Ana Sayfa Blog Sayfa 255

Tayland’ın güneyinde sel felaketi: 19 bin 624 ev etkilendi

Tayland‘ın güneyinde son günlerde etkili olan muson yağmurları, birçok bölgede sele ve su baskınlarına yol açarak 19 bin 624 evin sular altında kalmasına neden oldu. Muson yağışlarının şiddeti, taşan nehirlerin birçok yerleşim yeri ve tarım alanına zarar vermesine yol açtı.

Yala ve Narathiwat eyaletlerinde selden etkilenen bölgelerde, tahliye ve yardım çalışmaları botlar aracılığıyla gerçekleştiriliyor. Evlerini boşaltmak zorunda kalan bölge halkı için acil durum afet merkezleri kurularak yardım sağlanmaya çalışılıyor.

Afet Önleme Dairesi Başkanlığı (DDPM) tarafından yapılan açıklamada, beş eyalette 24 ilçe ve 384 köyde toplam 19 bin 624 evin sel felaketiyle etkilendiği belirtildi. Yağışların önümüzdeki iki gün boyunca devam etmesi bekleniyor, bu nedenle vatandaşlardan evlerini tahliye etmeye hazır olmaları isteniyor.

‣ Himalaya sel felaketinin yol açtığı hasar, yeni uydu görüntüleriyle ortaya çıktı
‣ Pakistan sel felaketini ‘iklim felaketi’ ilan etti: Ölü sayısı bini aştı
‣ Türkiye’de sel felaketi neden en çok haziran ayında görülüyor?

En az yedi deniz kazası

Tayland Başbakanı Srettha Thavisin, sel bölgelerini ziyaret etmek üzere programını yarıda keserek hareket etti. Tüm sektörlerden ellerinden gelenin en iyisini yaparak halka yardım etmelerini isteyen Başbakan Thavisin, şu açıklamada bulundu:

“Tayland’ın güneyinde yer alan Satun, Songkhla, Pattani, Yala ve Narathiwat olmak üzere beş eyalette toplam 19 bin 624 hane selden etkilenmiş durumda. Muson yağmurları ve alçak hava basıncının bir araya gelmesi ile bölgede olağan dışı bir yağış hacmi görüldü. Selden etkilenen vatandaşlarımızın mağduriyetini gidermek için çalışacağız. Hem afet yardımı hem de halka bilgilendirme konusunda tüm yetkilileri göreve teşvik ediyorum.”

Muson yağışları, deniz ulaşımını da etkileyerek Tayland’ın güneyinde bu hafta içinde en az yedi deniz kazasına sebep oldu. Deniz trafiğinde periyodik aksamalar meydana gelirken, halk plajlarında güvenlik tedbirleri de artırıldı.

Dünyada sel felaketleri neden artıyor?

Kömür, petrol ve gaz gibi fosil yakıt kullanımı başta olmak üzere insan faaliyetlerinden kaynaklanan iklim krizi, aşırı hava olaylarının şiddetini, süresini, görülme sıklığını ve etki alanını artırıcı bir rol oynuyor.

Uzmanlar artan sıcaklıklar nedeniyle su döngüsünün hızlandığına dikkati çekerken, uzun süreli kuraklıklar nedeniyle toprağın suyu emme kapasitesinin azalmasından sonra görülen aşırı yağışların sel ve taşkınları beraberinde getirdiğini vurguluyor.

İklim krizinin yanı sıra kentlerdeki asfalt ve beton yüzeylerin artması da sel ve taşkın gibi afetlerin daha sık görülmesine yol açıyor. Suyun toprak tarafından emilmesini engelleyen bu tür yüzeyler, kentleşmenin ve özellikle plansız yapılaşmanın yoğun olduğu bölgelerde görülen yağışların afete dönüşmesinde rol oynuyor.

Bilim insanları afetlerle mücadelede doğa temelli çözümlerin önemine vurgu yaparak “sünger şehirler” oluşturulmasının önemine işaret ediyor. Bu kapsamda asfalt yerine sıkıştırılmış çimen veya toprak gibi malzemelerin kullanılması, yağışların sele dönüşmesini engellemenin yanı sıra yer altı sularının beslenmesini sağlayarak kuraklıkla mücadelede de önemli avantajlar sağlıyor ve asfalt yollardan çok daha az maliyetle yapılabiliyor.

İklim krizi sel riskini nasıl artırıyor?

Polonya’da Oder Nehri’ndeki ekokırım için çağrı: Nehri kurtaralım

Polonya’daki Oder Nehri‘nde 2022’de yaşanan çevre felaketinin ardından Polonyalı çevre örgütleri, Polonya hükümetini gerekli önlemleri almadığı için şikayet etmek üzere imza kampanyası başlattı. Felakette tüm nehir ekosistemi neredeyse yok edilmişti.

Polonya merkezli çevre örgütü EKO-UNIA tarafından yürütülen bu kampanya, Avrupa Komisyonu’na Polonya hükümetinin Su Çerçeve Direktifi, Habitatlar ve Kuşlar Direktifleri ile Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) yönetmeliğine aykırı davranışlarını Avrupa Birliği Adalet Divanı’na şikayet etmesi için çağrıda bulunuyor.

Oder Nehri’nde ne olmuştu?

2022 yazında Oder Nehri’nde büyük bir ekolojik felaket yaşanmıştı. Bilim insanları, nehirde yaklaşık bin ton ağırlığında milyonlarca balığın yanı sıra, nehirde yaşayan midye ve kabukluların yüzde 90’ının öldüğünü tahmin ediyor. Tüm nehir ekosisteminin neredeyse yok edildiği ifade ediliyor. Felaketin nedeninin, daha önce Polonya nehirlerinde henüz kayıtlara geçmemiş bir alg tarafından üretilen bir toksin olduğu belirlenmişti.

Nehirdeki ekosistemin bozulmasına neden olan bu toksin incelendiğinde, ilk teoriler arasında yüksek sıcaklıklar, oksijen seviyesindeki düşüş ve kimyasal kirlilik bulunuyordu. Daha sonra, bu kitlesel ölümün nedeninin altın algler (Prymnesium parvum) olduğu anlaşıldı. Bu alglerin toksinlerinin, tuzlu ve alkali suları tercih ettiği biliniyor.

Oder Nehri’nde yaşananların ardından Polonya hükümeti, su yönetimi ve çevre koruma yetkililerinin bazılarını görevden almıştı ancak halk, hükümeti yavaş hareket etmekle suçlamıştı.

Dünyanın dört bir yanında yüzlerce deniz canlısı neden karaya vuruyor?

Oder Nehri

‘Avrupa Birliği devreye girmeli’

İmza kampanyasında, Avrupa Birliği’nin devreye girmesi gerektiğine vurgu yapıldı:

“Polonya hükümeti, felaketin üzerinden bir yıl geçmesine rağmen, zararı azaltmak veya gelecekteki felaketleri önlemek için önemli adımlar atmadı. Aktivistler, hükümetin ulusal düzeyde harekete geçmesi için ellerinden geleni yaptı, ancak iktidardakiler ulusal mahkeme kararlarını bile görmezden geliyor. Şimdi Avrupa Birliği’nin devreye girmesi gerekiyor.”

Avrupa Komisyonu ile daha önce bir araya gelen ve resmi bir şikayette bulunan aktivistler, şimdi Avrupa liderlerinin bu konuda harekete geçmesini istiyor. İmza kampanyası ile binlerce Avrupalının Oder Nehri’ne sahip çıktığının gösterilmesi ve liderleri bu nehri kurtarmak ve gelecekteki felaketleri önlemek için kararlı adımlar atmaya ikna edilmesi hedefleniyor.

AYM Can Atalay’a ilişkin kararın gerekçesini açıkladı

Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu,  Türkiye İşçi Partisi (TİP) Hatay Milletvekili Can Atalay hakkında verdiği ikinci ihlal kararının gerekçesini açıkladı. 31 sayfalık gerekçeli kararda, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin AYM kararını yerine getirmemesiyle başlayan yargı krizine işaret edildi.

