. Yaptığımız tarımı daha çok insana duyuracak eğitimleri yaygınlaştırmak, bilgiyi çoğaltmak da destektir.”

Asıl güzellik: Yeni tedarik ağları kurmak

Yusuf’a son olarak “Çocukluğumuzdaki tatları zehirsiz ve doğal olarak üretmek isteyen çiftçilere ne öneririsin?” diye soruyoruz. Bir domatesi, havucu ya da çileği güzel yapanın; üretici ve tüketiciler arasında lezzetli dayanışma ağları kurmak olduğunu savunuyor:

“Öncelikle bulundukları alanın dışına çıkmaları lazım. Son kullanıcıya ulaşmak için ne yapmaları gerekiyor, bunu sorguluyor olmaları lazım. Ki içinde yaşadıkları kabuğu kırıp dış dünyaya kendilerini açsınlar, STKlara kooperatiflere ulaşabilsinler. Biz o kabuğu kırdığımız için birçok kooperatif ile dirsek teması halindeyiz, birçok gıda topluluğuyla diyalog halindeyiz.

İyi bir şeyler yapan ve iyi bir şeyler yapmaya çalışan insanlarla bir aradayız. Ürünlerimizin insanlara adilce ulaştığını bilmek, domatesin dış güzelliğinden daha büyük bir güzellik getiriyor.”

Başörtüsü teklifi komisyondan geçti: Muhalefet salonu terk etti

AKP’nin başörtüsü düzenlemesini de içeren anayasa değişikliği teklifi TBMM Anayasa Komisyonu‘nda kabul edildi. İYİ Parti ve CHP milletvekilleri komisyonu terk etti.

“Başörtüsüne anayasal güvence” getiren ve ailenin yeniden tanımlandığı AKP’nin, MHP’nin ve Büyük Birlik Partisi’nin (BBP) desteklediği anayasa değişikliği teklifi, CHP ve İYİ Parti tarafından bazı maddeleri gerekçesiyle onaylanmamıştı. Muhalefet ilk maddede yer alan “dini inancı sebebiyle başını örtmesi” ifadesinin “başını örtmesi ya da örtmemesi de dahil olmak üzere” şeklinde değiştirilmesini talep etmişti. Ancak elbette söz konusu anayasa değişikliği teklifi yalnızca din ile devlet işlerinin bir cümle içerisinde toplandığı bir teklif değil, aynı zamanda LGBTİ+’ları da dışlayan bir yapıya ve maddeye sahip olduğu için oldukça eleştirilmişti.

AKP ve MHP’nin oyları yetmiyor

Teklifin meclis genel kurula gelmesinin ardından 360 ila 400 arasında oy çıkması durumunda, teklif için referandum yapılacak. Ancak AKP ve MHP’nin oyları bu rakama ulaşamıyor. Teklifin kabul edilmesi için 400 üzerinde oy çıkması gerekiyor.

‣Başörtüsü ve aile yapısı diyen Erdoğan’ın asıl hedefi: Topluma LGBT’yi soktular
‣AKP’nin başörtüsünü de içeren ‘anayasa değişikliği’ teklifi TBMM’ye sunuldu 

Ne olmuştu?

Anayasa değişikliği teklifine giden süreci, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başörtüsüne yasal güvence adımı başlattı ve AKP’nin LGBTİ+’ların hayatlarına karışma dozunu artıran bir hamleye dönüştü.

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sürekli LGBTİ+’ları dışlamak ve hedef göstermek için ortaya atılan “aile yapısı” ifadeleriyle temellendirdiği bir konuşmasında “Son zamanlarda topluma LGBT’yi soktular” demişti.

Başörtüsünün anayasa teklifi haline getirilmesinin öncesinde Erdoğan, Kılıçdaroğlu’na yönelik yaptığı konuşmada “Öyleyse biz olması gereken ne ise onu yapacağız” demişti:

Aile filan hepsi bu işin içinde. Öyle bir şey yapıyoruz ki ne kadar samimisin, değilsin; bunu burada göreceğiz.

Son zamanlarda topluma LGBT’yi soktular. LGBT’yle birlikte de bizim aile yapımızı bunlar dejenere etmenin gayreti içerisine girdiler. Öyleyse biz olması gereken ne ise onu yapacağız. Biz kimlerin LGBT’ci olduğunu biliyoruz zaten. Ama bunu da aile olarak gelip oraya koyalım. Burada da çıksın bakalım neresinden savunacak onu da görelim.”

