Ana Sayfa Blog Sayfa 362

15. Uluslararası Hrant Dink Ödülü, Açık Radyo ve José Alvear Restrepo Avukatlar Kolektifi’ne verildi

Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün on beşincisi, 15 Eylül Cuma akşamı yapılan törenle sahiplerini buldu. Bu yılki ödülün sahipleri bağımsız radyo istasyonu Açık Radyo ve hak savunucusu José Alvear Restrepo Avukatlar Kolektifi oldu.

Ödül, bağımsız müziği tanıtma ve yerel sanatçıları desteklemeye özen göstermesi, radyo programlarında özellikle gezegenin geleceği, küresel iklim krizi, savaş ve barış, hak mücadelesi, aktivizm ve deprem gibi başlıkları işlemesi; sosyal ve kültürel alanda yerel sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve kültür kurumlarıyla işbirlikleri kurması; çalıştaylar, kültürel etkinlikler, şenlikler, sergiler ve halka açık forumlarla toplumun farklı kesimleri arasında diyaloğu teşvik etmesi nedeniyle Açık Radyo‘ya armağan edildi.

Ödül sahibi Açık Radyo adına konuşma yapan Ömer Madra, 29 yıllık Açık Radyo serüvenini özetleyerek şunları söyledi:

İklim yıkımı, yıkıcı savaş ve çatışmalar, gittikçe büyüyen mülteci sorunu, en büyük ‘savunma silahımız’ olan demokrasinin pek çok yerde darbeler alması, bunları alabildiğine saran riyakârlık, sahtekârlık, ahlaksızlık, habaset ve yalan furyası ile birlikte bir kâbusa dönüşmekte olan dünya ortamında Açık Radyo şaşmadan yoluna devam etme çabasında.”

‘Hak savunuculuğu yapmanın bedeli çok ağır’

Kolombiya’da insan hakları ihlalleri davalarında toplumun farklı kesimlerine yardım etmek amacıyla, profesyonel hukukçular tarafından kurulan, 1960’larda başlayan yoksulluk, siyasi dışlanma ve uyuşturucu ticaretine bağlı çatışmaların 2016’da tarihî barış antlaşmasının imzalanmasıyla inşa edilen barış sürecinde aktif rol oynayan, Kolombiya’daki yerli halkların toprak haklarının korunması konusunda da çalışan José Alvear Restrepo Avukatlar Kolektifi de bu yılki ödülün sahibi oldu.

Ödül sahibi CAJAR adına Jomary Ortegón Osorio, konuşmasında Kolombiya’nın geçmişi ve bugünü hakkında bilgi verirken Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün insanları, toplulukları, kendileri ve toprakları için mücadele eden herkesi mücadelelerine devam etmeye teşvik ettiğini vurguladı ve şunları söyledi:

“Kolombiya, insan ve çevre hakları savunuculuğu yapanlar için dünyadaki en tehlikeli ülkelerden biri olabilir. Hak savunuculuğu yapmanın çok yüksek bir bedeli var. Sadece bu yıl, 100’den fazla insan hakları savunucusu katledildi. Yüzlercesi tehdit edildi, birçoğu ya sürgünde ya hapiste ya da yaşamı, toprağı, çevreyi, barışı ve herkesin hakkını savundukları için adil olmayan bir şekilde yargılanıyor. Bu ödülü, Kolombiya’daki tüm hak savunucularına adıyoruz, çünkü onlar bizim ilham, cesaret ve umut kaynağımız.”

‘Adil bir dünya ve ülkemiz için mücadelemiz devam ediyor’

Ödülün bu yılki jürisinde, 2022 Uluslararası Hrant Dink Ödülü Sahibi kadın hakları savunucusu Shaharzad Akbar, 2022 Uluslararası Hrant Dink Ödülü Sahibi insan hakları örgütü Türkiye İnsan Hakları Vakfı; fotoğrafçı, yazar ve insan hakları savunucusu Shahidul Alam; feminist ve hak savunucusu Ishtar Lakhani, yazar ve avukat Burhan Sönmez, hukukçu ve akademisyen Turgut Tarhanlı, insan hakları savunucusu ve akademisyen Nilgün Toker, gazeteci, yapımcı ve senarist Nouneh Sarkissian, tiyatrocu ve sinemacı Serra Yılmaz ve Hrant Dink Vakfı Başkanı Rakel Dink yer aldı.

Yiğit Özşener’in  sunuculuğunu üstlendiği törene Arter ev sahipliği yaptı. Törende, Vakıf adına izleyicilere hoşgeldiniz mesajını Hrant Dink Vakfı Başkanı Rakel Dink iletti. Törendeki videolara Tilbe Saran ve Eric Nazarian seslendirme yaptı.

Rakel Dink izleyicileri “Hrant Dink Vakfı olarak, dayanışma, iyilik, eşitlik ve adaletten, doğa ve insanın yaşam hakkından yanayız. Kutuplaştıran, ötekileştiren siyasete karşı komşularımızla barış içinde, saygının, sevginin temellenmesi için daha iyi, barışçıl, adil bir dünya ve ülkemiz için mücadelemiz devam ediyor” sözleriyle karşıladı.

Türkiye’de ve dünyanın dört bir yanında, yaptıklarıyla insana, insanlığa ‘ışık’ tutanların anıldığı, risk alan, yol açan insanların ve toplulukların selamlandığı videoyla 2023 yılının ‘Işıklar’ı gösterildi.

Bu yılın ‘Işıklar’ı arasında, Fransa’dan Gürcistan’a, Hindistan’dan İsrail’e, Kıbrıs’tan Brezilya’ya, insan hakları, adalet, cinsiyetçilikle, ekonomik adaletsizlikle ve yoksullukla mücadele, ekolojik hak savunuculuğu gibi pek çok konuda yaptıklarıyla insanlara ve insanlığa ilham veren kişiler ve girişimler yer aldı.

Açık Radyo

Törene özel müzik performansları sergilendi

Tüm bunların yanında söz ve bestesi Ediz Hafızoğlu’na ait “Değer İçin” şarkısına  Bîdar, Cenk Erdoğan ve Orhan Deniz eşlik etti, şarkıya 23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı ev sahipliği yaptı.

Geceye aynı zamanda Türkiye, Ermenistan ve Fransa’dan müzisyenlerin kurduğu MİASİN, “Apaga” adlı şarkılarıyla Diyarbakır’da bu gece için çekilen videolarıyla katıldı.

Geceye özel müzik performansıyla Arter’de canlı performansıyla sahne alan Mabel Matiz Derin Olur” şarkısını söyledi ve Matiz’in “Yeniliğe Doğru” yorumu ilk kez dinleyicilerle buluştu.

Ödülü daha önce kimler almıştı?

Uluslararası Hrant Dink Ödülleri;

  • 2009’da gazeteci, yazar Alper Görmüş ve gazeteci, yazar Amira Hass’a verildi.
  • 2010’da Türkiye Vicdani Ret Hareketi ve hukukçu Baltasar Garzón’a,
  • 2011’de gazeteci, yazar Ahmet Altan ve gazeteci, insan hakları savunucusu Lydia Cacho’ya
  • 2012’de yazar İsmail Beşikçi ve insan hakları örgütü Uluslararası ‘Memorial Topluluğu’na,
  • 2013’te insan hakları savunucusu Nataša Kandic ve gözaltında kaybedilen yakınlarını arayan Cumartesi Anneleri/İnsanları’na,
  • 2014’te adli tıp uzmanı ve insan hakları savunucusu Şebnem Korur Fincancı ve anti nükleer aktivisti Angie Zelter’e,
  • 2015’te Suudi Arabistan’dan kadın hakları savunucu Samar Badawi ve LGBTİ+ hakları için mücadele eden KAOS GL’ye,
  • 2016’da Malavi’de çocukların insan hakları üzerine çalışan kabile reisi Theresa Kachindamoto ve insan hakları ve hukukun üstünlüğü için mücadele eden Diyarbakır Barosu’na,
  • 2017’de insan hakları ihlallerini hem Türkiye’nin hem de uluslararası toplumun gündemine taşıyan avukat Eren Keskin ve eserleriyle tüm dünyada yaşanan eşitsizliklere dikkat çeken Çinli sanatçı Ai Weiwei’ye,
  • 2018’de geçmişle yüzleşme ve diyalog odaklı çalışmalar yürüten insan hakları aktivisti Murat Çelikkan ve Yemen’de insan haklarını savunmak ve korumak için mücadele eden Mwatana İnsan Hakları Örgütü’ne,
  • 2019’da kadın hakları aktivisti Nebahat Akkoç veinsan hakları ve çevre hakları aktivisti Agnes Kharshiing‘e,
  • 2020’de insan hakları aktivisti Osman Kavala ve Mısır’da kadın hakları aktivisti Mozn Hassan’a,
  •  2021’de kadın hakları savunucusu ve avukat Canan Arın ve Filipinler’den gazeteci Maria Ressa’ya,
  • 2022’de insan hakları örgütü Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Afganistan’dan kadın hakları savunucusu Shaharzad Akbar‘a verilmişti.

Suçu hep üzerimizden atmak

İçinde yaşadığımız iklim krizinin ve diğer tüm çevresel problemlerin nedeni olmayan bir tek kişi var mı yeryüzünde? Bence yok. Ama bu herkesin sorumluluğu eşit anlamına da gelmiyor. Ancak özellikle sosyal medyada bir konuya parmak bastığım zaman hemen aradan fırlayıp “ama şuna neden laf etmiyorsunuz?” diyenler çok oluyor. O nedenle, “hepimiz suçluyuz” diyerek başlamak istedim.

Son haftaların en önemli savunma cümlesi “Neymar’a koca uçak tahsis ediliyor, ona laf etmiyorsun da yediğimiz pilava laf ediyorsun” oldu. Şimdi iki tarafa da dokunalım, Neymar’a da pilava da:

Ben gençliğimde fanatik taraftardım. Sadece iç saha maçlarına değil, deplasmanlara bile giderdim. Sonra bir gün vakit geldi, ABD’ye doktora çalışmalarımı yapmaya gittim. Buradaki fanatikliğim orada da devam etti ama oranın takımları için. Bir maçta, lapa lapa yağan karın altında tribünde maç seyretmeye devam eden altı sivri akıllıdan biri oldum. Ama sonlara doğru bir gün, bir beyzbol maçında tüm tribünler birlikte Macarena dansını yapıp, oyuncular da oyuna ara verip onlara katıldığında anlamaya başladım. Bu spor işi esasında eğlence sektörünün bir uzantısı. “Ölmeye geldik” değil “eğlenmeye geldik”. Elbette böyle eğlenmenin de bir bedeli olacak. Şu anda her türlü takım sporunu canlı seyreden de televizyondan seyreden de bu bedeli ödüyor. Ya abonelik ya da bilet parasıyla veyahut seyrettiği reklamlarla. 

Neymar uçuyor mu, uçuruyor muyuz?

Türkiye’ye döndükten sonra gittiğim ilk maçta tüm seyircilerin ne derece kalpten takımlarını desteklediklerine tanık oldum. Ama sahadaki sporcuların ve tribündeki yöneticilerin “ölmeye geldik” olayını fazla ciddiye almadıklarını daha da açıklıkla gördüm. O günden bugüne profesyonel sporlara olan ilgim gittikçe azaldı. En son geçen sene bir maçın ortasında herhangi bir neden olmadan televizyonu kapattım ve bir daha da profesyonel sporu, bizde olsun, yabancılarda olsun, izlemedim. Sebebi? Sebebi Neymar’ın koca uçakla oradan oraya uçması. Neymar neden o koca uçakla oradan oraya uçabiliyor? Çünkü biz onun, Messi’nin, Ronaldo’nun ve diğerlerinin hem sahadaki hareketlerini hem de saha dışında yaptıklarını ilgiyle izliyoruz. Bundan dolayı da birileri onlara hak etmedikleri kadar büyük bir para vererek doğaya istedikleri zararı vermelerini sağlıyor. Bizler bu insanları seyretmek için bu kadar büyük paralar talep eden endüstrinin oyuncağı olmasak, Neymar da kendisine tahsis edilen özel uçakla oradan oraya uçamazdı. O nedenle probleme sadece Neymar’a tahsis edilen özel uçak penceresinden bakmaya son verip biraz daha geniş açıdan bakmaya başlayacak olursak bizlerin de desteklediği sistemin bu sorunun varlık nedeni olduğunu görürüz. 

