Ana Sayfa Blog Sayfa 549

Deprem bölgesinde çevrenin adı yok…

Depremin üzerinden bir aydan fazla bir süre geçti. Fakat bugüne kadar çözülmesi gereken güvenli su sağlanması, geçici barınma merkezlerinin oluşturulması, seyyar tuvalet ve banyoların kurulması, evsel katı atıkların toplanması ve atık suların arıtılması gibi temel alt yapı sorunları bile çözülemedi.

Hala deprem bölgesinin önemli bir bölümünde güvenli içme ve kullanma suyu yok, atık su arıtım sistemleri onarılamadığı için zaten yeterli sayıda olmayan seyyar tuvaletlerin ve duşların da bağlantıları kanalizasyonlarla yapılamıyor. Bu tuvaletlerin gideri araziye veya akarsulara verildiği için tüm bölgede her an ishalli salgın hastalıklar başlayabilir. İlk günlerde bölgeye çok gönderilen hijyen malzemesinin de bugünlerde bazı deprem bölgelerinde sıkıntısı çekiliyor. Bölgedeki bunun gibi alt yapı sorunlarından en çok kadınlar, çocuklar ve engelliler olumsuz olarak etkileniyor. Tuvaletlere gidemiyorlar, duş alamıyorlar, bebek bezi, kadın pedi başta olmak üzere hijyen malzemelerine yeterli ölçüde ulaşamıyorlar.

çevre,

Kamuoyunun gözünden kaçırılan diğer önemli bir deprem nedenli kriz tarım alanında yaşanıyor. Deprem öncesi Türkiye nüfusunun yüzde 16.43’nün yaşadığı ve GSMH’nin yüzde 9.8’ni sağlayan bölgenin ana gelir kaynağı tarım… Ülkemizin tarım alanlarının yüzde 16.1’i bu bölgede yer alıyor. Bu bölge deprem öncesi ülkemizin mısır üretiminin yüzde 33’nü, pamuk üretiminin ise yüzde 72’sini karşılıyordu.

Deprem öncesi ülkemizin toplam sığır varlığının yüzde 12’sinin, küçükbaş hayvan varlığının ise yüzde 18’inin bulunduğu bölgede depremler ile birlikte ahırlar çöktü, ilk tahminlere göre enkaz altında kalan binlerce büyükbaş ve küçükbaş hayvan öldü. Kalanlar ise yetiştiricilerin deprem sonrası hayvanına bakabileceği yemi ve ortamı bulamaması sonucu tüccarlara ucuz fiyata satıldı ve kesime gönderildi.

Fotoğraf: Osman Türkman

Bölgedeki çiftçi ve hayvan yetiştiricilerinin çok büyük bölümü göç etti. Göç etmeyenler açısından ise üretime devam etme konusunda dev sorunlar var. Bu problemlerin başında deprem nedeniyle arazilerde ortaya çıkan yarılma, tümseklerin oluşması, köy yollarının bozulması gibi sorunlar geliyor. Çiftçi gübre, tarımsal ilaçlar ve hayvan yemi gibi zorunlu gereksinimlerine bile ulaşamıyor. Şu anda bölgeye sadece gönüllü kuruluşlar tarafından hayvan yemi yardımı yapılıyor. Üstelik başta traktörler olmak üzere tüm tarım araçları da depremde enkaz altında kaldı.

Ciddi olarak gıda güvencesizliği tehdidi var

Bölgede Şubat ayında başlaması gereken gübreleme faaliyetleri başlayamadı, sebze bahçeleri oluşturulamadı. Pamuk ve mısır rekoltelerinin düşmesi, sebze üretiminin durması kaçınılmaz. Deprem bölgesindeki çiftçi ve hayvan yetiştirici büyük gelir kaybına uğrarken bunun yanı sıra ülkemiz için de ciddi olarak gıda güvencesizliği tehdidi var. Bunun ilk işaretleri ise yükselen et fiyatları ile görülüyor.

Hatay, Antakya -Fotoğraf: Vedat Örüç

Bir diğer tehdit: Asbest

Deprem bölgesinde günden güne tüm uyarılara rağmen büyüyen diğer bir tehdit ise asbest… Depremin ilk gününden itibaren çok yazılıp, çizilmesine ve uyarılmasına karşın enkazlar büyük bir acele ile hiçbir çevresel önlem alınmadan kaldırılmaya çalışıldığı için bölgede toz ve asbest sorunu gün geçtikçe artıyor.

İnsanlar için kesin kanserojen bir mineral olan asbest lifleri ortalama olarak 0.8 µ eninde, 3-3.5 µ boyunda olduğu için yer çekimi ile çökmüyor ve rüzgar ile çok uzak mesafelere taşınabiliyor. Solunum yolu ile alınıyor ve 10-30 yıl içinde asbestosis, akciğer kanseri ve mesotelioma’ya (akciğer zarı kanseri) neden olabiliyor. Bu nedenle enkazların kaldırılmadan önce asbest açısından mümkün olduğunca arındırılması gerekiyordu.

İlgili yönetmeliklerimiz ‘Bir ortamda (yapı, gemi vs.) asbestli malzemelerin varlığından şüphe duyulduğunda konusunda uzman bir asbest tespit uzmanı tarafından saha değerlendirmesi yapılır ve gerektiğinde numune alınır. Bu tespit sonrasında varsa asbestin türü, miktarı, yeri, hasar miktarı ve insanlarla etkileşimi gibi konular göz önünde bulundurularak risk değerlendirmesi yapılır ve gerekirse asbest sökümüne başlanır. Asbest sökümü mutlaka İSGÜM’den eğitim almış ve sınavı başarıyla tamamlayarak sertifika almış Asbest Söküm Uzmanları nezaretinde Asbest Söküm Çalışanlarınca yapılır.’ diyor.

Ancak hiçbir enkazın asbest incelemesi yapılmadığı gibi tozluluğu önlemek için büyük purvazitörlerle havanın nemlendirilmesi bir tarafa basit hortumlarla bile enkaz sulaması yapılmadan kaldırılıyor. Enkaz kaldırma işlemlerinde çalışan personelin ise FFP2, FFP3 veya N 95 tipi filtreli maske kullanmaları, koruyucu elbise giymeleri gerekiyordu ama büyük oranda yapılmıyor.

Üstelik enkazlar çevreleri tamamen kalabalık iken kaldırılıyor. Bu durumda deprem enkazlarının kaldırılması sonucu oluşan asbest maruziyeti nedeniyle gelecekte de sağlık sorunları yaşanmaya devam edecek.

Deprem bölgesinde yaşanan ve günden güne daha da kritikleşen çevre sorunlarına hükümetin bulduğu çözüm ise OHAL kararnamesine dayanarak çevre mevzuatını askıya almak oldu. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı OHAL bitinceye kadar başta ÇED yönetmeliği, Atık Yönetim Yönetmeliği ve Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliği olmak üzere uygulamalarını durdurabilecek, denetimler OHAL sonuna bırakılabilecek. Bu durumun özellikle hızlı inşaat yapılmasının hedeflendiği bu dönemde ormanların yok edilmesi, yeni taş ocakları açılması, molozların su havzaları üzerine dökülmesi gibi ekosistem saldırılarının önünü açabileceğinden endişe duyuluyor.

Çevrenin adı yok

Depremin üzerinden bir aydan fazla zaman geçti. Deprem bölgesinde çevrenin adı yok. Bölgedeki birçok yöreye hala güvenli içme ve kullanma suyu verilemiyor. Kanalizasyon ve atık su arıtım sistemleri çalışmıyor. Yeterli sayıda seyyar tuvalet ve duş da yok. Olanları ise giderleri kanalizasyona bağlanamadığı için doğayı kirletiyor. Uyuz ve bitlenme vakalarının her geçen gün sayısı artıyor. Su kaynaklı bulaşıcı hastalıklar görülmeye başlandı. Alt yapı onarılarak işe başlanması gerekirken kamuoyu bilgisi dışında inşaat projeleri yapılıyor ve yaşanan felaketlerden hiç ders alınmamış gibi acele ile yine sorunlu zeminlerin üzerine yeni binalar yapmak için çevre mevzuatı bile askıya alınabiliyor.