Erdoğan’ın kullandığı bir parti veya yanında olunan bir örgütmüşçesine ‘LGBT’ci’ ifadesi hükümetin LGBTİ+’ları birer insan olarak görmenin oldukça ötesinde olduğunu ortaya koydu. Erdoğan’ın açıklamasından diğer detaylar da şöyleydi:

  • “Başörtüsüyle alakalı herhangi bir şey yoktu. Niye? Çünkü bizim böyle bir problemimiz yoktu. Çözmüşüz bunu. Bu beyefendi getirdi bunu gündeme koydu. Bu da ne oldu? Bu pek pas vermekten de anlamaz ama farkında olmadan bize bir pas verdi. Bizim de golü atmamız lazım. Bilmiyor benim ömrüm santraforlukla geçtiğini.
  • Devlet Bey’le de görüştüm, arkadaşlar güzel bir hazırlık yapacaklar ve bu hazırlığı Anayasa değişikliği olarak Meclise sunacağız.
  • Dezenformasyonla mücadele yasasıyla ilgili 14 madde Meclis Genel Kurulu’ndan geçti.
  • Bu yasanın çıkışıyla beraber inşallah bunları ciddi manada frenleyeceğiz ve gereği de neyse onu da inşallah yapacağız. Yasa bu noktada zengin, güçlü bir yasa.”

Kemal Kılıçdaroğlu da sosyal medyadan yaptığı açıklamayla Erdoğan’ın ifadelerine yanıt vermişti:

Kılıçdaroğlu: Sen kim, ‘Özgürlükçü Anayasa’ yapmak kim

“Beklediğim gibi Erdoğan, başörtülü kadınları rehine olarak elinde tutabilmek için, konuyu alakasız yerlere taşıdın. Samimi değilsin. Zorbasın. Milletimiz görsün istedim ve sen gösterdin. Sen kim, ‘Özgürlükçü Anayasa’ yapmak kim. Sen yasakçısın, sen gaddarsın. Asla şaşırtmazsın.

Buradan genç muhafazakâr kadınlara sesleniyorum: Bu eril Erdoğan ve Bahçeli siyasetine ilk seçimde siyasal rehine olmadığınızı göstereceksiniz. Ben de söz veriyorum, iktidarımızın ilk haftasında hem İstanbul Sözleşmesi‘ni hem de bu önerdiğimiz kanunu Anayasa’ya da geçireceğim.

‘Özgürlüğünü kısıtlayacak şekilde kıyafet giymek ya da giymemek gibi temel hak ve özgürlükleri ihlal edecek biçimde kadınlar herhangi bir zorlamaya tabi tutulamaz’ dedik. Teklifimizden görüleceği üzere, kadınların giyimi kuşamı erkeklerin iki dudağından sonsuza kadar kurtulacak.”

Teklif maddeleri

Teklifte 24. Madde’ye eklenen yeni ifadeler şöyle:

  • Temel hak ve hürriyetlerin kullanılması ile kamu veya özel kesim tarafından sunulan hizmetlerden yararlanması hiçbir kadının başının örtülü veya açık olması şartına bağlanamaz.
  • Hiçbir kadın dini inancı sebebiyle başını örtmesi ve tercih ettiği kıyafetinden dolayı eğitim öğretim, çalışma, seçme, seçilme, siyasi faaliyette bulunma, kamu hizmetlerine girme ile hak ve hürriyetleri kullanmaktan veya kamu veya özel kesim tarafından sunulan mal ve hizmetlerden yararlanmaktan hiçbir surette yoksun bırakılamaz, suçlanamaz ve herhangi bir ayrımcılığa tabii tutulamaz. Alınan veya verilen bir hizmetin gereği olan kıyafet söz konusu olduğunda devlet ancak dini inancı sebebiyle kadının başını örtmesini ve tercih ettiği kıyafetini hiçbir suretle engellememek kaydıyla, gerekli tedbirleri alabilir.

41. Madde’nin birinci fıkrasına göre yapılan aile tanımı ise şöyle:

“Evlilik birliği ancak kadın ile erkeğin evlenmesiyle kurulabilir.”

