Ana Sayfa Blog Sayfa 1688

Pandemi sonrası eşitsizlikler daha da derinleşecek

Oxfam, 1942’de İngiltere’de kurulmuş ve o günden bu yana dünyanın birçok ülkesinde yardım kuruluşlarıyla işbirliği yaparak yoksulluk ve eşitsizliklerle mücadele eden küresel bir organizasyon. Bu kuruluş geçtiğimiz hafta içinde yayınladığı bir rapor ile bir şey yapılmadığı takdirde Covid-19 pandemisinden sonra dünyadaki eşitsizliklerin daha da derinleşeceğini ortaya koydu.

Worldometers sitesine göre 31 Ocak tarihi itibarıyla tüm dünyada 103.220.015 Covid-19’a yakalandı ve 2.231.238 kişi bu hastalık sonucu yaşamlarını yitirdi. Oxfam’a göre bu süreçte dünyanın her tarafında pandemi yoksullara zenginlerden daha çok zarar verdi, vermeye de devam ediyor. Örgüte göre son 40 yıldır dünyanın alt yarısının kazandığından yaklaşık iki kat fazla kazanan ve dünya nüfusunun sadece  %1’ni oluşturan çok zenginler bu krizden daha da zenginleşerek çıkacak. Buna karşılık dünya nüfusunun yarısı ise günlük ortalama 5.5 ABD doları ile geçinmeye çalışacak. Oxfam raporunda pandeminin başlangıcından bu yana yaşananlarla ilgili bazı örnekler de veriyor:

  • Dünyanın en zengin 10 kişisi salgının başlangıcından bu yana servetlerine yarım trilyon dolar eklemiş.
  • Yoksul ülkelerde yaşayan her 10 kişiden dokuzu 2021 yılı içinde herhangi bir COVID-19 aşısına ulaşamayacak.
  • Yoksul ülkelerde yaşayan çocuklar ortalama dört aydan bu yana okullarına gidemiyor. Bu süre zengin ülkelerde yaşayan çocuklar için ise sadece altı hafta…
  • Eşitsizlik yaşamlara da mal oluyor. ABD’de yaklaşık 22.000 siyah ve hispanik kökenli insan, beyazlarla aynı COVID-19 ölüm oranlarına sahip olabilseydi; hala yaşamda olacaklardı.
  • Salgının en çok etkilediği düşük ücretli güvencesiz mesleklerde kadınlar erkeklerle aynı oranda temsil edilse, 112 milyon kadının gelirlerini veya işlerini kaybetme riski yüksek olmayacaktı.

Oxfam’a göre en zenginler için artık durgunluk sona erdi. Salgının ilk aylarında borsaların çöküşü ile servetlerinde dramatik düşüşler yaşayan milyarderler kısa süre içinde kendilerini topladı. Örgüte göre sadece dokuz ay içinde dünya üzerindeki en zengin 1000 insan Covid-19’dan kaynaklı kayıplarını telafi etti.  Buna karşılık yaşlı gezegenimizin en yoksul kesiminin salgının yıkıcı ekonomik etkilerinden kurtulması için 10 yıldan daha uzun bir süre gerekebilir.

270 milyon kişi açlık yaşıyor

Oxfam’ın dikkat çekici raporuna göre Covid-19 krizinin yükünü bütün dünyada yoksullar, kadınlar, siyahlar ve hispanik gruplar taşıyor. Kaliteli sağlık hizmetlerinden ve sosyal korumadan bu gruplar dışlanıyor. Üstelik bu gruplar günden güne boğaz tokluğuna SARS-CoV-2 virüsünün bulaşma riskinin daha fazla olduğu, daha tehlikeli işlerde çalıştırılıyor.

Oxfam, raporunda Birleşmiş Milletlerin (BM) son raporunu da vurgulama yapıyor. BM göre pandeminin iş ve geçim kaynakları üzerindeki olumsuz etkisi 2020 yılı içinde açlık sorununda da patlamaya yol açtı. Örgüte göre 2020 yılı içinde 2019’a göre açlık yaşayan insan sayısı %82 artarak 270 milyona ulaştı. Bu rakam 2020 sonundan itibaren açlık ve onunla bağlantılı hastalıklardan her gün 6 ile 12 bin insanın yaşamını yitirmesi anlamına geliyor.

Oxfam raporunun sonunda ise çözüm önerilerini dile getiriyor. Örgüte göre ‘insanlık tarihinin en önemli kavşak noktasındayız ve virüsün bizi yakaladığı haksız, eşitliksiz, sürdürülemez dünyaya geri dönemeyiz.’ Oxfam dünyanın dört bir tarafındaki hükümetler için ‘küçük bir umut ve fırsat penceresi’ yarattığını düşündüğü önerilerini beş başlık altında özetliyor:

  • Eşitsizliği azaltmak… Örgüt eşitsizliğin radikal bir şekilde azaltılmasını vurgulayarak; hükümetleri ‘sadece beyaz erkekler için değil, siyah kadınlar içinde çalışmaya’ davet ediyor. Oxfam bugün eşitsizliği azaltmak için harekete geçilirse Dünya Bankasının 2030 yılına kadar 860 milyon insanın yoksulluk sınırı altında yaşamaktan kurtulacağını hesapladığını belirtiyor.
  • Kamu hizmetlerinin ücretsiz hale getirilmesi;
  • Herkes için onurlu iş ve adil ücret
  • En zenginlerin adil vergilendirilmesi
  • Küresel iklim değişikliği ile mücadele edilmesi

Rapor ilgi çekici ve tüm çıplaklığıyla gerçeğe dayalı tespitlere ve yorumlara dayanıyor. Örgüt pandemi sonrası çıkış için küçük umut olduğunu vurgulayarak beş madde halinde hepimizin katıldığı önerilerini sıralıyor. Ancak önerilere bakıldığı zaman bu önerilerin yaşama geçirilmesi için ‘küçük bir umut ve fırsat penceresi’ olmasının temel nedeninin kapitalist sistemin bizzat kendisi olduğu tüm açıklığıyla ortaya çıkıyor. Dünyanın en tepesindeki %1’lik kesimin dünyanın geri kalanını sömürmesini kapitalist sistem sağlamadı mı? Bu kesim sadece dokuz ayda pandeminin etkilerinden kurtulup; servetlerini büyütmeye bu sistemin içinde devam etmiyorlar mı?

