Ana Sayfa Blog Sayfa 1882

Yeşil duvarlar yerini ‘konuşan duvarlara’ bırakıyor

İstanbul‘da karayolları boyunca belli yerlere yapılmış olan ve 2010 yılından bu yana devam eden yeşil duvar uygulamaları İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin (İBB) kararıyla kaldırılıyor. Getirdiği ekonomik yükün ekolojik yararına göre ağır olduğu belirtilen alanların kaldırılmasıyla boşalan duvarlara grafitiler yapılacak.

Belediye’nin başlattığı ve yeşil duvarların yerini alcak olan “Konuşan Duvarlar Projesi”, İBB Park Bahçe ve Yeşil Alanlar Daire Başkanı Prof. Dr. Yasin Çağatay Seçkin tarafından Kadıköy Fikirtepe’de düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyuna tantıldı.

‘Sadece görsel etkisi var’

İstanbul’daki peyzaj alanlarının daha etkili kullanılabilmesi konusunda yaptıkları araştırmalar kapsamında öncelikli olarak tadilat gerektiren yeşil duvarları dönüştürmeye başladıklarını söyleyen Seçkin, duvarların İstanbul’a yıllık 12 milyon liralık bir bakım masrafı olduğunu, bunun sekiz milyonunun ilaçlama ve gübre maliyetinden oluştuğunu ifade etti.

Duvarların insanlara uzaktan sadece görsel etki yaptığını belirten Seçkin, “Hesaplamalarda, 45 bin metrekare dikey bahçe yerine aynı parayla 400 bin metrekare aktif yeşil alan yapabileceğimizi fark ettik. Bu nedenle, öncelikle sökülen veya sökülüp yeniden yapılması gereken duvarları kaldırmaya başladık. Bu sayede bakım maliyetlerimizde önemli ölçüde azalmaya başladı” diye konuştu.

Sanatçıların eliyle renklendirilecek

Seçkin ayrıca yeşil duvarların hava kalitesi ve ses izolasyonu ilişkilerini de araştırdıklarını, bitkilerin dış mekanda ses izolasyonu sağlamadığını dile getirdi:

Toprağın olduğu noktalarda yeşil duvar uygulamalarına hava kirliliği stresine dayanabilen sarmaşık ve yer örtücü bitkilerle devam ediyoruz. Amacımız, mümkün olduğu kadar ekosistemle barışık, sürdürülebilir, ekolojik, teknik ve ekonomik anlamda doğru çözümler üretmek.

Seçkin, yeşillendirmenin ekolojik ve ekonomik olmadığı alanlarda duvarları sanat faaliyetlerine açtıklarını vurguladı:

Salgın döneminde sanat ve sanatçıların durumu da aşikar. Sanatçılarımızla işbirliği içinde böyle duvarlarımızı görsel bir kaliteye ulaştırma çabası içindeyiz. Bunu da sponsorlar aracılığıyla yapıyoruz. Bakım maliyetlerinden kurtulduğumuz gibi İBB bütçesinden bu çalışmaya bir kaynak ayırmıyoruz.

Koronavirüs için plazma tedavisi: Nasıl uygulanıyor, kesin çözüm olabilir mi?

Dosya Haber: Eylem Yılmaz

 “ACİL Covid-19 virüsüne yakalanıp hastalığı yenmiş 0 RH- kana ihtiyaç var.”

Bu ve bunun gibi birçok yardım çağrısına sosyal medya hesaplarında sıklıkla karşılaşıyoruz. Hasta yakınlarının umut olarak gördüğü plazma tedavisinin yararı henüz netleştirilemedi. Koronavirüsün tedavisi konusunda araştırmalar ve plazma tedavisi dâhil birçok yöntem tartışılmaya devam ederken Türkiye’deki uygulamasını mercek altına aldık.

Yoğun bakıma alınmış, solunum sıkıntısı çeken ve durumu giderek kötüleşen hastaları tedavi etmesi umulan immün plazma tedavisi ilk kez 1890’lı yıllarda kullanıldı. Birçok salgın hastalık karşısında çözüm olarak kullanıla gelen bu tedavi koronavirüs hastalarında şöyle uygulanıyor:

Covid-19 geçiren bir kişinin bağışıklık sistemi koronavirüse saldıracak antikorlar geliştiriyor. Glikoprotein yapısındaki moleküller olan antikorlar, kanın “plazma” adı verilen sıvısında oluşuyor. Bu nedenle immün plazma tedavisinde Covid-19 tanısı konan ve tedavi sürecinin ardından iyileşen kişilerin kanından “plazma” adı verilen sıvı alınarak, hasta kişiye naklediliyor.

Plazma naklinin nasıl yapıldığını ve süreci hasta yakınlarıyla; tedavinin etkili olup olmadığını ise  uzman hekimlerle Yeşil Gazete için konuştuk.

Ulaştığımız üç hasta yakınının aktardıklarına göre virüsün yakınlarına hem bulaşması hem de tedavi süreçleri farklılıklar içeriyor. Bu tedavinin uygulandığı iki hasta iyileşmiş, ancak diğerinde her hangi bir iyileşme belirtisi bulunmuyor.

’30 saniyelik bilgilendirme yeterli değil’

İki kez plazma tedavisi uygulansa da iyileşme belirtisi göstermeyen hastanın eşi Funda Uz Yıldırım’la konuşuyoruz. Sürecin özellikle hasta yakınlarının bilgilendirilmesi konusunda çok kötü yürütüldüğünü söylüyor Uz Yıldırım:

“Hasta yakınlarının bilgilendirilmesiyle ilgili kötü bir süreç yürütülüyor. Bu bana çok acımasızca geldi. Yoğun bakım doktorları gerçekten çok yoğunlar ve birebir iletişime geçebilecek durumda değiller. Ama bunu onlar yapamıyorsa, başka bir kişi görevlendirilebilir, hasta yakınlarına biraz daha fazla süre ayrılabilir. Belki onların benden alacağı bilgiler de önemli olabilir. Çok fazla bilinmezlik var… Yapacak çok bir şey de yok… Yoğun bakıma geçildikten sonra haber alamıyoruz. Birine canınızı teslim ettiğinizde 30 saniyelik bir bilgilendirme yeterli olmuyor… Ölüp ölüp diriliyoruz…”

‘Donör lazım mı diye sorunca gerektiğini öğrendim’

Funda Uz Yıldırım, eşi yoğun bakıma alındıktan bir hafta sonra hastaneye çağırılmış ve plazma tedavisi için onay istenmiş. Onay vermesinin ardından sürecin işleyişini şöyle anlatıyor:

“Onayın ardından Kızılay’dan talepte bulunmuşlar. Bana, ‘Kızılay’dan alabilirsek hemen uygulanır yoksa  bilgi veririz, siz donör bulursunuz’ gibi bir bilgi vermediler. Yoğunluklarından dolayı böyle bir bilgi vermediklerini düşünüyorum. Ama arada bayağı zaman geçiyor ve zamanlama koronavirüs tedavisi için çok önemli. Bize bilgi vermiş olsalar donör arayışına çok daha önceden başlamış olurduk. Günde bir defa, 13 ile 16.00 arasında arıyorlar ve bunu kaçırırsanız bir daha doktorlara ulaşmanız mümkün değil.

Serviste de hastaneyi arayarak günlük vizitelerin bilgisini alabiliyorsunuz. Hastanedeki bu işleyişten dolayı onlara kızamıyorum, çünkü çok yoğun olduklarından eminim. Ancak yoğun bakımdaki bir hastanın durumu farklı tedavileri gerektirecek noktaya doğru ilerliyorsa yakınlarına bu meseleyi önceden bildirip ne yapmaları gerektiğini anlatmaları gerekir. Ben,  eşimin bir arkadaşı, ‘Donör lazım mı’ diye sorduğunda doktora danıştım ve ancak böyle ihtiyaç olduğunu öğrenebildim.  Bu arada doktorlar sizinle çok uzun konuşamıyorlar. Yalnızca iki dakika… Bu süre içerisinde size hızlıca tüm bilgileri anlatıyorlar. Çünkü bir sürü hasta yakınını aramak zorundalar. Bunu doktorların yapması hiç mantıklı değil. Çünkü soru soramıyor, cevap alamıyoruz. O zaman niye doktor arıyor? Doktorun emeğini niye buna ayırıyorlar?”