Teklifin birinci maddesinde ise şu hükme yer veriliyor:

“Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile üst kuruluşlarına bağlı olarak bir mesleği icra eden kadınlar, yürüttükleri mesleğin icrası kapsamında giyilmesi gerekli cübbe, önlük, üniforma vb. dışında kıyafet giymek ya da giymemek gibi temel hak ve özgürlükleri ihlal edecek biçimde herhangi bir zorlamaya tabi tutulamaz.”

Göçmen Kadınlar Anlatıyor: Yaşamak için hiçbir umudumuz yok

Video haber: Şenol BALİ/ Göçmen Kadınlar Anlatıyor
*

S.A. isimli Afganistanlı kadın, yıllar önce evlendi ve Mohammed isimli bir çocukları oldu. Taliban‘ın, 2021 yılının eylül ayında, Kabil‘i almasından sonra çift için ülkede yaşamak mümkün olmaktan çıktı. Zaten Taliban, S.A’nın kocası hakkında iki üç defa ihtar mektubu göndermiş ve ülkeden çıkmazsa işkencelerle yüz yüze kalacağı bildirmişti.

2021 yılının sonuna doğru aile, ülkeden çıkmaya karar verdi ve bunu başararak İran‘a vardı. İran’da, iki ay gibi bir süre kaldıktan sonra, anlaştıkları kaçakçının organize ettiği grupla Türkiye sınırına doğru hareket ettiler.

Yakalandıkları tipinin ardından gruptan kopan aile, biraz yürüdükten sonra hırsızlar tarafından soyuldu. Gece boyunca Türkiye sınırına doğru yürümeye devam eden çiftin, 1.5 yaşındaki çocukları donarak hayatını kaybetti. Baba, vahşi hayvanlardan korumak istediği çocuğunun cansız bedenini gömmeye çalışırken hipotermi geçirdi. S.A, kocasını metrelerce taşıyarak güvenlik güçlerinin olduğu bölgeye getirdi. Buradan hastaneye kaldırılan babanın el parmakları kesildi. Uzun süre hastanede kalan çift, tanıştıkları bir Afgan aracılığıyla kiralık bir eve yerleştirildi. Çift, o süreden beri bu evde yaşıyor ve etraftakilerin desteğiyle hayata tutunmaya çalışıyor:

‣Göçmen Kadınlar Anlatıyor: Suriye’den Van’a parçalanmış bir hayat… 

Portekiz, Yeşil Burun ile borçlarını doğaya ödemesi için anlaştı

Portekiz Başbakanı Antonio Costa, pazartesi günü yaptığı açıklamada, Batı Afrika kıyılarında bir ada ülkesi olan Yeşil Burun’un (Cape Verde) Portekiz’e olan borçlarını, bir çevre ve iklim fonuna yatırım yapması karşılığında silecek bir anlaşma imzaladığını duyurdu.

Reuters ve Climate Home‘un aktardığına göre, bu tür “borcu doğaya ödeme” takas anlaşmaları diğer ülkelerde de ortaya çıkıyor ve iklim değişikliğinin etkisini azaltmak için alınan önlemlerin faturasını kimin ve nasıl ödeyeceği konusunda dünya liderlerinin karşı karşıya kaldığı ikilemi çözme girişimlerinin bir parçası haline geliyor.

Halihazırda yükselen deniz seviyeleri ve artan okyanus asitliği nedeniyle önemli biyolojik çeşitlilik kaybından muzdarip olan eski Portekiz kolonisinin, Portekiz devletine yaklaşık 140 milyon euro (2,8 milyar lira) ile banka ve diğer kuruluşlarına da 400 milyon euro (sekiz milyar lira) borcu var.

‣ ‘Uluslararası iklim finansmanında büyük bir bütçe açığı var’
‣ Yoksul ülkeler COP27’den iklim tazminatı bekliyor

‘Tüm ülkeler sürdürülebilir olmadan, hiçbir ülke sürdürülebilir olamaz’

Costa, Yeşil Burun’un devlete olan borçlarından 12 milyon euro’luk (245 milyon lira) ödemenin 2025’e kadar fona aktarılacağını, ve nihayetinde borç ödemelerinin tamamının buraya aktarılacağını, böylelikle Yeşil Burun’un enerji dönüşümüne ve iklim değişikliğiyle mücadele yatırım yapacağını açıkladı.