Çözüm için mutlaka adım atmalıyız, artık virüsün bizi yakaladığı şartlara geri dönemeyiz, dönmemeliyiz. O zaman bir an önce sistemi sorgulayarak yeni bir sistem arayışıyla çözüme yürümeliyiz.

2021 Nobel Barış ödülü adayları: Greta Thunberg, Navalny, DSÖ, aşı çalışmaları

İklim aktivisti Greta Thunberg, Rus muhalif siyasetçi Aleksey Navalny, Dünya Sağlık Örgütü ve eski ABD Başkanı Donald Trump bu yılki Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi. 

Euronews’in aktardığına göre, adaylar, seçme konusunda oldukça sağlam sicile sahip Norveçli milletvekilleri tarafından destekleniyor.

Binlerce kişi aday önerebiliyor

Dünya çapındaki parlamento üyelerinden eski Nobel Ödülü sahiplerine kadar binlerce kişinin aday önerme hakkı bulunuyor. Aday başvuruları pazar günü sona eriyor ancak bu adaylıklar, Nobel Komitesi‘nden bir onay anlamına gelmiyor.

Oslo Barış Araştırma Enstitüsü Direktörü Henrik Urdal, Norveçli milletvekillerinin 2019 hariç, 2014’ten bu yana her yıl ödülü kazanan kişiyi aday gösterdiklerini belirterek, “Son yıllardaki model oldukça çarpıcı.” ifadesini kullandı.

Ödülü kimin kazandığına karar veren Norveç Nobel Komitesi adaylarla ilgili yorum yapmıyor, ayrıca 50 yıl boyunca adayların ve başarısız adayların isimlerini gizli tutuyor. Ancak aday gösterenler, adaylarının isimlerini açıklayabiliyor.

Reuters‘ın Norveçli milletvekilleriyle yaptığı ankete göre, adaylar arasında Thunberg, Navalny, Dünya Sağlık Örgütü ve örgüt bünyesinde faaliyet göstererek yoksul ülkeler için Covid-19 aşılarına adil erişimi sağlamaya yönelik COVAX programı da bulunuyor.

Aşı çalışmaları da aday

Thunberg, öncüsü olduğu iklim aktivistleri hareketi Fridays for Future ile “iklim krizine karşı mücadelenin en önde gelen sözcülerinden” biri olarak gösterildi.

Rus akademisyenler tarafından önerilen Navalny, Norveçli eski Bakan Ola Elvestuen tarafından “Rusya’nın barışçıl bir şekilde demokratikleştirilmesi çabaları” nedeniyle aday gösterildi.

Covid-19’la mücadele ve aşı çalışmaları da gündemde.

Norveç Hristiyan Demokrat Partili siyasetçi Geir Sigbjoern Toskedal, “Belaruslu aktivistler Svetlana Tsikhanouskaya, Maria Kolesnikova ve Veronika Tsepkalo, ‘adil bir seçim için mücadele ve barışçıl direniş için ilham’ nedeniyle aday gösterildiler” diye konuştu. 

Norveç İşçi Partisi’nden Jette Christensen de bir insan hakları grubu olan Macar Helsinki Komitesi ile medeni hakları savunan bir grup Polonyalı yargıcın oluşturduğu IUSTITIA‘yı aday gösterdi. Christensen, “Benim bu yılki aday önerim… Avrupa’da bir hükümet biçimi olarak demokrasiyi koruma mücadelesi” dedi.

Bu yıl aday gösterilenler arasında ABD merkezli Gazetecileri Koruma Komitesi, eski Charlie Hebdo gazeteci Zineb el Rhazoui; haber sitesi Hong Kong Free Press, ABD merkezli International Fact-Checking Network ve Paris merkezli Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü de yer alıyor.

Diğer adaylar arasında eski ABD Başkanı Donald Trump, NATO ve BM Mülteci Ajansı (UNHCR) bulunuyor.

2021 yılına ait ödüller ekim ayında açıklanacak.

 

Türkiye ters yönde gitmeye devam ediyor: 2020’de petrol üretimi 1,5 milyon varil arttı

Türkiye’de yıllık ham petrol üretimi 2019’a göre 1.5 milyon varil artışla, 22 milyon varile ulaştı. Yıllık doğalgaz üretimi ise 457 milyon metreküp seviyesine yükseldi.

Enerji ve Tabii kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, bir grup gazeteciye yaptığı açıklamada, Türkiye’nin petrol üretiminin salgında da hız kesmediğini belirterek dünyanın koronavirüs salgınıyla mücadele ettiği 2020’de, Türkiye’nin enerji alanında atılan adımlarla öne çıktığını kaydetti.

Hürriyet’ten Neşe Karanfil’in haberine göre Dönmez, “Milli Enerji ve Maden Politikası kapsamında (daha fazla yerli, daha fazla yenilenebilir) diyerek başlattığımız üretim atağı, ham petrol ve doğalgazda da devam ediyor. Tüm dünyada düşen üretim ve azalan ekonomik faaliyetlere karşılık, Türkiye olarak ham petrol üretimimizi artırdık” dedi.

Toplamda 22 milyon 269 bin 326 varil petrol

Dönmez, “2020’de ürettiğimiz ham petrol 22 milyon varili aştı. 2020’de ürettiğimiz toplam 22 milyon 269 bin 326 varil petrolün 16 milyon 613 bin 159 varili kamu eliyle çıkartılırken, 5 milyon 656 bin 167 varili ise özel sektör tarafından ekonomimize kazandırıldı” ifadelerini kullandı.