Aynı yaklaşım müzik ve sinema için de geçerli. Ben üniversite öğrencisiyken ders vererek kazandığım az para ile Açıkhava’da Miles Davis’i dinlediğimi hatırlıyorum. Şu anda Miles Davis’in tozuna yetişemeyecek insanların konserlerine param yetmiyor açıkçası. Ama neden bu ortalama müzisyenler bu paraları talep ediyorlar? Çünkü o paralara hala salonlar doluyor. Doldukça da fiyatlar artacak. Sonra da Taylor Swift’in özel uçağı ile uçmasının iklim krizine verdiği etkiyi konuşuyor olacağız.

Pirinç arkamızdan ağlamasın

Geçen hafta Hindistan Ay’ın Güney Kutbuna bir uzay aracı gönderdi. Bu uzay aracını göndermenin toplam maliyeti Interstellar (Yıldızlararası) filminin yapım maliyetinin altında. Eğlenmek için o denli fazla para harcanıyor ki insanlığın gerçek ilerlemesi için gereken yatırımlara para kalmıyor.

Tüm bunların çözümü korsanlık değil yalnız. “Ben maçları şu siteden bedava izliyorum”, ya da “filmleri internetten indiriyorum” bu sorunu çözmüyor. Sorun başımızda çok büyük bir bela varken hem bizim zihnimizi bu problemlerden uzaklaştıran hem de bunu yaparken doğaya zarar veren sistemin desteklenmesinden kaynaklanıyor.

Şimdi gelelim pirince: Ülkemizdeki çeltik üretimi Çin’deki çeltik üretimine oranla dört kat daha fazla sera gazı salıyor. Buradan iki şey görmeliyiz: Öncelikle biz neyi farklı yapıyoruz da bu kadar fazla sera gazı salınıyor? Sonra, pirinç bu denli sera gazı salımına neden olan bir tüketim maddesi ise, o zaman yaptığımız pilavın bir tanesi bile çöpe gitmemeli. Biz “arkandan ağlar” diye büyüyen bir nesiliz, pirinç tanelerinin arkamızdan ağladığına inanacak kadar saf değildik elbette ama o pilavı da son tanesine kadar bitirirdik. Bugün karşımıza bu tüketimimizin bir de çevresel boyutu çıktı. Bu çevresel boyut da en azından bana, çevresel ayak izi düşük beslenmem gerektiğini söylüyor. O nedenle de ya pirincin ayak izini düşürmek gerekiyor ya da bulgur pilavına geçmek.

Sonuç olarak hepimiz yeryüzünü bir felakete doğru götüren sistemin içinde yaşıyoruz. Bizlere düşen her noktada olabildiğince bilgi sahibi olup, olabildiğince çevre bilinci ile davranmak. Neymar’ın ya da Taylor Swift’in özel uçakları çok ciddi bir problem ama onların o uçaklarda uçmasını sağlayan da gene bizleriz. Biz, yani tüm insanlar, biraz daha seçici ve olgun davransak, Neymar da bizim kadın milli takımımızın yaptığı gibi tarifeli uçakla uçmak zorunda kalırdı. Alışverişe gittiğimizde de yediğimiz içtiğimiz şeylerin ayak izine dikkat etsek ve özellikle gıda maddelerinin israfından kaçınsak doğru bir yola doğru hareketlenmiş oluruz.

Bir de bunu okuyanların bazıları mutlaka “gene suçlu biz olduk, neden Neymar’a laf etmiyorsun?” diyecekler. Kendinizi Neymar’ın yerine koyun, siz farklı davranır mıydınız? Burada sorun Neymar’ın kişiliğinden ziyade sizin sayenizde kazandığı para miktarında. Ama bu tamamen farklı bir yazı konusu…

Değişim neden moda kadar hızlı değil?

Moda endüstrisi de diğer endüstriler gibi birçok faktörün, birçok etik ihlalinin bir arada yaşadığı bir sistem. Çevre kirliliği, işçi sömürüsü, plastik kullanımı, tüketim, ırkçılık, ayrımcılık moda endüstrisinde var olduğu bilinen, iç içe geçmiş sorunlardan birkaçı. Endüstride normal böyle tanımlanmışken değişim beklenen hızda olmuyor.

Moda endüstrisinin ürettiği en ünlü isimlerden, “orijinal” süpermodellerden Naomi Campbell, geçtiğimiz aylarda moda endüstrisinde yeni bir rolde yer almaya karar verdi ve Pretty Little Thing markasının yeni yaratıcı direktörü oldu. Bu karar özellikle yükselen sürdürülebilir moda, yavaş moda savunucuları ve genç nesiller tarafından çok tepki çekti, çünkü PLT çok bilinen bir hızlı moda markası. “Hızlı moda”, üretim sürecinde hiçbir etik düzenleme ile maliyetlerini yükseltmek istemeyen, polyester ve parası ödenmeyen işçilerin emekleriyle üretilmiş ürünleri çok ucuza satan, o ürünün sonra ne olduğuyla da ilgilenmeyen giysi fabrikası markaların yarattığı sisteme deniyor. Campbell’e yönelen eleştiriler bir yandan hızlı moda ile ilgiliyken bir yandan da kariyerinin başından beri lüks modanın merkezinde olan eski modelin bir hızlı moda markasıyla iş birliği yaparak kendini küçülttüğü, değersizleştirdiği üzerineydi.

Lüks moda etik mi?

Birçok lüks ve hızlı moda markasının ünlülerle iş birliği yapması dünyada da ülkemizde de yaygın bir durum. Tam da bu iş birliğinin kendisi hızlı moda markasını lüks bir ürünmüş gibi gösterme pazarlamasının bir parçası iken lüks modayı iyi hızlı modayı kötü diye etiketlemenin mantıksızlığı ortada. Lüks moda ürünleri hızlı moda gibi büyük üretim operasyonlarına sahip olmayabilir ama bu onu etik yapmıyor. Satılmayan ürünleri indirim yapmak yerine yakan, timsah gibi egzotik hayvan derileri, kürkleri ve organlarını gösteriş için kullanan, hızlı modanın ucuza taklit ettiği kültürü yaratan lüks modaya etik diyemeyiz.

Naomi Campbell’in ait olduğu lüks dünyanın “etik” olduğu ve hızlı modayla çalışmanın süpermodelin değerini düşürdüğü argümanı en az lüks modanın kendisi kadar elitist.

Etiği nerede arıyoruz?

Bir markanın etik olup olmadığını doğayı kirletmesi mi, hayvan iyiliği mi, işçi hakları mı yoksa reklamlarını da katarak mı konuşacağız? Üretim zincirinde nispeten şeffaf, işçilerin haklarını ödeyen ve ekolojik ayak izine dair hesap veren bir politikası olan bir marka reklamlarında çocuk istismarını meşrulaştırıyorsa etik diyebilir miyiz örneğin?

Pretty Little Thing’in sahibi olan marka Boohoo, üretim zincirinde ihlalleri bilinen, birçok ülkede merdivenaltı üretimhanelerde güvencesiz işçileri çalıştırarak 3 Euro’ya tişörtleri satabilen bir marka. Bu haziranda da Pakistan’daki fiyatlara eşitlemek için Türkiye’deki üreticilerden o sırada üretimi yapılmış olan ürünler için ödeme fiyatlarını %30 azaltmalarını istemişti. Üreticiler bu koşulları kabul etmezlerse bir kısmı çoktan üretilip yola çıkmış siparişlerin iptal edilme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Hızlı moda devleri, tüm dünyada üreticileri bu şekilde baskı altına alarak ürün maliyetlerini düşürüyor.

Boohoo bir yandan kendi finansal sürdürülebilirliği dışında hiçbir şeyle ilgilenmezken bir yandan ne alakaysa Kardashianlarla sürdürülebilirlik konusunda iş birliği yaparak yeşil yıkama kampanyaları yapmaktan da geri durmuyor. Kısacası moda endüstrisindeki tüm yanlış tuşlara basarak gelirini artırmaya devam ediyor.Naomi Campbell tüm bu tepkilere verdiği cevapta “Beyazlar bu tür anlaşmalar yaparken bu kadar tepki çekmemişti” dediğinde ise endüstrinin bir kirli çamaşırını daha ortaya çıkardı. Kitleler buna karşı argümanlarını yağdırmaya o kadar hazırdılar ki, “abartma Naomi” diyen beyaz erkekler onu haklı çıkardıklarının farkında bile değillerdi.

Her şey sınıfsal

 70 milyon dolar değerindeki dünyaca ünlü eski süpermodel istediği her markayla çalışabilecek, her işi yapabilecek, gücünü her şey için kullanabilecekken hızlı modayı seçti. Ve ona gelen tepkiler aynı işi beyaz ünlüler yaptığında bu kadar çok gelmemişti. Aynı zamanda moda endüstrisinin ve başta hızlı modanın sömürdüğü insanların %80’i siyah ve kahverengi kadınlardan oluşuyor. Irkçılık sektörün yalnızca zirvesinde değil her kademesinde, üstelik sınıf farkları ortaya çıktıkça daha da koşulları ağırlaşarak yaşanıyor.

Naomi Campbell genç tasarımcıların gelecekleri ve hayalleri üzerine kurduğu romantik planları genç işçiler üzerine kurmuyor belli ki; yine tasarımcıların önünde yeni kapılar açılması diken işçilerin yüzüne kapanan güvencelerden daha önemli görülüyor. Endüstrinin normali görülen ırkçılık, ayrımcılık, sömürü burada iç içe geçmiş bir şekilde işliyor.

Değişim için neyle mücadele ediyoruz?

Birçok kişi hayattaki küçük ya da büyük kararlarında ırkçılık yapmak istemez, yaptığını da düşünmez ama hızlı moda markalarından alışveriş yapabilir. Endüstrinin iç içe geçmiş yanlışları son ürünü parlatarak tüketicinin önüne getirdiğinde o tüketme kararının arkasında neyi desteklediğini her zaman herkes göremeyebiliyor. Oysa her gün her an, her sektör ve deneyimden insan birçok karar veriyor ve değişimi de hızını da bu kararlar belirliyor. 70 milyon dolar değerindeki ünlü, milyonlarca dolar değerindeki şirket, ucuz tişört satın alan tüketici bu eylemleri için verdikleri kararlarla değişimi destekliyor veya engelliyor. Bir kez daha görüyoruz ki giydiğimiz, yaptığımız her şey politik.

Endüstrinin ya da tüketicinin bu kararlarının ardında alışkanlıklar, normal algıları, kâr beklentileri, baskı gibi birçok sebepten bahsedilebilir. Gün geçtikçe normaller değişiyor, yeni nesiller bu normal algılarını ve alışkanlıkları daha da çok yıkıyor. Belki de Naomi Campbell geçmişte kalmış bir dönemin standartlarını bugüne değiştirmeden taşımaya çalışıyordur, belki de ondan sonraki nesiller onun sorgulamadan aldığı mirası sorgulayarak alacaklardır. Değişim küçük ya da büyük olsun kararları, mirasları sorgulamaktan geçiyor.

Plastikler temizlemekle biter mi?

Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba.

Sizlerden ayrıyken birçok yere, farklı niyetlerle gitme fırsatı buldum. Gittiğim yerlerde karşılaştığım ve mesleki olarak dikkatimi çeken bazı şeyleri düşünürken de böyle bir yazı yazma fikri oluştu. Gittiğim yerlerin hepsi Türkiye içinde ama yazacağım şeyler tüm dünya için geçerli.