Yeşil Burun’a yaptığı bir ziyaret sırasında açıklamalarda bulunan Costa, şunları ekledi:

Bu, gelecekteki işbirliğimiz için ektiğimiz yeni bir tohum. İklim değişikliği küresel ölçekte gerçekleşen bir sorundur ve tüm ülkeler çevresel olarak sürdürülebilir olmadığı sürece hiçbir ülke sürdürülebilir olmayacaktır.

Başbakan Costa, ada ulusun Portekiz bankalarına olan borçlarının da anlaşmaya dahil olup olmadığı konusunda net bir bilgi vermezken, şirketlerin de enerji verimliliğinden yenilenebilir enerji üretimine veya yeşil hidrojen depolamaya kadar çeşitli alanlara dahil olacağını umduğunu belirtti.

Yeşil Burun Başbakanı Ulisses Correia e Silva, ülkesinin bu tür çözümleri desteklemek ve doğal acil durumlarla başa çıkmak için mekanizmalara ve finans araçlarına acil ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Borcu doğaya ödeme anlaşmalarının, karada ve denizde doğa koruma finansmanları için, net sıfır karbon emisyonlarını ve diğer çevresel hedeflere ulaşmayı amaçlayan hızla artan sayıdaki yatırımcılara hitap eden “yeşil ve mavi” bağlar oluşturabildiği için faydalı olabileceği düşünülüyor.

‣ Afrika ve Küçük Ada Ülkeleri, petrol devlerinden iklim tazminatı istiyor
‣ Glasgow’un ardından: 1.5 derece ve iklim finansmanı bir sonraki bahara…

‘Diğer ülkelere ilham kaynağı olmalı’

Kalkınmış ülkeler, gelişmekte olan ülkelere verdikleri iklim finansmanı sözlerini yerine getirmekte başarısız oldular. Denizaşırı Kalkınma Enstitüsü (ODI) tarafından yürütülen bir çalışmaya göre Portekiz, 2020 yılında kendi adil payını yüzde olarak en az ödeyen ülkelerden biri.

ODI, zengin ülkelerin toplamda ödemeleri gereken 100 milyar dolarlık (1,8 trilyon lira) hedef kapsamında, Portekiz’in büyüklüğüne, tarihsel emisyonlarına ve nüfusuna bağlı olarak 688 milyon dolar (12,5 milyar lira) ödemesi gerektiğini belirtti. Ancak 70 milyon dolar (1,3 milyar lira) ile adil payının yalnızca onda birini ödedi. Adil payının daha da az kısmını ödeyen yegane ülkeler ise ABD ve Yunanistan.

ODI araştırmacısı Sarah Colebrander, “giderek artan sayıdaki gelişmekte olan ülke kendi hataları olmaksızın temerrüde düşmektedir” dedi. Bu nedenle ODI’nin “alacaklıların borç erteleme ve – daha da iyisi – borç affını özellikle iklim krizine yanıt vermeye yardımcı olacak şekillerde sağlama çabalarına sıcak baktığını” ifade etti.

Uluslararası Çevre ve Kalkınma Enstitüsü (IIED) bu anlaşmanın yapılmasında rol oynadı. Enstitünün başkanı Tom Mitchell, “Borçlanmanın okyanusun, doğanın ve turizmin korunmasıyla bağdaştırılması, nihayetinde ısınmakta olan bir gezegenin etkilerinden zaten muzdarip olan ve bu duruma en az katkı yapmış olan insanların hayatlarını ve geçim kaynaklarını kurtarabilir” diyerek şunları ekledi:

Bu anlaşma, iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik kaybının zorluklarına yönelik çözümün bir parçası olarak devlet borçlarını avantaja çevirmek için diğer alacaklı ve borçlu uluslara ilham kaynağı olmalıdır.

Seyşeller’de de borcu doğaya ödeme takısı gerçekleştirildi. İlgi gösteren ülkeler arasında Esvatini, Kenya, Pakistan ve Kolombiya’nın yanı sıra Arjantinli Papa Francis’in desteğiyle Arjantin yer aldı.

Rusya’dan homofobik adım: Çevrimiçi akış sitelerinde LGBTİ+ içerikleri yasaklanıyor

Rusya‘nın Federal İletişim, Bilgi Teknolojisi ve Kitle İletişim Denetleme Servisi (Roskomnadzor), Rus yayınlarındaki LGBTİ+ içeriklerinin yasaklanmasına yönelik bir karar taslağı üzerinde çalışmaya başladı.