‘Kızılay’la arada problem var, göndermediler’

Uz Yıldırım, donör arayışının da çok kolay olmadığını anlatıyor. Onlar iş yerindeki mail ağını kullanmış, ancak oradan gelen çok kişi geri dönmek zorunda kalmış. Kriterlerin çok ama belirsiz olduğunu anlatıyor:

“Mesela hastalığın üzerinden minimum bir ay geçmiş olması gerekiyor. 14 gün geçtiyse de negatif testi istiyorlar. Hastalığı geçirdikten sonraki sürenin üç aydan fazla olmaması gerekiyor. Vücudunda her hangi bir enfeksiyon olmaması gerekiyor. Yakınındaki her hangi birinde bir taşıyıcılık olmaması gerekiyor gibi birçok ayrıntı var. Bu kriterlerin hepsi bir araya geldiği zaman plazma verebilecek insan sayısı oldukça düşüyor. Biz yaklaşık 20 kişiyi Kızılay’a yönlendirdik. Onların ancak üçünden plazma alındı. Yapılan testlerin sonucunda, antikor seviyesi belirli bir seviyenin üzerinde olduğu zaman ancak işe yarar bir plazma olduğunu öğrendik. Dolayısıyla işe yarayacak kaç kişi sağladık bilemiyoruz.”

Funda Uz Yıldırım’ın eşine iki kez plazma tedavisi uygulanmış. İlki hemen yapılmasına karşın ikinci uygulamada dört gün kaybetmişler.  ‘Kızılay’la problem var, göndermediler’ denilmiş kendilerine:

“Neden daha önce söylenmediğini öğrenmek istedim, çünkü sürekli plazma lazım mı diye soruyordum ve ‘kontrol altında’ diyorlardı.”  Yeniden Kızılay’a donör yönlendirdiklerinde nihayet uygulama yapılmış ama eşine pek faydası olmamış:

“Eşim iki gün içinde entübe edildi. Şu an başka bir hastaneye sevk edildi. Yapay akciğer cihazına bağlı. Akciğeri şu an çok yavaş bir toparlanmada. Yine de vücudu tek başına oksijen sağlayacak bir durumda değil. Tedbir amaçlı diyalize de bağlı. Çok kritik durumu. Umarız ileriki süreçte durumu düzelecek.”

‘Babam yatılı hastaydı, onda virüs var bende yok’

Trabzon yaşayan Melek Bacıoğlu ise biraz daha şanslı. Babası plazma tedavisinin üçüncü uygulamasında iyileşmiş. Bacıoğlu, virüsün babasına nasıl bulaştığını anlamadıklarını ve kendisinde, diğer aile yakınlarında da yapılan test sonucunda Covid-19’a rastlanmadığını söylüyor:

“Babama virüs nasıl bulaştı onu bilmiyoruz. 12 yıldır yatılı tedavi görüyordu. İlerlemiş guatr hastasıdır. Bu nedenle ilk başlarda guatr mı virüs mü diye karıştırdık. Ona ben bakıyorum ama virüs bende yok, babamda var. Solunum sıkıntısı yaşayınca şüphelenip 112’yi aradık. Evden aldılar ve hastanede virüs olduğu tespit edildi. Ardından doğrudan yoğun bakıma alındı. ‘Entübe ediyoruz’ denildi. Çok sıkıntılı bir süreçti. Babam yoğun bakıma girdiğinde etrafımdan da doktorlardan da hep yıllardır ciğerinden hasta olduğundan kurtulamaz dendi. Gerçekten çok zordu… “

Temaslı olduğum için kendisine de test yapıldığını ama temiz çıktığını belirten Bacıoğlu’nun babasına yoğun bakıma alındıktan sonra üç defa plazma tedavisi uygulanmış:

“Babam çok kötüydü ve bu tedaviden sonra gözlerini açtı. Bu uygulamadan 15 gün sonra yapılan test negatif çıktı. İkinci test de negatifti. Küçük küçük iyileşme başladı ve her iki testi de şimdi negatif. Sınıra kadar gittik ve geri döndük…”

‘Temaslı olmama rağmen test yapılmadı’

Konya’dan ismini vermek istemeyen bir başka hasta yakını doktorların Kızılay’a sormadan direk kendilerine ‘Plazma bulun’ dendiğini, bu süreçte bebeğini kaybettiğini ifade ediyor. Hasta yakını temaslı olmalarına rağmen kendilerine test yapılmadığını ekliyor:

“Daha önce yoğun bakım servisinde çalışmış biriyim. Oradaki işleyişi bilirim. İki canlı halimle annemle sekiz gün boyunca hastane hastane dolaştık, teşhis konulamadı. İdrar yolu enfeksiyonu dediler. Son olarak Gastro tıp fakültesine, orada yer olmayınca özel hastane olan Başkent Hastanesi’ne götürdük. Enfeksiyon hastalıkları bölümüne, kabız ve idrar yolları enfeksiyonu teşhisiyle yatırıldı. O gün eşimle yanında kaldık. Sabaha kadar öksürdü. Sabah doktorumuz geldiğinde bana bir hışımla ‘Sen niye buradasın? Annen Covid. Dışarı çık’ dedi. Annem 70 yaşında. O an isyan ettik.”

Onlara hiç test yapılmayınca kendilerini karantinaya almışlar. Bağlı oldukları sağlık ocağı ise sadece bir kez aramış.  Bu sırada bebeğini kaybeden hasta yakınına dört gün sonra annesi için donör bulması gerektiği söylenmiş:

“Sosyal medya üzerinden bir günde bulduk. Kızılay’a başvurduğumda, ‘Covid geçirenlerin listesi var. Hepsini tek tek arayacağız’ dendi. Birer gün arayla üç kez plazma verildi. Ve annem beş gün sonra taburcu oldu. Bu süreç inanın çok zor. Ama devletimiz bu konuda biraz sorumsuz. ‘Boğazım ağrıyor, ateşim var’ demedikçe temaslı da olsan bakmıyor. Ben sorumluluğumu bilmeyen bir insan olsam kimseye söylemez, gezer tozar bulaştırabilirdim.”

Standardı yok, hata payı yüksek

Yeşil Gazete’ye konuşan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan,  “Bu yöntemin de diğer ilaçların da mutlak başarılı olacağını söylemek zor” diyor. Almanya Dresden Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Doç. Dr. Çağhan Kızıl da benzer görüşte: “Plazma tedavisinin etkili olduğu vakaların varlığı bilinse de genel olarak bir tedavi metodu olarak kullanılması için randomize kontrollü çalışmalar henüz ya gerçekleştirilmiş değil ya da yeterli istatistiksel güce ulaşmamış durumda.”

Hasta yakınlarının anlattığına göre, tedavinin uygulandığı hastalardan ikisine üç kez uygulama yapılırken, birine iki kez uygulanmış ve tekrar transfer yapılmamış. Tedavinin üç kez uygulandığı hastalar 70 yaşlarındayken diğeri 45 yaşında. Bunların ne anlama geldiğini ve immün plazma tedavisindeki tartışmaları Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan ve Almanya’daki  Dresden Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Doç. Dr. Çağhan Kızıl’a soruyoruz. Her iki isimde bu tedavinin hala üzerinde araştırmaların sürdüğünü, kesin çözüm olup olmadığının belirsizliğini vurguluyor.

Prof. Dr. Mehmet Ceyhan tedavinin hata payının da yüksek olduğunu vurguluyor:

“Bu tedavi hastalığın ağır evresinde olan insanlara yapılıyor. O nedenle plazma tedavisi gören hastanın kaybı da çok sık görülecek bir şeydir. Kaldı ki plazma tedavisinin ne kadar etkili olup olmadığıyla ilgili vaka verileri de yok. Bu nedenle değerlendirmek de çok zor. Hangi gruba uygulandığında etkili, hangisinde etkili değil gibi bir değerlendirme yapabilmek için binlerce vaka verisi olması gerekiyor. Böyle bir veri yok. O nedenle plazma tedavisi kesin çözümdür diye bir şeyi kimse söyleyemeyiz. “

ABD’de bu tedaviyle ilgili bir proje başlatıldığını kaydeden Prof. Ceyhan, orada vaka daha çok olduğu için muhtemelen daha çok kişiye verilmiş olabileceğini ama sonuçların henüz yayımlanmadığına dikkat çekiyor: “Tek tek vakalar üzerinden de bir sonuca varamayız. Örneğin, biz de bir çocuğa uyguladık ama iki gün sonra kaybettik. Zaten durumu çok ağırdı. Dolayısıyla tek başına plazma tedavisiyle bir ilgisi yoktu. Hata payı da yüksek. Onun için binlerce vaka üzerinden bir sonuca ulaşıldığında kesin bir şey söylemek gerekir.”