Bahsettiğim şey plastiklerin çeşitli teknolojik cihazlarla temizlenmesi meselesi. Aslında doğadan birşeyleri toplayıp sorunu çözme yaklaşımı klasik bir “sorunu çözmeme” davranışıdır. Yani sorunun kaynağını ortadan kaldırmaya çaba harcamak çeşitli açılardan riskli olunca çoğunlukla yerel yönetimler ya da merkezi hükümetler sonuç üzerine bir şeyler yapmaya çalışırlar. Kimi deniz dibini temizler, kimi lagün derinleştirir, kimi deniz yüzeyini temizler, kimi de farklı işlere girişir. Ancak hepsinin ortak noktası sorunun kaynağını ortadan kaldırmaya dönük yeteri adımların atılması istekliliğine ve iradesine sahip olunamamasıdır. Gelin bu temizleme faaliyetlerinden plastiklerle ilgili olanları için kullanılan teknolojilerin gerçekten de işe yarar olup olmadığını biraz irdeleyelim. Çünkü bu teknolojiler BM Plastik Anlaşması içinde yer edinsin diye ciddi bir lobi faaliyetine konu oluyor.

Çevresel etki değerlendirmesine gerek duyan yok

Plastik Temizleme Teknolojileri (PTT’ler), plastiği çevreden uzaklaştırarak çevre kalitesini iyileştirmeyi vaat eden teknolojiler. Bu teknolojileri kullanıp deniz ya da kara temizliği yapanların hepsinin ana sloganı bu! Yani “Temiz bla bla bla”. Ancak bu teknolojiler aynı zamanda biyolojik çeşitliliği de tehdit edebiliyor olmasına rağmen buna dair söylenen herhangi bir söylem söz konusu değil. Çünkü kimse yoğurdun ekşi kısmını konuşmayı sevmez. Ayrıca bu teknolojilerin neredeyse hiçbiri için hiçbir çevresel etki değerlendirmesi de yapılmıyor.  Oysa çevresel etki, daha teknoloji kullanıma sunulmadan önce yapılması gereken bir değerlendirme olmalı. Çünkü PTT’ler seçici olmayan teknolojiler oldukları için yaşam alanlarını tahrip etme, bitki ve hayvanları yakalama ve plastikleri belki de parçalayıp daha hızlı mikroplastiğe dönüştürme riski taşıyor. Ancak belediyelerin çevrenin temiz görünmesini sağlama yükümlülükleri ne yazık ki bu teknolojilerin kullanımı açısından fazlasıyla istismar edilmelerine ve kamu kaynaklarını da üstelik kaş yapayım derken göz çıkartırcasına harcamaya vardıracak şekilde çarçur etmelerine neden olabiliyor.

Bu teknolojilerden en yaygın olanlarından biri kumsal eleme ya da süpürme makinaları. Plaj bakımı için yaygın olarak gerçekleştirilen bu faaliyet, plastik kalıntıları temizlemek için kumu tırmıklamak veya elemek için traktörlerin veya robotların kullanılmasına dayanıyor.  Tarla sürmekten tek farkı yüzeye çıkan bazı partikülleri toplaması. Ancak bu tür aletlerin kullanıldığı sahillerde plastikler daha küçük plastiklere parçalanmakta ve kumsalın alt tabalarına kadar ilerleyebiliyor.  Böyle olunca da sonsuza kadar oraya hapsolmuş oluyorlar. Artık isteseniz de temizleyemiyorsunuz.  Ayrıca bu teknolojiler sahil habitatlarının yapısını da ciddi bir şekilde değiştirebiliyor. Yapılan çalışmalar bu teknolojilerin kullanıldığı sahillerin görüntü olarak temiz olsa da biyolojik çeşitlilik açısından oldukça fakir sahiller haline geldiğini ortaya koyuyor. Düşünün ki kum zambağı gibi, hayalet yengeç gibi kumula bağımlı canlılar bu teknolojiler yüzünden tertemiz edilmiş sahillerde artık görülmeyebiliyor. Çünkü plastikleri topladığınızda besin zincirini de onu besleyen organik diğer maddeleri de ortadan kaldırmış oluyorsunuz.

‘Çöpkaparlar’, gerçekten çöpü ‘kapıyor mu?’

Bir diğer teknoloji de İstanbul’un her yerinde bir deterjan şirketinin bayrak gibi reklamlarıyla beraber pazarlanan çöp kaparlar (Seabin). Çöp kaparlar deniz yüzeyindeki yüzer materyalleri bir akış oluşturmak suretiyle yakalayarak hapsedip suyu da basınç ile uzaklaştırma mantığıyla çalışırlar. Birçok limanda bunları görmek mümkün.  Ancak toplam yakaladığı materyal içerisinde plastiğin oranı nedir kısmı açıkçası biraz hayak kırıklılığı. Çünkü ciddi elektrik de tüketen ve su altında gürültü de yaratan bu teknolojiler bir günde 1 kg bile plastik toplayamıyor. İnanmayan İngiltere ve Fiji’de yapılmış şu iki çalışmaya bakabilir.

İstanbul’da kullanılanların ne kadar yakaladığını ise bilmiyoruz çünkü ortada sadece reklam var. Başka da bir bilgiye rastlayamıyoruz. Eğer erişilebilir olursa onu da paylaşabiliriz.  Peki plastiği yakalamakta yeteneksiz olan bu çöp kaparlar ne işe yarıyor? Tabii ki yüzer haldeki bitkisel ve hayvansal materyaller ya da canlıları yakalıyor (her dört plastik parçasına karşılık bir organizma ve yakalanan canlıların da dörtte üçü ölüyor). Üstelik bunların tanesini 3-5 bin dolara satıyorlar. Ciddi bir kaynak israfı olduğu açık.  Bir de ciddi bir kirlilik yüküne sahip olan alanlarda kullanmak isterseniz, bunlardan yüzlercesine ihtiyacınız olacak. Tabii buna gerek yok çünkü bir tanesi bile ciddi bir reklam potansiyeline sahip ve bu da yeter de artar bile.

Süpürme faaliyeti’nin rengi…

PTT’ler içerisinde en meşhur olanı ise deniz yüzeyinden plastik toplayan deniz yüzeyi süpürgeleri ve yüzer ağ temizleme sistemleri. Her iki sistem de aslında tam bir kaynak israfı ve denizel canlılık düşmanı. Çünkü bu teknolojiler adı üzerinde deniz yüzeyinde ne var ne yok süpürüyor ve geriye hiçbir canlılığın olmadığı süpürülmüş yüzeyler bırakıyor. Üstelik hiçbiri de ortaya çıkan ekosistem etkisinden bahsetmiyor bile. Çünkü bu süpürme faaliyetleri aslında bir nevi yıkama faaaliyeti. Ancak bu bildiğiniz yeşil yıkama. Sorunun kaynağını çözmemek için kırk takla atan yöneticileri kurtarma yıkaması. İşte bu nedenle bu kadar etkisiz ve faydasız olduğu bilinmesine rağmen ısrarla uygulanıyorlar. Çünkü bir nevi kaçış rampası. Deniz yüzeyindeki çöpleri kimse görmesin ki ortada bir problem olduğu da anlaşılmasın.

Bu yaklaşım o kadar hakim bir yaklaşım ki koskoca Avrupa Birliği bile milyonlarca euro para harcayarak bu teknolojileri geliştirme peşinde. Hali hazırda 10’a yakın ve her birinin bütçesi 3-4 milyon € olan yüksek teknolojili araç geliştirme projesi mevcut. Bu projeler yapay zeka, otonom sistemler ve nesnelerin interneti gibi üstün teknolojik niteliklere sahip.

Bu tür karmaşık sistemlerin maliyeti bir tarafa teknik açıdan olgunlaşıp olgunlaşamayacakları bile şüpheli. Ancak komşular pazarda görsün. Projeci, mavili, yeşilli, kırmızılı büyümeci gruplar ve çıkar odakları olduğu müddetçe bu tür nafile teknolojik yatırımlar da olmaya ne yazık ki devam edecek. Aslında bu tür girişimlerin olması kötü değil, ancak asıl problem bunları sorunun çözümü gibi pazarlamak. Yoksa laboratuvar ölçeğinde isterseniz Mars‘ta koloni kurmaya bile odaklanabilirsiniz. Ancak insanlığın geleceği buna bağlı dediğiniz anda işin rengi değişir. Sonuçta kamu kaynakları vergilerden oluşturuluyor ve bunlar da herkesin parası.

Sonuç olarak PTT’ler plastik krizinin hızla artan boyutuna ve karmaşıklığına ayak uydurabilecek düzeyde hızlı ilerleyemeyen teknolojiler. Çünkü çok fazla plastik üretiyoruz ve çok hızlı kirletiyoruz. Bu kadar hızlı kirletirken bu işin kesin çözümünü çöp toplama faaliyetlerine indirgemek sorunu çözmemek ile eş değer. Sorunun kaynağı belli. O da aşırı plastik üretimi. Dolayısıyla aşırı plastik üretimine dair herhangi ciddi bir girişim olmayacaksa bu teknolojiler üzerinden sorunu çözme hedefleri oluşturmak kaynak ve iş gücü israfından başka bir şey değildir.

Alt atmosfer ısınırken, üst atmosfer soğuyor: Bilim insanları endişeli

Yazan: Fred Pearce

Yeşil Gazete için çeviren: Cemre Nayir

*

Değişen iklimin merkezinde bir paradoks var. Dünya’nın yüzeyine yakın hava örtüsü ısınırken, yukarıdaki atmosferin çoğu çarpıcı şekilde soğuyor. Havanın en alttaki birkaç kilometresini ısıtan aynı gazlar, yukarıda uzayın sınırına kadar uzanan çok daha geniş alanları soğutuyor.

Bu paradoks iklim modelcileri tarafından uzun zamandır tahmin ediliyordu, ancak uydu sensörleri tarafından ayrıntılı olarak henüz yeni ölçüldü. Yeni bulgular önemli bir konuda kesin bir doğrulama sağlarken aynı zamanda başka soruları da gündeme getiriyor.

İklim bilimciler için iyi haber, havadaki soğumaya ilişkin verilerin, yüzeydeki ısınmayı insan kaynaklı olarak tanımlayan modellerin doğruluğunu teyit etmekten daha fazlasını yapmasıdır. Woods Hole Oşinografi Enstitüsü‘nden deneyimli iklim modelcisi Ben Santer tarafından bu ay PNAS dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma, arka plandaki doğal değişkenlikten kaynaklanan parazit “gürültüsünü” azaltarak, iklim değişikliğinin insan parmak izinin “sinyalinin” gücünü beş kat artırdığını ortaya koydu. Sander bu bulgunun “tartışılmaz” olduğunu söylüyor.

Ancak havadaki soğumanın boyutlarına ilişkin yeni keşifler atmosfer fizikçilerini yeni endişelere sevk ediyor: Yörüngedeki uyduların güvenliği, ozon tabakasının akıbeti ve havadaki bu hızlı değişimlerin aşağıdaki hava durumumuzda ani ve beklenmedik kargaşalara yol açma potansiyeli.

Bir fizikçi, CO2’deki artışların artık “algılanabilir atmosferin tamamında kendini gösterdiğini” söylüyor.

Yakın zamana kadar bilim insanları üst atmosferin uzak bölgelerini “cahilosfer” olarak adlandırıyorlardı çünkü bu bölgeler hakkında çok az şey biliyorlardı. Peki şimdi daha fazlası bilindiğine göre, ne öğreniyoruz ve bu bizi rahatlatmalı mı yoksa endişelendirmeli mi?

Sakin ve bozulmamış mavi gökyüzünün ardındakiler

Dünya atmosferinin bir dizi katmanı vardır. En iyi bildiğimiz bölge, hava durumumuzun gerçekleştiği yer olan troposferdir. 8 ila 15 km kalınlığındaki bu yoğun hava örtüsü, atmosferin kütlesinin yüzde 80’ini ancak hacminin yalnızca küçük bir kısmını içerir. Üstünde, giderek daha az yoğun havanın bulunduğu geniş açık alanlar vardır. Yaklaşık 48 km yukarıda sona eren stratosferi, 80 km’ye kadar uzanan mezosfer ve ardından 643 km’den fazla yukarıya ulaşan termosfer takip eder.

Aşağıdan bakıldığında, bu uzak bölgeler sakin ve bozulmamış mavi gökyüzü olarak görünür. Ama aslında, zaman zaman troposferimizi istila eden şiddetli rüzgarlar ve yükselen ve alçalan devasa hava gelgitleri tarafından savrulurlar. Endişe duyulan konu da, CO2 ve asılı havanın sıcaklığını, yoğunluğunu ve kimyasını bozan diğer insan yapımı kimyasallar zaten dinamik olan bu ortama sızdıkça, bu ortamın yapısını yeniden değiştirebileceği.