Anayasa’nın hükümlerinin göz ardı edildiğine ve açıkça aykırı davranıldığına değinilen gerekçede, şu ifadeler kullanıldı:

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin yetkisi dâhilinde kalan bir dosyayı Yargıtay 3. Ceza Dairesine göndermesiyle başlayan, Dairenin de Anayasa hükümlerini göz ardı ederek verdiği bir kararla şekillenen bu süreç Anayasa’nın sözüne açıkça aykırılık oluşturmuş ve neticede başvurucunun keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasına yol açmıştır. Bu durumda başvurucunun hükümlü statüsüyle hâlen ceza infaz kurumunda tutulması Anayasa’nın kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına ilişkin güvencelerin yer aldığı 19. maddesine aykırılık teşkil etmektedir.

[…] Sonuç olarak, mahkemelerin izlemiş olduğu yöntem, başvurucuyu yargılama güvencelerinden tümüyle yoksun bırakmıştır. Başka bir ifadeyle yeniden yargılama dosyası görevi ve yetkisi olmayan bir mahkemece karara bağlanarak Anayasa’nın 142. maddesinin amir hükmüne ve Anayasa’nın 37. maddesinde yer alan tabii hâkim ilkesine açıkça aykırı hareket edilmiştir.”

‘Yargıtay, Türk hukukunda bulunmayan bir karar verdi’

“Anayasa Mahkemesi kararlarının yerine getirilmemesi, Anayasa’nın 153. maddesinin altıncı fıkrasında Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı hükmü ile çatışan bir durum ortaya çıkmıştır. Buna rağmen mahkeme, usul hukukunda kendisine verilmemiş bir yetkiyi kullanarak ihlal kararının gereğini yerine getirmekten kaçınmış ve dosyayı Yargıtay 3. Ceza Dairesine göndermiştir. Daire de ‘Anayasa Mahkemesi kararına uyulmamasına’ şeklinde Türk hukukunda bulunmayan bir karar vermiştir.”

AYM’nin kararlarının ‘tavsiye niteliğinde olmadığı’ da belirtildi:

“Dahası başvuruya konu ayrıksı karar veren Yargıtay 3. Ceza Dairesinin çok sayıda kararında AİHM‘in, Anayasa’nın 153. maddesinin altıncı fıkrasından doğan bağlayıcı niteliğini dikkate alarak, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruya ilişkin kararlarına uygulamada riayet edilmesinden ve etkin bir şekilde uygulanmasından şüphe duyulmasına yer olmadığı yönündeki görüşü aktarılmış ve ‘Asıl olamın haksız, ölçüsüz bir müdahaleye maruz bırakılan temel hakkın bir an önce teslimi olduğuna göre, sair çatışma ve tartışmaların bu değerin önüne geçmesine hukuk düzeninin tekliği’ ilkesi de müsaade etmez’ denilmek suretiyle hukuk sisteminin bütünlük değerine atıfla mahkemelerin hukuk sisteminde bütünlüğü sağlayacak yorumu benimsemeleri gerektiği ortaya konulmuştur. Dolayısıyla uygulamada bireysel başvuruya ilişkin olanlar da dâhil olmak üzere Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığına dair bir tereddüt bulunmamaktadır.”

‘Türlü bahaneler ve hukuk tanımaz tutum ve davranışlarla…’

Yüksek mahkemenin gerekçeli kararında ayrıca şu ifadelere yer verildi:

“Türlü bahaneler ve hukuk tanımaz tutum ve davranışlarla Anayasa’yı koruma ve anayasal kurallara sadakat gösterme yükümlülüğü bulunan mahkemelerin ve kamu gücünü kullanan diğer organların, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesine ve mevcut ihlallerin sürdürülmesine neden olacak şekilde, Anayasa’nın öngördüğü hukuk düzenine karşı koyma anlamına gelen keyfi kararlara hiçbir hukuk sisteminde müsaade edilemez. Dolayısıyla bir hukuk devletinde anayasal hükümlere uymamanın ilgililer açısından cezai, idari ve hukuki sorumluluk doğuracağı açıktır.

[…] Anayasa ve kanunlar Anayasa Mahkemesi kararını yerine getirme yükümlülüğü altında olan kamu makamlarına ve somut olayda İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine dosyayı farklı bir yargı merciine gönderme yetkisi vermediği gibi, herhangi bir yargısal makama Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını tartışma yetkisi de vermemektedir.

[…] Anayasa Mahkemesi kararının bağlayıcılığı, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için hükmettiği yapılması gerekenleri kapsadığı gibi ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak merciin belirlenmesini de kapsar. Anayasa’nın açık düzenlemesi ve bireysel başvurunun işlevleri nazara alındığında Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmasının reddedilmesi ve hukukun emrettiği yöntemler izlenerek ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmaması Anayasa’nın 153. maddesinin sözüyle açıkça çelişen ve Anayasa koyucunun iradesine aykırı bir yorum ve uygulama olmuştur.

[…] Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmasının reddedilmesi başvurucu yönünden Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan bireysel başvuru hakkına ilişkin tüm güvenceleri anlamsız ve işlevsiz hâle getirmiştir. İhlal kararından sonra yeniden yargılanmaya başlanmamış, başvurucu mahkumiyet hükmünün infazı durdurularak tahliye edilmemiş ve seçilmiş bir milletvekili olarak yasama faaliyetine katılamamıştır. Bu itibarla, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmaması ilgili hakka ilişkin güvencelerin yer aldığı Anayasa’nın 67. maddesine aykırılık teşkil etmektedir.

[…] Anayasa’da ve anılan Kanun’da Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı başvurulabilecek herhangi bir merci öngörülmemiştir. Dolayısıyla kamu gücünün eylem, işlem ve ihmallerinin Anayasa’ya uygunluğunu kesin ve bağlayıcı olarak karara bağlama yetkisi münhasıran Anayasa Mahkemesine aittir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru yoluyla bir temel hak ve özgürlüğün ihlal edildiğine karar verdiğinde, herhangi bir merciin bu kararın Anayasa’ya veya kanuna uygun olup olmadığını inceleme ve denetleme yetkisi bulunmamaktadır.”

Ne olmuştu?

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, Türkiye İşçi Partisi’nden (TİP) milletvekili seçilen Gezi Parkı davası sanığı Can Atalay’ın tahliye ve hakkındaki yargılamanın durması isteminin reddedilmesi üzerine yapılan hak ihlali başvurusunu  ikinci kez görüşmüştü.

Dosyada hak ihlali olduğuna oy çokluğuyla ikinci kez hükmeden AYM, ilk ihlal kararını 5’e karşı 9 oyla almıştı. İkinci ihlal kararında ise bu sayı 3’e karşı 11 oldu. Ayrıca Can Atalay’a 100 bin TL manevi tazminat ödenmesine hükmedildi.

‣ AYM’den Can Atalay hakkında ikinci kez ihlal kararı

AYM’nin kısa kararı, dün akşam saatlerinde yargılamayı yapan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ulaştı. Mahkemenin Can Atalay hakkında karar vermesi bekleniyordu.

Anayasa Mahkemesi, Gezi Parkı Davası’nda hakkında 18 yıl hapis cezası kararı verilen Türkiye İşçi Partisi Hatay Milletvekili Can Atalay’ın bireysel hak ihlali başvurusunun ilkini 25 Ekim’de görüşmüş; Can Atalay’ın ‘Seçilme ve siyasi faaliyette bulunma’ hakkı ile ‘Kişi hürriyeti ve güvenliği’ haklarının ihlal edildiğine oyçokluğu ile karar verilmişti.

‣ AYM, Can Atalay için ‘hak ihlali’ kararı verdi

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ise  dosyayı Yargıtay’a göndermiş; Yargıtay 3. Ceza Dairesi AYM kararına uyulmamasına hükmedip Atalay hakkında ihlal kararı veren Yüksek Mahkeme üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.