Kararın önümüzdeki günlerde kabul edilerek 1 Eylül 2023’te yürürlüğe girmesi bekleniyor.

Taslak yönetmelik, çevrimiçi materyallerdeki “geleneksel olmayan cinsel ilişkilerin çekiciliğini teşvik etme”, “geleneksel ve geleneksel olmayan cinsel ilişkilerin toplumsal eşdeğerliği konusunda çarpık bir fikir oluşturma” ve “kişinin biyolojik cinsiyetini değiştirmeye yönelik pozitif tutum oluşturma” gibi konuları yasaklamayı hedefliyor.

Yönetmelik, bu gibi içeriklere yer veren sitelerin silinebileceği, yetkililer tarafından engellenebileceği ve 81 bin ABD dolarına (1,5 milyon lira) kadar para cezası verilebileceğini öngörüyor.

‘Bu arsız sansür, insan haklarını ihlal ediyor’

Uluslararası Af Örgütü‘nün Rusya Direktörü Natalia Zviagina, Rus medya düzenleyicisinin LGBTİ+ bireylere veya haklarına atıfta bulunan çevrimiçi içeriği sansürlemeye hazırlandığı haberine tepki göstererek, “Rus makamları, Brokeback Mountain ve Call Me by Your Name gibi dünya çapında beğenilen filmleri sapkın bir şekilde yasaklamak da dahil olmak üzere, yeni homofobik yasalar aracılığıyla ülkedeki LGBTİ+ bireyleri daha da günah keçisi ilan etmeye ve damgalamaya hazırlanıyor” dedi.

“Bu arsız sansür, Rus makamlarının insan haklarının tamamen dışına çıkmaya ve ifade özgürlüğü hakkını bariz bir şekilde ihlal etmeye istekli olduğunu gösteriyor” diye konuşan Zviagina, şunları ekledi:

‘Geleneksel değerleri koruma’ kisvesi altındaki bu çirkin hareket, milyonlarca LGBTİ+ kişiyi daha fazla damgalamakla kalmayacak, onları artan bir şekilde ayrımcılığa ve damgalanmaya, düşmanlığa ve şiddet eylemlerine maruz bırakacaktır. LGBTİ+ karşıtı yasa bir yana, bu sansür direktifi derhal yürürlükten kaldırılmalıdır. Rusya’nın LGBTİ+ kişilere yönelik ayrımcılığı teşvik etmeyi ve desteklemeyi bırakmasının ve bu bireylerin haklarının insan hakları olduğunu anlayıp tanımasının ve onları korumasının zamanı geldi.

Neler olmuştu?

5 Aralık 2022’de Başkan Vladimir Putin, “geleneksel olmayan cinsel ilişkiler ve pedofili propagandasını” yasaklayan bir yasayı imzaladı. Eleştirmenler, yasa tasarısının hiçbir direnişle karşılaşmamasını sağlamak için pedofilinin özellikle yasaya eklendiğini düşünüyor.

Roskomnadzor kısa bir süre önce çevrimiçi akış hizmetlerine Brokeback Mountain, Call Me by Your NameThe Sex Lives of College Girls ve This Is Going to Hurt‘ın birkaç bölümü dahil olmak üzere filmleri ve TV dizilerini silmesi gerektiğini önermişti.

Daha da öncesinde, Moskova halk kütüphaneleri, devlet tarafından “geri dönüşüm” için önerilen bir kitap listesi aldıklarını bildirmişti. Listede John Boyne, Michael Cunningham, Stephen Fry, Jean Genet, Haruki Murakami, Sarah Waters‘ın yanı sıra çok sayıda Rus yazarın kitapları da yer alıyordu.

İklim krizi: Tahayyül edilemeyen gelecek, planları rafa kaldırttı

İklim krizinin etkileri arttıkça geleceğe ilişkin projeksiyonları zihinde canlandırmak da daha zor bir hal alıyor. Araştırma şirketi Elabe ile su, atık ve enerji yönetimi şirketi Veolia tarafından 25 ülkede 25 bin kişiyle yürütülen yeni bir anket, bu endişenin boyutunu ortaya koyuyor.