Dünya’nın atmosferik katmanları. NOAA / YALE ENVIRONMENT 360

İklim değişikliği neredeyse hep atmosferin en alt bölgeleri açısından düşünülür. Ancak fizikçiler şimdi bu varsayımı yeniden düşünmemiz gerektiği konusunda uyarıyor. Hampton, Virginia’daki NASA Langley Araştırma Merkezi‘nde atmosfer fizikçisi olan Martin Mlynczak, CO2 miktarındaki artışların artık “algılanabilir atmosferin tamamında kendini gösterdiğini” söylüyor: “Bilim insanlarının yeni yeni kavramaya başladığı dramatik değişimlere yol açıyorlar.” Başımızın çok yukarısındaki vahşi maviliklerde meydana gelen bu değişiklikler, aşağıdaki dünyamızın değişimine etkide bulunabilir.

Atmosferdeki tüm seviyelerde değişen sıcaklıkların temelinde büyük ölçüde CO2’nin hikayesi yatar. Yılda 40 milyar tondan fazla gaz emisyonumuzun troposferi ısıttığını çok iyi biliyoruz. Bunun nedeni, gazın güneş radyasyonunu emmesi ve yeniden yayması, yoğun havadaki diğer molekülleri ısıtması ve genel sıcaklıkları yükseltmesidir.

Ancak gazın tamamı troposferde kalmaz. Ayrıca tüm atmosfer boyunca yukarı doğru yayılır. Artık atmosferin üst kısmındaki konsantrasyon artış hızının alt kısımdaki kadar büyük olduğunu biliyoruz. Ancak yukarılardaki sıcaklık üzerindeki etkisi çok farklıdır. Yukarıdaki daha ince havada, CO2 tarafından yeniden yayılan ısının çoğu diğer moleküllerle çarpışmaz. Uzay boşluğuna kaçar. Isının daha düşük seviyelerde daha fazla hapsedilmesiyle birleştiğinde sonuç, çevredeki atmosferin hızlı bir şekilde soğumasıdır.

Yukarıdaki havanın soğuması aynı zamanda büzülmesine de neden olur, bu da NASA’yı endişelendirmektedir. Gökyüzü, kelimenin tam anlamıyla üzerimize düşüyor.

Uydu verileri yakın zamanda 2002 ve 2019 yılları arasında mezosfer ve alt termosferin 3,1 Fahrenheit derece (1,7 Santigrat derece) soğuduğunu ortaya koymuştur. Mlynczak, bu yüzyılın sonlarına doğru CO2 seviyelerinin iki katına çıkmasının bu bölgelerde yaklaşık 13,5 Fahrenheit derece (7,5 Santigrat derece) soğumaya neden olacağını tahmin etmektedir ki bu da yer seviyesinde beklenen ortalama ısınmadan iki ila üç kat daha hızlıdır.

‘Termal yapıyı temelden değiştiriyoruz’

İlk iklim modelcileri 1960’larda troposferik ısınma ve daha yükseklerdeki güçlü soğumanın bu kombinasyonunun havadaki CO2 artışının olası etkisi olduğunu öngörmüştü. Ancak 30 yıldır iklim değişikliğini modelleyen Santer, son zamanlarda uydu ölçümleriyle yapılan ayrıntılı doğrulamanın CO2’nin atmosferik sıcaklıklar üzerindeki etkisine olan güvenimizi büyük ölçüde artırdığını söylüyor.

Bu ay, iklim değişikliğindeki insan parmak izinin istatistiksel “sinyalinin” gücünü yeniden hesaplamak için orta ve üst stratosferdeki soğumaya ilişkin yeni verileri kullandı. Özellikle doğal sıcaklık değişkenliğinden kaynaklanan üst atmosferdeki düşük arka plan “gürültü” seviyesinin sağladığı ek fayda nedeniyle bu olgunun büyük ölçüde güçlendiğini tespit etmiştir. Santer, insan etkisinin sinyal gürültü oranının beş kat arttığını, bunun “Dünya atmosferinin termal yapısı üzerindeki insan etkilerine dair tartışılmaz kanıtlar” sağladığını tespit etti. Bu termal yapıyı “temelden değiştiriyoruz” diyor. “Bu sonuçlar beni çok endişelendiriyor.”

Uzay mekiği Endeavour’un atmosferin çeşitli katmanlarını gösteren bir görüntüsü – mezosfer (mavi), stratosfer (beyaz) ve troposfer (turuncu). NASA

Uzay mekiği Endeavour‘un atmosferin çeşitli katmanlarını gösteren bir görüntüsü – mezosfer (mavi), stratosfer (beyaz) ve troposfer (turuncu). NASA
Havadaki değişiklikleri analiz eden araştırmaların çoğu NASA çalışanı bilim insanları tarafından yapılmıştır. Uzay ajansının elinde neler olup bittiğini ölçmek için gerekli uydular bulunmakta, ancak aynı zamanda NASA, uyduların kendi güvenlikleri üzerindeki etkilerine de özel bir ilgi duymakta.
Bu ilginin nedeni, yukarıdaki havanın soğumasının büzülmeye neden olması. Gökyüzü, kelimenin tam anlamıyla üzerimize düşüyor.

Prag’daki Charles Üniversitesi‘nde atmosfer fizikçisi olan Petr Pisoft tarafından NASA verileri üzerinde yapılan bir analize göre, stratosferin derinliği 1980’den bu yana yaklaşık yüzde 1 (1.300 fit) azaldı. Mlynczak, stratosferin üzerinde, mezosfer ve alt termosferin 2002 ile 2019 yılları arasında yaklaşık 4.400 fit daraldığını tespit etti. Bu küçülmenin bir kısmının, o zamandan beri artık sona ermiş güneş aktivitesindeki kısa süreli bir düşüşten kaynaklandığı, ancak bu alandan 1.120 fitin fazla CO2 kaynaklı soğumadan meydana geldiği hesaplanıyor.

Uzay hurdaları riski

British Antarctic Survey‘de araştırma görevlisi olan Ingrid Cnossen de bu daralmanın üst atmosferin daha az yoğun hale gelmesi anlamına geldiğini, bunun da uydular ve alçak yörüngedeki diğer nesneler üzerindeki sürüklenmeyi 2070 yılına kadar yaklaşık üçte bir oranında azaltacağını söylüyor.

İlk bakışta, bu uydu operatörleri için iyi bir haber gibi görünüyor. Yükleri, Dünya’ya geri dönmeden önce daha uzun süre çalışır durumda kalmalı. Ancak sorun, bu yükseklikleri paylaşan diğer nesneler. Artan miktarda uzay hurdası (yörüngede bırakılan çeşitli türdeki atık ekipman parçaları) aynı zamanda daha uzun süre yörüngede kalıyor, bu da halen faaliyette olan uydularla çarpışma riskini artırıyor.

2020’de Kuzey Kutbu‘nda ilk tam gelişmiş ozon deliği meydana geldi ve yer yer ozon tabakasının yarısından fazlası kayboldu.

Uluslararası Uzay İstasyonu da dahil olmak üzere 5000’den fazla aktif ve kullanım dışı uydu bu irtifalarda yörüngede bulunmakta ve bunlara çapı 4 inçten fazla olan 30.000’den fazla bilinen enkaz parçası eşlik etmekte. Cnossen, çarpışma risklerinin, soğuma ve daralma hız kazandıkça daha da artacağını söylüyor.

Bu, uzay ajanslarının işlerini bozabilir, ancak havadaki değişiklikler aşağıdaki dünyamızı nasıl etkileyecek?

Statosferik soğutma etkisi

Büyük endişe nedenlerinden biri, cilt kanserlerine neden olan zararlı güneş radyasyonundan bizi koruyan, alt stratosferdeki ozon tabakasının halihazırdaki kırılgan halidir. 20. Yüzyılın büyük bir bölümünde ozon tabakası, kloroflorokarbonlar (CFC’ler) gibi ozon yiyen kimyasalların endüstriyel salımlarının saldırısı altında inceldi. Antarktika üzerinde her bahar ozon delikleri oluştu.

1987 Montreal Protokolü, bu salınımları ortadan kaldırarak her yıl meydana gelen delikleri iyileştirmeyi amaçladı. Ancak şimdi başka bir faktörün bu çabayı baltaladığı açık: Stratosferik soğuma.

Ozon tahribatı, özellikle kışın kutup bölgelerinde, yalnızca çok düşük sıcaklıklarda oluşan kutupsal stratosferik bulutlarda aşırı yüksek düzeyde işler. Ancak stratosferin daha soğuk olması, bu tür bulutların oluşabileceği daha fazla durum anlamına geliyordu. Almanya‘nın Potsdam kentindeki Alfred Wegener Kutup ve Deniz Araştırmaları Enstitüsü‘nden Peter von der Gathen, Antarktika üzerindeki ozon tabakası CFC‘lerin yavaş yavaş azalmasıyla düzelirken, Kuzey Kutbu’nun durumunun farklı olduğunu kanıtladığını söylüyor. Kuzey Kutbu’ndaki soğuma ozon kaybını kötüleştiriyor. Von der Gathen, bu farklılığın nedeninin net olmadığını söylüyor.

Mart 2020’de Kuzey Kutbu üzerindeki ozon deliğini gösteren harita. NASA

2020 baharında, Kuzey Kutbu‘nda, ozon tabakasının yarısından fazlasının yer yer kaybolduğu ilk tam gelişmiş ozon deliği oluştu. Von der Gathen, CO2 konsantrasyonlarını bundan sorumlu tutuyor. Bu birçoklarının ilki olabilir.Nature Communications‘da yakın zamanda yayınlanan bir makalesinde, soğumanın devam etmesinin, ozon tabakasının yüzyılın ortalarına kadar tamamen iyileşeceğine dair mevcut beklentilerin fazla iyimser olduğu anlamına geldiği konusunda uyardı ve mevcut eğilimler üzerine şunları söyledi: “Kuzey Kutbu sütun ozonunun mevsimsel olarak büyük ölçüde kaybedilmesine neden olan elverişli koşullar, bu yüzyılın sonuna kadar devam edebilir veya hatta kötüleşebilir … yaygın olarak takdir edilenden çok daha uzun sürebilir.”

Bu daha da endişe verici hale geliyor, çünkü önceki Antarktika deliklerinin altındaki bölgeler büyük ölçüde insanlardan yoksun olsa da, gelecekteki Arktik ozon deliklerinin altındaki bölgeler potansiyel olarak Orta ve Batı Avrupa da dahil olmak üzere gezegende daha yoğun nüfuslu bölgelerden bazıları. İncelen ozon tabakasının bir 20. yüzyıl sorunu olduğunu düşünüyorsanız, bir daha düşünün.

Tek sorun kimya değil. Atmosferik fizikçiler, soğumanın yüksekteki hava hareketlerini yer seviyesindeki hava ve iklimi etkileyecek şekilde değiştirebileceğinden de kaygılanıyor. Bu fenomenlerin en çalkantılı olaylarından biri ani stratosferik ısınma olarak biliniyor.

Stratosferdeki batı rüzgarları periyodik olarak tersine dönerek, stratosferin bazı kısımlarının birkaç gün içinde 50 derece C kadar ısınabileceği büyük sıcaklık dalgalanmalarına neden olur. Genelde buna troposferin tepesindeki Atlantik jet akımına iten hızlı bir hava batması eşlik eder. Kuzey Yarımküre’de hava sistemlerini yaygın olarak süren jet akımı yılan gibi kıvrılmaya başlar. Bu karışıklık, sürekli yoğun yağışlardan yaz kuraklıklarına ve Kuzey Amerika‘nın doğusundan Avrupa’ya ve Asya’nın bazı bölgelerine kadar haftalarca süren yoğun soğuk kış havasına neden olabilen “engel yükseklere” kadar çeşitli aşırı hava koşullarına neden olabilir.

Bu kadarı zaten biliniyor. Son 20 yılda, hava tahmincileri bu tür stratosferik etkileri modellerine dahil ettiler. Birleşik Krallık hükümetine bağlı bir hava tahmini ajansı olan Met Office‘e göre bu, uzun vadeli tahminlerinin doğruluğunu önemli ölçüde artırdı.