Doç. Dr. Kızıl: Kesin ve etkili değil

Doç. Dr. Çağhan Kızıl’da benzer görüşte:

“Plazma tedavisi, pandeminin başından itibaren klinik deneme kapsamında kullanılan, etkisi ölçülen ve Covid için faydalı olup olmadığı araştırılan bir metot. Ağustos ayında FDA Gıda ve İlaç Dairesi tarafından acil durum kullanım onayı almış ve Covid için tedavi amaçlı kullanılıyor ancak kesin etkili olduğuna dair net bir bilgi yok.”

Plazma tedavisinin etkili olduğu vakaların varlığı bilinse de genel olarak bir tedavi metodu olarak kullanılması için randomize kontrollü çalışmaların henüz ya gerçekleştirilmiş olmadığını ya da yeterli istatistiksel güce ulaşmadığını anlatıyor Doç. Kızıl. 15 Eylül’de Nature Medicine dergisinde, New York‘ta plazma uygulanan 39 hastadan plazma alanların oksijen ihtiyacının azaldığına dair yayımlanan raporu hatırlatsa da bunun hala kontrollü çalışma düzeyinde olduğuna dikkat çekiyor:

“FDA’nin verdiği onayın da ABD Başkanı’nın politik baskısı ile verildiği haberleri var ve FDA yetkilisinin basın açıklamasında yaptığı bazı açıklamaların yanlış olduğu ve sonradan özür dilediğini de biliyoruz. Bu konunun netleşmemesi, bilimsel surecin hâlâ işliyor olmasından kaynaklanıyor. Çünkü plazma, hasta kişilerden toplanıyor. Her hasta kanında antikor yapsa da bu antikorların etkililik oranı aynı değil. Dolasıyla etkili nörtalize eden antikorların yanında etkisiz ve zayıf antikorlar da plazma örnekleri içinde oluyor. Bu nedenle de bir plazma örneğinin etkililik oranı oldukça değişiyor. Tüm hastalara yetecek kadar plazma bulmak da ayrı bir soru.”

Peki, bu tedavi zorunlu hale getirilebilir mi? Doç. Dr. Kızıl’a göre bu politik bir karar olur. Kızıl sözlerini şöyle sonlandırıyor: “Bilimsel olarak şu anda bu tedavi metodu ile ilgili klinik deneme aşamalarındayız. Kesin ve etkili bir çözüm değil. Nasıl hidroksiklorokin ve diğer ilaçlara acil durum onayı verildi ve etkili oldukları gösterildiyse plazma için de bu sonuç çıkabilir. Göreceğiz. Keza EBOLA için de plazma kullanılmıştı ve kısmi etkiler görülmüştü.”

Ormansızlaşma ve biyoçeşitliliğin azalması salgınları neden daha olası hale getiriyor?

Son yaşadığımız pandemi günleri bir süredir azalan biyoçeşitlilik ile yeni salgın hastalıklar arasındaki bağlantı üzerine çalışan araştırmacıların bu alandaki çalışmalarını artırmasına ve bunların kamuoyunda daha görünür hale gelmesine neden oldu. Birkaç hafta önce popüler bilim dergisi Nature’de yayımlanan bir makalede ormanların ve türlerin yok oluşu ile başta Covid-19 olmak üzere çeşitli salgınların ortaya çıkışı arasındaki bağlantı ile ilgili bugüne kadar yapılan çalışmalar tartışılıyordu. Makalede özetlenen bilgilere göre insanlar, ormanları, çevre ve doğayı tahrip ederek biyolojik çeşitliliği azaltıp biyolojik dengeyi bozdukça Covid-19 ve benzer bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkma riski artıyor.

Aslında 2000’li yılların başından bu yana çok sayıda bilim insanı bazı türlerin yok olmasıyla SARS, MERS, Ebola gibi yeni salgınların ortaya çıkması arasındaki bağlantıya kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmışlardı. Bu çalışmalar bilinen bir gerçeği adeta yüzümüze vurmuştu. Artan ve büyüyen kentler, gün geçtikçe vahşileşen sanayi, açılan yeni dev maden alanları, fosil yakıtların tüketimi sonucu oluşan hava kirliliği ve küresel iklim krizi, yangınlar, atıklar gibi nedenlerle meydana gelen ormansızlaşma ve bazı türlerin yok olması, fareler, yarasalar gibi bazı türlerin de sayıca artmasına neden oluyordu. Ekolojik dengenin bozulması nedeniyle sayıları artan ve insanla daha yakın temasa geçen fareler, yarasalar gibi canlılar potansiyel olarak tehlikeli mikroorganizmaların insanlara kolayca geçmesine yol açıyordu. Ayrıca bu canlı türlerinin çoğalması doğadaki insanlar için tehlikeli olan mikroorganizma havuzunun da artmasına da yol açıyordu.

Bütün kıtalarda biyoçeşitlilik kayboluyor, bulaşıcı hastalıklar artıyor

Nature’de yayınlanan makaleye göre altı kıtada 7000’e yakın noktada bugüne kadar yapılan çeşitli araştırmalar sonucu yapılan analizlerde insanların daha çok doğal yaşam alanlarına girmesi sonucu ortaya çıkan biyolojik çeşitlilik kaybı eğiliminin bulaşıcı hastalıklarla ilişkisi gösterilmiş. Hatta bu araştırmaları yapan bilim insanlarınca bazı türlerin yok olması ve buna bağlı olarak tehlikeli mikroorganizmaları insanlara taşıyan fırsatçı türlerin ise çok artmasını gözlemleyerek çeşitli zamanlarda yeni salgınların uyarısı da yapılmış. Ama SARS, MERS gibi salgınlara rağmen pek dikkate alınmamış bu uyarılar…

Bu araştırmacılardan biri olan Londra Üniversitesi’nden Kate Jones daha önce ciddiye alınmadıklarından yakınarak yaşadığımız pandemi günlerinin son olmayabileceğine dikkat çekiyor. Çok sayıda çalışmadan elde edilen 3.2 milyondan fazla veriyi yorumlayan Jones, kentlerin genişlemesi ve yerleşim merkezlerinin artmasıyla ormanların yok olduğunu, biyoçeşitliliğin azaldığını; buna karşılık başta fareler ve yarasalar olmak üzere çeşitli kemirgen ve primatlardan oluşan 143 türün sayısının artarak insanların yerleşim merkezlerine yaklaştığını tespit ettiklerini belirtiyor. 

Jones ekibi ile birlikte daha sonra çalışmalarının ikinci aşamasına geçmiş ve zoonotik hastalıkların insanlara bulaşma olasılığını incelemiş. Grup, Afrika’daki Ebola salgınları için yaptığı değerlendirmede; salgının gelişme eğilimlerine, olası konakçı türlerinin varlığına ve bir virüsün insanlara bulaştığında hangi hızda yayılabileceğini belirleyen sosyo-ekonomik faktörlere dayalı risk haritaları hazırlamışlar. Bu haritalama çalışmaları sonucu salgının özellikle Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yayılma bölgelerini önceden tahmin edebilmişler. Jones artık arazi kullanımı, ekoloji, iklim gibi biyoçeşitliliğe etki eden faktörleri izleyerek yeni salgınların önceden fark edilebileceğini söylüyor.

Yeni pandemiler kaçınılmaz

İsviçre‘nin Cenevre kentindeki Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ofisinde epidemiyoloji uzmanı olarak çalışan Fall’da kırsal sınırın ekolojisinin yanı sıra sosyal ve ekonomik eğilimlerini de anlamanın gelecekteki salgın hastalık riskini öngörmede çok önemli olacağını kabul ediyor ve ekliyor: “Bu seviyede ormansızlaşma, düzensiz madencilik ve plansız kalkınma ile yaşamaya devam edersek, daha fazla salgın yaşayacağız.”

Sonuç olarak araştırmacılara göre ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin azalması, insan ile doğal yaşam alanları arasındaki mesafenin kısalması devam ettiği sürece yeni pandemiler giderek daha çok yaşamımıza girecek. Peki, yeni salgınlarla karşılaşmamak için çözüm ne? Bu konuda geçtiğimiz aylarda Science Dergisi’nde yayımlanan bir makalenin yazarlarından olan Daszak, hükümetlerin Covid-19 gibi gelecekteki pandemi riskini önemli ölçüde azaltabileceklerini, çözüm için ormansızlaşmayı ve vahşi yaşam ticaretini engellemeleri gerekliliğini vurguluyor. Bunun yanı sıra vahşi yaşam ve çiftlik hayvanlarından kaynaklanan yeni virüs salgınlarının da izlenmesi, önlenmesi ve kontrol altına alması gerekliliğini belirtiyor.