Mahkeme, AYM’nin hak ihlali kararına rağmen Atalay’ın dosyasını Yargıtay’a gönderdi
Yargıtay’ın Atalay mütalaası: Dokunulmazlıktan yararlanamaz

Cezaevindeki Milletvekili Can Atalay’ın avukatlarının 1 Aralık’ta yaptığı bilgilendirmeye göre; Atalay hakkındaki Anayasa Mahkemesi kararına uyulmaması nedeniyle Yüksek Mahkeme’ye ikinci kez başvuru yapıldı. Avukatlar Atalay’ın; ‘Seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı’, ‘Adil yargılanm hakkı’ ve ‘Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının’ ikinci kez ihlal edildiğinin tespitini ve bu ihlallerin ortadan kaldırılmasını talep etmişti.

Can Atalay için uluslararası çağrı: Anayasa’ya ve halkın seçim iradesine saygı duyun
Can Atalay için adalet talebi sürüyor: Mahkeme Başkanı hakkında suç duyurusu
‣ Çağlayan’da sesler Can Atalay için yükseldi: Halk, verdiği oyun hesabını soracaktır

Gönüllüler ve aktivistler, 2024’e orman nöbetini sürdüren İkizköylülerle girecek

Muğla İkizköy‘deki Akbelen Ormanları’nda termik santrallere kömür sağlamak için yapılan kıyım ve dinamit patlatmaları nedeniyle nöbetlerini sürdüren gönüllüler ve ekoloji aktivistleri, 2024’e girerken de nöbet alanında olacaklarını belirterek, herkesi kendileriyle birlikte İkizköy’e çağırdı.

Limak Holding ve İÇTAŞ ortaklığında kurulan YK Enerji şirketi, jandarma korumasında ormanda binlerce ağacı kestikten sonra şu sıralarda var olan dev maden alanını ormanı yok ederek genişletmek için dinamitle patlatmalar yapıyor ve bu köy halkının evlerine, bahçelerine ve zeytinliklerine büyük zarar veriyor.

İkizköy halkının mücadelesine destek olmak amacıyla ’31 Aralık’ günü Akbelen nöbet alanında olma çağrısında bulunan gönüllüler şunları söyledi: ”Yıllardır İkizköylülerin mücadelesi tüm engellemelere rağmen devam ediyor ve devam edecek. Tek amaçları evlerini, topraklarını , zeytinlerini ve ağaçlarını korumak olan İkizköylülerle dayanışmaya gidiyoruz.”

Şirketin sabah akşam demeden köylülerin evlerinin hemen dibinde dinamitler patlattığını söyleyen yurttaşlar şunları söyledi:

Bu insanlık dışı katliama karşı İkizköylülerin yanında olduğumuzu bu önemli günde de göstermek istiyoruz. Bu sebepten dolayı yıl başında akebelen nöbet alanında olacağız.”

akbelen yılbaşı
İllüstrasyon: Yasemin Sayıbaş Akyüz

Ne olmuştu?

Limak, IC-İçtaş ortaklığındaki YK Enerji‘nin işlettiği Yeniköy ve Kemerköy termik santrallerine linyit arzı oluşturmak için ağaçları bir bir kesilen Akbelen Ormanı için iki yılı aşkın bir süredir nöbet tutuluyor. 24 Temmuz’da başlayan büyük kıyımın ardından yöre halkı ve onlara desteğe gidenlere yönelik sert müdahale, gözaltılar ve darpla sürdü. Jandarmanın barikat kurduğu ormandaki nöbet alanına kimi zaman hijyen için kullanılan su tankerleri, kimi zaman seyyar tuvaletler alınmadı.

Nöbet alanlarına da müdahale yapılmasına rağmen, Akbelenliler ormanlarını korumak için nöbetlerini ve mücadelelerini halen devam ettiriyor.

Ekoloji aktivisti Süheyla Doğan, Çanakkale İl Genel Meclisi için adaylığını açıkladı

Ekoloji Aktivisti,  Kazdağı Koruma Derneği Başkanı ve Ekoloji Birliği Yürütme Kurulu üyesi ve eski eşsözcüsü, ekofeminist Süheyla Doğan, Mart 2024’te yapılacak yerel seçimler için yıllardır yaşanan ekokırıma karşı mücadele ettiği Çanakkale‘de, CHP’den İl Genel Meclisi üyeliği için aday adaylığını açıkladı.

Kadınların özellikle ekolojik sorunlarda ön saflarda olmasına karşın, karar alma mekanizmalarında, yönetim kademelerinde temsil edilmediğini söyleyen Doğan, neden İl Genel Meclisi’ni seçtiğini “Sivil toplum çalışmalarım nedeniyle temas etmek durumunda kaldığım ve ne kadar önemli olduğunu gördüğüm İl Genel Meclisi’nde kadınların ve ekoloji hareketi temsilcilerinin yer alması çok şeyi değiştirebilir” diye açıkladı.

Doğan’ın adaylık açıklaması özetle şöyle:

“Kadınlar olarak nüfusun yarısını oluşturuyoruz. Bizim de erkekler gibi elimiz, kolumuz, gözümüz kulağımız, beynimiz ve aklımız var.

Peki neden karar alma mekanizmalarında yokuz? Çoğu sivil toplum örgütünde, odalarda, sendikalarda, siyasi partilerin yönetim kurullarında neden kadınlar yok? Neden ev işleri bize, ücretli dış işler erkeklere? Neden çocukların, hastaların, yaşlıların, eşlerin bakımı bize? Üstelik bazılarımız tüm bu işleri yaparken bir yandan da düşük ücretle geçimlik işlerde çalışıyor. Diğer yandan da hak ararken; yaşamlarımıza, haklarımıza sahip çıkarken şiddete maruz bırakılıyor, öldürülüyoruz.

Cumhuriyetin kuruluşunun üzerinden 100 yıl geçti. Çağ atladık diyoruz. Peki neden hâlâ Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadın vekillerin oranı yalnızca yüzde 19,8? Neden yerel yönetimlerde kadın temsil oranı sadece yüzde 3? Nerede bu kadınlar? Neden engelleniyor?

Durum sizce de vahim değil mi?

Kadınlar olarak, yıllardır bu karanlık tablo değişmeli dedik. Kadınlar olmadan demokrasiden, eşitlikten, adaletten bahsedilemeyeceğini söyledik. Eşitlik için mücadele ederken saçlarımızı ağarttık.

EŞİK-Eşitlik İçin Kadın Platformu’nun kuruluşundan bu yana gönüllüsüyüm. EŞİK’te yerel seçimlerle ilgili bir çalışma başlattık. Amacımız “EŞİT TEMSİL” talebiyle kadınları aday olmaya teşvik etmek, partilerden kadınların adaylık süreçlerini kolaylaştırmalarını, kadınların eşit temsil ve fermuar yöntemi ile seçilebilir yerlerden aday göstermelerini istemek, nasıl adaylar ve nasıl yerel yönetimler istiyoruz konusundaki taleplerimizi de siyasi partilere ve kamuoyuna duyurmak. Ancak fark ettik ki EŞİK içinde bile çok az sayıda kadın, aday adaylığı için başvurmuştu veya başvurmayı düşünüyordu.

… Ancak bir şeylerin de değişmesi gerekiyordu. Bizlerin, kadının insan hakları için yıllardır mücadele veren kadınların elini daha fazla taşın altına koyması gerekiyordu. İçimizden bir kaçımız birbirimizi cesaretlendirerek aday adayı olmaya karar verdik. … CHP son kurultayından değişim iddialarıyla çıkmıştı ve yeni genel başkan eşit temsilden, eşitleyici politikalardan, liyakatten söz ediyordu. Kadınları partisine çağırıyor, yerel yönetimlerde kadın adaylara mutlaka yer verileceğini söylüyordu. İnandık, güvendik ve başvurumuzu yaptık. Şimdi partinin sözünü tutmasını ve demokrasiyi, eşitliği, adaleti uygulamasını bekliyor, inanıyoruz.

Diğer yandan, ekoloji örgütlerinde yer alan yaşam savunucuları da yerel yönetimlere aday olma konusunda benzer endişelerle çekimser davranmakta. Ekoloji Birliği bugün yaptığı basın açıklaması ile hem yaşam savunucularını aday olmaya çağırdı, hem de ekoloji hareketinin yerel yönetimlere ilişkin taleplerini gündeme getirdi.