“Modellerimizi yukarıda olup bitenler hakkında doğru kurmazsak, aşağıda da hata yaparız.”

Şimdi asıl soru, ekstra CO2 ve genel stratosferik soğumanın bu ani ısınma olaylarının sıklığını ve yoğunluğunu nasıl etkileyeceğidir. İngiltere‘deki Exeter Üniversitesi‘nden bir iklim bilimcisi olan ve bu fenomeni inceleyen Mark Baldwin, çoğu modelin ani stratosferik ısınmanın gerçekten daha fazla CO2’ye duyarlı olduğu konusunda hemfikir olduğunu söylüyor. Ancak bazı modeller çok daha fazla ani ısınma olayı öngörürken, diğerleri daha azına işaret ediyor. Baldwin, daha fazlasını bilseydik bunun “hem uzun vadeli hava tahminlerine hem de iklim değişikliği tahminlerine olan güvenin artmasına yol açacağını” anlatıyor.

Colorado Boulder Üniversitesi‘nden atmosfer fizikçisi Gary Thomas‘ın dediği gibi, “Modellerimizi orada olup bitenler hakkında doğru anlamazsak, aşağıda işleri yanlış yapabiliriz.” Ancak, üst atmosferin nasıl işlediğine dair modelleri iyileştirmek ve bunların doğruluğunu sağlamak, havanın gerçek koşulları hakkında güncel veriler gerektirmekte. Mlynczak, bu verileri sağlamanın zorlaşacağı konusunda uyarıyor.

Mlynczak ve daha nicesine soğuma ve daralma tahminlerini sunan, son otuz yılda üst atmosferden bilgi sağlayan uyduların çoğu olağan ömürlerinin sonuna geliyor. Bu konuda çalışan altı NASA uydusundan biri aralık ayında hata verdi, diğeri mart ayında hizmet dışı bırakıldı ve üçü de yakında kapatılacak. Mlynczak, “Henüz planlanmış veya geliştirilmekte olan yeni bir görev yok” diyor.

Mlynczak, üst atmosferi “iklim değişikliğindeki yeni sınır” olarak tartışmak üzere bu sonbaharda Amerikan Jeofizik Birliği’nde düzenleyeceği özel bir oturumla izlemeye olan ilgiyi yeniden başlatmayı umuyor. Bu konudaki asıl korku, düzenli izlemenin olmadığı durumda cahilosfer devrine dönme ihtimalidir.

Makalenin İngilizce orijinali

Juan David Amaya: Global North must take responsibility for its historical colonialist acts [Climate Generation-33]

Juan David Amaya is a 17-year-old climate justice activist from Villavicencio province of Meta region in Colombia. Studying International Business at Santo Tomás University with a scholarship, Amaya is also a scholarship holder of the Diploma in Climate Change and Human Rights of the Yale School. He is an organizer at Viernes Por el Futuro (Fridays For Future) Colombia and the co-founder of Life of Pachamama. Participating in international climate summits and conferences, he represents his country Colombia, and most importantly, the youth of his country.

Atlas Sarrafoğlu: How is climate crisis affecting people’s lives in general and what are the direct effects of climate change in Colombia? What do you think is the solution to protect your country from the impact of climate change?

The uncontrolled increase in rainfall in the Orinoquia area, food and water insecurity in the north of the country, indiscriminate deforestation in the Amazon region, the increase in droughts in the national territory, landslides, and the massive loss of biodiversity are some of the main problems that we have been experiencing in recent years in the national territory, due to the humanitarian and climate crisis that we are experiencing.

Protecting Colombia against the impacts of climate change is a complex challenge that requires a series of measures and efforts at the national and international level; from strategically creating adaptation, mitigation and resilience measures in the face of the effects of the humanitarian and environmental crises to education and awareness in communities. International financing is key to this struggle. The Global North must take responsibility for its historical colonialist and capitalist acts.

What is the perception of your government regarding tackling climate crisis? What kind of initial steps need to be taken to keep the limit under 1.5°C by your government?

During the current period of government, under the leadership of President Gustavo Petro and on behalf of the Administration in favor of life, a series of measures have been implemented in the recent months. These actions include the ratification of the Escazú agreement, the reduction of carbon dioxide (CO2) emissions, the implementation of a just transition at national level, environmental education and carbon policies.

How did you start activism and how do you organize your strikes in Colombia? Do you work in a specific area on climate crisis?

I started activism at the age of 13 by immersing myself in a social leadership process that focused on environmental education, food sovereignty and climate justice. I worked closely with women who had been affected by the armed conflict in the municipality of San Carlos de Guaroa. After this experience, together with Viernes Por El Futuro Colombia, we began to implement tangible measures, including protests and strikes, with the aim of addressing the disturbing number of murders of social leaders in Colombia. Likewise, I had an active role in the demonstrations carried out in defense of our territory during the year 2022.

‘What gives me hope humanity’s ability to adapt, learn, collaborate in times of challenge’

Please tell us about what makes you feel hopeful about the future? 

What gives me hope for the future is the ability of humanity to adapt, learn and collaborate in times of challenge. Throughout history, we have faced crises and obstacles, and have demonstrated a remarkable ability to innovate, develop solutions, and come together for a common goal.

The global youth in the recent years has demonstrated our passion, commitment and focus on a sustainable future so the next generation is willing to take the reins and make a difference.

In short, my hope lies in humanity’s ability to adapt, learn from our mistakes, and work together for a brighter and more equitable future.

You have been to COP27 and Stockholm+50. What were you expecting and what actually happened?

The UN Climate Summit (COP27) and Stockholm+50 played a fundamental role in providing a crucial opportunity for young people from the Global South to finally make their voices heard. In these events, their feelings and perspectives were integrated into plans aimed at promoting global climate justice. These moments coincided with the meetings of world leaders, where the course of action to limit the increase in global temperature with 1.5°C was debated. It is essential that young people, especially those most affected by climate crisis, have a seat at the table to ensure that both our present and future are not compromised.

‘We cannot afford to put off bold decisions’

If you had a microphone to address the world leaders, what would you say to them about climate crisis? 

Climate crisis we have been facing is an urgent call to action, an opportunity to unite across borders and work together in an unprecedented global effort. The science is clear: Climate change is real and its effects are being felt around the world. We cannot afford to put off bold decisions. We need to prioritize sustainability, the preservation of environment and the well-being of future generations over short-term interests.

The transition to a low carbon economy is not only necessary but also feasible. Investing in renewable energy, clean technologies and sustainable practices will not only mitigate the impacts of climate change but will also create jobs and strengthen the resilience of our societies. Equity must be at the heart of our actions. Recognize that the most vulnerable communities are the most affected by climate crisis. Any solution must be inclusive and ensure that no one is left behind on this journey towards a more sustainable future.

‘Eyes of history on you’

International cooperation is essential. Local solutions must be part of a coordinated global effort. Work together on strong international agreements that set ambitious goals and effective mechanisms to meet them.

Finally, remember that time is not on our side. Every action you take now will have a lasting impact on our planet and for generations to come. The eyes of history are on you. Act with courage, vision, and leadership to confront climate crisis and forge a future where life in all its forms can thrive.

The world is waiting for your response and commitment.

What is your perception of the future in regards to the climate crisis? How do you envision yourself in 2030? 

I have hope for a fairer and more conscious world where effective measures are implemented to reduce greenhouse gas emissions, sustainability is promoted, environmental impacts are mitigated, and the effects of the climate crisis is limited. I hope that efforts from various sectors, governments, businesses, and society as a whole will have an impact towards a more sustainable world by 2030. The transition to renewable energy sources, cleaner technologies, and sustainable practices could be more advanced, and advancements in ecosystem conservation and the adoption of more eco-friendly lifestyles could be observed.

*

Social media accounts

Twitter: @juanactivista_

Instagram: @juandavid.am

Juan David Amaya: Küresel Kuzey, tarihsel sömürgeci eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmeli [İklim Kuşağı-33]

Juan David Amaya, Kolombiya‘nin Meta bölgesindeki Villavicencio kentinde yaşayan 17 yaşındaki bir iklim adaleti aktivisti. Amaya, Santo Tomás Üniversitesi‘nde burslu olarak Uluslararası İşletme eğitimi alıyor. Viernes Por el Futuro (Gelecek İçin Cumalar) Kolombiya‘nın organizatörü ve Life of Pachamama girişiminin kurucu ortağı olan Amaya, uluslararası zirvelere katılarak ülkesi Kolombiya’yı ve en önemlisi de ülkesinin gençliğini temsil ediyor.

Atlas Sarrafoğlu: İklim krizi genel olarak insanların yaşamlarını Kolombiya’da nasıl etkiliyor? Ülkeni iklim değişikliğinin etkilerinden korumanın çözümü nedir sence?

Juan David Amaya: Orinoquia bölgesinde yağışların kontrolden çıkarak artması, ülkenin kuzeyinde gıda ve su güvensizliği, Amazon bölgesinde ormansızlaşma, ulusal topraklarımızda kuraklığın artması, heyelanlar, El Niño etkilerinin ortaya çıkması ve biyoçeşitliliğin büyük kaybı, yaşadığımız insani kriz ve iklim krizi nedeniyle son yıllarda ulusal topraklarımızda yaşadığımız temel sorunlardan bazılarıdır.

Kolombiya’yı iklim değişikliğinin etkilerine karşı korumak, ulusal ve uluslararası düzeyde bir dizi önlem ve çaba gerektiren insani ve çevresel krizin etkilerinden stratejik olarak uyum, hafifletme ve dayanıklılık önlemleri oluşturmaktan topluluklarda eğitim ve farkındalığa kadar uzanan karmaşık bir sorundur. Uluslararası finansman ise bu mücadelenin anahtarıdır. Küresel Kuzey, tarihsel sömürgeci ve kapitalist eylemlerinin sorumluluğunu mutlaka üstlenmelidir.

Hükümetinizin iklim kriziyle mücadele konusundaki algısı nedir? Isınma limitinin 1,5°C altında tutulması için hükümetiniz tarafından ilk olarak ne tür adımlar atılması gerekiyor?

Mevcut hükümet döneminde Başkan Gustavo Petro‘nun liderliğinde ve Yönetim adına son aylarda yaşam lehine bir dizi önlem hayata geçirildi. Bu eylemler arasında Escazú anlaşmasının onaylanması, karbondioksit (CO2) emisyonlarının azaltılması, ulusal düzeyde adil bir geçişin uygulanması, çevre eğitimi ve karbon politikaları yer alıyor.

Nasıl iklim aktivisti oldun ve Kolombiya’daki grevleri nasıl organize ediyorsunuz? İklim kriziyle ilgili belirli bir alanda mı çalışıyorsun?

Aktivizmime 13 yaşında çevre eğitimi, gıda hakkı ve iklim adaleti odaklı bir sosyal liderlik sürecine dahil olarak başladım. San Carlos de Guaroa belediyesindeki silahlı çatışmalardan etkilenen kadınlarla yakın temasta çalıştım. Bu deneyimin ardından Viernes Por El Futuro Colombia ile birlikte, Kolombiya’da toplumsal liderlerin rahatsız edici sayıdaki cinayetlerine çözüm bulmak amacıyla protestolar ve grevler de dahil olmak üzere somut önlemler uygulamaya başladık. Aynı şekilde 2022 yılı boyunca topraklarımızın savunulması amacıyla yapılan gösterilerde de aktif rol aldım.

‘İnsanlığın zorluklara uyum sağlama, öğrenme ve işbirliği yeteneği bana umut veriyor’

İklim hareketi içinde seni geleceğe dair umutlandıran şey nedir?

Bana gelecek için umut veren şey, insanlığın zorluklara uyum sağlama, öğrenme ve işbirliği yapma yeteneğidir. Tarih boyunca krizler ve engellerle karşılaştık ve yenilik yapma, çözüm geliştirme ve ortak bir amaç uğruna bir araya gelme konusunda olağanüstü bir yetenek sergiledik.