Science’daki makalelerinde Daszak ve arkadaşları bunun maliyetli bir çözüm olduğunu; ancak bu maliyetin son Covid-19 pandemisindeki ekonomik kayıplarla karşılaştırıldığında çok küçük olduğunu vurguluyor. DSÖ Cenevre ofisinden Fall ise yeni salgınların görülmemesi için devletlerin ve uluslararası kurumların halk sağlığı, hayvan sağlığı, çevre alanına odaklanan ortak çabaları ile mümkün olabileceğini belirtiyor. Fall, hedefin kaynakları en riskli alanlara odaklamak ve hem vahşi hem de evcil hayvanlar ile insan arasındaki etkileşimleri yönetmek olduğunu ve bir erken uyarı mekanizması kurulması gerekliliğini söylüyor.

Ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin azalması, fırsatçı kemirgen türlerin çoğalması, çevresel ve doğal kaynakların umarsızca yağmalanması, insan ile doğal alanlar arasındaki mesafenin kısalması ve sonuç olarak bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkışı… Tüm bunların hepsi kapitalist sistemin üretim ve tüketim ilişkileri sonucu ortaya çıkmıyor mu? Peki, popüler bilim dergisi Nature’da tartışıldığı gibi kapitalist sistem içinde kalarak başta ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin azalması gerçek anlamda durdurulabilir, önlenebilir mi? Bu soruya evet demek bence pek mümkün değil. İşte temel çözüm bu nokta da ortaya çıkıyor. O zaman ya kapitalist sistemin içinde kalıp bu sistemin yarattığı koşulların sonucu olarak yeni salgınları bekleyeceğiz ya da gerçek çözüm için ekosistemlere saygılı yeni bir sistemi hedefleyeceğiz. 

Seçim bizim…

 

Gün gün, saat saat boğuluyoruz – Delal Dink

1990’larda Karabağ Savaşı’nın alevlendiği günlerden birinde henüz ilkokuldayken okulumuzun duvarına yazılar yazıldı, bomba ihbarı yapıldı. Arkadaşlarımın aileleriyle yapılan telefon trafiği, evdeki sessiz fısıltılar, tedirginlik hafızamda yer eden. Okulda güvende değildik. Gitmedik… 

Birkaç yıl sonra yine Karabağ’da bir gerginlik olduğunda liseye gidiyordum. Okul dönüşünde bindiğim trenin vagonunda Ermenileri “gebertmenin” sevap olduğuna dair bir yazı vardı. Yazıya gözüm iliştiğinde kafamı indirmeye çalışırken aynı yazıyı okuyan bir adamla göz göze geldim. O vagonda “Tanrım, lütfen üstümdeki okul üniformamdan Ermeni olduğumu anlayıp bana bir şey yapmasınlar” diye düşünerek kaç dakika gittiğimi bilmiyorum. Eve nasıl vardığımı bir ben biliyorum.

Şimdi yine Karabağ’da savaş var. Kızıma bir oyuncak almak için bir dükkâna girdim. Televizyon haberleri bangır bangır “Ermeniler!!!” diye bağırıyor, “Soydaşlarımızın yanındayız” diyor, Ermenistan’la PKK işbirliğinden bahsediyor. Çocukların oyuncakları arasında bunları duymak… Müşterisi çocuklar olan bir dükkânda… Kendimi oyuncakçıdan dışarı zor attım. 

Şu soydaş meselesi nedir Allah aşkına? Hani Türkiye Cumhuriyeti hudutları içindeki tüm vatandaşlar Türk’tü? Hani biz Ermeniler de o tanımın içindeydik? Azerbaycanlılar benim soydaşım mı? Yine herkes saf Türk oluverdi. Babam “Tamam, eğer ben Türk’sem sizin bu tanımınıza göre, siz de biraz Ermeni’siniz o zaman” diyordu. Biraz Ermeni, biraz Rum, biraz Kürt, biraz Yahudi olarak mı Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı, belediyeleri, eski-yeni partileri koro halinde “soydaş” açıklamasını yapıyor, pozisyon alıyor? Şimdi siz bölücülük yapmıyor musunuz? 

‘Kılıç artıkları’

Etrafımdaki Ermeniler on gündür, “Ermeniler şöyle, Ermeniler böyle” diye bir torba lafı işitip işitip kahroluyorlar. Doğrusu boğuluyoruz. Yavaş yavaş, gün gün, saat saat boğuluyoruz. Nefretinizin altında boğuluyoruz. Maskelerden sızan biraz oksijenimiz vardıysa onu da aldınız. Bütün kurumlarımızın etrafı polis kaynıyor. Koruma gerektiğini nasıl da biliyorsunuz…

Baktınız iş çığırından çıkabilir, şimdi dünyaya rezil olmayalım diye günü kurtarmaya çalışırken yaptığınız nedir? “Bizim Ermenilerimiz onlardan değil, biz onları kastetmiyoruz.” Sahi, değil mi? Onlar nasıl insanlar ki? Onların büyük bir bölümü şu çok sahiplendiğiniz tebaanızdan değil mi? Pardon, onlar kılıç artıkları. O kılıç artıklarının çocukları, Muşlu, Sivaslı, Maraşlı nineler şu anda torunlarının savaştan dönüp dönemeyeceği konusunda kaygılanırken, kâbusları hortlatmak yerine hem soydaşlarınıza, hem eski tebaanıza kardeşlik mesajı verseydiniz olmuyor muydu? 

Ben sağlam kâbus görürüm. Hayat besliyor demek… Ama bu haftaki hepsini aştı. Uyarıyorum, şiddet içerir: Bir binanın önünde kalabalık. Bir cenaze töreni sanki. Babamın dostları kapıda. Aralardan yürümeye çalışıyorum. Yüzlere bakıyorum. Olamaz ki. Onunla ilgili olamaz. Babam çoktan öldü, herkesin gözü önünde öldürüldü. Sonra birden babamın tabutunu gördüm bir kalabalığın elinde. Sonra birden bedenini içinden çıkarıp havaya kaldırdıklarını… Sonra kafasını kestiler. Kanı akıyordu. Oluk oluk. Ama babamı çoktan öldürdüler. Kanı nasıl akabilir? Hayatımda bu kadar kan görmedim. Babamın yerde yatan bedeninin etrafında bile… Kafasını bir sopaya saplayıp gezdirmeye başladılar. Ama zaten öldü. Nasıl tekrar öldürebilirler? 

Ezan sesiyle uyandım. Nefes nefese. Gözyaşları içinde. Acaba dedim, ben de dua etsem ezanla birlikte, onların ve benim Tanrım bu defa duyar mı? Seslerimiz birleşse… Lütfen bitirebilir mi bu nefreti artık? 

Korktuğunu söylemekten korkmak

Ermenistan’dakiler için çok korkuyorum. Onlar için korktuğumu söylemekten korkmalı mıyım? Aralarında akrabalarım var, sevdiklerim var. Kötü insanlar değiller diye size nasıl anlatabilirim? Ben Azerbaycan’daki insanların kötü olduklarını düşünmüyorum ki. Siz neden benden olanlardan bu kadar nefret ediyorsunuz? 

Babam öldürüldüğünde eve gelen giden günlerce, haftalarca bitmedi. Ama üniversiteden yakın bir arkadaşım uzun süre uğramadı. Sonra geldiğinde “Delal, yanına gelmeye çekindim, belki babanı Türkler öldürdü diye bir daha Türk arkadaş istemezsin, beni istemezsin diye korktum” dedi. O kadar kocaman sarıldım ki ona “Ben Türk arkadaşım olmadan yaşayamam” diye. Peki ya siz? Ermeni arkadaşınız olmadan, Ermenilere arkadaş olmadan nasıl yaşayabiliyorsunuz?  

Ermeni olmakla gurur duymuyorum, evet. Bence kimse ırkıyla gurur duymamalı. Ama ben halkımın ürettiğiyle, sanatıyla, bilimiyle, filmiyle, yemekleriyle, mimarisiyle, taş ustalığıyla, zanaatkârlığıyla gurur duyuyorum. Bu kültürünü yaşatabilsin, üretebilmeye, dünya medeniyetlerine katkı sunmaya devam edebilsin istiyorum. Maalesef henüz ulus devlet dışında, kültürü yaşatmanın güçlü bir formülünü bulamadı insanlık. Savaşın gidişatı ve bölgedeki çözümsüzlük, meselenin Karabağ Sorunu’nun ötesine geçmesi riskini taşıyor. Özgür ve bağımsız bir Ermenistan istiyorum. Aynı zamanda, özgür ve bağımsız bir Azerbaycan istiyorum. Bu ikisinin bir arada olmasını istemek hiç zor değil benim için. Ama belli ki bugünkü Türkiye Devleti için çok zor. Ne büyük hayal kırıklığı! Halbuki, Türkçü veya Osmanlıcı olmaya çalışmak yerine Anadolulu olup açsaydı iki kolunu iki komşusuna, “Gelin, çözelim şu sorunu” deseydi kim kaybederdi? 