2019 yılında 20 milyon 750 bin varil hem petrol üretimi yapılmıştı. Bunun 14 milyon 664 bin varili kamu, 6 milyon 85 bin varili de özel sektöre aitti.

‘Amacımız tüm kaynaklarımızı sonuna kadar kullanmak’

Bakan Dönmez, doğalgazda da üretimin hızlanarak sürdüğünü dile getirerek, “Karada gerçekleştirdiğimiz doğalgaz üretimi 2020’de 450 milyon metreküpü aştı. Yaptığımız yatırımlar, arama ve üretime verdiğimiz önemle 2020’de ürettiğimiz doğalgaz 457 milyon 826 bin 360 metreküpe ulaştı” ifadelerini kullandı. Dönmez konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:

Amacımız petrolden doğal gaza, yenilenebilir enerjiden madenlerimize kadar tüm kaynaklarımızı sonuna kadar kullanmak. Üretimi, enerjinin ana omurgası haline getirmek. Türkiye’yi enerjide üretim ve teknoloji merkezi haline getireceğiz.”

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki eyleme İstanbul Valiliği’nden yasak geldi

Boğaziçi Dayanışması‘nın bugün saat 17.00’da üniversitenin Güney Kampüs girişinde yaptığı eylem çağrısının ardından İstanbul Valiliği Beşiktaş ve Sarıyer‘deki eylemleri bir ay boyunca yasakladı.

Valilikten yapılan açıklamada “Beşiktaş ve Sarıyer İlçelerimizin Umumi Hıfzıssıhha Meclisleri tarafından 5 Ocak 2021 tarihinde alınan kararlarla, Covid-19 salgın yayılımının engellenmesi ve toplum sağlığının korunması için toplantı, miting, yürüyüş, oturma eylemi, forum, açık hava toplantısı, gösteri, basın açıklaması, konser, bildiri dağıtımı ve benzeri faaliyetlerin yapılması bir ay süreyle yasaklanmıştır” ifadeleri kullanıldı.

Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan eylem çağrısının hatırlatıldığı açıklamada, “Bahsi geçen etkinlik çağrıları hali hazırda devam eden salgınla mücadele önlemlerimizi ihlal ederek kamu sağlığını tehlikeye atacaktır” denildi.

Beş öğrenci gözaltına alınmıştı

Melih Bulu’nun rektör olarak atanmasına yönelik protestolar kapsamında düzenlenen sergide yer alan bir resimde Kabe görseli ve LGBTİ+ bayrakları kullanılması üzerine beş öğrenci gözaltına alınmıştı.

Gözaltına alınan öğrenciler İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş tarafından hedef gösterilmiş ve iki öğrenci hakkında ise ev hapsi kararı, iki öğrenci hakkında ise ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme veya aşağılama’ suçlamasıyla tutuklama kararı verilmişti.

Rektör Bulu ise öğrenciler hakkında okul içerisinde soruşturma başlatıldığını ifade ederek “Bir grup kendini bilmez tarafından İslamiyet’in kutsallarına saldırı hiçbir şekilde kabul edilebilir değildir. Bunun Boğaziçi değerlerinde asla yeri yoktur. Bu şuursuz saldırıdan sorumlu olanlar hakkında kapsamlı soruşturma başlatılmıştır” dedi.

Boğaziçi Dayanışması’ndan eylem çağrısı

Bunun üzerine açıklama yapan Boğaziçi Dayanışması, 1 Şubat Pazartesi günü saat 17.00’da Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs kapısına eylem çağrısında bulundu.

Çağrıda “Üniversite dayanışmalarını, gençlik örgütlerini, kadın örgütlerini, LGBTİ+ örgütlerini ve tüm lubunyaları, siyasi örgütleri, meslek odalarını, sendikaları, demokratik kitle örgütlerini, hocalarımızı, okulun tüm emekçilerini ve mezunlarını hep birlikte omu omuza durmaya çağırıyoruz” ifadeleri kullanıldı.

 

[2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü] 50 yılda Marmara Denizi kadar su kütlesi kurudu

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) bilim danışmanı Dr. Erol Kesici, 2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü’nün kutlama günü değil, artık anma günü olduğunu söyledi. Türkiye’nin Ramsar Sözleşmesi’ne taraf olan 145 ülkeden biri olduğunu belirten Dr. Kesici, 135 sulak alan belirlenmiş olmasına rağmen, bunlardan 1 milyon hektarlık sahayı içeren 53’ü ulusal, dokuzu mahalli, 14’ü uluslararası (Ramsar Alanı) öneme sahip toplam 76 alanın Ramsar kriterlerine göre sulak alan olarak tescil edildiğini kaydetti.

Dr. Erol Kesici, sözleşmeye göre ‘Ramsar Alanı’ olarak tescil edilen 14 sulak alanı ise şöyle sıraladı; Kayseri’de Sultansazlığı, Balıkesir’de Manyas Gölü, Kırşehir’de Seyfe Gölü, Mersin’de Göksu Deltası, Burdur Gölü, Samsun’da Kızılırmak Deltası, Bursa’da Uluabat Gölü, İzmir’de Gediz Deltası, Adana’da Akyatan ve Yumurtalık lagünleri, Konya’da Meke Maarı ve Kızören Obruğu, Kars’ta Kuyucuk Gölü, Bitlis’te Nemrut Kalderası.

Üçü kurudu, 11’i tehlikede 

Bu alanlardan bazılarının bugün ya tamamen kuruduğu ya da giderek kurumakta olduğuna dikkati çeken Dr. Kesici şunları söyledi: “Seyfe, Kuyucuk ve Meke gölleri tamamen kurudu. Sultansazlığı’nın çok büyük kısmı kurudu. Manyas, Burdur ve Uluabat gölleri, Göksu, Kızılırmak ve Gediz deltaları, Akyatan ve Yumurtalık lagünleri aşırı oranda kuruma, kirlilik ve biyolojik çeşitlilikte azalma (tür çeşit ve miktarı) sorunları yaşıyor. Kızören Obruğu da aşırı oranda kuruma ve yer altı su kaynaklarının tarımsal amaçlı çekilmesi nedeniyle çevresinde yeni obruklar oluştu.