Son yıllarda oluşturduğumuz küresel gençlik, gelecek neslin dizginleri eline alıp fark yaratmaya istekli olması için tutkumuzu, bağlılığımızı ve sürdürülebilir bir geleceğe odaklanmamızı gösterdi.

Kısacası umudum, insanlığın uyum sağlama, hatalarımızdan ders alma ve daha parlak ve daha adil bir gelecek için birlikte çalışma becerisinde yatıyor.

BM İklim Zirvesi (COP27) ve Stockholm+50’de bulundun. BU toplantılardan ne bekliyordun ve gerçekte ne oldu?

COP27 ve Stockholm+50, Küresel Güney’deki gençlere nihayet seslerini duyurmaları için çok önemli bir fırsat sağlamada temel bir rol oynadı. Bu etkinliklerde onların duyguları ve bakış açıları, küresel iklim adaletini teşvik etmeyi amaçlayan planlara entegre edildi. Bu anlar, dünya liderlerinin, küresel sıcaklıktaki artışı 1,5°C ile sınırlamaya yönelik eylem planının tartışıldığı toplantılarıyla aynı zamana denk geldi. Hem bugünümüzün hem de geleceğimizin tehlikeye atılmaması için gençlerin, özellikle de iklim krizinden en çok etkilenenlerin masaya oturması gerekiyor.

‘Alınması gereken cesur kararları ertelemeyi göze alamayız’

Dünya liderlerine seslenecek bir mikrofonun olsaydı iklim kriziyle ilgili onlara ne söylerdin?

Karşılaştığımız iklim krizi, acil bir eylem çağrısıdır; sınırların ötesinde birleşme ve benzeri görülmemiş bir küresel çaba içinde birlikte çalışma fırsatıdır. Bilim açıktır: İklim değişikliği gerçektir ve etkileri dünya çapında hissedilmektedir. Alınması gereken cesur kararları ertelemeyi göze alamayız. Sürdürülebilirliği, çevrenin korunmasını ve gelecek nesillerin refahını kısa vadeli çıkarların önünde tutmamız gerekiyor.

Düşük karbon ekonomisine geçiş sadece gerekli değil aynı zamanda mümkündür. Yenilenebilir enerjiye, temiz teknolojilere ve sürdürülebilir uygulamalara yatırım yapmak yalnızca iklim değişikliğinin etkilerini azaltmakla kalmayacak, aynı zamanda istihdam yaratacak ve toplumlarımızın dayanıklılığını güçlendirecektir. Eylemlerimizin merkezinde eşitlik olmalıdır. İklim krizinden en çok etkilenenlerin en savunmasız topluluklar olduğunu kabul edin. Her türlü çözüm kapsayıcı olmalı ve daha sürdürülebilir bir geleceğe giden bu yolculukta kimsenin geride kalmamasını sağlamalıdır.

‘Tarihin gözleri üzerinizde’

Uluslararası işbirliği şarttır. Yerel çözümler koordineli bir küresel çabanın parçası olmalıdır. İddialı hedefler ve bu hedeflere ulaşmak için etkili mekanizmaları belirleyen güçlü uluslararası anlaşmalar üzerinde birlikte çalışmalıyız.

Son olarak zamanın bizden yana olmadığını unutmayın. Şimdi yapacağınız her eylemin gezegenimiz ve gelecek nesiller üzerinde kalıcı bir etkisi olacak. Tarihin gözleri üzerinizde. İklim kriziyle yüzleşmek ve yaşamın tüm biçimleriyle gelişebileceği bir gelecek oluşturmak için cesaret, vizyon ve liderlikle hareket edin.

Dünya sizin yanıtınızı ve bağlılığınızı bekliyor.

İklim kriziyle ilgili gelecek algınız nedir? 2030’da kendinizi nasıl hayal ediyorsunuz?

Daha adil ve bilinçli bir dünya umudum var. Sera gazı emisyonlarını azaltmak için etkili önlemlerin uygulandığı, sürdürülebilirliğin teşvik edildiği ve çevresel etkilerin hafifletildiği, böylece iklim krizinin etkilerinin sınırlandırıldığı bir hayal. 2030 yılına kadar çeşitli sektörlerin, hükümetlerin, işletmelerin ve bir bütün olarak toplumun çabalarının daha sürdürülebilir bir dünya yönünde etki yaratacağını umuyorum. Yenilenebilir enerji kaynaklarına, daha temiz teknolojilere ve sürdürülebilir uygulamalara geçiş daha ileri düzeyde yapılabilir ve ekosistemin korunmasında ve daha çevre dostu yaşam tarzlarının benimsenmesinde ilerlemeler gözlemlenebilir.

*

Sosyal medya hesapları

Twitter: @juanactivista_
Instagram: @juandavid.am

‘Umut molekülleri’: Pozitifliğin ardındaki yeni bilim

Spor yaparken kaslarınız kasılır ve kan dolaşımınıza kimyasallar salınır. Bu kimyasallardan biri, beyne giden ve antidepresan görevi gören küçük proteinler olan miyokinlerdir. Miyokinler, ruh halimizi veya öğrenme yeteneğimizi iyileştirerek, beynimizi yaşlanmanın etkilerinden korur. Böylelikle genel sağlığımızın iyileşmesine vesile olurlar. Şimdilerde buna “Umut Moleküllerinin Bilimi” deniliyor.

‘Umut molekülleri’nin depresyon, travma semptomlarını azaltarak, sizi strese karşı dayanıklı hale getirirken, zihinsel sağlığınızı da olumlu yönde etkiliyor. Yapılan bazı çalışmalarda; sporun ve egzersizin depresyon semptomlarını azaltmada etkili olduğunu ve kanıta dayalı bir tedavi seçeneği olarak sunulması gerektiğini öne sürüyor bilim insanları.

Miyokinlerin yanı sıra vücudumuzda  kendimizi iyi hissetmemizi sağlayacak bir çok kimyasal daha salınıyor. Örneğin, Dopamin, serotonin, oksitosin ve endorfinler. Bu nörotransmiterler, en çok egzersiz sırasında salınıyor ve beyni olumlu yönde etkileyebiliyor, esenlik hissetmemizi destekliyor. Şöyle:

Dopamin

Kalp atış hızımızı,  uyku döngülerimizi düzenliyor. Motivasyon, bellek kapasitesi, konsantrasyon, öğrenme becerilerimizi arttırıyor. Spor yaparken beynimiz bu maddeden büyük miktarda salgılıyor. Kendimizi daha mutlu ve iyimser hissediyoruz. Dopamin seviyemiz  düştüğünde ise kendimizi yorgun, motivasyonsuz ve mutsuz hissediyoruz.

Serotonin

Ruh halimizi, uykularımızı, sindirim sistemimizi, cinsel davranışlarımızı düzenliyor. Kemik sağlığımıza ve yaralarımızın iyileşmesine yardımcı oluyor. Serotonin seviyemiz düştüğünde ise anksiyete, depresyon, stres bozukluğu gibi birçok zihinsel duruma sebep olabiliyor.

Oksitosin

Popüler alanda her ne kadar “Aşk hormonu” olarak bilinse de, partnerimizle romantik bağ kurmamızın yanı sıra bebeğimizle, sevdiklerimizle bağlantımızı güçlendirmeye faydası oluyor. Oksitosin seviyemiz düştüğünde, güven duygumuz ve ilişki kurma kabiliyetimiz zayıflıyor. Doğumu  zorlaştırdığı gibi emzirmeyi bile engelleyebiliyor.

Endorfinler

20’den fazla endorfin türü var.  Depresyon, stres, kaygı ve ağrılarımız üzerinde etkili. Endorfin seviyemiz düştüğünde; uyku sorunları, vücut ağrıları baş gösteriyor, stresimiz artıyor.

Bütün bunların dışında,  yaşamlarımız için umut moleküllerini güçlendirebilecek çok önemli bir kaynağımız daha var: Sosyal bağlarımız. Araştırmacılar, sosyal bağları kuvvetli  olan insanların daha uzun yaşadığını, kalp hastalıkları, felç, demans gibi hastalıklara yakalanma olasılıklarının daha düşük olduğunu söylüyor.

Yürümek, hareket etmek nelere kadir?

Vücudumuzu hareket ettiren hemen hemen her türlü fiziksel aktivite, buna yürüyüş de dahil, umut moleküllerimize katkıda bulunuyor. Biz; Adalılar ve ziyaretçiler  için en ise doğa harikası yollarımızda yürümek… Böylece doktor, hastane, ilaç paraları ödemeden sağlığımızı koruyabiliyoruz.

Çocuklar ve gençlerle ilgili bir diğer  araştırma ise Dundee Üniversitesi’nde yapılmış. Araştırma, yoğun egzersizin gençlerin İngilizce, matematik ve fen alanlarındaki performansını artırdığını ortaya çıkarmış. Araştırmacılar  “Bunun nedeni kısmen fiziksel aktivitenin beyin fonksiyonlarını iyileştirmesidir” diyor ve ekliyor: “Spor, travma yaşayan çocukların ruh sağlığını da koruyor.”

Spor, öte yandan dünyada barış için en birleştirici araç. Yaş, cinsiyet veya etnik köken fark etmeksizin herkesin keyif aldığı bir etkinlik olarak dil ve kültürün ötesinde bizleri evrensel normlarda birleştirmeyi başarıyor, teşvik ediyor.

Ezcümle, egzersizin zihinsel sağlık için neden bu kadar iyi olduğunun sırrı, “Umut molekülleri” nde. Hareketin düşük kan basıncını azaltan, diyabet ve kanser riski, sağlıklı yaşlanma gibi fiziksel faydaları  biliniyor ve zihinsel sağlığa olan faydalarını da daha iyi anlamaya başlıyoruz. Artık bilimsel bir gerçek olarak kabul görüyor ki; ruh hali, güç ve uzun ömür arasında da sihirli bir kimyasal bağlantı var.

Fotoğraf: Derya Tolgay.

ABD Açık’tan Türkiye Kadın Voleybol Milli Takımı’na…

Küçük yaşlardan beri spor yapma şansına sahip olmuş bir çocuk olarak, bana sporun  her anlamda kazandırdığı iyilikleri yazmak istedim. Küçük yaşta başlayan yüzme ve voleybol tutkum, sonra kayak hocalığı ve veteran tenisçiliğim sırasında, uzmanların tam da değindiği iyilik hallerini  yaşadığım için bu araştırmaları duyurmak istedim.

Geçen günlerde milli kadın voleybol takımımızın müthiş başarısı kutlanırken, ben de dünyanın diğer ucunda, New York’ta Amerika Açık-Us Open tenis maçlarını izleme şansı bulmuştum. Dünyanın her tarafından gelmiş, her milletten, cinsiyet ve renkten, her dil ve dinden sporcuların birlikte çıkardıkları müsabakalara, yenenin ve yenilenin maç sonrası birbirleri ile kucaklaşmasına, eğlencelerine ve seyircilerin stadyumları nasıl şölen havasına dönüştürdüğüne şahitlik ettim.

Fotoğraf: Derya Tolgay.

ABD Açık, New York’da Billie Jean King Ulusal Tenis Merkezi’nde düzenleniyor. Mekanda Arthur Ashe Stadyumu ve Louis Armstrong Stadyumu dahil 22 kort bulunuyor. En ikonik görüntüsü ise stadyumların ortasındaki; 1956’da Grand Slam unvanını kazanan Afrika kökenli, Amerikalı tenisçi kadın Althea Gibson’a ait büst. Ayrıca her iki stadyum da şu sıralarda iklim krizine adapte ediliyor, restorasyon başlamış bile.

Billie Jean King. Fotoğraf: Derya Tolgay.

Bu yıl ABD Açık’da kadınlara eşit para ödülünün verilmesinin 50’nci yıldönümü de kutlandı ve 79 yaşındaki tenis efsanesi Billie Jean King onurlandırıldı. 1972’de ABD Açık şampiyonu olan King, kadınlar erkeklerle aynı maaşı almadığı sürece gelecek yılki turnuvayı boykot etmekle tehdit etmiş,  kadın oyuncu arkadaşlarını da örgütleyerek, hep birlikte bu hakkı kazanmışlardı.