Hatay’da orman yangını: Sabotaj iddiaları, açıklamalar ve tartışmalar

Hatay’ın İskenderun, Belen ve Arsuz ilçelerinde çıkan ve yerleşim yerlerini de tehlikeye atan orman yangını yapılan müdahaleler sonucunda kontrol altına alındı. Ancak yangının çıkış nedenine dair belirsizlik güncelliğini koruyor.

Yangın 9 Ekim Cuma günü saat 10.15 sıralarında Belen ilçesinin kırsal Sarımazı Mahallesi, TOKİ ile İssume bölgeleri arasındaki yerleşim yerine yakın bir bölgede çıktı.

542 kişi tahliye edildi

Saatte 70 kilometreye varan rüzgar nedeniyle sekiz farklı noktada başlayan yangın kısa sürede büyüdü. Şiddetli rüzgar nedeniyle alevlere havadan müdahale etmede güçlük yaşandı. Alevlerin tehdit ettiği yerleşim yerleri ise boşaltıldı.

Sarımazı Mahallesi’nde polis ekipleri anons yaparak evlerin boşaltılmasını ve araçların kaldırılmasını talep etti. Mahalle sakinleri alabildikleri eşyalarla birlikte mahalleden uzaklaştı.

Yangın Arsuz ilçesi ile İskenderun ilçesi sınırlarına da ulaştı. Arsuz ilçesinde bazı ev ve işyerleri ile Nardüzü Mahallesi’ndeki bir fabrika yandı. AFAD, yangınlarda 542 kişiyi tahliye ettiğini açıkladı.

33 saat sonra kontrol altına alındı

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, Hatay’da dün başlayan ve 3 ilçeye yayılan orman yangınlarının 33 saat sonra tam olarak kontrol altına alındığını açıkladı.

Pakdemirli, “Dün akşam itibarıyla 400 hektar olabileceğini gördük ama bugün bu hesabın üzerine gitmedik. Önceliğimiz yangının söndürülmesiydi. Hepsinin hesabını yapıyoruz ve yayınlayacağız” dedi.

Yaralıların hastanedeki tedavilerinin tamamlandığını belirten Pakdemirli, “Şu an yatan yaralı kalmadı” bilgisini paylaştı. Yangının ardından başlatılan soğutma çalışmaları ise pazar günü boyunca devam etti.

Soğutma çalışmaları. Fotoğraf: AA

Ateşin Çocukları: İnisiyatifimizin doğal üyelerine bin selam olsun

Yangınların birçok noktada benzer zamanlarda başlaması sabotaj ihtimalini akıllara getirdi.  Kendilerini Ateşin Çocukları ismiyle tanıtan PKK sempatizanı bir inisiyatif yazılı bir açıklama yayınlayarak yangınları çıkaran kişileri selamladıklarını belirtti.

Nuçe Ciwan tarafından aktarılan açıklamada “Kürdistan’ı yüzyıldır her tarafını işgal eden ve vahşet uygulayanların kasaba ve şehirleri de bu ateşte yanacaklardır. Artık hiçbir söz ve yalan intikam ateşinin evlerinize, fabrika ve askeri alanlarınıza ulaşmasına engel olamayacaktır” ifadeleri kullanıldı.

Açıklama “Hatay Belen’de ki faşist sürüleri, askeri alanı ve bütün şehri ateş, kül ve korku içerisinde bırakan kutsal ateşi yakan inisiyatifimizin doğal üyelerine bin selam olsun” ifadeleriyle sona erdi.

Kundaklama anını gösterdiği iddia edilen video

İnisiyatif tarafından yapılan açıklama büyük bir tepkiyi de beraberinde getirdi. Twitter üzerinden “Hatayı PKK Yaktı” ve “Hatayı Yakıyorlar” etiketleri kısa sürede gündemin en üst sıralarına yerleşti.

Paylaşımlarda inisiyatif tarafından yapılan açıklamaların yanı sıra yangına neden olan kundaklamayı gösterdiği iddia edilen görüntülere de sıklıkla yer verildi. Paylaşımlarda ve yorumlarda videoda görünenlerin PKK’lı ya da Suriyeli olabileceği söylendi.

teyit.org: Videonun Hatay ile ilgisi yok

teyit.org ise yaptığı araştırma sonucunda videonun Hatay ile ilgisinin olmadığını ve eski bir tarihe ait olduğunu belirtti.

Haberde “Paylaşımlarda yer alan videodan aldığımız kareleri tersine görsel arama ile arattığımızda, Arapça Step News Agency adlı bir haber ajansının Haziran 2020 tarihli haberine ulaşıyoruz. Burada videonun Suriye rejim güçlerinin şarkılar eşliğinde İdlib’deki tarım alanlarını ateşe verdiğini gösterdiği yazıyor” denildi.

Ayrıca Hatay’da rüzgar hızının saatte 70 kilometreye kadar çıkmış olmasına rağmen videoda görüntülenen zeytin ağaçlarının sallanmaması da videonun Hatay’daki yangınla ilişkisi olmamasına dair gösterilen kanıtlar arasında gösterildi.

HDP: Yangınların sorumlularını lanetliyoruz

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Başkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar yaptıkları açıklamada “Orman yangınlarının sorumlularını lanetliyoruz” dedi.

Açıklamada “Nerede ve hangi nedenle olursa olsun, doğaya karşı geliştirilen her türlü saldırı bütün insanlığa karşı yapılmış saldırılar kadar ağır bir suçtur. O nedenle doğaya yönelik her türlü saldırıyı, kimden gelirse gelsin kınıyoruz” ifadeleri kullanıldı.

Söz konusu yangının Hatay’da maden ihalesine açılacak bölgelerde çıkmasına işaret eden açıklamada “Ormanlık alanlar yandıktan sonra o topraklarda yükselen otelleri ve villaları; açılan maden ve taş ocaklarını, kısacası rant uğruna ülkenin geleceğini yakan anlayışı unutmuyoruz” denildi.

İddia: Yanan yerler madene açılacak

Sosyal medyada ve çeşitli yayın organlarında Hatay’daki yangınların çıkışına yönelik ortaya atılan başka bir iddia ise yanan bölgelerin madene açılacağı oldu.

Bu iddianın kaynağı olarak ise Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü  tarafından Hatay’ın Antakya, Arsuz, Belen, Dörtyol ve Hassa da bulunan dokuz ayrı bölgede maden arama ve ruhsatlama için yapılan çalışmalar gösterildi.

Hatay Valiliği: Sabotaja dair kesin bilgiye ulaşılamadı

 Konuyla ilgili açıklama yapan Hatay Valiliği “Yangında sabotaj ihtimaliyle ilgili gözaltına alınan şahıslar olup konuyla ilgili soruşturma devam etmektedir. Henüz sabotaj ile ilgili kesin bir bilgiye ulaşılamamıştır” ifadelerini kullandı.

Valilik “Hem yangının seyrini hem de sabotaj ihtimalini araştırmak için bölgemizde İHA’ lar görev yapmakta kolluk kuvvetlerimizde kapsamlı bir şekilde konuyu araştırmaktadır” dedi.

Tarım ve Orman Bakanı ise yangının kontrol altına alınmasının ardından yaptığı açıklamada, “Bununla ilgili Valiliğimiz çok yönlü soruşturma yürütüyor. 4 şüpheli gözaltında. 2’si savcılık tarafından serbest bırakıldı, 2’siyle ilgili de işlem yapılacak. İnsansız Hava Aracı (İHA) dünden beri süreci kontrol etmemizde büyük fayda sağlıyor dedi.

Pakdemirli: Madene açılması söz konusu değil

Pakdemirli açıklamasında yanan bölgelerde maden faaliyetleri yürütüleceğine dair iddialara da yanıt verdi. Pakdemirli, “Ormanlar anayasayla korunduğu için ormanların imara açılması, madene, turizme tahsis edilmesi söz konusu değildir. Orman alanları daraltılamaz. Vatandaşlarımızın buna kulak asmamasını rica ediyorum” dedi.

Yangınların dünyanın birçok noktasında olduğunu belirten Pakdemirli, “Meteorolojik şartlar, evet, bizi zorladı ama batılı ülkeler dediğimiz ülkelerin birçoğunda milyonlarca hektar alan andı ve aylarca süren yangınlar var. ABD başta olmak üzere Avustralya’sından Brezilya’sına tutun birçok yangınla karşı karşıya kalındı, büyük can ve mal kayıpları yaşandı” ifadelerini kullandı.