Bunlar içerisinde en iyi durumda olanı Nemrut Kalderası. Ancak burada da su seviyesinde azalma var ve insan ziyaretleri sınırlandırıldı.” 

2013’ten sonra yeni sulak alan ilanı yok

Türkiye’de en son 2013 yılında Nemrut Kalderası’nın Uluslararası Ramsar Alanı ilan edildiğini belirten Dr. Kesici, 2013’ten sonra tescil edilen su kaynağı olmadığı gibi başvuru bulunmadığına da dikkati çekti. Dr. Kesici, “Bunun iki nedeni var. Birincisi, o vasfı taşıyan alan yok. İkincisi, daha çok da Eğirdir, Beyşehir gibi doğal göllerimizin Ramsar alanı olması, Ramsar kurallarının sosyo-ekonomik nedenlerle zorlayıcı olduğu düşünüldüğünden yöre halkı tarafından da istenilmiyor” dedi. 

Ramsar kriterleri

Dr. Kesici Ramsar alanı belirleme kriterleri hakkında da bilgi verdi: 

“Eşine az rastlanır veya sıra dışı biyo-coğrafi bölgedeki sulak alanlara ait nadirlik ve tipiklik bakımından özgül bir örnek oluşturması ve kayda değer miktarda az rastlanan, sadece oraya özgü endemik ve yaşamları tehlikeye düşen veya tehlike altında olan bitki-hayvan türlerinin ortamı olmasının yanı sıra, canlı toplulukları bakımından özgül bir değere sahipse, uluslararası sulak alan kabul edilmektedir. Sulak alanlar, içme-kullanma suyunun, nemin kaynağı, iklimin düzenleyicisi ve sigortasıdır.”

Kuşların iki ana göç yolu Türkiye’de

Türkiye’de üreyen beş su kuşunun dördünün neslinin hızla tükendiğinin bildirildiğini söyleyen Dr. Kesici, “Ülkemizde, Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları arasında göç eden 400’den fazla kuş için dünyanın dört ana göç yolundan iki büyük kuş göç yolu bulunuyor. Bu kuşların ülkemizde konaklamaları, beslenmeleri ve bazı sulak alanları üreme, çoğalma alanı olarak seçmesi bakımından çok önemli bir değere sahiptir. Fakat bu sayı ülkemizdeki sulak alanların giderek kuruması ve kirlilik nedeniyle dünya göç yolundaki eski önemini giderek kaybetmektedir” dedi.

Türkiye’nin 14’ü Ramsar Sözleşmesi kapsamında koruma altına alınan sulak alanların neredeyse yarısını hidrolojik ve ekolojik bakımdan kaybetmek durumda olduğuna işaret eden Dr. Kesici şu uyarıları yaptı:

“Kurutma, doldurma, suların kesilmesi vb. insan odaklı müdahalelerle kaybedilen göl ve sulak alanlardaki su kütlesi miktarı 1.3 milyar hektar. Yani son 50 yıl içerisinde 24 Eğirdir Gölü veya 3 Van Gölü ya da Marmara Denizi kadar sulak alan kurudu veya kurutuldu. Bugün gelinen nokta ise verilen sözlere, gelişen bilim ve teknolojiye ve desteklere rağmen önemli sayılmakla bitmeyecek yaşam kaynakları kuruma ve kirlenme tehditlerinin sınırlarını aşmış durumdadır” diye konuştu.

Dr. Kesici, sulak alanların hızla kuruması ve kirlenmesinin birçok ülkede kuraklık, suya ulaşamama, tarımsal gıdaların azalması ve pahalılık, ormansızlaşma ve biyolojik çeşitliliği oluşturan dünyadaki canlı türlerinin azalması gibi sorunlara yol açtığını söyledi. Bu nedenle dünyada yaşanabilirliğin azalarak, hastalıkların da artması sonucunun ortaya çıkacağını belirten Dr. Kesici, “Böyle giderse dünya yaşanamaz hale gelecek. Hep birlikte hareket ederek, iğneden ipliğe tüketimde tutumlu olmamız gerekiyor” dedi.

Vahşi sulama yerine damla sulama ve yenilenebilir enerji

Tarımda vahşi sulama yerine damla sulama sistemini öneren Dr. Kesici şöyle konuştu:

“Suyumuza göre tarımsal üretime geçmemiz planlanmalı. Enerji verimliliği sağlanarak, bilinçli kullanımla tüketim en aza indirilmeli. Enerji elde etmede doğal su kaynaklarımızın susuz kalması engellenmeli. Atmosferdeki karbondioksit oranının artmasındaki ana sorumlu kömür gibi fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji kaynakları sağlanmalı. Arazi kullanımında ormansızlaşma ve sulak alanların kurutulmasına engel olunmalı. Sulak alanların su yatakları ve kanalları doğal haliyle bırakılmalıdır. İklim değişikliği gezegenimizdeki yaşamı tehdit eden en büyük tehlikelerden biridir.”

Tüm ülkelerin ortak fakat farklılaştırılmış göreceli kabiliyetler ilkesine göre sorumluluk üstlenmesi gerektiğini de belirten Dr. Kesici, uyarılarını şöyle sürdürdü:

“Ulusal, yerel ve bireysel olarak sera gazı emisyonlarını azaltmak için gereksiz her türlü tüketimden kaçınılmalı. Karbon fiyatlandırması uygulanmalı. Suni gübre kullanılmamalı. Dünyadaki bütün çocuklara, iklim felaketi olmadan yaşamaları için sera gazlarının nasıl önlenebileceğine ilişkin bilgi ve sorumluluk verilmeli. Doğal göllerin envanterleri çıkarılmalı, su bütçesi ve su kalitesi tespit edilmeli ve sulak alanların korunması için bilimsel restorasyona bir an önce başlanmalı.”