Unutmayın, herkesi kandırabilirsiniz ama doğayı asla kandıramazsınız. Üstelik doğa affetmiyor…

Ember: Türkiye’nin elektrik üretimi için kömür ithalatı 2022’de iki katına ulaştı

Tüm zamanların en yüksek kömür ithalatına ulaşılan yılda Rusya, Kolombiya’yı geçerek Türkiye’nin en büyük kömür tedarikçisi oldu.

Uluslararası düşünce kuruluşu Ember tarafından bugün (13 Mart) yayımlanan 2023 Türkiye Elektrik Görünümü Analizi‘ne göre, Türkiye’nin elektrik üretimi için kömür ithalatı 2022 yılında iki katına çıkarak 5,3 milyar dolara ulaştı.

Araştırmanın bulgularına göre, Türkiye 2022 yılında kömür ithalatının yarısına yakınını Rusya’dan sağladı; 2021 yılında ise Rusya’nın payı yüzde 26 seviyesindeydi.

Türkiye’nin Rusya’ya bağımlılığı yalnızca kömürde yüksek değil, doğalgaz ve petrol gibi diğer enerji kaynaklarında da Rusya’nın payı yüzde 40-45 arasında. Öte yandan Akkuyu nükleer santral projesi de Rus devletine ait.

‣ Rapor: Avrupa’nın kömür kullanımı düşüyor

Kömürden elektrik üretiminin büyük kısmı ithal kömür kaynaklı

Türkiye’de ithal kömürden elektrik üretimi yerli kömürden yüzde 25 daha fazla ve 2010 yılından beri kömürden elektrik üretiminde ithal kömür kaynaklı bir artış söz konusu. Bu nedenle 2010’da yüzde 7 olan ithal kömürün elektrik üretimindeki payı, 2022’de yüzde 20’ye kadar ulaşıyor.

Ember Bölge Lideri Ufuk Alparslan, şunları söyledi:

“Yaygın kanının aksine Türkiye’de kömürden elektrik üretiminin büyük kısmı yerli değil ithal kömür ile gerçekleştiriliyor. İthal kömüre olan bu bağımlılık 2022 yılında rekor kömür ithalatına neden oldu. Türkiye’nin bunu durdurmak için özellikle güneş gibi potansiyelini yeteri kadar kullanmadığı temiz enerji kaynaklarına yönelmesi gerekiyor.”

‣ ‘Temiz enerji 2025’e kadar AB’nin Rus enerjisine bağımlılığını yüzde 66 azaltabilir’

Güneşten elektrik üretimi, potansiyelin çok altında

Türkiye’de 2022 yılında toplam rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesinde yaklaşık 2,4 GW gibi kısıtlı bir artış olsa da, elektrik talebindeki düşüşün de etkisiyle rüzgar ve güneşin elektrik üretimindeki payı yüzde 15,5’e ulaşarak artışını sürdürdü. 2021’de bu oran yüzde 13,5 seviyesindeydi.

Türkiye, rüzgarın elektrik üretimindeki yaklaşık yüzde 11’lik payıyla Fransa (yüzde 8) ve İtalya (yüzde 7) gibi ülkelerden önde olmasına rağmen, güneş enerjisinde potansiyelinin altında kalıyor. Güneşin elektrik üretimindeki payı, yüzde 4,7 ile Polonya (yüzde 4,5) ve Ukrayna (yüzde 4) gibi Türkiye’ye kıyasla çok daha az güneş alan ülkelerle yakın seviyelerde.

Bununla birlikte Enerji Bakanlığının yeni enerji planında güneş kapasitesinde yüksek hedefler yer alıyor; bu hedeflere ulaşabilmek için her yıl eklenecek güneş kapasitesinin üç katına çıkmasına gerekecek.

‣ Analiz: Türkiye’de rüzgar ve güneş ile elektrik üretmek kömürden çok daha ucuz

Doğalgazdan elektrik üretimi düşüşte

2022 yılında Türkiye’de doğalgazdan elektrik üretimi 40 TWh azalarak bir önceki yıla göre yüzde 35 düşüş gösterdi. Doğalgazdaki düşüşün başında 2021’deki kuraklıktan sonra artış gösteren hidroelektrik üretimi (+10 TWh) ve kömürden elektrik üretimindeki artış (+10 TWh) geliyor.

Elektrik talebindeki 9 TWh’lik azalma da doğalgazdaki düşüşte rol oynadı. Türkiye’de aylık elektrik talebi yılın ikinci yarısından beri düşüş gösteriyor.

‣ EMBER: Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığı, rüzgar ve güneşe yatırım ile yarı yarıya düşürülebilir

Hidroelektrik santralleri batarya görevi görebilir

2022 yılının ocak ayında İran kaynaklı doğalgaz kesintisiyle başlayan krizde ise hidroelektrik santrallerinin rolü ön plana çıktı. Bu kesinti, doğalgaz santrallerine sağlanan akışın da azalmasına  neden olmuştu.

Krizin ilk üç günü yarıya düşen doğalgaz kaynaklı elektrik üretimini telafi etmek için hidroelektrik santralleri üretimi iki katına çıkararak adeta birer batarya görevi gördü.

Böylece daha fazla elektrik kesintisini engelledi. Özellikle büyük barajlara sahip hidroelektrik santralleri, üretimi hızlı bir şekilde artırıp azaltabilme esneklikleri nedeniyle diğer enerji kaynaklarını telafi ederek Türkiye’nin enerji dönüşümünde önemli bir rol oynayabilir.

Rezerv alanlar kim(ler) için?

ANKARA – Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, İstanbul‘da deprem riski teşkil eden 1.5 milyon konutun taşınacağı rezerv alanı açıkladı. Bir TV programına katılan Kurum, “Esenler’deki rezerv alanımızın hemen kuzeyindeki askeri alanı biz Millî Savunma Bakanlığımızla konuştuk, mesela orası bir rezerv alanımız olacak. Büyük bir alan var, Başakşehir’in yanında. Yani en az oraya da 70-80 bin konutun sığabileceği bir alan. Hemen o Esenler’deki askeri alanın kuzeyini mesela bir rezerv alan olarak kullanacağız. Konut yapacağız” dedi.

Kurum, açıklamasında “Hemen yanında Bağcılar Sultangazi ve Başakşehir var. Oralardaki ev sayısını, konut sayısını azaltacağız. Azalan yerlere de sosyal donatı, park, toplanma alanı yapacağız. Orada vatandaşımızın medeni bir şekilde yaşamını sürdürebilmesi adına ihtiyaç olan neyse onu yapacağız. Hem binanızı güçlendirmek zorundasınız, hem de o donatıları insanınıza sunmak zorundasınız. Ve bu anlayışla, inşallah seferberlik anlayışıyla yapacağız” ifadelerini kullandı.