Büyük mücadelelerle bugünlere taşınan 50’nci yıl açılışı, Billie Jean King tarafından, Coretta Scott King’in “Mücadele hiç bitmeyen bir süreçtir. Özgürlük asla gerçekten kazanılmaz. Onu hak etmek için  her nesilde mücadele devam etmeli” sözleri ile açıldı: “Zorluklarla kazanılan bu ilerlemeyi sürdürmek için mücadele etmeliyiz.” 2023 ABD Açık’ın bu yılki kazananı ise 19 yaşındaki genç,  siyah sporcu Coco Gaufff oldu.

Kadın voleybolcularımızın şampiyonluğu  ile aynı  günlere denk düşen bu etkinlik, Türkiye’deki kadınların içine sokulmak istenen durum üzerine düşünmeme neden oldu. Gurur ve şükran  duymayı, kutlamayı, eğlenmeyi, neşeyi bilmeyen, aklını toprak seviyesinde, belin altında tutarak, yukarı, gökyüzüne yüzünü çevirememiş bir takım insanların tuhaf ve patolojik hallerine karşı; sadece maç kazanıp şampiyon olmadıklarının, tüm kadınlar için özgürlük mücadelesini verdiklerinin onlar da farkındaydı şüphesiz. Dünya bu az sayıdaki kadınların  direngenliği ile güzelleşiyor, eşitleniyor adil oluyor, olacak.

Türkiye Kadın Voleybol Milli Takımı’nın maçından. Fotoğraf: Derya Tolgay.
ABD Açık’tan. Fotoğraf: Derya Tolgay.

Dünya küçük, dayanışma büyük

Bu iki kutlamanın yaşandığı uzak coğrafyaları birleştiren ise, çok güzel bir sürpriz olarak Adalar imar planına karşı yapılan itirazlar oldu. ABD’deki tribünlerden açılan #adalarimaraaçılmasın pankartları; dünyanın ne kadar küçük, dayanışmanın ise ne denli evrensel bir güç olduğunu gösterdi.

“Spor yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlâk da bu işe yardım eder. Zekâ ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler, zekâ kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben sporcunun zeki, çevik aynı zamanda ahlâklısını severim.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Meraklıları için kısa Us Open notları

2023 ABD Açık Afişi. Fotoğraf: Derya Tolgay.

🎾 ABD Açık, 1975’ten itibaren erkeklere ve kadınlara eşit para ödülü veren ilk Grand Slam turnuvası. O yılın tekler şampiyonları John Newcombe ve Margaret Court’un her biri 25.000 $ aldı. 50 senedir kadınlara ve erkeklere eşit para ödülü veriliyor.  Örneğin bu sene tek erkeklerde ve kadınlarda şampiyonlar 3’er milyon dolar kazanıyor.
🎾 Zemin öyle bir malzeme ile döşeniyor ki, topun sıçrayışı yavaşlıyor. Böylece çok daha uzun ve çekişmeli maçlar olurken, inanılmaz hatta insan üstü maçlar izleniyor.
🎾 Sadece toprak kortlarda kaymak mümkünken artık hard kortlarda da yeni teknoloji ile üzerinde kaymak mümkün. Haliyle sakatlıklar daha az ve maçların seyri doyumsuz oluyor.
🎾 Tenisçi Carlos Alcaraz neredeyse beş saat süren zorlu final maçlarında bacağına giren kramplar için maç aralarında turşu suyu içiyor. Kadim bilgiler güncel hayatımızda yerini alıyor.

Cep telefonu yok mu, sorun değil: Eski radyo meraklıları felakete hazırlanıyor

Yazan: Amanda Ulrich

Yeşil Gazete için çeviren: Özge Altaş Güven

*

Kaliforniya çölünde yaşayan 75 yaşındaki, at kuyruklu Glenn Morrison‘ın bir noktayı kanıtlamak için anlatmayı sevdiği eski bir masal var: Çalışkan bir karınca yiyecek ve erzak stoklayarak kışa hazırlanırken, amaçsız bir çekirge zaman kaybeder ve ileriye dönük plan yapmaz. Soğuk hava nihayet geldiğinde, karınca “şişman ve mutlu” olurken, çekirge açlıktan ölür.

Bu anlatımda, halen Palm Springs‘te bulunan ve amatör telsizciliğe adanmış bir kulüp olan Desert Rats‘ın (ya da Radyo Amatör İletim Topluluğu) başkanlığını yürüten Morrison kendini karınca yerine koyuyor, “gelecekteki acil durumlara hazırlanmayanlar” ise çekirge.

Telsiz teknolojisi, yüzyılı aşkın bir süredir kullanılıyor. Amatör telsiz operatörleri, radyo frekansları üzerinden iletişim kurmak için el tipi veya daha büyük “baz istasyonu” telsizleri kullanırlar. Cihazlar bir telsiz boyutundan 20. yüzyıldan kalma kutu gibi bir VCR ağırlığına kadar değişebilir.

İcadından nesiller sonra, amatör telsizin kullanıcılar için en büyük cazibelerinden biri acil durumlardaki kullanışlılığı: Orman yangınları, depremler veya başka bir pandemiyi düşünün. Eğer bir felaket meydana gelir ve internet ya da hücresel ağlar çökerse, telsiz operatörleri harekete geçerek acil durum müdahale iletişimine yardımcı olabilir ve kendi ağlarıyla iletişim halinde kalabilir.

Solda: Glenn Morrison arka bahçesinde U-bandı dikey anteniyle duruyor. Sağda: Morrison’ın evindeki radyo odasında bulunan ana ‘teçhizatı’. Fotoğraf: Adam Amengual/The Guardian

Bugünlerde amatör telsizcilik dünyası, yeni bir döneme giriyor. Kaliforniya‘da şu anda yaklaşık 100.000 lisanslı amatör telsiz operatörü bulunuyor. Genellikle kısaca “hams” olarak adlandırılan bu kişiler ülke genelinde 760 bin kişiden fazla.  Bu sayı, daha yeni teknolojiler telsizi geride bırakmış olsa bile, 40 yıl önceki amatör telsizci sayısını büyük ölçüde aşıyor.

Daha yoğun fırtınaların ve daha sık orman yangınlarının yaşandığı iklim krizi çağında ve küresel salgınlar gibi diğer felaketlerde amatör telsiz, bir nebze de olsa kontrolü yeniden ele almak isteyenler için bir araç haline gelmiş gibi görünüyor.

Morrison, “amatör telsiz,” diyor, “orijinal sosyal medya gibi. İnsanlar hazırlıklı değil. ‘Bu benim hayatım boyunca olmayacak’ diye düşünüp duruyorlar. Olmayabilir de, ama asla bilemezsiniz.”

‘Her zaman bir sonraki adım için hazır olmak istedim’

Palm Springs’te ılık bir Cumartesi sabahı: Termostat çoktan 27°C doğru ilerlemiş durumda. Birkaç düzine insan yerel bir spor salonuna akın ediyor ve basketbol potalarının altına kurulan katlanır masalara yerleşiyor. Yeni amatörler için derme çatma bir radyo test günü düzenleyen Desert Rats gönüllüleri bir yığın sınav kağıdı dağıtıyor. Eğer amatörler 35 soruluk testi geçerlerse, Federal İletişim Komisyonu tarafından giriş seviyesi amatör operatör olarak lisans alabilecek.

Morrison, “Ham radyo orijinal sosyal medya gibidir” diyor. Fotoğraf: Adam Amengual/The Guardian

Amatör telsizci adaylarından biri, kursa babasıyla birlikte katılan 17 yaşında, gri sweatshirtlü Boaz adında bir lise öğrencisi. Boaz, amatör telsizciliğe ilk olarak pandemi başlamadan bir yıl önce YouTube videoları aracılığıyla başladığını anlatıyor:

“Her zaman bir sonraki adım için hazır olmak istedim. Eğer bir şey olursa ve cep telefonu çekmezse, insanlarla nasıl konuşacağım?” Babası, ehliyet almanın Boaz’ın bir sonraki büyük hedefi olduğunu da sözlerine ekliyor.

Siyah bandanası, renkli havacı güneş gözlükleri ve Star Wars tişörtüyle Skip Fredricks adında bir üniversite profesörü olan bir başka yeni “vaftiz edilmiş” amatör, dronlar hakkında verdiği derslerde amatör telsiz kullanmayı umduğunu söylüyor. Telsizler, dronların arama ve kurtarma görevlerinde kullanıldığı afet bölgelerinde, dron pilotlarının daha iyi iletişim kurmasına yardımcı olabiliyormuş.

Bir üniversite profesörü olan Skip Fredricks kısa süre önce radyo sertifikasını aldı. Fotoğraf: Amanda Ulrich

“Çok uzak bölgelerde iletişim bir sorun” diyor: “Amatör telsiz desteği sadece telsizlerden daha iyi – ve cep telefonları dağlarda işe yaramaz.”

Sınavı geçtiğini kanıtlayan ve parlak sarı bir kağıda basılmış yeni telsiz sertifikasını havaya kaldırıp ona bakarak soruyor: “Oldukça havalı, değil mi? Öğrencilerim muhtemelen etkilenecek.”

Amatör telsizcilik ve ‘büyük olay’

1900’lerin başından bu yana amatör telsizcilik fırtınalar, afetler, savaşlar ve diğer acil durumlarda bir cankurtaran simidi olarak kullanılıyor.

“Hams”, başlangıçta vasıfsız amatör operatörleri hedef alan bir karalama terimiyken, bu kişiler 2017’de Irma ve Maria kasırgaları sonrasında Karayipler‘de görevlendirildi. Kısa dalga radyo, Rusya‘nın geçen yıl iletişim kulelerine saldırmasının ardından Ukrayna vatandaşlarının haber almasının da bir yolu haline geldi ve Tayvanlı amatör radyo meraklıları, telsizlerini Çin ile olası bir savaşa hazırlanmak için kullandı. Astronotlar bile Dünya’daki insanlarla sohbet etmek için amatör radyoyu kullandı.

Astronot Mamoru Mohri, 1992 yılındaki bir görev sırasında öğrenciler ve diğer amatör operatörlerle iletişim kurmak için bir kulaklık takıyor. Fotoğraf: Space Frontiers.

Telsizler felaket filmlerinde ve TV dizilerinde bile yer alıyor: En son HBO‘nun The Last of Us filminde zombi istilasına uğramış bir ülkeye mesaj gönderen gizli bir telsiz operatörünün elindeydi.

Güney Kaliforniya’da yaşayan ve bölgenin fay hatları ağını göz önünde bulunduran kulüp başkanı Morrison, sık sık depremler hakkında düşünüyor:

“Eğer ‘büyük deprem’ olursa, hiçbir yere gidemeyiz. Kendinize güvenmek zorundasınız. Yiyecek malzemelerine ve diğer şeylere ihtiyacınız olacak. Ama aynı zamanda Portland‘daki Marge Teyze’nin iyi olduğunuzu bilmesini istiyorsanız, ona bir radyo frekansı gönderebiliriz.”

Daha spesifik olarak, hastaneler, itfaiye istasyonları ve acil durum komuta merkezleri gibi kuruluşlar iletişim yardımı için çağrıda bulunursa, nitelikli amatör operatörler yardım etmek için harekete geçebilir; birçok amatör, el telsizleri ve taşınabilir antenler de dahil olmak üzere “araç kitlerine” sahiptir.

Böyle bir acil durum müdahalesi bu yıl kış fırtınalarının Kaliforniya’yı vurduğu sırada gerçekleşti. Geçtiğimiz birkaç ay boyunca yoğun kar yağışına maruz kalan uzak, dağlık bir topluluk olan Big Bear‘da, amatör telsiz operatörleri yolların kapanmasını ve diğer yerel haberleri ağlarına yayınlamak için sık sık yayın yaptı. Morrison, “Bir marketin çatısının çöktüğünü haberlerden önce biliyordum çünkü ilk radyodan duydum” diyor.

Ulusal bir amatör telsiz birliği olan American Radio Relay League‘in gayrı resmi sloganında da belirtildiği gibi, amatör telsiz “her şey başarısız olduğunda” başvurulacak en büyük destek.

Solda: Long Island Genç Bayanlar Radyo Birliği üyesi Dorothy Strauber, 1954 yılında amatör radyo alıcısını dinlemek için kulaklık kullanıyor. Sağda: İlk amatör radyo operatörleri 1919 dolaylarında. Fotoğraf: Tom Maguire/Newsday RM/Bettmann Arşivi.