EŞİK ve Ekoloji Birliği’nin çağrıları ve talepleri çok önemli.  Umarım adaylarda ve siyasi partilerde karşılığını bulur.

Yerel yönetimlerde belediyeler, meclisler, muhtarlıklar gibi farklı organlar var. Bunlardan bir tanesi de İl Genel Meclisleri. Sivil toplum çalışmalarım nedeniyle temas etmek durumunda kaldığım ve ne kadar önemli olduğunu gördüğüm İl Genel Meclisi’nde kadınların ve ekoloji hareketi temsilcilerinin yer alması çok şeyi değiştirebilirdi. Ben de buradan başladım ve CHP’den Çanakkale il genel meclisi aday adaylığı için başvurdum.

İl genel meclisi, ilin tarımı, turizmi, sanayisi, eğitimi, altyapısı, sağlığı, imar planları, kırsalın kalkınması gibi pek çok konuda karar verici bir konumda. Meclis üyelerinin nitelikli, liyakat sahibi olması şart. Ne yazık ki uygulamalara baktığımızda, partilerin bu kurumu yeterince önemsemedikleri belli oluyor. Hele kadın temsili konusunda hiçbir şey yapılmadığı, meclisteki mevcut kadın üye sayısından görülüyor. Çanakkale İl Genel Meclisi’nde 34 üyenin yalnızca ikisi kadın. Biri iktidar partisinden, diğeri de muhalefetten.

Eğer seçilirsem;

  • Çanakkale İl Strateji planı hazırlanırken sadece insanın değil, ilimizdeki tüm canlı yaşamının doğa merkezli bir bakış açısıyla; kadınlar, çocuklar, yaşlılar, gençler, engelliler, dezavantajlı gruplar ile farklı kültür ve inanca sahip toplulukların tüm talep ve gereksinimlerinin gözetilmesi,
  • İklim krizinin derinleştiği günümüzde, seller, fırtınalar, susuzluk, kuraklık gibi afetler karşısında Çanakkale’nin iklim değişikliğine dirençli bir kent haline getirilmesi, yerel yönetimlerde “İklim Değişikliği Birimi” nin kurulması,
  • Yerel yönetimlerde tüm hizmetlerde cinsiyet eşitliğini gözetecek ve kadınları güçlendirecek “Eşitlik Birimi” kurulması,
  • Köylerin boşalması ve köylülerin çeşitli nedenlerle tarımdan kopuşu karşısında katma değeri yüksek tarımı ve genç çiftçileri destekleyici politikaların geliştirilmesi,
  • Kırsalın; köylerde yaşayanlara, kadınlara, işsiz gençlere iş olanağı sağlayacak, kırsalın talan edilmesine fırsat ve izin vermeyecek, yerelin kadim bilgi, gelenek ve göreneklerine değer verecek projelerle desteklenmesi,
  • Sağlık, eğitim, ulaşım, beslenme gibi toplumsal hizmetlerden mahrum kalan köylerin ve mahallelerin ihtiyaçlarının giderilmesi, kadınlar, çocuklar, engelliler ve yaşlıların gözetilmesi,
  • Taşımacı eğitim sistemi ile zorluk çeken köy çocukları ve gençlerin beslenme, etüd, internet gibi temel gereksinimlerinin karşılanması,
  • Kırsalda çevre temizliği, atık yönetimi gibi sorunların çözümlenmesi,
  • Doğanın tahribatına yol açan ve havamızı, suyumuzu, toprağımızı zehirleyen projelere izin verilmemesi,
  • Kadınların güçlenmesi için kadın danışma merkezleri ve istihdam ofislerinin kurulması, ücretsiz kreşlerin, etüd merkezlerinin açılması,
  • Yöre halkının sağlıklı ve ucuz gıdaya erişebilmesi için pazarların desteklenmesi, altyapı eksikliklerinin giderilmesi, sosyal marketlerin açılması ve gıda güvenliğinin sağlanması
  • Her yaz daha fazla etkisini gördüğümüz susuzluğa karşı gerekli önlemlerin alınması, Çanakkale ve köylerinin sağlıklı ve temiz suya erişimi için çalışacağım.

Hepimizin özlemi olan demokratikleşmeye, halkın sorunlarına çözüm getirmeye ve eşit yurttaşlık ilkesini hayata geçirmeye yerelden başlayarak ulaşabiliriz. Ben seçilirsem, kadınlar ve doğa savunucuları seçilirse; hem kadınlar, hem  doğa kazanır, Çanakkaleliler kazanır, ülkemiz kazanır!

Süheyla Doğan kimdir?

1957 yılında, Tokat’ın Erbaa ilçesinin Zilhor köyünde doğdu. Lise eğitimini burslu olarak kazandığı Özel İstanbul Amerikan Robert Lisesi’nde, üniversite eğitimini Orta Doğu Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde tamamladı.

1980 yılında Ankara’da Limanlar İnşaatı Genel Müdürlüğü’nde Etüd Proje Mühendisi olarak başladığı kariyerine, aynı kurumda araştırma şefi olarak devam etti. 1987 yılında, Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı, Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğü, Antalya Serbest Bölge Müdürlüğü’ne geçti ve kontrol mühendisi olarak görev yaptı. 2002 yılında Serbest Bölgelerin bağlandığı Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı’ndan Dış Ticaret Uzmanı olarak emekli oldu.

Emekliliğiyle birlikte ekoloji ve kadın çalışmaları yapan sivil toplum örgütlerinde görev yapmaya başladı. ODTÜ Mezunları Derneği Antalya Şubesi, Antalya Çağdaş Eğitim ve Kültür Vakfı, Antalya Kent Konseyi Kadın Meclisi, Antalya Kadın Danışma Merkezi, Nusratlı Köyü Kültür Turizm ve Dayanışma Derneği ve Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nde üyelik, başkanlık ve eş sözcülük görevlerinde bulundu.

Halen kurulmasına öncülük ettiği Nusratlı Köyü Kültür Turizm ve Dayanışma Derneği’nin yürüttüğü çok sayıda ulusal projeyle ödüller aldı, köyde doğal ürünler satış merkezi kurulmasına ön ayak olarak  köy kadınlarının ekonomik olarak desteklenmesine katkıda bulundu.

2007 yılında, Küçükkuyu yakınlarındaki Bahçedere mevkiinde başlayan altın madeni sondajı projesine karşı yöre halkı ile birlikte Kazdağı Koruma Girişimi Grubu’nu kurdu. Projenin  iptal edilmesini sağlayan mücadeleleri sayesinde 2012 yılında Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği olarak kurumsallaştı ve tüm Kazdağları ve çevresine yayıldı. Açılan sayısı 100’ü aşan davalar ile başta altın madeni projeleri olmak üzere tüm ekolojik, kültürel yıkım projelerine karşı bölgenin doğal ve kültürel değerlerinin korunmasında önemli hukuki kazanımlar elde edilmesinde rol oynadı.

Halen Edremit Körfezi’nde örgütlü Körfez Bağımsız Kadın Dayanışması, ülke çapında örgütlü ve 300’den fazla bileşeni olan Eşitlik İçin Kadın Platformu-EŞİK’in ve Eşitlik İzleme Kadın Grubu- EŞİTİZ’in üyesi.

2002 yılından bu yana Çanakkale’nin Ayvacık ilçesi, Nusratlı Köyü’nde yaşıyor. Şair ve yazar Mecit Ünal ile evli olan Doğan’ın ODTÜ, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nden mezun bir kızı ve 12 yaşında bir torunu bulunuyor

Boğaziçi öğrencilerinden suç duyurusu: Yapılandırma kararlarına ve giriş engeline karşı direniş devam ediyor!

Boğaziçi Üniversitesi‘nde bazı fakültelerin birleştirilmesi ve bazılarının kaldırılmasına yönelik  yeniden yapılandırma kararlarına karşı çıkan öğrenciler, ikinci gününde de Güney Kampüs‘te nöbetlerine devam ediyor.

Alınan antidemokratik kararlara karşı çıkarak taleplerini dile getiren öğrenciler, Çağlayan Adliyesi’nde suç duyurusunda bulunarak eğitim ve barınma haklarının engellenmesine tepki gösterdi.