Yangın Lazkiye’de de etkili oldu

Öte yandan hafta sonunda yangınlar yalnızca Hatay’da değil Suriye’nin Akdeniz kıyılarında da etki gösterdi. Özellikle Hatay sınırına yakın Çabala Mahallesi Çalıboğazı mevkisinin karşısında bulunan Lazkiye kırsalı Kelez ve Murtlu bölgelerindeki ormanlık alanın iki noktasında başlayan yangın yaklaşık iki boyunca devam etti.

İstanbul Politikalar Merkezi İklim Çalışmaları Koordinatörü ve aynı zamanda gazetemizin iklim krizi editörü Ümit Şahin, yaptığı paylaşımda bölgede gözlemlenen yangınlar ile Eylül ayı sıcaklık anomalisi ve MeteorolojiGenel Müdürlüğü kuraklık haritasındaki kesişmelere dikkat çekti.

‘Buna iklim krizi deniyor’

Şahin yaptığı paylaşımda “Bölge geçen aylarda aşırı sıcak ve kuraktı. Önümüzdeki günlerde de aşırı sıcaklar devam edecek. Kaliforniya’da, Avustralya’da ve Sibirya’da olduğu gibi yaşadığımız bölgede de orman yangınlarının sayısı ve şiddeti iklim değişikliği nedeniyle artıyor. Buna iklim krizi deniyor” ifadelerini kullandı.

Nobelli bilim insanı Mario Molina hayatını kaybetti

Ozon tabakasının kloroflorokarbonların kullanımı sonucu inceldiğini ortaya koyan Nobel ödüllü Meksikalı bilim insanı Mario Molina geçtiğimiz çarşamba günü hayatını kaybetti.

Ailesi, adını taşıyan enstitü aracılığıyla Molina’nın 77 yaşında hayatını kaybettiğini duyurdu ancak ölüm nedenine ilişkin bilgi vermedi.

ABD’li Frank Sherwood Rowland ve Hollandalı Paul Crutzen ile 1995 yılında Nobel Kimya Ödülü‘nü alan Molina, Nobel’e layık görülen üç Meksikalı’dan biriydi.

Molina’nın çalışması, bu kimyasalların kullanımını aşamalı olarak kaldıran ilk uluslararası anlaşma olan Montreal Protokolü‘nün taslağına katkıda bulunmuştu.

Üniversitedeki çalışmalarının ardından 2005 yılında, kendisi de atmosfer bilimci olan eşi Luisa T. Molina ile birlikte başkent Mexico City‘de Mario Molina Merkezi’ni kuran Molina, burada çevre, hava kirliliği ve halk sağlığı konularında çalışmıştı.

Gençlere umut gerek

“Kâat helvası yesem her gün” diye düşündü
5 yaşında.
“Mektebe gitsem” diye düşündü
               10 yaşında.
“Babamın bıçakçı dükkanından
Akşam ezanından önce çıksam” diye düşündü
               11 yaşında.
“Sarı iskarpinlerim olsa
kızlar bana baksalar” diye düşündü
               15 yaşında.
“Babam neden kapattı dükkânını?”
Ve fabrika benzemiyor babamın dükkanına”
      diye düşündü
                     16 yaşında.
“Gündeliğim artar mı?” diye düşündü
    20 yaşında.
“Babam ellisinde öldü,
ben de böyle tez mi öleceğim?”
diye düşündü
21 yaşındayken.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                         22 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
         23 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
         24 yaşında.
Ve zaman zaman işsiz kalarak
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
         50 yaşına kadar.
51 yaşında “İhtiyarladım” dedi,
                  “babamdan bir yıl fazla yaşadım.”
Şimdi 52 yaşındadır.
İşsizdir.

Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazmaya Nazım Hikmet 1939 yılında başlamış. Ülkenin koşulları sebebiyle kitap 1960’ların ikinci yarısında ancak basılabilmiş. Yani yukarıdaki mısraların üstünden neredeyse 80 sene geçmiş ve Galip Ustaların aklından geçenler bu ülkede hala aynı. “Ya işsiz kalırsam?” Sokağın düşüncesi hala aynı. Ya işsiz kalırsam, ya biraz daha iş bulamazsam, ya okul bitince açıkta kalırsam. Bu soruları sormayan da bu sorulara yanıt aramayan da yoktur.

Dönem değişti dünya değişti, ahval değişmedi

Elbette dönem değişti. Dünya değişti. Yaşamın tabanı yükseldi buna bağlı olarak da hayat standardı arttı. Fakat o his hala aynı his işte. Aynı olmasa 1939’da şiir yazan komünist bir şairin konusu da 2020 yılında kurulan Yeşiller Partisi’ne gelen en büyük iki soru da gençlerin gelecek kaygıları ve işsizlik olur muydu?

Umutsuzluk ve işsizlik… Gençlerin önündeki iki büyük problem. Bugün işsizliğin ne kadar olduğunu dahi bilemiyoruz. Çünkü iş bulma umudunu yitirdiği için iş aramayı bırakanlar işsiz bile kabul edilmiyor. Devletin gözünde işsiz kabul edilmeniz için kapı kapı iş aramanız ve o kapıların yüzünüze kapanması gerekiyor. Bu yüzden de TÜİK işsizliği %12.9 açıklarken bu rakam DİSK’in düzenli yaptığı araştırmaya göre tam %50! Böyle bir ortamda da kimsenin, hele de yıllarını eğitime harcamış, yetmemiş yüksek lisans, doktora kollamış, dil öğrenmiş gençlerin umutlu olmasını bekleyemeyiz. Olan ne? Haklı bir şekilde “yırtma” arzusu. Sonuç ne? Ya fiziken ya da zihnen kaybedilen gençler. Bu döngüyü tersine çevirmeliyiz. Umudun hep beraber değiştirme isteğiyle yaratılacağını ve bireysel kurtuluşların ancak biraz da şansla hayata geçebildiğini görmeliyiz.

Fakat artık bu bireysel kurtuluş bile ufukta kayboluyor. Yurtdışına gidebilenler gidiyor. Her gidenle birlikte ülke daha da çoraklaşıyor. Gidemeyenler ise burada “hapis” kalıyor. Ekonomik sebeplerden, yaşam tarzı kaygılarından, demokrasi kaygılarından ya da en basit ifadeyle ekonomik olarak buhranda, sosyal olarak da baskıcı bu yapıdan uzaklaşmak istiyorlar. Olmayınca da ömür sayacı devreye giriyor. Borç, kredi, biraz elin bollaşması, Dolar kaç lira olmuş, bu sene tatili ne yapalım? Bu sarmal umutsuzluk sarmalı. Ömrünü araba ve ev borcu ödeyerek geçirmemek için intihar eden insanları anlamalıyız. Hayatın ritmi artık klasik siyasi partilerin ritminden farklı akıyor.

Umutsuzluk kader olamaz!

Yeşiller Partisi olarak genç bir partiyiz. Hem tüm sorunları birebir yaşayan hem de bu sorunlara birlikte çözüm arayan bir partiyiz. Dünyadaki akranlarımız nasıl yaşıyorsa öyle yaşamak isteyen, keşfetmek isteyen, tatmak isteyen, çalışmak isteyen ve geleceği kurmak isteyen bir partiyiz. Aynı zamanda umutsuzluğu da yaşayan ve bu umutsuzluktan güç alarak hareket eden bir partiyiz. Umutsuzluk, konforsuzluk bizi itiyor ve bunu yaşayan herkesle birlikte olma isteğini ortaya çıkartıyor.

Sözün özü;

1939’da yazılmaya başlayan bir kitap, yazarı yurtdışında memleket hasretiyle öldükten yıllar sonra basılabilmiş. Günümüzde de hem içerik aynı içerik hem baskı aynı baskı. Fakat değiştirmeliyiz. Bu memleketi de bu memleketin insan manzaralarını da Yeşiller olarak, Yeşiller ile hareket edenler olarak topluca değiştirmeliyiz. Umutsuzluk kader olamaz!

 

Hayvanla hayvan olsak…

Sevgili annem, otuzlu yaşlarımda bile çocuklarla oynamama şaşırır ve “kocaman adam oldu ama hâlâ çocukla çocuk oluyor…” deyip gülerdi. Kocaman adam olduğumda çocukla çocuk olduğum gibi çocukluğumda da eşsiz köpeğim Boncuk ile köpek olurdum.

Geçtiğimiz Pazar hayvanları koruma günüydü ve geçmişe gidip anılarımı tazeledim. Hepimiz biliyoruz ki bir şeyin günü varsa, o konuda ciddi bir sorunumuz bulunmaktadır. Hayvanları korumak konusunda da karnemiz maalesef pek parlak değil.