Konuya ilişkin muhalefet cephesinden değerlendirme geldi. TBMM Çevre Komisyonu Üyesi CHP İzmir Milletvekili Ednan Arslan, “Bu rezerv alanı kim belirledi? Jeolojik etüd yapıldı mı, depremsellik olasılığı nedir, hiçbirini bilmiyoruz. Zahmet edip kamuoyuna da açıklamıyorlar. Ancak bir ihale yaparlarsa o zaman bilgi sahibi oluyoruz. İktidar su an devlet aklıyla değil müteahhit aklıyla düşünüyor. Konut yapacağız, köy evi yapacağız, şurada ihale var vs…” dedi ve ekledi:

“Hepimizin ortak akılla düşünmesi gereken bir süreç yaşıyoruz halbuki. Siyasilerin değil bilim insanlarının değerlendirmesi gereken bir sürece geldik. Rezerv alanı belirliyorlar, TOKİ alanları belirliyorlar, hafriyat taşıyorlar… Şu an bir sürü karmaşık iş var. Biz bu yol ve yöntemin doğru olmadığını düşünüyoruz. Bilim insanlarından oluşan bir kurulun vereceği raporlar ışığında siyasilerin de ortak anlayışla ihtiyaçların yasalara yedirilmesi gerekir. Şu an yaptıkları ise, kendilerinden başka hiç kimsenin hiçbir şeyi bilmediğine yönelik algı yaratmak…Bu kadar canınızı toprağa vermişiz hala iktidarın bu aymaz tutumuyla karşı karşıya kalıyoruz.”

‘Az kaldı, gidiyorlar’

CHP’li Arslan, “Nereyi tespit ederlerse etsinler az kaldı. Halktan, doğadan, bilimden, bilimsellikten uzak her proje iptal edilir. Özellikle Kanal İstanbul güzergahındaki müteahhitlere çağrısı var Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu’nun. ”Ben yaptım oldu’ mantığıyla bir şey yapmayın’ dedikçe öyle davrandılar. Bizim de onlara tavsiyemiz çok fazla kafalarını yormasınlar” diyerek şunları aktardı:

“Az kaldı, gidiyorlar. 13. Cumhurbaşkanımız Kemal Kılıçdaroğlu olduğunda gereken kararı verir.”

İstanbul risk altında

İstanbul’da 1,3 milyon bina, 6,5 milyon konut var. Hali hazırda riskli 1,5 milyon konut, 300 bin acil dönüştürülmesi gereken yapı bulunuyor. İstanbul’un 39 ilçede 695 bin konutun dönüşüm çalışmaları tamamlandı. 188 farklı alanda kentsel dönüşüm çalışmaları sürdürülüyor.

‘İktidarın sarıldığı son çare…’

Kuzey Ormanları Savunması (KOS) ve İstanbul Kent Savunması (İKS) Üyesi Cihan Uzunçarşılı Baysal da konuya ilişkin Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada; “Aslında, bu plan depremden önce yapılmıştı; deprem, hayata geçirilmesi için fırsat sundu. 17 Ağustos 2022’de basında çıkan haberlere göre Bakan Kurum, Esenler’in kuzeyinde yer alan askeri alanı Rezerv Yapı Alanı olarak belirlediklerini açıklıyordu” değerlendirmesinde bulundu. Baysal özetle şunları kaydetti:

“’İnşaat ya Resulullah‘ ekonomisinin büyüme motoru İstanbul’un arsaya dönüştürülecek arazileri tükenip, kentsel dönüşümün yık/yap ekonomisi de sekteye uğrayınca, çare, kentin son bakir alanlarının yer aldığı, kentin akciğerleri Kuzey Ormanları bölgesinin 3’lü ekokırım, kentkırım paketi, 3. Köprü- Kuzey Marmara Otoyolu, 3. Havalimanı ve Kanal İstanbul projeleri vasıtasıyla yağmaya açılmasında bulundu. İktidarın sarıldığı bir diğer çare ise kent içindeki son yeşil alanları barındıran askeri alanların imara açılmasıydı. 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde, TOKİ iştiraki Emlak Konut GYO tarafından Bağcılar’da Batışehir, Halkalı’da Avrupa Konutları, Ayazağa’da Maslak1453, Zekeriyaköy’de Köy gibi lüks projelerle başlayan süreç 15 Temmuz ertesi, el atılmamış diğer askeri alanların şehir dışına çıkartılması bahanesiyle devam etti.”

Bizzat Erdoğan tarafından buraların yeşil alan olarak korunacağı sözü verilmişken, askeri alanların rant projelerine açıldığını ifade eden Cihan Uzunçarşılı Baysal, şu örneği verdi:

“Örneğin, askeri alanların en büyüğü olan 3. Kolordu Komutanlığı’na bağlı Çekmeköy Kışlası arazisi üzerine Emlak Konut GYO’nun lüks konut projeleri yükselmeye başladı.”

15 Temmuz’un sağladığı meşruiyet

Esenler’deki kışlaların bulunduğu askeri arazilere de benzer yöntemle, 15 Temmuz’un sağladığı meşruiyet üzerinden el atıldığını ve arazilerin 2012’de, 6306 sayılı Afet Yasası kapsamında Rezerv Yapı Alanı ilan edilerek 2019’da konut, turizm ve ticaret fonksiyonlu imara açıldığını hatırlatan Baysal, bu adımı “183 dönümlük Esenler 15 Temmuz Millet Bahçesi projesi de ağzımıza çalınan bir parmak bal oldu!” şeklinde değerlendirdi.

Esenler’deki askeri alanın, ilçenin yüzde 50’si büyüklüğünde olduğunu anımsatan Cihan Uzunçarşılı Baysal, “Murat Kurum’un son açıklamalarına göre 2012’de rezerv alan ilan edilmiş olan alanın kuzeyinde kalan askeri alan da rezerv alan ilanıyla yapılaşmaya açılarak burada depreme karşı riskli yapıların sahiplerine, Sultangazi, Bağcılar ve Başakşehir ilçeleri nüfuslarına yönelik 70-80 bin konutluk projeler geliştirilecek. Böylece, bu kez de deprem bahanesiyle 720 hektarlık askeri alandan geride kalan yeşil alanların da imara açılmasıyla karşı karşıyayız” dedi.

15 Temmuz Millet Bahçesi

‘Aslında bu plan depremden önce yapıldı’

Baysal aslında, bu planın depremden önce yapıldığını; depremin, hayata geçirilmesi için fırsat sunduğunu belirterek “17 Ağustos 2022’de basında çıkan haberlere göre Bakan Kurum, Esenler’in kuzeyinde yer alan askeri alanı Rezerv Yapı Alanı olarak belirlediklerini açıklıyordu” şeklinde konuştu. Baysal şunları aktardı:

“Öte yandan, bölgeye yönelik hayaller, Bakan Kurum’un yine aynı tarihli açıklamalarından anlaşıldığı üzere “akıllı kentler” ve lüks yerleşimlerdi. En büyük akıllı şehrin Esenler’de inşa edileceğini bildiren Kurum, teknoloji geliştirme merkezleri, kuluçka kentler, AR-GE, bilişim atölyeleri ve benzeri yapılardan bahisle sadece inşaat-emlak sermayesine değil akıllı teknolojiler sermayelerine de göz kırpmaktaydı.

Depremin sunduğu fırsatla, bölgede kurulması planlanan akıllı kentler, tekno-parklar ve benzeri projeler artık çok kolaylıkla ve meşruiyet sağlanarak gerçekleştirebilecektir. Daha önce mahallelerin dönüşüm projelerinde gördüğümüz oyun burada da oynanırsa şaşırmayacağız.”

Kuzey Ormanları

‘Mış’ gibi hak sahipliği

İktidarın, bölgeye akıllı kentin lüks konut projelerini sokarak, riskli yapılardaki nüfuslardan lüks proje ile mevcut konutları arasındaki farkı ödemelerini talep ederek “mış” gibi bir hak sahipliğini ortaya süreceği tahmininde bulunan Cihan Uzunçarşılı Baysal, şunları söyledi:

“Sonuç, yine dönüşüm alanlarında şahit olduğumuz üzere, lüks projelerine ortak olamayan alt, alt-orta gelir gruplarının merkezlerden sürgünü ve evsizliğe uzanan prekarya yaşamlara mahkumiyetleridir. Bu projeler, deprem riskli binalarda oturanların emniyetli konutlara taşınacağı üzerinden meşruiyet sağlasalar da, tam aksine, alt, alt-orta gelir gruplarının, kent yoksullarının yerlerinden edilmelerine yol açacağından ve onlar için inşa edildiği öne sürülen projelerin üst gelir grupları ve zengin yabancılarca doldurulacağından deprem karşısında sınıfsal bir ayrımcılıktan da söz edebiliriz.