Ligin güneybatı bölümünün direktörü Richard Norton, amatör telsizciliğe ilk olarak lisede, işin teknik yönüne ilgi duyduğu için başlamış. Yıllar sonra, yeni amatörlerin ilgisinin acil durum hazırlığına kaydığını gördüğünü anlatıyor. Yaşadığı Los Angeles‘ın dışındaki küçük Topanga kasabasında, birçok sakin deprem ya da orman yangını sırasında cep telefonu sinyali kesilirse ne yapacaklarını düşünüyormuş.

Cevaplardan biri? Bir amatör telsiz almak: “Cep telefonu sistemleri çöktüğünde bile amatör telsiz sistemlerimiz genellikle çalışıyor ve iletişim kurabiliyoruz” diyor.

‘Dünya için çalışmak’

Morrison, Palm Springs şehir merkezine yaklaşık 10 mil uzaklıktaki çöl dağlarının eteklerine sıkışmış sessiz bir mahallede, masasına oturup “dünyayı çalışıyor”. Hantal bir baz istasyonu radyosunun ön yüzündeki büyük siyah kadranı çevirerek, parazit ve uzak, bozuk seslerden oluşan bir aleme ayarlıyor. Dinlemek için geriniyor, belli belirsiz kelimeleri ayrıştırıyor, sonra da altın bir mikrofon çıkarıyor.

Morrison evinde bağlantıları dinliyor. Fotoğraf: Adam Amengual/The Guardian

“Uh, Whiskey, Bravo, six, Romeo, Lima, Charlie,” diyor, bir radyo DJ’inin neşeli ses tonuyla. Bu mantıksız gibi görünen sözcük dizisi; WB6RLC,  çağrı işaretini ya da her amatöre verilen ve bir isim kadar önemli olan benzersiz imzayı temsil ediyor. Morrison’ın imzası şapkasına kalın harflerle basılı, tişörtünün arkasındaki Desert Rats kulübünün logosunu da gururla taşıyor: Kuyruğu bir radyo antenine dolanmış, sırıtan bir kemirgen.

Telsiz kadranını çevirmeye devam ederken Nevada ve Utah‘ın genel “çağrı alanı” (telsiz ruhsatının verildiği yer olarak tanımlanır) civarından biriyle, Barselona‘dan bir adam arasında geçen üstünkörü bir konuşmaya takılıyor.

Mutlu bir şekilde, “İşte bu şekilde etrafı dinler ve birini bulursunuz” diyor: “Ve bakın, adam Barselona’da.”

Telsizine bağlı bir bilgisayar ekranında, Kaliforniya’nın güneyindeki bu küçük kasabadan “çalıştığı” ya da temas kurduğu 215 ülke, bölge ve diğer alanların kapsamlı bir listesini çıkarıyor: Arjantin, Avustralya, Cezayir, Amerikan Samoası. “Ve bunlar sadece A’lar” diyor.

Tek katlı evinde her şey radyo etrafında dönüyor. Çöl Fareleri’nin çizimleri ve haritaları duvarları süslüyor. Çatısının köşesinden bir anten yumağı fışkırıyor. Garaj yolunda park halinde duran karavan, hareket halindeyken gerekli aramalar için bir “mobil istasyon” radyosuyla donatılmış. Misafir banyosu hariç evinin her odasında telsiz var.

Barselona konuşmasına kulak misafiri olduğu ana telsiz odası ise evin baş tacı. Garajına bitişik olan bu küçük alan, bit pazarlarından ve arkadaşlarından temin ettiği, bazıları yüz yaşını aşmış düzinelerce eski radyoya ayrılmış bir duvarla, komuta merkezi tarzı bir havaya sahip.

“Bazen beni buluyorlar” diye de ekliyor.


Morrison’ın evindeki mors alfabesi anahtarları ve kabloları. Fotoğraf: Adam Amengual/The Guardian

Telsizleri acil durum haberleşmesi için kullanmanın ötesinde, amatörler hobilerinin sağladığı neredeyse anlık ağda anlam buluyor. Çöl Fareleri her pazartesi gecesi, amatör operatörlerin isim ve çağrı işaretlerinin basit bir sözlü yoklamasını yaptıkları, halka açık bir konferans görüşmesine benzer bir radyo “ağı” düzenliyor. Bu tür bir temel sağlık kontrolü, özellikle üç yıl önce, pandeminin ilk izole edici, evde kalma evresi sırasında büyük önem taşımış.

“Bu bana yapacak bir şey verdi,” diyor Morrison: “Garajdaki radyo kulübeme gidiyor, radyoyu açıyor ve kim bilir nerede konuşacak birini buluyordum.”

Bir ‘yaşlılar kulübünden’ daha fazlası

Palm Springs’teki spor salonunda, Desert Rats gönüllüleri sınavlara not veriyor, kendi el telsizlerini bellerine takıyor. Kulübün üyelik sorumlusu Annie Larson, sinyal frekansları ve radyo dalgalarının özellikleriyle ilgili karmaşık test sorularından bazılarına göz atarak odanın çevresinde dolaşıyor, “Bugün olsa geçebilir miydim bilmiyorum” diye şaka yaparak.

Kısa bir süre önce 80 yaşına basan Larson, on yıldan uzun bir süredir lisanslı bir amatör telsizci olmasına rağmen kendini “teknoloji meraklısı” biri olarak görmüyor: “Ben sadece acil bir durumda kendi başımın çaresine bakabilmekle ilgileniyorum.”

Larson, Palm Springs’in yukarısındaki dağlarda yer alan küçük bir kasaba olan Idyllwild’de büyümüş. Yoğun ağaçlık ve San Jacinto Dağı Eyalet Parkı‘nın hemen yanı başında yer alan topluluk, sık sık orman yangınlarının tehdidi altında yaşıyor. Birkaç yıl önce, bir yangın kasabaya giderek yaklaşırken, Larson yerel tahliye uyarılarını görmezden gelerek birkaç park bekçisiyle birlikte geride kalmayı terci etti. Telsizinin yanında olması büyük bir güvenceydi.

Annie Larson on yılı aşkın bir süredir lisanslı bir amatör. Fotoğraf: Adam Amengual/The Guardian

Sürekli telefonunu kontrol etmek yerine “Geceleri dinleyebilir ve açık bırakabilirdim. Eğer bir şey olursa, hazırdım” diyor.

Amatör telsizcilik eskiden bir tür erkekler kulübü olsa da (ve “hala biraz öyle” diye ekliyor), Larson bugün daha fazla kadın operatör gördüğünü söylüyor: Palm Springs test gününe katılanların yaklaşık dörtte biri kadın. İklim krizinin geniş çaplı etkileri göz önüne alındığında, Larson yaptıkları işin herkes için geçerli olduğunu düşünüyor:

“İnsanlar eskiden bunun eski bir erkek kulübü olduğunu, erkeklerin sadece etrafta dolaştığını düşünürdü. Ama gerçekten önemli, çünkü nüfus artıyor ve çok daha fazla felaket yaşanıyor.”

Neyse ki Desert Rats kulübü içinde hamsler birbirlerine sıkı sıkıya bağlı bir grup olmaya devam ediyor. Son grup telsiz operatörleri test gününün ardından sertifikalarını alırken, bazıları çöl sıcağına doğru yürürken duygusallaşıyor. Morrison çıkışta durup her birini tebrik ediyor ve ellerini sıkıyor:

“Sizi yayında yakalayacağız!”

Makelenin İngilizce orijinali

Gençler iklim grevinde: ‘Akbelen için ses ver!’

Youth For Climate (YFC) Turkey ve Fridays For Future’dan gençlerin Kadıköy‘de düzenlediği Küresel İklim Grevi‘nde fosil yakıtlar çağını bitirmeye yönelik açıklama yapıldı.

Rekor kıran sıcaklıklar, seller, orman yangınları ve kuraklık kaynaklı ölümlerin ve ekonomik krizin arttığı bir yılda, protestocular Pakistan‘dan Nijerya‘ya ve ABD‘ye kadar 54 ülkede 500’den fazla eylem planladı. Türkiye’de de bugün (15 Eylül 2023) Kadıköy‘de eylem yapıldı.

‣ Kadıköy’de küresel iklim grevi: Ya hepimiz varız, ya hiçbirimiz yok!

Fotoğraf: Ataberk Ergin

Greenpeace’ten gönüllülerin de katıldığı eylemde; “Akbelen için ses ver!”, “Şirketleri değil gezegeni kurtar!” sloganları atılırken “Kar değil insanlar”, “İklimi değil sistemi değiştir” yazılı pankartlar taşındı.

7’den 70’e birçok yaştan eylemcilerin bulunduğu protestoda, polislerin katılımcılardan daha fazla olduğu ve vatandaşları açıklamanın yapıldığı alandan çıkartmaya çalışmaları dikkatleri çekti.

‣ İklim İçin Gençlik hareketi kuruldu: Artık boş vaatler istemiyoruz
‣ Yüzlerce aktivist iklim eyleminde siyasi partilere seslendi: İklimin şakası yok
‣ Genç iklim aktivistlerinden Küresel İklim Grevi’ne çağrı: Artık yeter, karı değil insanı önceleyin!
‣ Youth For Climate Turkey: İklim değişikliği, ekosistem sorunudur
Fotoğraf: Ataberk Ergin

‘Ölen canlılar için yastayız’

Platform adına Atlas Sarrafoğlu ve Seren Anaçoğlu’nun yapmış oldukları basın açıklamasında “fosil yakıt şirketleri milyar dolarlık karlarını büyütmeye devam ederken adil bir yenilenebilir enerji geçişinin şart olduğunu göstermek için bir kez daha sokaktayız” ifadelerine yer verildi.

Platform, eylem çağrısında katılımcıların siyah renkte giyinmelerini istedi. Anaçoğlu bu isteğin neden yapıldığını şöyle aktardı:

 

“Biz şu an bir yastayız. Çünkü iklim krizi sebebiyle yok olmuş birçok canlı var. Hatta onların da resimlerini mezar taşı haline getirip buraya koyduk. Hem yok olan tüm canlıları anıyoruz hem de tehlikede olan türleri korumak istiyoruz. Çünkü iklim krizi sebebiyle ve sıcaklık artışları sebebiyle habitat yok oluyor. Buna bir farkındalık yaratmak istedik.”

‘Şirketlere dur demek için buradayız’

Sert bir şekilde fosil yakıtların karşısında durduklarını belirten Anaçoğlu, eylemi neden yaptıklarını şöyle açıkladı:

“Akbelen orman katliamına dikkat çekmek için, petrol ve kömür şirketlerinin termik santral kurmaması için, şirketlere dur demek için aslında bu eylemdeyiz. Sert bir şekilde fosil yakıtın yanında olmadığımızı ve fosil yakıt tüketiminin Türkiye’de durdurulması için mücadele verdiğimizi göstermek için buradayız.”

Fotoğraf: Ataberk Ergin

‘Hayatlarımız şirketlere feda ediliyor!’

Platform, şirketlerin para kazanmak adına gezegene zarar verdiğini belirtti. Akbelen’deki ağaç katliamına karşı tepki gösterilen açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“Tıpkı Akbelen örneğinde olduğu gibi,  orantısız güç, hak ihlalleri, darp ve şiddetle ormanlarımızı katlediyor, suyumuzu kirletiyor, biyolojik çeşitliliği ve yerli halkın geçim kaynaklarını yok ediyor, iklim değişikliğine karşı kırılganlığı arttırarak sömürü ve sömürgecilik sistemini sürdürmeye çalışıyorlar.”

Fotoğraf: Ataberk Ergin

Platformun yayımladığı metinde, fosil yakıtların çıkarılmasının ve tüketilmesinin tüm canlılığı tehdit ettiği bildirildi ve “Sadece gezegenimiz ve hayatta kalmamız için değil, aynı zamanda yeni sömürgeciliğin zincirlerinden kurtulmak için de ‘Fosil Yakıtlar Çağı’nı sona erdirmeliyiz!” cümlesi vurgulandı.

Fotoğraf: Ataberk Ergin