Öğrenci Temsilciliği Kurulu, bugün saat 18.00’de planlanan basın açıklamasının ardından oturma eylemlerini sürdüreceklerini bildirdi.

boğaziçi
Fotoğraf: Boğaziçi Üniversitesi Öğrenci Temsilciliği Kurulu / Twitter (X)

Ne olmuştu?

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni (İİBF) sonlandırma kararı alarak Fen-Edebiyat Fakültesi’ni iki ayrı bölüm haline getirmek isteyen okul yönetiminin planı doğrultusunda, İİBF bünyesindeki işletme bölümü Yönetim Bilimleri Fakültesi’ne, ekonomi, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümleri ise ‘Beşeri ve Sosyal Bilimler Fakültesi’ne bağlanmak isteniyor.

Okul yönetimi yalnızca Ağustos 2023’te Fen ve Edebiyat Fakültesi bölümlerinden fakültenin bölünmesiyle ilgili görüş istedi. Tüm bölümler olumsuz görüş bildirmesine rağmen, o dönemdeki kayyım dekan İsmail Boz, olumsuz görüş bildirimini fakülte kurulu toplantısında ele almadı.

Akademisyenler senato toplantısından iki gün önce (18 Aralık) ilgili konunun gündeme geleceğini öğrendi.

Fotoğraf: Boğaziçi Üniversitesi Akademisyenler
Fotoğraf: Boğaziçi Üniversitesi Akademisyenler

Boğaziçi Üniversitesi Senatosu‘nun 20 Aralık 2023 toplantısında alınan fakültelerle ilgili karar, akademisyenler tarafından kabul edilemez ve kaygı verici olarak nitelendirildi:

“Öğrencilerimiz ve kamuoyundan gelen ciddi tepkiler üzerine rektörlük tarafından yapılan ve tamamen gerçek dışı bilgiler içeren açıklama da utanç verici ve kurumumuz adına son derece üzücüdür. Fen-Edebiyat Fakültesindeki tüm birimler fakültenin ikiye bölünmesi konusunda aylar önce olumsuz görüş bildirmiş olmasına rağmen konu hiçbir akademik kurulda tartışılmadan senato gündemine getirilmiştir. Dayatılan usul bu denli geniş çaplı bir yeniden yapılandırmaya ne denli özensiz ve keyfi bir şekilde girişildiğini gözler önüne sermektedir. Üniversitemizde üç yıldır itiraz ettiğimiz şeffaflıktan ve hesap verilebilirlikten uzak, tepeden inme karar verme anlayışı maalesef bir kez daha ortaya çıkmıştır”

Planın ortaya çıkmasının ardından Boğaziçililerden güçlü bir tepki gelmiş ve ardından okulda protesto gösterileri düzenlenmişti.

Boğaziçi Üniversitesi Öğrenci Temsilciliği Kurulu, 25 Aralık’tan itibaren ‘demokratik üniversite’ nöbetine başlama kararı aldıklarını açıklamıştı.

Dün (25 Aralık), fakültelerin yapılandırılmasına karşı çıkan en az 10 öğrencinin nöbete başlamalarını duyurduktan sonra okula girişleri engellendi. Bazı öğrencilerin okula girişi, toplanmadan iki saat önce engellenmeye başlandı.

Fotoğraf: Boğaziçi Üniversitesi Öğrenci Temsilciliği Kurulu / Twitter (X)

Giriş engeline rağmen, öğrenciler Güney Kampüs’te bir araya gelerek burada bir forum düzenledi.

Akşam saatlerinde Güney Kampüs’te basın açıklaması yapabilen öğrenciler, alınan ‘antidemokratik’ Üniversite Senatosu kararlarını reddettiklerini belirterek, bu kararların geri çekilmesini talep etti. Akademisyenlere ve öğrencilere danışılmadan alınan kararları eleştiren öğrenciler, demokratik sürecin ihlal edildiğine dikkat çekti.

Öğrenciler bugün, eğitim ve barınma haklarının engellenmesi sebebiyle Çağlayan Adliyesi’nde suç duyurusunda bulundu.

 

Öğrenci Temsilciliği Kurulu, nöbetin 2. gününde Güney Kampüste bugün saat 18.00’de yapılacak basın açıklamasının ardından oturma eylemine devam edeceklerini de bildirdi.

 

Tundra kazı, dört yıl sonra yeniden Türkiye’de

Avrupa’nın kuzeyinde ve Güney Kore- Japonya civarında yaşayan, Türkiye’de ise çok nadir görülen Tundra kazı (Anser Serrirostris), Trakor Kuş Gözlem Topluluğu‘ndan Ahmet Keser tarafından gözlemlenerek kayıt altına alındı.

Göçmen bir tür olan Tundra kazı, en son dört yıl önce Balıkesir Manyas Kuş Cenneti’nde gözlemlenmişti. Bu kez uğrak noktası Denizli Çardak‘daki Acıgöl oldu. 

Denizli’de ilk kez gözlemlenip fotoğraflanan çift ile birlikte kentte kayıt altına alınan kuş sayısı da 324’den 325’e yükseldi.

Avcılara karşı önlem alındı

Büyük Tarla Kazı veya Fasülye Kazı olarak da isimlendirilen nadir Tundra Kazı’nı uzun bir aradan sonra gözlemleyebilen Ahmet Keser, Jandarma ve Milli Parklar görevlilerini bilgilendirdi. Bunun üzerine yetkililer Acıgöl sahasını avcıların kuşa zarar vermemesi için kontrol altına aldı.

Türkiye’nin dört yanından kuş gözlemcileri Acıgöl’e gidiyor

23 Aralık’ta yapılan gözlemin ardından ilk olarak 24 Aralık’ta Ankara, Muğla ve İstanbul’dan aralarında araştırma görevlileri ve profesörlerin de bulunduğu kuş gözlemcileri Denizli’ye gitti. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden kuş gözlemcileri de bölgeye hayvanları gözlemlemek için gitmeye devam ediyor.

Sakarca kazlarına göre daha büyük ve iri olan Tundra Kazının ayırıcı özelliklerinden biri boynunun uzun olması. Diğer belirgin özellikleri ise; genelle koyu renkli ve tipik dar turuncu bantlara sahip uzun ve kalın gagası. Gaga kökü nadiren dar beyaz, bacakları da turuncu renkli olan kuşlar, tundra bölgelerinde ürüyor ve kışları diğer kazlarla kolayca sosyalleştiği tarım arazileri ve sulak alanlarda yaşıyor.

İklim krizi koşullarında 2024’ten umutlu olmak için beş neden

Sera gazı emisyonları hala yükseliyor ve doğal afetler dünya çapında yıkımlara yol açıyor. Buna paralel olarak iklim kaygısı da artıyor.

Ancak insanın kendi yarattığı krizle baş edebilmesi için umut da hepten yok değil. Euronews’den Angela Symons, Almanya’nın kar amacı gütmeyen NewClimate Institute‘un yeni araştırmasına göre, Paris Anlaşması’nın 2015’te imzalanmasından bu yana yaşanan beş büyük değişimi kaleme aldı.

5. İklim değişikliği söylemi ana akım haline geldi

On yıl önce, toplumun yalnızca bir kısmı iklim değişikliğinin anlamlı bir şekilde farkındaydı ve bu konuda endişe duyuyordu. Bu durum, son yıllarda büyük bir değişime uğradı. 2014 yılında BBC’nin dünya çapında 17 ülkeyi kapsayan bir araştırması, ankete katılanların yüzde 40’ının iklim değişikliğini ciddi bir sorun olarak algıladığını gösterdi . 2020 yılında bu sayı yüzde 60’a yükseldi.

UNDP ve Oxford Üniversitesi‘nce 2021’de 50 ülkede gerçekleştirilen daha geniş ‘Halkların İklim Oyu’ nda ise daha belirgin bir değişim görüldü.