İstanbul’daki boş konut stoklarından yararlanmak, kira yardımlarını mantıklı seviyelere çekmek, kiraları dondurmak, gerekirse kamulaştırma yaparak atıl konutlara el koymak gibi çözümler varken, depremini bekleyen kentin son yeşil alanlarını da yeni inşaatlara açarak, nüfus yoğunluğunu artırmanın mantıklı bir yanı yoktur. Ama elbette buradaki mantık rantın mantığıdır!”

‘Planladıkları yer Kuzey Ormanları’

TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı Pelin Pınar Giritilioğlu da Yeşil Gazete’ye açıklamalarda bulundu. Giritlioğlu, Kurum’un sözünü ettiği alanın da Kuzey Ormanları’nın bir parçası olduğunu belirterek şunları kaydetti:

“Bakan Kurum’un açıklamalarında görebildiğimiz şu ki, henüz rezerv alanların yeri konusunda somut bir bilgi yok. Bahsedilen alan aşağıdaki görseldeki bölge.

Kurum’un sözünü ettiği alanın bu bölgenin kuzeyi olduğunu düşünüyoruz. Esenyurt’ta bahsedilen askeri alan da Kuzey Ormanları’nın bir parçası. Bu bölgede belirlenecek bir yeni rezerv alan, Kuzey ormanlarına doğru yapılaşma baskısını artıracaktır. Ancak sözünü ettiğim gibi, şu ana kadar açıklanmış somut bir bölge yok.”

Anadolu Yakası’na ilişkin bir yerin bile işaret edilmediğini aktaran Giritilioğlu, “Cumhurbaşkanı’nın bu bölgeleri açıklayacağı söyleniyor. Ortada bir hesap da olmadığı açık. 1500 konutun üçe bölünerek kentin iki yakasına ve olduğu yere paylaştırılmış olduğunu anlıyoruz. Bu hesabın bilimsel bir arka planı olmadığını görüyoruz” dedi ve ekledi:

“Konut alanı-iş bölgesi-sosyal donatı dengeleri, ulaşım deseni ve daha bir çok kriter birlikte değerlendirilmeden böyle bir kararı vermek mümkün değil. İstanbul’un üst ölçekli planının ortaya koyduğu dengeler ve kabuller, bu ortalama afaki hesaplarla alt üst olacaktır. Anlaşılan iktidarın yapmak istediği, yine depremi fırsat bilerek, yeni bir inşaat hamlesini başlatmak. Bu yaklaşımı kabul etmek mümkün değil. Hala bilimle, planlama ilke ve esaslarıyla hareket edilmiyorsa, bu depremlerden de hiçbir ders çıkarılmamış, deprem gerçeği yine rant düzeninin baskısı altında unutulmuş demektir.”

‘Tarım alanları en büyük savunmamız’

Kuzey Ormanları Savunması’ndan Başar Toros da konuya ilişkin değerlendirmede bulundu.

Toros, “Benim görebildiğim kadarıyla rezerv alan açıklaması yok. İstanbul’un yapı stoğunun depreme dayanıksız olduğunu, donatı alanlarının boş alanların olmadığını gerekçe göstermiş ve askeri alanları rezerv alan olarak belirlediklerini söylemiş. Ancak şöyle bir sorun var: İstanbul’un şehir sınırları kuzey ormanlarının sık orman kesimine kadar ulaşmış durumda. Kalan boş alanlar kendi inşaat politikaları sayesinde dolmuş durumda… Şu an tarım alanlarından başka yer yok İstanbul’da” dedi ve ekledi:

“Avrupa tarafı diyebileceğimiz İstanbul’un batısı diyebileceğimiz alanlar tarım alanları. Boş alanlarımız Kuzey Ormanları içinde kalan bu tarım alanları. İstanbul’un depreme karşı, sele karşı, salgınlara karşı en büyük savunma gücü bu orman. İstanbul’un böyle devasa bir kent organizasyonunu kaldırabilmesinin temel sebebi temiz hava temiz su sağlayan kuzey Ormanları. Kuzey Ormanları köylülerinin ektiği biçtiği bölgeleri inşaata açarsanız bu kenti depreme karşı savunmasız bırakmış olursunuz. Bu alanları inşaat alanına çevirmek İstanbul’u depreme karşı savunmasız bırakmak demektir.”

Toros, ayrıca şu öneriyi sundu:

“Bizim önerimiz şu: İstanbul içinde başka bazı askeri alanları yapı stokları yenilenene kadar geçici süreyle rezerv alanı olarak kullanılması ve yine şehir tarafında dönüşümün tamamlanması, bu alanların boşaltılarak rekreasyon amacıyla, hatta kimi yerlerde ormanlaştırılarak korunması…

İstanbul’un bir kişi daha nüfusunun artırılması değil boşaltılması gerekiyor. Depremle alakalı bir gereksinim de değil bu sadece. İstanbul’u bekleyen en yakın tehlike deprem kadar kuraklık aynı zamanda.”

İstanbul’daki barajların doluluk oranlarını gösterir grafik. – Kaynak: İSKİ

Rezerv alan nedir?

Rezerv alanı, 6306 sayılı Kanun uyarınca gerçekleştirilecek uygulamalarda yeni yerleşim alanı olarak kullanılmak üzere, Toplu Konut İdaresi Başkanlığının veya İdarenin talebine bağlı olarak veya resen Bakanlıkça belirlenen alanlardır.

Rezerv yapı alanlarda, Kanunun amacı çerçevesinde fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek ve Kanunda öngörülen amaçlar çerçevesinde kullanılmak üzere; riskli alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapılarda ikamet edenlerin nakledileceği rezerv konut ve işyerleri, gelir ve hasılat getirecek her türlü uygulama yapılabilir ve bu alanlar yeni yerleşim alanı olarak kullanılabilir.

Asbest kabusu: Kontrolsüzce doğaya bırakılan molozlar 11 ilde yaşamı tehdit ediyor

Malatya Çevre Platformu tarafından hafta sonu gerçekleştirilen basın açıklamasında, Malatya’nın Battalgazi ilçesindeki bir köyde doğal yaşam ve yöre halkının asbest tehdidiyle karşı karşıya olduğu belirtildi.

6 Şubat’ta yaşanan Maraş depremlerinin Malatya’da da etkilerinin yıkıcı olduğu kaydedilen açıklamada, ildeki enkaz ve hafriyatların Mamurek köyüne döküldüğü kaydedildi.

“Mamurek’te toplu katliam var” ifadelerine yer verilen açıklamaya göre enkaz döküm alanı, Bulgurlu köyüne 4,94 km, Yukarı Balıkdere’ye 4,69 km, Hacıhalil Çiftliği’ne 3,54 km, Yenice’ye 3,73 km, Yaygın’a 4,40 km, Elmalı’ya 3,97 km, Söğüt’e 3,01 km, Onaylar Küme Evleri’ne 1,86 km, Tilkidere’ye 2,23 km, Sarıtaşlar Sokak’a 1,70 km, Afetevleri Beydağı 2. Sokak’a 1,12 km, Kızılmağara’ya 1,29 km, Pesenler Küme Evlerine 490 metre, Yapraklıpınar’a 1,57 km, İnönü Üniversitesi Kampüsüne 3,78 km, Üzümlü’ye 1,92 km, Üzümlü Küme Evlerine 667 metre mesafede yer alıyor.