Arıcılık yapılan ormanda ağaç kesiliyor, köylüler tepkili

Cumhurbaşkanlığı 11. kalkınma 2019-2023 Planı kapsamında arıcılığı ve kırsal kalkınmayı desteklemek amacı güdülerek 1000 tane arı kovanı sağlanan Antalya‘nın Kaş İlçesi’ndeki Ahatlı Köyü‘nde arı kovanlarının yerleştirildiği kızılçam ormanındaki ağaçlar kesilmeye başlandı. Bu duruma oldukça tepki gösteren köylüler, yaşanan olayın kendilerini derinden sarstığı belirtti.

Geçtiğimiz yıl Kaş İlçe Tarım Müdürlüğü tarafından bölge halkının ormanlara zarar vermeden çam balı üreterek gelir sağlaması amacıyla balsıra adı verilen çam pamuklu koşnili larvaları köy muhtarlığına teslim edilmiş ve kızılçam ormanına aşılanmıştı. 1000 adet arı kovanı da bu kapsamda ormanın kıyısına yerleştirildi. Ancak, ürettikleri balları bu yıl tescilini yapmaya hazırlanan köylüler, ormanın dikili satış yöntemiyle kesilmesi için özel bir şirkete verildiği öğrendi.

Ağaçlarda hastalık yok

Gazeteci Yusuf Yavuz‘un bloğunda yer alan habere göre, köylüler ağaç kesiminin durması için yetkililerle görüşse de herhangi bir sonuç alamadı. Konuyla ilgili bir basın açıklaması yapan yöre sakinleri, orman idaresinin hastalık olduğu için kesim yapıldığını söylediğini ancak durumun böyle olmadıklarını belirtti:

Halbuki ormanın değişik yerlerinden ibre, dal ve gövdelere ait çektiğimiz çok sayıdaki fotoğrafın bilim insanları tarafından incelenmesi neticesinde, orman ağaçlarında kesmeyi gerektirecek herhangi bir böcek zararının olmadığı bilgisi bizlere ulaştırılmıştır. Orman idaresi tarafından kesimin gerekçesi olarak sunulan bu ifadenin doğru olmadığı gerçeği üzerine orman kesiminin derhal durdurulmasını talep ediyoruz.”

‘Turizme zarar verecek’

Açıklamada, ağaç kesiminden motorlu testerelerin çalışmaya başladığı zaman haberleri olduğunu belirten köylüler, bu kesimin turizme büyük zarar vereceğini belirtti:

Kaş ilçesi turizm yönünden oldukça hareketli ve ülke ekonomisine ciddi döviz katkısı olan bir bölgedir. Doğası yönüyle yabancı ülke vatandaşlarının dikkatini çeken, ilçe merkezine çok yakın bir noktada yapılan orman kesimi ülke turizmine büyük bir zarar vererek döviz kaybına neden olacaktır. Ülkemize böyle bir zararı kimsenin vermeye hakkı yoktur. Bu bağlamda orman kesiminin derhal durdurulmasını talep ediyoruz.”

Bölgede karakulak popülasyonunun da olduğunun altını çizen yöre sakinleri, ormanın yok edilmesinin nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bu hayvanların yaşam alanlarını da yok edeceğini kaydetti.

Felaketlere yol açabilir

Basın açıklamasında ormanın yok edilmesinin erozyon, sel gibi felaketlere yol açacağı vurgulandı:

Kesim yapılan ormanlık alanın eğimi yüzde 45-50 düzeyindedir. Arazinin sahip olduğu yüksek eğim, kesimden sonra başlatılacak gençleştirme çalışmalarını büyük oranda engelleyecek ve gençleştirmenin başarısız olması sonucunu doğuracaktır. Bu eğime sahip bir ormanın muhafazasıyla erozyonu önleyerek toprağı tutması varken, kesilmesi ile hem erozyon, hem sel hem de taşkına yol açmasına sebebiyet vermek gerçekten anlaşılır bir tutum değildir. Kesimde ısrar edilmesi durumunda köyümüzde bulunan 300 dönüm sera, sel ve erozyon tehdidi altında kalacak olup bu durum ülke ve bölge ekonomisine olumsuz olarak yansıyacaktır. Yine yapılan kesimle görülmüştür ki 3 ev heyelan tehlikesiyle baş başa bırakılmıştır. Ayrıca kesimden sonra yeraltı sularının azalmasına bağlı olarak köyde ve seralarda büyük bir susuzluk yaşanacağı açıktır. Ülke doğası ve yöre insanının yaşam hakkının korunması için ormanda yapılan kesimin derhal durdurulmasını talep ediyoruz.”

Ayrıca, Ahatlı’da iki yıl önce kurulan Ahatlı Kadın Üretim ve İşletme Kooperatifi‘nin bu yıl yapmayı planladığı tıbbi ve aromatik bitkilerin üretimi ve arıcılık faaliyetlerinin de ağaç kesimi sebebiyle zora girdiği ifade edildi.

Endemik bitkiler de zarar görecek

Orman kesimiyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bitkilerin de büyük zarar göreceğinin altı çizildi:

Bölgemizde çok önemli bir bitki, yok olma tehlikesi altında zorluklar altında yaşamını sürdürmektedir. Bu iki bitkiden birisi endemik ve kritik tehlike altında bir tür olan Likya Kaş orkidesi, diğeri de endemik ve tehlike altında bir tür olan Likya çalbasıdır. Her iki tür de ismini yaşadığı bölgeden almaktadır. Kesim sırasında bu nadide endemik bitkilerimizin büyük bir zarar göreceği açıktır. Ülke doğasının korunması ve endemik türlerimizin gelecek nesillere aktarılabilmesi için orman kesiminin derhal durdurulmasını talep ediyoruz.”

Son zamanlarda ülkede sıkça görülmeye başlanan ağaç kesimleriyle ilgili bir açıklama yapan yetkililer, bu kesimlerin planlı bir çalışmanın parçası olduğunu söylese de uzmanlar aynı görüşte değil. Uzmanlar, dövizdeki artış yüzünden ham madde ihtiyacını karşılamak için Türkiye’nin orman varlığının yoğun bir baskı altına alındığını ileri sürüyor.