Doğu Avrupa ve Orta Asya’da ankete katılanların yüzde 85’i iklim değişikliğini küresel bir acil durum olarak değerlendirdi. Batı Avrupalıların ve Kuzey Amerikalıların yüzde 72’si, Arap ülkelerindeki insanların yüzde 64’ü, Latin Amerika, Karayipler ve Asya Pasifik‘tekilerin yüzde 63’ü ve Sahra Altı Afrika’dakilerin yüzde 61’i bu görüşe katıldı.

Bu konu artık dünya çapında kamusal ve siyasi söylemin merkezinde yer alıyor. Dünyanın iklim değişikliğinin etkilerini halihazırda hisseden bölgelerinde öğrenme eğrisi çok daha dik oldu. Ancak iklim protestoları ve toplumsal hareketler güçlendikçe, hükümetler ve işletmeler üzerinde harekete geçme yönündeki baskı da artıyor.

Ayrıca iklim bilimindeki ilerlemeler, iklim davaları yoluyla karar alıcıların mahkemede hesap vermelerini mümkün kıldı. Yalnızca bu yıl Portekizli gençler , Birleşik Krallık’taki çevre yardım kuruluşu ve İsveçli aktivist Greta Thunberg ülkelerini mahkemeye verdi.

4. Çoğu ülke net sıfırı hedefliyor, öngörülen sıcaklık artışında düşüş yaşandı

Hükümetlerden büyük şirketlere kadar pek çok kurum ve kuruluş net sıfır hedefleri verdi ve tarih belirledi. 2015’te yalnızca tek bir ülke, Butan, böyle bir hedef belirlemişti.

2013 dünyasında ise küresel emisyonların neredeyse yüzde 80’ini temsil eden 90’dan fazla ülkenin en azından bir hedefi bulunuyor.

NewClimate Institute , geçmişte politika tartışmalarının artan emisyon azaltımları ve sektörler ile ülkeler arasındaki ödünleşimler üzerinde yoğunlaştığını belirtiyor. Ancak tamamen karbondan arınmış bir ekonomi Küresel Güney de dahil olmak üzere ana akım bir vizyon haline geldi.

Bu azaltımları başarmak ve 1,5C sınırı dahilinde kalmak için kat etmemiz gereken uzun bir yol olmasına rağmen, öngörülen emisyon eğrisi de düzleşti. 2015 yılında sıcaklığın 2100 yılına kadar 3,6-3,9 derece artacağı öngörülüyordu. Bugün ise bu tahmin 2,7 dereceye düştü.

3. Yatırımcılar ve işletmeler iklim konusunda harekete geçme konusunda baskı hissediyor

Paris Anlaşması’ndan önce iklim değişikliği yatırımcılar ve işletmeler arasında özel bir konuydu . Şimdi bunun ciddi bir tehdit olarak kabul edilmesi yönünde kamuoyu baskısına dayanmaları daha güçleşti.

Artık pek çok şirket iklim etkilerini rapor ediyor ve açıklıyor; hatta bazıları yasal olarak bunu yapmakla yükümlü. Firmaların açıkladığı düşük karbonlu fırsatlar popülerlik kazanıyor ve “yeşil yenilikler” geleneksel iş modellerinde değişime yol açıyor. Ayrıca sürdürülebilir yatırımlara talep artıyor.

PwC, 2021’de varlık sahiplerinin yüzde 84’ü, üç yıl önceki yüzde 53’e kıyasla, sürdürülebilir yatırım stratejilerini uyguladığını veya değerlendirdiğini bildirdi.

Bu ay Dubai‘de gerçekleştirilen COP28′de fosil yakıtlardan uzaklaşma sürecine vurgu yapıldı. Varlıkların atıl kalması riski, finansmanı kirletici enerji kaynaklarından yenilenebilir enerji kaynaklarına doğru itiyor.

Vatandaşların ve hükümetlerin yeşil aklama kampanyaları konusunda giderek daha bilgili hale gelmesiyle birlikte şirketlerin gözümüzü boyaması da zorlaşıyor.

2. Yenilenebilir kaynaklar artık fosil yakıtlardan daha ucuz

Geçmişte yenilenebilir enerji kaynakları fosil yakıtlarla maliyet veya tedarik açısından rekabet edemiyordu. Son yıllarda bunların hepsi değişti. Enerji  sistemleri rüzgar, güneş ve hidroelektrik enerjisini içeren esnek, merkezi olmayan modellere geçiyor.

IPCC‘ye göre güneş enerjisi, kara ve deniz rüzgarı maliyetinin son 10 yılda yüzde 60 ila 90 oranında düşmesiyle bu geçişin hızı beklentileri aştı. Yeni yenilenebilir enerji kaynakları artık dünyanın yüzde 90’ında yeni fosil yakıtlardan daha ucuz.

Fosil yakıtlara yapılan her 1 ABD Doları (0,91 Avro) yatırım, artık temiz enerjiye 1,70 ABD Doları (1,55 Avro) harcanıyor . Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) göre beş yıl önce bu oran 1:1 idi.

1. Binaların ve ulaşımın elektrifikasyonu hızla ilerliyor

Elektrikli araçlardan ısı pompalarına kadar elektrifikasyon, dünyanın karbondan arındırma stratejisinin merkezi haline geldi. İçten yanmalı motorlu otomobiller, aralarında Avrupa Ekonomik Alanı (AET), Kanada, Şili ve çeşitli ABD eyaletlerinin de bulunduğu birçok ülke ve bölgede aşamalı olarak kullanımdan kaldırılıyor ; bu, on yıl önce hayal bile edilemeyecek bir politikaydı.

EV şarj noktaları, uygun fiyat ve yollardaki çok sayıda araç olması sorunlarının hâlâ üzerinde çalışılması gerekiyor. Ancak pil depolama alanındaki gelişmeler de giderek artıyor. Son 10 yılda lityum iyon piller ticari açıdan uygun hale geldi ve maliyetleri yüzde 80 oranında düştü.

Isı pompaları ise mevcut küresel ısıtma talebinin yüzde 70’inden fazlasını oluşturan 30’dan fazla ülkede mevcut olan mali teşviklerin etkisiyle evlerimizin karbondan arındırılmasına yardımcı oluyor. Avrupa’daki satışlar 2013’ten 2022’ye kadar yüzde 38 arttı. Endüstriyel ortamlarda da giderek daha fazla test ediliyorlar.

İnovasyon ve yatırım aynı zamanda denizcilik ve ağır sanayi gibi ‘azaltılması zor’ sektörlerin karbondan arındırılmasına da yardımcı oluyor. Hidrojen çeliği, elektrikli gemiler ve düşük karbonlu yakıtlar en büyük gelişmeler arasında yer alıyor.

Araştırmanın yazarları, tüm bu kazanımlara rağmen “iklim krizinin giderek daha hızlı bir şekilde etkisini gösterdiğini” söylüyor. Bu durum, bu olumlu gelişmelerin ivmesinin acilen artırılması gerektiğini vurguluyor.

İklim krizi: Tehlike altındaki tür sayısı son dokuz yılda iki kat arttı

Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından hazırlanan ve nesli tükenme tehdidi altında olan türlerin yer aldığı Kırmızı Liste, 2023’ün bitmesine günler kala güncellendi.

Listede 2014’te 73 bin 686 olan değerlendirilen canlı türü sayısı 157 bin 190’a, 22 bin 103 olan tehlike altındaki tür sayısı ise 44 bin 16’ya yükseldi.

Kırmızı Liste’ye göre, Afrika’daki Turkana Gölü‘nde yaşayan büyük dişli Turkana Gölü soyguncusu (brycinus ferox), iklim değişikliğinin habitatlarda yol açtığı bozulmalar ve aşırı avlanma nedeniyle “en az endişe” kategorisinden “hassas” kategorisine dahil edildi.

İklim değişikliğinin gelişim ve beslenme sürecini olumsuz etkilediği Atlantik somonunun (salmo salar) popülasyonu, 2006-2020 yılları arasında yüzde 23 azalırken, bu durum Kırmızı Liste’deki statüsünün “en az endişe” sınıfından “yakın tehdit” sınıfına taşınmasına yol açtı.