‣ Malatya’da enkaz, köylerin ortasına dökülüyor: Asbeste maruz kalan köylüler yol kapattı

Hafriyatın döküldüğü stok alanlarının yerleşim alanlarına, tarımsal üretimde kullanılan tarla ve bahçelere, hayvan otlatma alanlarına ve dere yatağına yakınlığına dikkati çeken Platform, şunları ekledi:

“Binaların yıkılması veya enkaz kaldırma, taşıma ve stoklama alanlarında metalik envanterin ayrıştırılması sırasında meydana gelecek yoğun asbest ve kimyasal tozların yayılması ile oluşacak yoğun kirlenmenin yaşamın her alanını yoğun şekilde etkileyeceği gerçeği ile karşı karşıyayız. Bundan doğacak ağır sağlık sorunları, evcil ve yaban hayvanlarını en ağır biçimde etkileyecek ve doğacak ekolojik tahribat onarılmaz derecede ağır olacaktır.”

‣ Burak Çatlıoğlu: Afeti yönetemediler ki, sonrasında çıkan enkazı yönetebilsinler

‘Devlet eliyle toplu katliam’

Doğa, insan ve yaban hayatı, kaynaklar, akarsular ile baraj ve sulama göletlerini yakından etkileyecek “keyfi uygulamaya” son verilmesi çağrısında bulunan Malatya Çevre Platformu’nun açıklamasında, “Moloz, hafriyat ve kimyasallar yaşam alanlarından, tarım arazilerinden, sulak alanlardan, yeraltı ve yer üstü kaynak sularından, otlaklardan uzağa dökülmeli, yöneticiler hafriyatların Mamurek’e dökülmesi kararından bir an önce vazgeçmelidir. Aksi takdirde bu toplu katliam devlet eliyle gerçekleşmiş olacaktır” ifadeleri kullanıldıdı.

Mamurek köyü hafriyat döküm ve stok alanı olarak belirlenmesine tepki gösteren ekoloji aktivistleri, yerel yöneticilerin verdiği karardan geri dönemlerini, gerekli duyarlılığı ilgili kurumların göstermesini, aksi takdirde hukuki yollara başvurulacağını kamuoyuyla paylaştı.

‣ TBMM Çevre Komisyonu Başkanı’na göre deprem bölgesinde asbest ve hijyen sorunu yok

‘Ektiğimiz biçtiğimiz zehir olursa nasıl insanımıza yediririz?’

Dünya Gazetesi’nden Özlem Ermiş Beyhan’ın aktardığına göre, deprem bölgesi insanı enkazdaki asbestin geleceklerini yok etmesinden endişe ediyor. Bölgede tarımsal üretimle uğraşanlar, “Asbest tarım topraklarımızı zehirliyor, yapılan yardımların desteklerin de bir anlamı kalmayacak. Ektiğimiz biçtiğimiz zehir olursa nasıl ihraç ederiz, nasıl ülke insanımıza yediririz” diye soruyor.

Sorunun kaynağının 2014’e kadar inşaatlarda asbestin yoğun bir şekilde kullanılması olduğunu anlatan Temiz Atık Derneği Başkanı Esra Kara, “Asbest inşaatlarda o kadar çok var ki, sıvada, çatıda, kolonda… Her yerde kullanıldı. Şimdi bu asbestin olduğu enkazın tarım alanlarına yakın bölgelere, hayvanların otladığı bölgelere asla atılmaması gerek” dedi. Kara, deprem enkazındaki asbestin yeraltı sularını da zehirleyeceği uyarısı yaptı.

Hatay Kadın Girişimciler Derneği Başkanı Çiğdem Kıral, durumdan çok endişe duyduğunu kaydederek, bölgenin tarımda önemli bir ağırlığı olduğunu vurguladı. Kıral, “Özellikle Antakya‘da enkaz kaldırılırken ortaya çıkan asbest hem tarım topraklarımızı hem de yeraltı kaynak sularımızı olumsuz etkileyecek. İvedilikle enkaz ve moloz taşıma işinin doğru şekilde yapılıyor olması gerek, bu durum yapı şirketlerinin önceliği olmalı” diye belirtti.

Bölgenin meyvedeki payı yüzde 26

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’in 2022 yılı Bitkisel Üretim İstatistikleri verilerine göre; depremden etkilenen Adana, Adıyaman, Diyarbakır, Elazığ, Gaziantep, Hatay, Kahramanmaraş, Kilis, Malatya, Osmaniye ve Şanlıurfa’da 40 milyon 340 bin 190 dekar tarım alanı bulunuyor.

Bu alan, Türkiye’nin toplam tarım alanının yüzde 16,92’si. Meyveler, içecek ve baharat alanları ise 9 milyon 560 bin 21 dekar; bu sayı kategorideki toplam alanın yüzde 26.01’ine tekabül ediyor.

‣ Depremde sağ kalanlar şimdi de zehir soluyor

‘Durum sanılandan vahim’

Tehlikeli Madde Uzmanı Kenan Yıldız durumun sanılandan vahim olduğunu anlattı. “Herkes yeraltı sularını vurguluyor ama temiz su kaynakları da büyük tehlike altında” diyen Yıldız’ın verdiği bilgiye göre; asbestin yanı sıra bölgede ağır bir kurşun oksit kirliliği de yaşanıyor:

“Türkiye’de boyalarda kurşun oksit kullanımı yasak olmadığı için o bölgedeki hemen hemen tüm duvarlar kurşun oksitli boyalarla boyalı. Bu zehirli madde enkazla birlikte tarım topraklarına gidince yediğimiz marulla, içtiğimiz inek sütü ile bize ulaşacak.”

Yapılması gerekenlere değinen Yıldız şöyle devam etti:

“Öncelikle enkazın sulaması çok önemli. Temiz su ile olmasına gerek yok, deniz suyu çekilerek de sulama yapılabilir. İkincisi, bölgede çok sayıda mühendis var, bu mühendisler gözle kontrolle asbestli enkazları işaretleyebilir, tehlikeli atıkların olduğu enkazla olmayanlar ayrı yerlere dökülebilir. Çünkü tüm enkaz karıştığında tamamı zehirli hale geliyor.”

‣ Uzmanlardan asbest uyarısı: FFP3 maskeleri takılmalı

‘Enkaz kaldırmada acele ediliyor’

Çukurova Üniversitesi Öğretim Görevlisi Sedat Gündoğdu da tehlikenin büyüklüğünün altını çizdi:

“Enkaz atıkları nerede bir zeytin bahçesi, bir portakal bahçesi, bir dere yatağı ve nerede bir sulak alan varsa yanına yamacına dökülüyor. Plastik, asbest, ağır metal ve diğer kirleticiler sonsuza kadar besin zincirine karışıyor.”

“Enkazı kaldırmak için acele ediliyor” diyen Gündoğdu önce enkazda hiçbir cansız beden kalmadığından emin olunması, daha sonra özellikle beyaz eşyaların çıkarılıp yönetmeliğe uygun enkaz kaldırma işlemi yürütülmesi gerektiğini vurguladı. Gündoğdu, “Bölgede hayatta kalanların enkaz nedeniyle zehirlenmesinin önüne geçilmeli” uyarısında bulundu.

‣ TTB’den deprem bölgelerinde asbest uyarısı

‘Molozların geri dönüşümünde dikkatli olunmalı’

Kenan Yıldız, bölgedeki enkazın geri dönüşümünde gerekli önlemlerin alınmaması halinde bölgenin daha da ağır bir kirlilik riski altına gireceği uyarısı yaptı. Yıldız, “Örneğin molozlar kırılıp parke taşı yapılacak deniliyor. Bu kırma işleminde gerekli çevresel önlemler alınmazsa bölge çok ağır bir kirlilik altında kalır. Enkazdaki demirlerin kepçelerle kırılması da büyük risk, bu dönüşümün çok dikkatli yürütülmesi gerekiyor” dedi.

‣ Yeni ikincil felaketler kapıda…

Asbest soluyan 14 milyon kişi şimdi ne yapacak?