Gezi Davası’nda sekiz sanık hakkında yurt dışına çıkış yasağı

Gezi Davası’nda yargılanan ve haklarında verilen beraat kararı İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3’üncü Ceza Dairesi tarafından bozulan sekiz sanığa yurt dışına çıkış yasağı getirildi.

İstanbul 30’uncu Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yurt dışı çıkış yasağı getirilen isimler ise şu şekilde: Mücella Yapıcı, Yiğit Aksakoğlu, Ali Hakan Altınay, Çiğdem Mater Utku, Tayfun Kahraman, Şerafettin Can Atalay, Yiğit Ali Ekmekçi ve Mine Özerden.

Daha önce beraatle sonuçlanan Çarşı davasının akibetini de soran mahkeme, duruşmanın 21 Mayıs’ta görülmesini kararlaştırdı.  

 35 kişinin yargılandığı Çarşı davasının temyiz incelemesinin Yargıtay’da sürdüğünü anımsatan heyet, bu dosyanın da bir suretinin Gezi Parkı dosyasına eklenmesine hükmetti. Yargıtay’ın Çarşı davasında verilen beraat kararını bozması durumunda bozma gerekçesi dikkate alınarak gerekirse iki davanın ‘hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçlaması yönünden birleşebileceği belirtildi. Çarşı davasında 35 sanık 29 Aralık 2015’te beraat etmişti. 

Kararında, sanıklar hakkında kuvvetli suç şüphesinin bulunması ve yargılama safahatı dikkate alınarak bu aşamada yurt dışı kararının orantılı olacağını öne süren mahkeme, 1189 gündür tutuklu bulunan Osman Kavala için de duruşma günü ve saatinde hazır edilmesi için ilgili ceza infaz kurumuna müzekkere yazılmasına karar verdi.

Neler yaşandı?

2013 yılındaki Gezi Parkı protestolarına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında gözaltı dalgası yaşandı. Osman Kavala ve Yiğit Aksakoğlu hakkında tutuklama kararı verildi.

Savcılık iddianameyi tutukluluk kararından yaklaşık 1,5 yıl sonra 19 Şubat 2019 günü açıkladı. 4 Mart’ta da mahkeme tarafından kabul edildi. 24 Haziran 2019’da davanın ilk duruşması gerçekleşti. Tutuklu sanık Yiğit Aksakoğlu tahliye edildi.

18 Şubat 2020 tarihinde İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi‘nde görülen duruşmada yurtdışında bulunan sanıkların dosyalarının ayrılmasına karar verilirken geriye kalan sanıklar bütün suçlardan beraat etti.

Ancak tahliye edilemeden, Osman Kavala hakkında önce 15 Temmuz soruşturması kapsamında daha sonra da ‘casusluk’ suçlamasıyla tekrar tekrar tutuklanma kararı verildi.

İstanbul Cumhuriyet Savcısı Edip Şahiner tarafından yapılan itiraz sonucunda İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3’üncü Ceza Dairesi 22 Ocak tarihinde dokuz sanık hakkındaki beraat kararını bozdu.

 

 

Sular altında kalacak Dedemli köyünün yeni istikameti Beton Köy

Konya’nın Hadim ilçesinde yer alan Dedemli köyü yapımı tamamlanan ve su tutmaya başlayan Bozkır Barajı nedeniyle sular altında kalmak üzere.

Köyde şu anda yaşamakta olan 1.112 kişi ise 110 kilometre uzaklıktaki merkez Meram ilçesine bağlı Çarıklar Mahallesi’nde TOKİ tarafından inşa edilecek yeni bir ‘köye’ taşınacak.

Ancak yeni yapılan yerleşim yerinin aklımızda canlanan köy imgesinden oldukça uzak olması birçok kişinin tepkisini topladı. Proje dosyasında belirtilene göre dağınık yerleşimlerin yerini nizami düzendeki binalar, yeşilliğin yerini beton, köy meydanının yerini ise tenis kortlarının ve basketbol sahalarının olduğu bir merkez alacak.

‘Baraj su tutmaya başladı’

Dedemli köyü muhtarı Yunis Özer Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Baraj şu anda su tutmaya başladı. DSİ’nin verdiği bilgilere göre yıl sonuna kadar 1265, toplamda 1351 kot su dolacak. Bizim köyün yerleşim seviyesi ise 1350 kotta” ifadelerini kullandı.

Yeni yapılacak yerleşim yerinin inşaatı tamamlanmadığı için köyün henüz boşaltılmadığını belirten Özer, “Altyapısı, elektrik bağlantıları, kanalizasyon şebekesi tamamlandı. Belediye, ara yollara parke döşemeye başladı. Sosyal tesisler, çarşı, dükkanlar ve yeşil alanlar ise tamamlanmadı. Okulların ihalesi de henüz yapılmadı diye biliyorum” dedi.

‘Öncesinde vatandaş bilgilendirildi’

Proje öncesinde köyde yaşayanlar ile görüşmeler yapıldığını belirten Muhtar, “Planları inceledik. Vatandaşı aydınlattılar. Vatandaşın isteğine göre yapıldı. Pazarlıklar sonucunda 120 metrekarelik evlere ikna olundu” ifadelerini kullandı.

Bu süreçte itiraz edenlerin de olduğunu belirten Özer, “İtiraz eden oldu olmasına ama evler için kamulaştırma kararı verildi. Karşı çıkanlar için de mahkeme süreci başlatıldı. Hiç bulaşmayıp doğrudan evini satan da oldu” dedi.

‘Köyün yarısı göç etti’

Köyde yaşayanların ise yarısının baraj ilk yapılmaya başlandığında belirsizlik yüzünden göç ettiğini belirten Muhtar Özer, “Nüfusumuz 2100’ün üzerindeydi. 2010 yılında başladı baraj inşaatı. İnsanlar da belirsizlik yüzünden ev yapacak yapamıyor, tadilat yapamıyor, bahçesine bir şey ekemiyor. Mecburen yarısı göçtü. En çok göç Antalya, Konya Merkez ve Çumra’ya oldu” dedi.