Nesli tükendiği düşünülen fakat yeniden görülmeye başlanan canlı türleri de Kırmızı Liste’de yer alıyor. Afrika’nın Sahel Bölgesi’nde 1990’ların sonunda yok olan ve Kırmızı Liste’de “nesli tükenen” kategorisinde bulunan kıvrık boynuzlu oriks (oryx dammah), Çad‘da yeniden görülmesi üzerine “tehlike altındaki tür” listesine dahil edildi.

Kazakistan, Moğolistan, Rusya ve Özbekistan‘da yaşayan sayga antilobu, (saiga tatarica) koruma çalışmaları sonucu “kritik tehlike” listesinden “yakın tehdit” listesine alındı.

Marmaris yangınlarının görünmeyen kurbanları: Semenderler

Tatlı su balıkları da risk altında

Dünyadaki tatlı su balık türlerinin ele alındığı kapsamlı ilk değerlendirmenin sonuçları da güncellenen Kırmızı Liste’yle birlikte paylaşıldı. Bulgulara göre, dünyadaki tatlı su balığı türlerinin yüzde 25’i yani değerlendirmeye dahil edilen 14 bin 898 türden 3 bin 86’sının nesli, tükenme tehdidi altında bulunuyor.

Bu türlerin en az yüzde 17’si su seviyelerinde azalma, mevsimlerin değişmesi ve yükselen deniz suyunun nehirlere taşınması gibi iklim değişikliğiyle bağlantılı olaylardan etkileniyor. Nesli tükenme tehdidi altındaki tatlı su balığı türlerinin yüzde 57’si kirlilik, yüzde 45’i barajlar ve su kullanımı, yüzde 33’ü istilacı türler ve hastalıklar ve yüzde 25’i aşırı avlanma nedeniyle risk altında bulunuyor.

Fotoğraf:  Emre Ilıkan/ AA.

‘Akdeniz diğer denizlere göre yüzde 20 daha fazla ısınıyor’

AA‘ya konuşan Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) Deniz ve Yaban Hayatı Programı Müdürü Ayşe Oruç, güncellenen Kırmızı Liste verilerine göre, iklim değişikliğinin Atlantik somonundan yeşil deniz kaplumbağalarına kadar giderek artan sayıda türü tehdit ettiğini söyledi.

İklim değişikliğinin neden olduğu aşırı hava olaylarının Orta Güney Pasifik ve Doğu Pasifik yeşil deniz kaplumbağalarının yaşam döngüsünü risk altına soktuğunu belirten Oruç, “Yüksek sıcaklıklar deniz kaplumbağalarının kuluçka başarısının düşmesine neden olurken yükselen deniz seviyeleri, yuvaları sular altında bırakıp yavruların boğulması tehdidini oluşturur. Ayrıca yeşil deniz kaplumbağalarının besini olan deniz çayırları da okyanus ısınmasına ve iklim değişikliklerine karşı hassastır” dedi.

Akdeniz Havzası’nın, bölgeye yuva yapan yeşil deniz kaplumbağası ve iri başlı deniz kaplumbağası ile yuvalamadan geçiş yapan deri sırtlı deniz kaplumbağası için önemli olduğunu ve iklim değişikliğinin de bu türlerin üreme sürecini olumsuz etkilediğini ifade eden Oruç, Akdeniz’in diğer denizlere kıyasla yüzde 20 daha fazla ısındığını dolayısıyla biyoçeşitlilik kaybının önüne geçilmesi için iklim değişikliğiyle mücadele çabalarının güçlendirilmesine ihtiyaç duyulduğunu vurguladı.

İklim krizi: Akdeniz Havzası küresel ortalamadan 1,5 kat daha hızlı ısınıyor

Oruç, deniz kaplumbağası popülasyonunun, balıkçılıkta hedef dışı av, sahillerde yapılaşma, kirlilik ve habitat bozulması gibi insan kaynaklı bir dizi faaliyetin etkisi altında olduğuna, sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için uzun dönemli veriye ihtiyaç duyulduğuna da vurguladı.

‘Tatlı su balıklarının hassasiyetleri daha yüksek’

Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Baran Yoğurtçuoğlu da denizel ortamda yaşayan balık türlerine kıyasla kısıtlı yaşam alanına sahip tatlı su balıklarının hassasiyetlerinin de bu nedenle daha yüksek olduğunu aktardı:

“Tatlı su balıkları tarafından erişilebilir, kullanılabilir tatlı su miktarı gezegendeki suyun tamamının yüzde 0,5’inden ibaret. Bugüne kadar bizim bildiğimiz kadarıyla dünya üzerinde 36 bin balık türü var. Bu 36 bin türün ayrımına bakarsak 18 bininin tatlı sularda, diğer 18 bininin ise denizlerde bulunduğunu biliyoruz. Gezegendeki su hacminin yüzde 0,5’inde 18 bin, yüzde 97’sinde 18 bin tür var. Dolayısıyla bu beraberinde tatlı su balık türleri için ciddi anlamda bir hassasiyet getiriyor.”

Türkiye’nin iç sularındaki 385 tatlı su balık türünün neredeyse yarısını endemik türlerin oluşturduğunun ve bu türlerin yüzde 65’inin Kırmızı Liste’deki tehdit kategorilerinde sınıflandırıldığının altını çizen Yoğurtçuoğlu, Türkiye’deki tatlı su balığı türlerinin yaklaşık yüzde 33’ünün tehdit altında bulunduğuna dikkati çekti.

Fotoğraf: Tahsin Ceylan/AA.

Tatlı su balık türlerinin üreme, beslenme ve büyüme süreçleri boyunca sahip oldukları tolerans eşiklerinin sıcaklıkla yakın ilişkili olduğu değerlendirmesinde bulunan Yoğurtçuoğlu, şunları söyledi:

“İklim değişimiyle birlikte hızla değişen sıcaklıklara bu hayvanlar uyum sağlamakta zorluk yaşayacak ve birçoğunun yaşam döngüsü muhtemelen sekteye uğrayacak. Su seviyeleri düşecek, akış rejimleri bozulacak, sel ve kuraklık olaylarının şiddeti ve sıklığı artacak. Bunlar, hayvanların habitatlarının bozulması veya tamamen kaybolması anlamına geliyor. Buharlaşma ile birlikte birtakım maddelerin suda konsantrasyonu artmış olacak. Bunların en başında tuzluluk ve kirleticiler geliyor. Yine sıcaklıkların artmasıyla birlikte doğal sularda oksijen seviyeleri düşecek. Dolayısıyla bunların tümü kümülatif olarak bu hayvanların doğrudan ciddi miktarda ölümüne veya yaşam döngülerinde bozulmalara neden olacak. Türlerin dağılım alanları da değişiyor. İklim değişimiyle birlikte istilacı türlerin, zararlı parazitlerin ve patojenlerin de yayılımları hızlanarak balıklarda hastalıklara, strese, rekabete ve av baskısının artışına yol açacaktır.”

‘Ekosistemlerde köklü bozulmalar meydana gelebilir’

Türkiye’de 1980’lerde birkaç istilacı balık türü bilinirken, bugün bu rakamın yaklaşık 25’e yükselmesindeki nedenler arasında ticari hareketlilik ile birlikte iklim değişiminin de yer aldığını hatırlatan Yoğurtçuoğlu, hayvanların tatlı ve tuzlu suların ısınmasıyla birlikte adapte oldukları bölgelerden daha üst enlemlere doğru göç etmek zorunda kaldığını bildirdi.