Deprem bölgesinde ikinci günden itibaren kurtarma çalışmalarına katılan Temiz Atık Derneği Başkanı Kara, “Etraf toz dumandı, günlerce bölgedeki 14 milyon kişi asbest soluduk. Bu asbesti biz nasıl atacağız bünyemizden?” diye sordu:

“Yetkililer bu konuda yardımcı olmalı. Enkazı içimizden çıkaramayacağız bir ömür boyunca bu kesin ama asbesti nasıl çıkaracağız? Bu ulusal bir sağlık meselesidir.”

Hollanda’da Extinction Rebellion’ın iklim eylemine polis müdahalesi: 700 gözaltı

Hollanda‘da polis, ülkenin idari başkenti Lahey‘de parlamentoya giden A12 ana yolunun son kısmını kapatarak fosil yakıt kullanımının sonlandırılması için protesto düzenleyen iklim eylemcilerine tazyikli su ile müdahale etti.

Extinction Rebellion‘ın (Yok Oluş İsyanı) organizasyonuyla toplanan yaklaşık üç bin kişi, şehrin girişi olan A12’nin son kısmını kapattı.  Petrol, kömür ve gaz kullanımının sonlandırılmasını isteyen eylemciler, hükümetin fosil yakıt politikasını eleştirdi.

Eylem sırasında ağaç dallarına, yol kenarındaki duvara ve sokak lambasına tırmanan bazı göstericiler polis tarafından aşağıya indirildi. Polis, kendilerini ağaca bağlayan bazı eylemcileri de demir kesme makineleriyle ağaçtan ayırdı.

Ellerinde “Ağaç ek, fosili durdur”, “Gezegen B yok”, “Bu yol çıkmaz bir sokak” yazılı pankart taşıyan göstericiler, uzun süre yolda oturma eylemi gerçekleştirdi. Eylemin yapıldığı yerin gösteriye yasaklı bölge ilan edildiği uyarısını yapan polis, protestonun başlamasından beş saat sonra eylemcilere saldırdı.

Göstericilere tazyikli su sıkan polis, yolu ve çevresini terk etmeyenleri gözaltına aldı ve halk otobüsleri ile bölgeden uzaklaştırdı. Extinction Rebellion grubu Twitter‘dan yaptığı açıklamada, en az 683 kişinin gözaltına alındığını paylaştı.

Cumartesi akşamı polis tarafından yapılan açıklamada ise toplam 700 kişinin gözaltına alındığı, ancak üç kişi hariç diğer herkesin serbest bırakıldığı bildirildi.

Extinction Rebellion

‣ İklim aktivistleri Lordlar Kamarası’nda: Eylemcilere sert polis müdahalesi parlamentodan geçmedi

Tazyikli su ile müdahale ‘kabul edilemez’

İtfaiye ise tazyikli suya maruz kalan protestocular için gösteri alanında kuru çamaşırların yer aldığı ve tıbbi kontrollerin gerçekleştirildiği bir çadır kurdu. Yetkililer, kimsenin hipotermi geçirmediğinden emin olmak için bu tür bir önlem alındığını aktardı.

Greenpeace Hollanda Direktörü Andy Palmen ise tazyikli su kullanımını “kabul edilemez” olarak nitelendirerek, “Barışı ve özgürlüğü temsil eden bir şehir anlayışına uymuyor” dedi.

A12 yolunun öğle saatlerinde gösterinin başlamasıyla tamamen trafiğe kapatıldığını, ancak saat 14.00’a doğru kısmen yeniden açıldığını aktaran Palmen, belediye meclisinin, göstericileri ana tren istasyonuna yakın bir park olan Koekamp‘a yönlendirerek gösteriye izin vermeyi reddettiğini açıkladı.

‣ İklim örgütü Extinction Rebellion, ‘yıkıcı taktiklere’ ara veriyor

Ne olmuştu?

Lahey kentinin girişindeki A12 yolunun son kısmını beş kez kapatan Extinction Rebellion grubu, en son 28 Ocak tarihinde aynı yolu kapatıp eylem yapmış ve yüzlerce kişi gözaltına alınmıştı.

Bu haftanın başlarında yetkililer, protesto düzenleme çağrılarıyla bağlantılı olarak “isyana teşvik şüphesiyle” altı Extinction Rebellion aktivistini tutuklamıştı.

Cuma günü bir yargıç, bir başka aktivistin bölgeye girişinin 90 gün süreyle yasaklanması kararını onamıştı.

Tutuklamalar ve uzaklaştırma emri, barışçıl protesto haklarının ihlal edildiğini savunan aktivistler arasında huzursuzluğa yol açmıştı.

Muğlalılar kömüre karşı direnişte: 37 köy/mahalle yok edilme tehdidi altında

Muğla Çevre Platformu, İklim Adaleti Koalisyonu ve Ekoloji Birliği üyeleri ve ekoloji aktivistleri, Muğla‘daki termik santrallerin kapatılması çağrısını yineledi. Hafta sonu gerçekleştirilen eylemde “Ekokırıma ve hukuksuzluğa son verilsin” denildi. Muğlalılar termik santrallere desteğin ve bütçe aktarımının durdurulmasını talep ederek “Muğla’da kömürden çıkışın tüm yöre halkı için adil olmasına öncelik verilmeli, termik santrallere kamu bütçesinden ayrılan her türlü teşvik ve destek kapatılacak olacak santral ve maden ocaklarında çalışan emekçilere yeni istihdam alanları sağlamak için harcanmalı” dedi.

Muğla’da Türkiye’nin en büyük kömürlü termik santrallerinden ikisi bulunuyor: Kemerköy ve Yatağan Termik Santralleri. Muğlalılar, 1980’lerden itibaren üretime başlayan üç termik santral ve bunlara yakıt sağlamak üzere açılan devasa kömür sahaları ile mücadele ediyor.

Muğla
Yatağan Termik Santrali – Muğla

Son eylemde de bu termik santrallerin “iklim ve doğa düşmanı politikaların” bir sonucu olduğu hatırlatıldı ve Muğla’nın ekolojik ve sosyal tahribatını en ağır yaşayan bölgelerden birisi olduğunun altı çizildi.

25 yıl önce bölge köylüleri tarımsal verimin düşmesine neden oldukları için Kemerköy, Yeniköy ve Yatağan termik santralleri hakkında tazminat davaları açmış ve Yargıtay bu kararları onamıştı.

‘Devlette devamlılık esastır’ anlayışı bir kara mizaha dönüştü’

Aydın İdare Mahkemesi bu üç termik santral için kapatma kararı verdi. Danıştay tarafından da onanan karar dönemin hükümeti tarafından Bakanlar Kurulu kararı ile uygulanmayınca, dava AİHM’e taşınmış ve AİHM de mahkeme kararını onamıştı. Açıklamada bu sürece dair şunlar söylendi:

“Ne yazık ki, anayasasında ‘hukuk devleti’ yazan Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri ulusal ve uluslararası yasaları yok sayarak ve AİHM kararını uygulamayarak santrallerin işletilmesinin devam etmesine yol vermiştir. Mevcut hükümet de aynı hukuksuzluk politikasını sürdürerek kapatmak bir yana, bu santrallerin neden olduğu ekolojik kırımı her yıl verdiği kapasite teşvikleri ile ödüllendirmektedir. ‘Devlette devamlılık esastır’ anlayışı bir kara mizaha dönüşmüştür.”

Aktivistler Yatağan Termik Santrali önünde 2020’de bir eylem gerçekleştirmişti: Kömürsüz Muğla için.