15 yıl borç ödenecek

Mağduriyetlerinin 20 yıl daha devam edeceğini anlatan Özer, “Biz 20 yıl mağduruz. Evler henüz yapılıyor 5 yıl ön ödemesiz, 15 yıl eşit taksitle ödeyeceğiz borcumuzu” ifadelerini kullandı.

Henüz borç miktarlarının belli olmadığını söyleyen Özer, “Buradaki arazilerin parası alınacak diğer evler için çıkan maliyet ile farkı da ödenecek. Fiyatlar her yıl güncelleniyor ama bize resmi bir şey gelmedi” dedi.

Yeni köy kömürle ısınacak

Yeni yerleşim yerinde köylüleri bekleyen bir diğer sıkıntı ise ısınma ihtiyaçları. Yeni yapılan yerleşim yerine sobalı bir ısıtma sistemi tasarlandığını belirten Özer, “Doğalgazın ileride bağlanacağını söylüyorlar. Ancak bu tarz sistemler yapılırken kurulur. İnsanlar binaya yerleştikten sonra tekrar yıkıp döküp inşaata mı dönüştüreceğiz?” diye sordu.

MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı da yıl sonundaki bütçe görüşmeleri sırasında bu konuyu TBMM gündemine taşımıştı. Orada yaşayanların kömür kullanmak istemediğini belirten Kalaycı, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’dan ısıtma sisteminin kalorifer tesisatlı olarak değiştirilmesini talep etmişti.

‘Orada ne yetiştirilir henüz bilmiyoruz’

Dedemli köyünün temel geçim kaynağını tarım, hayvancılık ve arıcılık oluşturuyor. Yeni köy için de insanlara 7 bin 500 metrekare tarım arazisi verilmesi planlanıyor.

Bu arazinin tarımsal üretim için yeterli olup olmayacağını henüz bilmediklerini aktaran Özer, “Normalde daha çok kiraz üretilir burada. Merkez’e geçince orasının iklimi buraya uyar mı, ne yetiştirmek gerekiyor, buğday mı olur başka bir şey mi bilmiyoruz” dedi.

Yunis Özer, yeni yere taşındıktan sonra Kırsal Kalkınma ve Tarım İl Müdürlüğü ile konuşarak bölgede yetiştirilebilecek tarım ürünleri hakkında bilgi alacaklarını söyledi.

‘Yerel mimari anlayışı cumbadan ibaret’

Öte yandan sosyal medyadan da yeni yapılacak köy projesine karşı birçok tepki geldi. Kocaeli Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğrencisi Hatice Usta yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

Baraj yapılanmasından önceki yerleşimi böyle olan bir köy için düşünülen projenin, yerel mimari anlayışından tek alabildiği şeyin cumba olması kesinlikle içler acısı. Dedemli halkının, ikindi camiinden sonra yeşilin içindeki köy meydanında çayını içemediği, uzun yollar aşıp köye gelen gurbetçinin dedeli meydanı yerine evlerin arka arkaya dizelendiği bu ‘simülatör’ sokağı gördüğü bir ‘köy’ projesi.”

Usta, paylaşımında “Bu ülkede her yıl on binlerce mimar, iç mimar ve şehir bölge planlamacı mezun olurken; yıl 2021 olmuş ve kırsala yönelim artmışken, neden böyle bir zaruriyeti fırsat sayıp Türkiye için örnek olabilecek projeler oluşturulmuyor?” sorusunu sordu.

‘Köyler genel olarak düzlük arazide olmaz’

Yeşil Gazete olarak görüşüne başvurduğumuz Yüksek Mimar ve Restoratör Seda Özen Bilgili, “Projede ilk gözümüze çarpan ölçeğin büyük olması. Türkiye’nin en büyük köyünün hane sayısına baktığımızda 450 hane olduğunu görüyorsunuz. Dolayısıyla köy denildiğinde aklımıza bu ölçek gelmiyor” dedi.

Hem güvenlik hem de tarım arazilerine yerleşmemek için topoğrafyanın da etkisiyle köylerin düzlük arazilere yerleşmediğini hatırlatan Bilgili, “Dolayısıyla böyle birbirinin benzeri evlerden oluşan ve düzlükte yerleşmiş bir köy farklı geldi” değerlendirmesinde bulundu.

‘Çoklu disiplinle zenginleştirilmeli’

Yeniden yapım ve dönüşümün yerleşimi oluşturan halkla, sosyolog ve felsefe, antropoloji bilim insanlarıyla birlikte olması gerektiğini vurgulayan Bilgili, “Burada da araştırdığımda öğrendim, halkla konuşulmuş, anket yapılmış. Bu çalışmaları çoklu disiplinle zenginleştirmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Konu hakkında bilgi topladığını belirten Seda Özen Bilgili, “Köylülerin çok az bir kısmı orada oturacak. Neredeyse ev sahiplerinin yüzde 90’ı şehirde ve yurtdışında oturan hak sahipleriymiş” dedi.

Başarılı yeniden yapım projeleri olup olmadığını sorduğumuz Bilgili, Çin’de Guangming’de deprem sonrası yapılan köy rehabilitasyonu çalışmalarına değindi.

Bilgili, Hong Kong Üniversitesi’nden Edward Yang’ın öncülük ettiği çalışmaları şu şekilde aktardı:

Öğrencilerini götürdü, köylülerle konuşuldu, dışarıdan işçi getirilmeden köylülerle birlikte tekrar köy inşa edildi. Sağlık ocağı ve köylülerin ortak dans edecekleri alanlar tasarlandı.