Akdeniz’de istilacı deniz kestaneleri toplu halde ölüyor: Diğer türlere de bulaşabilir
BM: İstilacı yabancı türlerin küresel ekonomiye maliyeti 300 milyar doları aştı
Akdeniz iklim krizi, istilacı türler ve kirlilik kıskacında kıvranıyor
Karadeniz’de yaşam, kirlilik, avcılık ve yabancı türlerin tehdidi altında
İstilacı türlerin Türkiye’ye maliyeti 100 milyar dolardan fazla

İklim değişikliğinin ve insan faaliyetlerinin etkisi sonucu hayvan türlerinin gelecek yıllarda daha hızlı yok olabileceği, bu durumun da ekosistemlerde köklü bozulmalar meydana getirebileceği uyarısında bulunan Yoğurtçuoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:

“1980’den bugüne kadar 6 türümüzü kaybettik ki bu hem sucul hem ulusal hem de küresel anlamda bir biyoçeşitlilik kaybı. Her türün aslında ekosistemlerin doğal dengesi ve işleyişinde bir yeri var. Türlerin yok olması demek, işleyen bir sistem düşünün, bu sistemden bir parça çektiğiniz zaman sistem aksayacaktır yeri gelecek o sistem tamamen felç olacaktır. Bir türün ya da birkaç türün yok olması bir ekosistemde bu dengenin ve işleyişin bozulabileceği anlamına geliyor. Bunun yanı sıra aslında bu türler bizim hem insanlık olarak küresel ölçekte hem de ulusal ölçekte doğal mirasımız.”

Dünyanın dört bir yanından 2023’ün ilham veren kahramanları

The Guardian gazetesi, 2023 yılında yayınladıkları haberlerde yer alan yerel kahramanların bir listesini yayınladı. Dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan ve bulundukları bölgelerde yaptıkları çalışmalarla, duruşlarıyla fark yaratan insanların ilham veren hikayeleri paylaşıldı.

1. Uyuşturucu savaşı kurbanları için gerçeği açığa çıkaran kişi: Raquel Fortun Raquel Fortun, Filipinler’de görev yapan yalnızca iki adli tıp uzmanından biri. Eski Filipinler Başkanı Rodrigo Duterte’nin başlattığı “uyuşturucu savaşı” kurbanlarına dair gerçekleri ortaya çıkarmak için çaba gösteren Raquel Fortun, herhangi bir karşılık almadan çalışıyor. Resmi otopsi raporlarında ciddi usulsüzlükler bulduktan sonra, politik olarak hassas vakalarda karşılaştığı riskleri açıkça dile getirdiği için önemli bir cesaret örneği sergiliyor.
2. Kızını kurtaran baba: Prem Gupta
Prem Gupta, Hindistan’da kızını kötü muamele gördüğü evliliğinden kurtararak fark yarattı. Kadınların boşanma hakkını kısıtlayan toplumsal baskılara aldırmadan, kızının eve dönüşünü gururla karşılayan Gupta, bu cesur adımıyla Hindistan’daki genç kadınlar için bir umut ışığı oldu.
3. Albinizm aktivisti: John Chiti
John Chiti, albinizmle mücadele eden Zambiyalı bir şarkıcı ve aktivist. Zorluklarla dolu hayat hikayesini ve ayrımcılığa karşı verdiği mücadeleyi anlatan bir Netflix draması yayınlandı. Chiti, albinizmli insanların hakları için çalışan bir organizasyon kurdu.
4. Acıları hafifleten hemşire: Ephrem Abathun
Ephrem Abathun, Afrika’nın en kalabalık ikinci ülkesi Etiyopya’da kronik ve ölümcül hastalıklara sahip insanlara yardım eden tek kuruluş olan Hospice Ethiopia’yı yönetiyor. 
HIV/AIDS ve kanser hastalarına hizmet veren Abathun, sınırlı kaynaklara ve zorluklara rağmen, hastalarının acılarını hafifletmek için çaba gösteriyor. Oral morfin gibi temel ağrı kesicilerin eksikliğinde dahi, hastalarına en iyi şekilde yardımcı olmaya çalışıyor ve bu süreçte umudunu kaybetmiyor.
5. Zimbabve edebiyatına sessiz katkı: Irene Staunton ve Murray McCartney
Irene Staunton ve Murray McCartney, Zimbabve’de Weaver Press yayınevinin kurucuları. Küçük bir yayınevi olarak başladıkları bu iş, 25 yıl boyunca sadece kendi arka bahçelerinde faaliyet gösterdi. Ancak bu süre zarfında, birçok Zimbabveli yazarı ilk kez yayımlayarak uluslararası tanınırlık kazanmalarına yardımcı oldular. Staunton ve McCartney, Zimbabve edebiyatına sessizce şekil vererek, yayıncılık alanında silinmez bir iz bıraktılar. Fotoğraf: Cynthia R. Matonhodze / The Guardian
6. Namibya’da LGBTQ+ hakları: Omar van Reenen
27 yaşındaki Omar van Reenen, Namibya’da LGBTQ+ hakları için önemli bir aktivist. Walvis Bay’deki aile evinde yapılan röportajda, ailesinin apartheid rejimine karşı direnişinden ilham aldığını belirtti. LGBTQ+ haklarının korunmasını, Namibya’nın tam anlamıyla dekolonize olmasının son adımı olarak görüyor. Ülkesinde bir gün bir queer müzesi açma umuduyla medya kesitlerini topluyor. Van Reenen, LGBTQ+ topluluğunun görünür ve sesli kalması için mücadelesine devam ediyor. Fotoğraf: Chris de Beer-Procter

 

7. Brezilya’da yerli halkın sesini yükselten lider: Sônia Guajajara
Sônia Guajajara, Brezilya tarihinde Yerli Halklar Bakanı olarak göreve başlayan ilk kişi. Yerli toplulukların hakları için yıllardır mücadele eden Guajajara, ülkesinin yerli halklarını resmi olarak temsil eden en yüksek konuma ulaşan ilk yerli kadın. Guajajara, Brezilya’nın yerli halklarının daha fazla söz sahibi olması ve kültürel temsilinin güçlenmesi için önemli bir rol üstleniyor. Fotoğraf: David Levene / The Guardian
8. Sudanlı feminist: Enass Muzamel
Enass Muzamel, Sudanlı bir feminist aktivist. Uzun yıllardır demokrasi ve insan hakları için çalışıyor. Khartoum’daki evinden sürülmesine rağmen, tecavüz mağdurlarına sağlık hizmeti erişimi sağlama çabalarını sürdürüyor. Askerler tarafından sivillere tecavüz edilmesi haberleri dünya çapında yayılmışken Muzamel, mağdurların hayati öneme sahip ilaçlara erişimini sağlamak için doktorları ve mağdurları bir araya getiriyor.
9. Savaş yüzünden iki kez yerinden edilen Güney Sudanlı mülteci: Elizabeth Mayik
63 yaşındaki Elizabeth Mayik, Sudan’ın başkenti Hartum’dan ayrılarak Güney Sudan’a geri dönmek zorunda kaldı. İki kez savaş nedeniyle yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan Mayik, geleceği belirsiz olmasına rağmen umutlu ve korkusuz bir şekilde Malakal’a varmayı bekliyor. 400.000’den fazla Güney Sudanlının geri döndüğü bu süreçte, Mayik’in cesareti ve sakinliği öne çıkıyor. Fotoğraf: Florence Miettaux
10. Bangladeş’te rahim ağzı kanseriyle savaşan sağlıkçı: Nagma Khatun
Nagma Khatun, Bangladeş’in en ulaşılması zor topluluklarına hizmet veren bir acil müdahale uzmanı. Friendship adlı bir yardım kuruluşunda çalışan Khatun, rahim ağzı kanserinin önlenmesi ve taramasının yapılması için büyük çaba gösteriyor. Ulaşımın zor olduğu bölgelere bot, yaya ve at sırtında giderek, kadınları kanser taramasının önemi konusunda bilinçlendiriyor ve bu konudaki önyargılarla mücadele ediyor. Fotoğraf: Farzana Hossen / The Guardian
11. Gazze’nin çocuklarıyla dans eden adam: Ahmed Alghariz
Ahmed Alghariz, Gazze’nin hip-hop sahnesinin öncülerinden biri ve aynı zamanda nitelikli bir travma danışmanı. Gazze’nin sürekli bombardıman altında olması nedeniyle Almanya’daki hayatına dönemeyen Alghariz, Gazze’deki mülteci kamplarındaki çocuklara dans gösterileri yaparak ve onlara savaşın travmalarıyla başa çıkma yöntemleri öğreterek yardım ediyor. Alghariz ve ekibi, savaşın etkileri bu kadar yoğunken bile çocukları eğlendirmeye ve onlara destek olmaya devam ediyor.