‘360 milyon tonu bulan karbondioksit salımıyla iklim krizini derinleştiriyor’

Öte yandan santrallere tahsis edilen maden sahalarının yarısına yakını ormanlık alanlarda bulunuyor. Termik santrallerin tek sorunu ormanları tehdit ediyor olmaları da değil; ortaya çıkan atık dağları ve karbon salımları da büyük bir çevre sorununa sebebiyet veriyor. Aktivistlerin yaptığı açıklamada da bunlara değiniliyor:

“Halen baca gazı arıtma tesisleri, katı atık depolama ve kül sahaları gerekli şartları sağlamamalarına rağmen çevre izni alıp çalışabiliyorlar. Bu santrallerin neden olduğu emisyon Muğla’yı Türkiye’nin havası en kirli illerinden biri haline getiriyor. Faaliyete girdiklerinden bu yana 68.000’den fazla erken ölüme ve 98 milyar Euro’nun üzerinde sağlık harcamasına sebep oldukları hesaplanıyor.”

‣Muğla’daki termik santrallerin bilançosu

Termik santrallerin su kıtlığı çeken Türkiye’de aşırı su sarfiyatlarıyla, kömür madenlerinin ise yok ettikleri yeraltı su rezervleri ile bölgenin su varlıklarını tehdit ettiğini hatırlatan aktivistler açıklamada “Bugüne kadar toplam 360 milyon tonu bulan karbondioksit salımlarıyla iklim krizini derinleştiriyorlar. Bölgenin temel geçim kaynakları olan zeytin, bal ve diğer tarımsal ürünlerde ciddi oranda nitelik ve verim kaybına yol açıyorlar” dedi.

‣ Muğla’da kömür madenleri ve termik santraller son 34 yılda en az 45 bin erken ölüme neden oldu
‣ Kömürlü termik santrallerin 55 yıllık karnesi açıklandı: 200 bin erken ölüm, 4.8 trilyon sağlık maliyeti
‣ Yatağan Termik Santrali 48 köyü tarihi ve kültürüyle haritadan silecek
Muğla, İkizköy’ün mahallelerinden Işıkdere. Eskiden evlerin bulunduğu alan, şimdi YK Enerji’nin  maden sahası. – Fotoğraf: Cansu Acar

’37 köy/mahalle yok edilme tehdidi altında’

Termik santrallara kömür temin etmek için 60 köy ve mahallenin kömür işletme ruhsat sahaları içinde kaldığının hatırlatıldığı açıklamada, “Şu ana kadar sekiz köyümüzün tamamı, 15 köyümüzün önemli bir bölümü kömür ocakları için yok edilmiştir. Ruhsat sahası içinde kalan 37 köy/mahalle yok edilme tehdidi altındadır. Kömür çıkarmak için köylerin taşınması, zeytinlerin, ormanların ve toprağın yok edilmesiyle çok sayıda insan ve canlının yaşam alanlarından koparılması ve göçe zorlanması hem doğal yaşamı tehdit ediyor, hem de bölgede yaşayan insanımızı aidiyetsizlik hissiyle ve derinleşen yoksullukla karşı karşıya bırakıyor” ifadeleri kullanıldı.

Termik yerine zeytin önerisi

Diğer taraftan, alım garantisi, kapasite mekanizması gibi teşviklerle bu termik santrallerin kamu bütçesine yılda 200 milyon dolara yakın maliyet getirdiğinin belirtildiği açıklamada, “Üstelik ülkemizin kurulu elektrik üretme kapasitesi, bu santrallerin ürettikleri elektriğin çok üstünde olması, yani kapatılmaları bir elektrik kesintisine yol açmayacağı gerçeğine rağmen” denildi ve eklendi:

“Termik santrallara verilen bir yıllık teşvik ile zeytine dayalı küçük ölçekli işletmeler kurulabilir ve termik santrallerde ve kömür ocaklarında çalışanlar için istihdam yaratılabilir. Termik santralların kapatılması insanları işsizliğe mahkûm etmek anlamına gelmiyor, alternatifler yaratılabilir.”

Peki Muğlalılar ne istiyor?

Muğlalılar tüm bu termik santral yüküne ve derinleştirdiği iklim krizinin etkilerine karşı taleplerini de sıraladı. “Türkiye Cumhuriyeti devleti, bir an önce hukuk devleti olmaya dönmeli” diyen aktivistlerin diğer talepleri ise şöyle:

  • Türkiye’nin küresel iklim kriziyle mücadelede 2050’lerin başında “net sıfır” hedefine ulaşmak ve son 20 yılda hızla artan doğa tahribatını azaltmak için öncelikli hedeflerinden biri kömürden çıkış olmalıdır.
  • Bu hedefe uygun olarak, 25 yıldır uygulanmayan mahkeme kararı artık yerine getirilerek Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy santralleri ve bunların maden sahaları kapatılmalı; Türkiye Cumhuriyeti devleti, bir an önce hukuk devleti olmaya dönmelidir.
  • Ekosisteme ve iklime ağır tahribat veren, insan sağlığına ve sosyal yaşama büyük yıkımlar getiren, emekliye ayrılma yaşı gelmiş olmasına karşın Muğla’nın kömürlü termik santrallerini hukuksuzca çalıştırma ısrarından ve kamu kaynaklarının sermayeye aktarımından artık vazgeçilmelidir.
  • Muğla’da kömürden çıkışın tüm yöre halkı için adil olmasına öncelik verilmeli, termik santrallere kamu bütçesinden ayrılan her türlü teşvik ve destek kapatılacak olacak santral ve maden ocaklarında çalışan emekçilere yeni istihdam alanları sağlamak için harcanmalıdır.
  • Kömür dışı sektörlere geçişte, bölgenin potansiyeli ile halkın yaşam biçimi ve tercihlerinin merkeze alınacağı bir planlama yapılarak, doğayla uyum ve ekolojik sürdürülebilirlik hedeflenmelidir.
  • Kömürsüz ve termik santralsiz bir Muğla ve Dünya mümkündür. İklimi değil sistemi değiştirelim.

Oscar 2023: Everything Everywhere All At Once yedi ödülün sahibi oldu

Sinema dünyasının en büyük ödüllerinden kabul edilen Oscarlar, Hollywood‘daki Dolby Theatre‘da gerçekleşen törenle dağıtıldı.

Yönetmenliğini Daniel Kwan ve Daniel Scheinert‘in yaptığı, sürreal bir film olan Everything Everywhere All At Once aday gösterildiği 11 daldan yedisinde Oscar heykelini kaptı. Bunlar arasında “En İyi Yönetmen”, “En İyi Film”, “En İyi Özgün Senaryo” ve “En İyi Kurgu” da var.

Michelle Yeoh, Everything Everywhere All At Once filmindeki rolüyle “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü aldı. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı‘nın (UNDP) İyi Niyet Elçisi olan Yeoh bu ödülü alan ilk Asyalı kadın oldu.

60 yaşındaki Yeoh “Kadınlar, kimsenin size en iyi zamanınızın artık geride kaldığını söylemesine asla izin vermeyin” dedi.

En iyi yardımcı erkek ve kadın oyuncu ödülleri de, Everything Everywhere All At Once filmindeki rolleriyle Ke Huy Quan ve Jamie Lee Curtis‘e gitti.

Jamie Lee Curtis böylece 45 yıllık oyunculuk kariyerinin ilk Oscar’ını kazanmış oldu.

Ke Huy Quan, ödülünü alırken yaptığı duygusal konuşmada “Ben hayallerimden neredeyse vazgeçmiştim ama hayaller gerçekten inanmanız gereken şeylerdir” dedi.

51 yaşındaki Ke Huy Quan, çocukken The Goonies ve Indiana Jones and the Temple of Doom filmlerinde oynamış, ardından oyunculuğa uzun bir ara vermişti.

Vietnamlı aktör “Bunun gibi hikayelerin sadece filmlerde olduğu söylenir. Bunu yaşadığıma inanamıyorum. Bu, Amerikan rüyası… Yolculuğum bir botta başladı. Bir yılım mülteci kampında geçti ve bir şekilde burada, Hollywood’un en büyük sahnesinde son buldu” dedi.