Bizde Cide’nin köylerinde de köylünün meydanda ortak mutfak gibi mekanlar oluşturduklarını görmüştüm. Bayramlarda günlerce o meydanda müzik, yerel oyunlar oynanır, yemekler yenilir. Demek ki köylünün kendi yaşam şekline göre bir sosyal ortak alan oluşturmak gerekir.

Dedemli’de ortak mekanların kimi yapılara çok uzak olduğunu belirten Bilgili, “Köyün dört parçada bölünüp sosyal mekanlar düzenlenmesi gerektiğini düşünüyorum” yorumunda bulundu.

 

İzmir’de deprem dalgası

İzmir ve çevresi 1 Şubat gününe ardı ardına gelen deprem sarsıntılarıyla başladı.  Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Saat 08.46’da İzmir‘in Karaburun ilçesinde 5,1 büyüklüğünde deprem meydana geldiğini açıkladı. Depremin derinliği 20.69 kilometre olarak kaydedildi. Sarsıntı Karaburun ilçesi ve çevresinde de hissedildi.

Bir dakika sonra aynı bölgede bu kez 4,8 büyüklüğünde bir deprem oldu. Bu depremin derinliği de 7 kilometre olarak kaydedildi.

Art arda yaşandı

Yine Karaburun açıklarında saat 08.03’te 4,1 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmişti. İzmir’de saat 09.00’da merkez üssü Karaburun olan 4.7 (Mw) büyüklüğünde bir deprem daha meydana geldi.

Son olarak Kandilli Rasathanesi‘nden yapılan açıklamada saat 11.35’de 5,2 büyüklüğünde bir deprem kaydedildiği belirtildi. Ege Denizi açıklarında gerçekleşen depremin derinliği 12,3 kilometre olarak kaydedildi.

Kurum: Olumsuz ihbar yok

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, İzmir’de art arda yaşanan depremlere ilişkin açıklama yaptı. Kurum, “Ekiplerimiz incelemelerini başlattılar. Şu ana kadar olumsuz bir durum ve ihbarla karşılaşmadık” ifadelerini kullandı.

AKUT ise “İzmir Karaburun ilçesinde meydana gelen 4.1, 5.1, 4.8 ve 4.7 büyüklüklerindeki depremler için gelişmeleri takip ediyoruz” payalaşımını yaptı.

Muhalif lider Navalni’ye destek protestoları: Rusya, ABD’yi suçluyor

Rusya‘nın muhalif lideri Aleksey Navalni‘nin tutuklanmasını protesto etmek için düzenlenen gösteriler öncesi polis ülke genelinde yüzlerce kişi gözaltına alırken, protestoların başlamasıyla da gözaltı alınanların sayısı 4 bini geçti.

Gözaltına alınanlardan biri de muhalif liderin eşi Yulia Navalnaya‘ydı. Geçen haftaki protestolarda da gözaltına alınan Navalnaya, serbest bırakılmıştı.

Siyasi gözaltı ve tutuklamaları takip eden izleme grubu OVD-Info, dün gerçekleşen ülke genelindeki gösterilerde 4 bin civarında kişinin gözaltına alındığını bildirdi.

OVD-Info, başkent Moskova‘da da binden fazla kişinin gözaltına alındığını açıkladı.

Moskova’da ve St. Petersburg’ta sert müdahale

Navalni’nin destekçileri ülke genelinde 100 kentte protesto çağrısı yapmıştı. Moskova’daki gösteriler öncesinde polis şehir merkezine girişleri engelledi ve birçok metro istasyonunu da kapattı. Ancak, tüm bu engelleme girişimlerine rağmen protestocular gruplar halinde toplanarak eyleme katıldı. Burada, polisin sert müdahalesi sebebiyle çok sayıda kişinin yaralandığı açıklandı.

St. Petersburg‘daki protestolarda polisin göstericilere karşı göz yaşartıcı gaz ve elektroşok cihazı kullandığı aktarıldı. Polis burada da çok sayıda kişiyi gözaltına aldı.

Rusya İçişleri Bakanlığı, gösterilerin yasal olmadığını söylemiş ve sokağa çıkmama uyarısında bulunmuştu.

Rusya, ABD’yi suçladı

Rusya Dışişleri Bakanlığı, resmi Facebook sayfasında yaptığı paylaşımda, Amerika Birleşik Devletleri‘nin (ABD) Rusya’nın içişlerine karıştığının kanıtlandığını iddia etti. Paylaşımda, ABD yönetimine Rusya’nın işlerine müdahale etmeye son verme çağrısı yapıldı ve şu ifadelere yer verildi:

ABD, Washington tarafından kontrol edilen internet platformlarında yanlış bilgiler yayarak izinsiz gösteri çağrıları yapıyor.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın yasanın ihlal edilmesine verdiği destek, Washington’ın perde arkasından nasıl bir rol oynadığının bir başka kanıtıdır.”

ABD’den kınama geldi

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, protestolardaki tutumu nedeniyle Rusya hükümetini kınayarak Twitter’dan bir paylaşımda bulundu:

ABD, Rus yetkililer tarafından barışçıl protestoculara ve gazetecilere karşı sert taktiklerin ikinci hafta boyunca ısrarla kullanılmasını kınıyor. Rusya’ya Aleksey Navalni de dahil olmak üzere insan haklarını kullandıkları için gözaltına alınanların serbest bırakılması çağrımızı yineliyoruz.”

Ne olmuştu?

Muhalif lider Alexei Navalni, Sibirya‘dan Moskova’ya uçuşu sırasında kendini kötü hissetmiş ve uçağı acil iniş yapmıştı. Navalni’nin içtiği çay sebebiyle zehirlendiği açıklanmıştı. Tedavi gördüğü Berlin‘den ülkeye dönüşünde de gözaltına alınmış ve 30 gün hapis cezasına çarptırılmıştı. Navalni, destekçilerine sessiz kalmamaları için eylem çağrısında bulunmuştu.

Muhalif lider Alexei Navalni’nin zehirlenmesinden Devlet Başkanı Vladimir Putin sorumlu tutulmuş ancak Kremlin iddiaları reddetmişti.