Geçen Pazar hatırladıklarım

Yanılmıyorsam 90’lı yıllarda İstanbul’da bazı kuduz vakaları baş göstermişti. Buna karşı yapılması gerekenler hararetli şekilde tartışılıyordu. Hastalık bahanesiyle bütün sokak köpeklerinin toplanıp öldürülmesini (itlaf[1]) savunanlar geniş bir cephe oluşturmuştu. Bayraktarlığını da Hıncal Uluç yapıyordu bu cephenin ve hayvanları savunanları çapulcu ve çaçaron olmakla itham ediyordu çıktığı televizyon programlarında.

Bense o yıllarda henüz sevgili eski eşim Müge ile evli değildim, arkadaştım ve onunla omuz omuza Orman Fakültesi‘nin geniş ve yeşil bahçesine bırakılan ya da bir şekilde o bahçeye gelen sahipsiz köpeklerle ilgileniyordum. Onları fakülte yemekhanesinin artık yemekleri ve hafta sonları kasaplardan topladığımız et ve kemiklerle beslemeye çalışıyor, bütün hastalıklarıyla ilgileniyor, aşılarını eksiksiz yaptırıyorduk. Gönüllü olarak yaptığımız bu çalışmalarda en büyük destekçimiz, her aradığımızda Bakırköy’deki muayenehanesini bırakıp yardımımıza koşan sevgili veteriner Yasin Ak idi (Tıpkı sevgiyle tedavi ettiği hayvanlar gibi öylesine temiz yürekliydi ki, bu dünyanın çirkinliklerine çok fazla dayanamayıp Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak gitmeyi tercih etti daha sonra Yasin).

Ayrıca, o “uyuz ve pis hayvanları” besleyerek fakülte hoca ve öğrencilerinin sağlığını tehdit ettiğimiz için, bizi dilekçe vermeye varacak kadar şiddetli bir şekilde hedefine koyan bazı öğrenci ve “hoca”lara karşı savunan dönemin dekan ve dekan yardımcıları Melih Boydak, Tahsin Akalp ve Kadir Erdin Hocalarımızın desteğini asla unutamam. Ne var ki gözümüz gibi baktığımız, bütün sağlık kontrolleri yapılan ve kesinlikle saldırgan olmayan o canların hiçbirini, kimin ne şekilde organize ettiğini asla öğrenemediğimiz zehirleme operasyonlarından kurtarmayı başaramamıştık o günlerde.

Öldürttüğümüz hayvan dostlarımız

Bir gün sevgili Hocam Abdi Ekizoğlu odama geldi. Elinde kocaman yeşil bir kitap vardı. Cihan, dedi, “Müge ile senin çabalarına çok katkı veremiyorum. Kabul edersen bu kitabı hediye etmek istiyorum sana.”

Kitabı aldım. Kapağında şöyle yazıyordu: Öldürttüğümüz Hayvan Dostlarımız Biz İnsanları Bağışlayınız: HAYVAN HAKLARI: Bir insanlık kitabı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı Başkanı olan ve 2006 yılında kaybettiğimiz değerli Hocamız Prof. Dr. İsmet SUNGURBEY tarafından yazılan kitap o gün bugündür kitaplığımın en değerli parçalarından biri.

Batı hayranlığı

Hayvanları ve özellikle sokak hayvanlarını sevmeyenlerin çok sık başvurdukları bir argüman var. Batı’da, Avrupa’da sokaklarda hayvan olmazmış. Hayvanlar sahiplenilip evlerde beslenir, diğerleri de toplanıp hayvan barınaklarına götürülürmüş… Hayvan barınağı denilen şeyin, gidip görenler bilir, toplama kampı olduğunu sanırım söylemeye gerek yok. Batı’nın neredeyse bütün “insani” değer sistemlerini pas geçip oldukça “insan merkezci ve bencil”   bu yanına öykünmeyi aklım hiç almıyor benim. Batı’da olan her şeyin otomatik olarak doğru ve güzel olduğunu düşünmek gibi iflah olmaz bir düşünme yöntemi hastalığı bu. Oysa Doğu’nun da kendine has pek çok erdemi var. Hadi Doğu’nun genelini bırakalım, bizim kültürümüzün en güzel yanlarından birinin sokaklarımızdaki dostlarımıza sahip çıkmak olduğu, sokak dediğimiz sosyal yaşam ortamının onlarla güzelleştiği nasıl ıskalanır?

Bizde sokak ağaçlı çiçekli, kedili köpekli bir kavramdır ve çok da güzeldir. Niye Batı’nın doğadan yalıtılmış, yapaylaşmış, ruhunu kaybetmiş sokaklarına öykünelim ki?

Batı hayranı bu grup, hemen peşinden havlayan, sürü halinde dolaşan, insanlara saldıran, oraya buraya kaka yapan köpek; yahut kuş avlayan, çocuk tırmalayan kedi argümanını öne sürer. Sanırım aklı başında hiçbir hayvan sever saldırgan davranan bir köpeğin ya da kedinin sokaktan alınarak hayvan bakımevine götürülmesine (orada sağlıklı koşullarda bakılması kaydıyla) karşı çıkmaz. Tıpkı saldırgan davranan bir insanın alınıp hapishaneye ya da bir hastaneye konulmasına karşı çıkılamayacağı gibi. Ama aklı başında her insan, saldırgan davranan bir insan gerekçe gösterilerek masum insanların da hapishaneye konulmasına nasıl karşı çıkacaksa, saldırgan davranan bir hayvan gerekçe gösterilerek masum hayvanların da barınağa konulmasına karşı çıkmalıdır.

Hayvanların sokakları kirletmesi meselesine gelince, bana göstereceğiniz bir hayvan pisliğine karşılık ben en az yüz insan pisliği gösterebiliyorsam, lütfen biraz vicdanlı olun derim. Sokak hayvanlarının pisliklerinin toplanıp temizlenmesi, onların tüm sağlık kontrollerinin yapılması ve gerekiyorsa tedavi edilmesi vergilerimizle finanse edip oylarımızla seçtiğimiz yerel yönetimlerin,  onlarla sokaklarımızı dostça paylaşmak da biz yurttaşların boynunun borcudur.

Tapun mu var?

Çocukluktan girdim, bitişi de öyle yapayım. Çocukken birisi bize git oradan dediğinde “tapun mu var?” derdik. Veya, “tapusu senin mi?”.. Binlerce yıldır insanlar olarak dünyanın her yanına yayıldık durduk. Orman demedik mera demedik, sulak alan demedik kumul demedik, her yeri istila ettik. İstila ettiğimiz her yerden, işimize yarayanları aramızda tutup geri kalan bitkileri ve hayvanları kovaladık. Paylaşmayı unuttuk, unuttukça yalnızlaştık, yalnızlaştıkça daha fazla doğaya saldırdık. Saldırmaya da devam ediyoruz. Ne zaman aklımızı başımıza alacağız? Birisinin bize, dünyanın tapusu sizin üzerinize mi demesini bekliyoruz? Ne dünyanın tapusu ne de sokakların tapusu üzerimize değil. Paylaşmak zorundayız. Paylaşmayı öğrenmek zorundayız. Yoksa hep birlikte yok olacağız!

Gelelim baştaki çocukla çocuk olmak meselesine; yanına bir de hayvanla hayvan olmayı koysak, inanın dünyanın bütün sorunlarını çözmek çok daha kolay olacak. Çocukla çocuk, hayvanla hayvan olunan insanca günler dilerim…

*

[1] Arapça telef etmekten gelir. Hayvanları gözünü kırpmadan öldürmekten utanmayıp “öldürmek” fiilini kullanmaktan utananların sevdiği bir sözcüktür.

Doğaya saldığımız mikro lif miktarını azaltabilir miyiz?

Yaşantımıza şöyle bir göz attığımızda, tekstil materyallerinin hayatımızda aslında farkında olmadığımız kadar çok yer kapladığını görebiliriz. Sabah kalkarken, gece yatarken, banyo yaparken, giyinirken, otururken, yemek yerken kısacası her türlü aktivitemiz tekstil ürünleriyle bir şekilde bağlantılı. Bu durum da tekstil ürünlerinin içeriği ve etkisini daha önemli hale getiriyor. Bu durumun farkında olanlar, tekstil ürününde tercihini “daha doğal” diye nitelendirilen pamuk, keten, tencel vb. alternatiflere yönlendirirken, işin maddi külfetinin boyutu bu tercihlerin sınırlı kalmasına neden olabiliyor. Ancak doğal olarak nitelendirilen alternatiflerin de tartışmalı olduğunu belirtelim.