Dünya sakinlerinin yüzde 30’u gelecekle ilgili kaygı duyuyor, ‘sıklıkla’ iklim değişikliğini düşünüyor ve çocuk sahibi olmak gibi uzun vadeli hedeflerinden vazgeçmeyi düşünüyor.

Ankette, “[Bu sayı] Polonya, Endonezya, Japonya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Meksika‘da yüzde 33’ün üzerine ve Hindistan‘da yüzde 58’e kadar çıkıyor” yazıyor.

ABD’de yüzde 25 şiddetli eko-anksiyete hissediyor

Amerika Birleşik Devletleri‘nde, ankete katılanların yüzde 25’i bu şiddetli eko-anksiyetenin etkisini hissediyor.

Rapora göre, aşırı kırılganlık duygusu, tarihsel olarak en kırılgan ülkelerle gelişmiş ülkelerden bazılarını artık bir noktada buluşturuyor.

Eko-anksiyete, gezegenin geleceğine ilişkin stres ve korku duygularını ifade ediyor.

Şiddetli hava koşulları daha sık hale geldikçe ve manşetler yoğun sel, yangın ve kuraklık haberleriyle doldukça bu, yaygın bir duygu haline geliyor.

Eko-anksiyete ile nasıl başa çıkılır? 

Anket, bu kaygının insanların hayatlarını planlama şekilleri üzerinde de büyük bir etkisi olabileceğini ortaya koyuyor.

Ancak, iklim eylemi için artan desteği de ortaya koyduğu için, duygular tamamen kasvetli bir tabloya işaret etmiyor.

Euronews‘in aktardığına göre; artık dünya sakinlerinin yüzde 75’i iklim değişikliğine insanların neden olduğuna inanıyor.

Bu büyük çoğunluk, iklim krizinin sonuçlarını azaltmak için toplu bir hareketliliğe inanıyor:

Yüzde 55, teknolojik çözümler uygulamanın yanı sıra yaşam biçimimizi de değiştirmemiz gerektiğini düşünüyor.

Yüzde 67: İklim değişikliği ve kirliliğin sonuçları, yatırımlardan maliyetli olacak

Dünya nüfusunun yüzde 67’si, iklim değişikliği ve kirliliğin sonuçlarının, ekolojik dönüşüm için gerekli yatırımlardan daha pahalıya mal olacağına inanıyor.

Nüfusun yüzde 60’ı da geleceğin insanlığın elinde olduğuna inanıyor.

Son araştırmalar, Dünya’nın küresel ısınmayı geri döndürülemez bir şekilde hızlandırabilecek tehlikeli “kritik bir eşikte” olduğunu ortaya koydu.

İnsanların dörtte üçü, iklim değişikliğinin insanlardan kaynaklandığını kabul etse de, bu kanı herkeste eşit bir şekilde hakim değil.

Hollanda, Finlandiya, ABD, Nijerya, Avustralya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan en yüksek inkar yüzdesine sahip.

Suudilerin yüzde 41’e kadarı ya hiçbir şeyin olmadığına (yüzde 15), bunun doğal bir fenomen olduğuna (yüzde 16) ya da bilmenin imkansız olduğuna (yüzde 10) inanıyor.

Eko-anksiyete nedir?

Eko-kaygı, eko-anksiyete veya solastalji olarak adlandırılan bu duygu, iklim değişikliğinin, küresel ekolojik felaketlerin veya belirli bir aşırı hava olayının etkilerinden çok endişelenmek ve bu tür endişe ve korkuların sürekli veya geçici olarak bunaltıcı olması, günlük hayatı çok fazla etkilemesi olarak tanımlanabilir.

İklim tehditlerinin ve görünürlüğünün artmasıyla dünyada artan sayıda insanda ortaya çıkan eko-anksiyete, tanınmış bir tıbbi durum değilse de anksiyete öyledir ve eko-anksiyete de aynı özelliklerin çoğuna sahiptir.

Öte yandan, ekolojik yas da iklim değişikliğine verilen tepkilerden biri olabilir. bu, doğal çevremizin mevcut ve gelecekteki tahmini kaybını ve iklim değişikliğinin etkileri karşısında duyulan üzüntü ve yas hissini ifade eder. Ekolojik yas (eco-grief) de tıpkı diğer ys süreçleri gibi aşamalardan oluşur ve tıpkı anksiyete ve yasın farklılığı gibi ekolojik ya ve eko-anksiyete de  farklıdır.