“Her Şey Her Yerde Aynı Anda”, 11 adaylıkla en çok kategoride ödüle aday gösterilen yapım olmuştu.

Navalni, en iyi belgesel ödülüne layık görüldü

En iyi kurgu belgesel ödülü, Rus muhalif lider Aleksey Navalni‘nin 2020 yılında zehirlenmesiyle ilgili olayları anlatan Navalni filmine verildi.

Ödül konuşmasında belgeselin yönetmeni Daniel Roher, ödülü Navalni’ye ve dünyadaki tüm siyasi tutuklulara adadığını söyledi.

Navalni’nin eşi Yulia Navalnaya da “Aleksey, özgür kalacağın ve ülkemizin de özgür olacağı günün hayalini kuruyorum, güçlü ol aşkım” dedi.

Dokuz dalda adaylığı bulunan The Banshees Of Inisherin ise eve elleri boş gitti.

95. Oscar ödüllerinin kazananları

Bu yılki töreni Amerikalı komedyen Jimmy Kimmel sundu. Bu yılki ödüllerin sahipleri şöyle oldu:

  • En İyi Film: “Everything Everywhere All At Once”
  • En İyi Kadın Oyuncu: Michelle Yeoh, “Everything Everywhere All At Once”
  • En İyi Erkek Oyuncu: Brendan Fraser, “The Whale
  • En İyi Yönetmen: Daniel Kwan ve Daniel Scheinert, “Everything Everywhere All At Once”
  • En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jamie Lee Curtis, “Everything Everywhere All At Once”
  • En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Ke Huy Quan, “Everything Everywhere All At Once”
  • En İyi Uluslararası Film: “All Quite On The Western Front” (Almanya)
  • En İyi Özgün Senaryo: “Everything Everywhere All At Once”
  • En İyi Uyarlama Senaryo: “Women Talking
  • En İyi Belgesel: “Navalni”
  • En İyi Kısa Belgesel: “The Elephant Whisperers
  • En İyi Animasyon Filmi: “Pinocchio
  • En İyi Sinematografi: James Friend, “All Quite On The Western Front”
  • En İyi Görsel Efekt: “Avatar: The Way of Water
  • En İyi Film Kurgusu: “Everything Everywhere All At Once”
  • En İyi Film Müziği: “All Quite On The Western Front”
  • En İyi Özgün Şarkı: RRR, “Naatu Naatu
  • En İyi Ses Kurgusu: “Top Gun: Maverick
  • En İyi Yapım Tasarımı: “All Quite On The Western Front””
  • En İyi Kısa Film: “An Irish Goodbye
  • En İyi Kısa Animasyon: “The Boy, The Mole, The Fox and The Horse
  • En İyi Kostüm Tasarımı: “Black Panda: Wakanda Forever
  • En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı: “The Whale”

Selin Ciğerci’ye tekbirli linç girişimi: Homofobi ve transfobi insanlık suçudur!

Internet fenomeni, iş insanı ve şarkıcı Selin Ciğerci’ye Konya’da açılışını yapacağı güzellik merkezi önünde toplanan bir grupça linç girişiminde bulunuldu. Ciğerci’nin linç edilmesinin istenmesinin sebebi ise transfobiydi. İnsan Hakları Derneği (İHD) LGBTİ+ Komisyonu’nca da söz konusu olay “İktidarın nefret dolu ayrımcı dil bir kez daha sokakta kendini gösterdi” denilerek eleştirildi.

AKP hükümeti tarafından son yıllarda tırmandırılan homofobi ve transfobi, bir güzellik merkezi açmak isteyen Selin Ciğerci’nin linç girişimine maruz kalmasına yol açtı. Son yıllarda LGBTİ+’lar Onur Yürüyüşü dahi gerçekleştiremez bir hale gelirken her sene daha da sert polis müdahalelerine sahne oldu.

Ciğerci’ye linç girişiminde bulunan grup, tekbir getirerek “Konya’dan defol” şeklinde sloganlar attı. Uzun süre güzellik merkezinin önünden ayrılmayan grup, sloganlarının ardından güzellik merkezine doğru yürümeye kalktı. Polis ancak bu noktada gruba müdahalede bulundu, engel oldu.

‘Sokaklardaki hiçbir protesto eylemine izin vermeyen kolluk kuvvetleri ise bu eylemi sadece izledi’

İHD LGBTİ+ Komisyonu’nca yapılan açıklamada ise “Neredeyse tüm devlet yetkililerinin dilinden düşmeyen LGBTİ+ nefreti önce iktidar basınında şimdi ise bir kez daha sokakta karşılık buldu” denildi.

Açıklamada “Özel hayatı ile sürekli TV kanallarında hedef gösterilen Selin Ciğerci şimdi de Konya’da açtığı güzellik merkezi açılışında gerici-faşist kitle tarafından bina önüne tehdit edildi. Sokaklardaki hiçbir protesto eylemine izin vermeyen kolluk kuvvetleri ise bu eylemi sadece izledi” ifadeleri kullandı ve şunlar aktarıldı:

“İktidar sahipleri, altına imza attıkları Uluslararası sözleşmeleri ve yazılı iç hukuku hiçe sayarak , ayrımcı ve homofobik politikalarının sonucunu , linç girişimleri ile almayı umuyorlarsa, bunun çok tehlikeli bir yol olduğunu hatırlatmak istiyoruz.”

‘Homofobi ve transfobi insanlık suçudur’

Komisyonca benzeri acıların yakın tanığı insan hakları savunucuları olarak Selin Ciğerci’nin cinsiyet kimliğine yönelik saldırı ve linç girişimi ve buna katılanların tespit edilerek cezalandırılması talep edildi:

“Homofobi ve transfobi insanlık suçudur!”

Malatya ve Hatay’da deprem

Malatya’da gece 04.34’te 4.7 büyüklüğünde, Hatay’da ise saat 5.23’te 4.4 büyüklüğünde deprem meydana geldi.

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) tartından depreme ilişkin yapılan açıklamada “Malatya ilimizin Pütürge ilçesinde meydana gelen 4,7 büyüklüğündeki artçı deprem sonrasında, an itibarıyla olumsuz bir durum bulunmamaktadır” denildi.

Saha tarama çalışmalarının ise sürdürüldüğü bildirildi.

Malatya’da meydana gelen depremin ardından AFAD’ın resmi sosyal medya hesabı üzerinden Hatay’ın Hassa ilçesinde saat 5.23’te 4.4 büyüklüğünde bir deprem gerçekleştiği duyuruldu.

Üst üste meydana gelen depremler vatandaşları tedirgin etti.

Kütahya’da kuvvetli sağanak tarım arazilerini sular altında bıraktı

İklim krizinin yıkıcı etkisi bu kez Kütahya‘nın Gediz ilçesinde kendini gösterdi. Aniden başlayan yoğun sağanak yağış köylerde çiftçilerin bir yıllık emeklerine mal oldu. 

Dörtdeğirmen, Erdoğmuş ve Fırdan köylerinde aniden bastıran sağanak, Gümele Göleti ile Gediz Çayı‘nın taşmasına neden oldu.

‣ İklim krizi hatırlatması: Türkiye genelindeki yağmur ve dolu tarım alanlarına zarar verdi
‣ Adana’da iki gündür etkili olan yağış tarım arazilerini sular altında bıraktı

Etkili olan sağanak ve taşkınlar nedeniyle dere kenarlarındaki ekili tarım arazileri sular altında kaldı.

İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü ekipleri, bölgede hasar tespit çalışmalarına başladı.

‣ Sağanak yağış nedeniyle Bartın Irmağı taşma noktasına geldi
‣ Artvin ve Van’ı sel bastı: Dört kişi hayatı kaybetti, tarım arazileri su altında