Tekstil ürünlerinin sadece onu kullananları etkilediğini düşünüyorsanız yanılıyor olabilirsiniz. Şöyle bir düşünürseniz, “daha doğal” alternatiflere sadece kendi sağlığınız açısından yöneldiğinizi kolaylıkla fark edeceksinizdir. Ancak bizden daha önemli bir alan daha var ki onu gözetmek inanın kendinizi gözetmekle hem eş değer hem de daha da ötesi. İşte o gözetmemiz gereken yer yaşadığımız çevre!

Çamaşır yıkamanın doğaya maliyeti

Tekstil ürünlerinin doğadaki sentetik ya da doğal lif tipteki mikroplastiklerin ana kaynaklarından biri olduğu birçok araştırmayla ortaya konulmuş. Bu kaynakların da en büyüğü çamaşır yıkama faaliyeti. Bunun ürkütücü olmasının nedeni de çamaşır yıkama suyunda tespit edilen dudak uçuklatacak miktardaki kopmuş lifler! (Bu konuda farklı bir yaklaşımla yaptığımız çalışmanın detaylarını buradan okuyabilirsiniz) İşte çamaşır yıkama esnasında kopan bu lifler kanalizasyona oradan da atık su arıtma tesislerine ulaşıyorlar. Eğer düzgün çalışan ileri düzey ve çok aşamalı bir arıtma tesisi yoksa bu liflerin çoğunluğu ya denize ya da atık su deşarjının yapıldığı diğer sucul ortama karışıyor. (Bunun nasıl olduğuna dair de şu çalışmamızı okuyabilirsiniz)

İşin özü giydiğimiz elbiselerden tutun da kullandığımız giydiğimiz çoraba kadar tüm tekstil ürünleri hem yıkanırken hem de kullanım esnasında mikro lif salıyorlar. Bu liflerin doğal ya da sentetik olması ise aslında doğa için pek de farklı bir anlama sahip değil. Sonuçta tekstil kullanımına uygun hale getirilmiş formlarıyla her iki türden lifin de doğada yeri olmamalı.

Peki, bu liflerin yıkama esnasında salımını önlemenin bir yolu var mı? Çünkü önemli olan salımı engellemek, aksi takdirde salındıktan sonra yakalamak çok da etkili bir yol değil. Şöyle düşünün, fiberler çamaşır yıkama suyuyla kanalizasyona gitti, sonra da atık su arıtma tesisine ulaştı! İşte burada arıtılsa bile o fiberler arıtma çamuruna karışacak ve o çamur da yine bir şekilde karasal ortama dâhil olacaktır. Yani aslında arıtmayla salınan fiberin sadece varış noktası değiştiriliyor. O halde sorunu kaynağında önlemek en tutarlı yol.

Bunun nasıl olması gerektiğine dair çeşitli tartışmalar olsa da her türlü girişimin değerli olduğunu belirtmekte fayda var. Gerek tekstil ürünü tasarımının değiştirilerek fiber salımını azaltmaya yönelik olsun gerekse de yıkama esnasında salınan fiberleri tutma teknolojileri olsun sorunu kaynağında önleme açısından yapılan her türlü inovasyon oldukça faydalı girişimler olarak kabul edilebilir. İşte bu girişimlerden bazılarını meraklıları ve ilgilenenler için sıralayalım.

1- Cora Topu

Cora Topu, sahip olduğu gözenekler yardımıyla suyun içerisinden geçmesine fırsat veren ancak salınan mikrolifleri tutmaya yarayan bir top. Yıkama esnasında makinanın içerisine giysilerinizle birlikte bırakacağınız bu topun salınan fiberlerin atık suya karışmasını %20-36 arasında azalttığı tespit edilmiştir. Şekil olarak ahtapot/mercan benzeri bir toptur.

2-Yıkama keseleri

İçerisinden su geçen ancak gözeneklerinin küçüklüğü nedeniyle belli boyutun üzerindeki liflerin geçmesine izin vermeyen yıkama keseleri,  salınan liflerin %55’e kadarını tutabilme yeteneğinde. 

Yıkama kesesi.

3-Dış filtrasyon cihazları

Bu cihazlar çamaşır makinasının çıkış suyuna bağlanarak kullanılan görece daha ileri önleme teknolojileri olarak düşünülebilir. Bir nevi çamaşır makinanıza küçük bir arıtma tesisi kurmak gibi. Dış filtrasyon cihazları salınan mikrolifleri %90’a kadar tutabiliyor.

Bu yöntemlerin tek başlarına etkileri sınırlı olsa da birlikte kullanımları lif tutma becerisini oldukça arttırmaktadır. Her ne kadar bu yöntemler var olsa da gerek fiyatlarının yüksekliği, gerekse de erişimlerinin kolay olmaması onların etkili bir çözüm yöntemi olmalarını kısıtlıyor diyebiliriz. Ancak buna rağmen, mikro lif salımının bir problem olarak görülmesini sağladıkları ve gelecekte ortaya konulacak yeni teknolojilere ön ayak olacakları için oldukça kıymetli yöntemlerdir. 

[Cadı Kazanı]Bir ahtapotun öğrettikleri

“My Octopus Teacher”… Yönetmenliğini Pippa Ehrlich ve James Reed, yapımcılığını ve oyunculuğunu ise Craig Foster’ın yaptığı bir belgesel. Aslında sadece belgesel demek biraz yetersiz, bir ahtapotun yaşamından öte, adeta bir hayat ve hatta siyaset dersi.

Craig Foster’ın her gün tüpsüz dalarak, bir yıl boyunca sürdürdüğü sıradan bir ahtapotla olan inanılmaz ilişkisi anlatılıyor, bir buçuk saatlik belgeselde. Nefesinin yettiği kadar kalabildiği derinlerde adeta bir aşk yaşıyor. 

Uzun yıllar, birden çok belgeselin yönetmenliği ve yapımcılığını yapan biri olarak, sadece bir ahtapotun yaşamını izlemek için seyirciyi bir saatten fazla ekrana kilitlemenin çok zor bir başarı olduğunu bilirim. Bu başarının altında çekim teknikleri ve birçok belgeselcinin vazgeçilmezi olan harika görüntüler yatmıyor sadece. Belgeseli seyredilir kılmanın birinci koşulu olan “hikaye”nin muhteşemliği ve inanılmaz bir duygusallık ve aşkla işlenmesi. Bir deniz canlısının hikayesini insanın hikayesiyle eşleştirmek belki de en zoru..

Ahtapotun güvenini nasıl kazanırsınız?

Bir yöneticinin, başkanın, cumhurbaşkanının, halkının güvenini kazanmasından çok daha zor bir durum. Ahtapota yalan söyleyemezsiniz, onu cazip yemlerle kandıramazsınız, güvenini kazanmak için dürüst olduğunuzu, ona ihanet etmeyeceğinizi sabırla göstermeniz gerekir.

Ahtapot, inanılmaz zeki bir deniz canlısı. Tehlikenin nereden, nasıl geldiğini hissedebilen, karşısındaki bir köpek balığı da olsa, nasıl hayatta kalabileceğini hesaplayan bir canlı. Ve hayatından yalnızca tek bir şey için vazgeçiyor; yeni canlar yaratmak için.. Dişil gücün ve enerjisinin birleştiği bir zeka.

Bunun bir benzerini yıllar önce izlediğim somon balıklarıyla ilgili bir belgeselde de görmüştüm. Yumurtalarını bırakacakları bölgeye ulaşmak için akıntıya karşı yüzerken ayılardan bile korkmayan balıklarda. Amacına ulaşmak , somon yavrularını oluşturacak yumurtalarını bırakmak için, hiç bir zorluğun yıldıramadığı ve sonunda ölüm bile olsa vazgeçilmeyen yaşam öyküleri. Tabağınıza konan, afiyetle yediğimiz bir ahtapotun, bir somonun , çoğu kez bizlerden daha cesur olduklarını bilmek inanılmaz öğretici bir deneyim.

2015 yılında Perth şehrinde kıyıya ölü bir yunus vurdu. Erkek bir yunusun ölüm sebebi ise yiyemediği, ağzından sarkmakta olan Maori ahtapotuydu. Kollarından birini yunusun gırtlağına dolayarak onun havasız kalarak ölümüne neden olmuştu. Kendi de öldü ama yem olmadı.”

Doğaya bu gözle bakarsak bin yıllardır, aslında insanın doğaya hiçbir şey öğretmediğini, ama doğanın bize ne kadar çok şey öğrettiğini görebiliriz. Bunu görmenin zamanı gelmedi mi?

İnsan olmanın, en akıllı, en zeki canlı olmakla hiçbir alakası olmadığını görmemiz için bakalım artık doğaya. Bir kağıt parçası, bir sarı maden uğruna feda ettiklerimizi sorgulamak için bakalım…

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”  Hannah Arendt