Ana Sayfa Blog Sayfa 1598

Birlikler, federasyonlar ve büyük olanı katılımcı ilmeklerle elde etmek

[email protected]

Küçük yerel toplum veya coğrafya/ kapsam parçaları için katılımın anlamı ile daha büyük, bölgesel/ havzasal, ülkesel, uluslararası veya evrensel ölçeklerdeki toplumlar ve kapsamla ilgili sorunlar (küresel kirlenmeler, ozon tabakasının durumu, iklim değişikliği vb.) bakımından katılımın olabilirliği ve anlamı üzerinde tartışmaya devam edeceğimizi belirtmiştik.

Küçük ölçeklerde (toplumsal büyüklük veya elleçlenen kapsam bakımından) doğrudan katılım olanağının etkin kullanımından başlayarak ölçek ya da kademe genişledikçe veya büyüdükçe daha temsili katılım türlerine doğru değişen yaklaşımların farklarına ve avantaj/ dezavantajlarına göz gezdirmiştik. Bazı durumlarda doğrudan ve temsili türleri bir araya getiren katılım sistemleri de olabilir ve böylece her iki türün avantajlarını kademelere göre en çoğa çıkartabilen katılım örüntüleri elde edilebilir.

Büyük ölçeklerdeki birlikte yaşama ve bu yaşamda katılımcı bir konumda olabilmek veya olamamak ya da ancak belirli bir düzeye kadar katılabilmek ve ötesinde ya yapısal olanaksızlıklar, örgütlenme tanımlarının olmaması ya da politik ideolojik değerlendirmeler dolayısıyla ortaya çıkmış olan/ çıkabilecek sorunlar üzerine çözümleme çabamızı sürdürülelim. Tartışmayı, kabaca ikiye ayırdığımız katılım yaklaşımlarının (doğrudan ve temsilciler eliyle) avantaj ve dezavantajlarıyla, sürdürelim.

Osmanlı’da milletler…

Aslında Roma İmparatorluğu’nda ve daha sonra Ortaçağ’dan çıkan bütün imparatorluklarda topluluklar (milletler) imparatorun en üst düzeydeki zor gücüne ve erkine bağlı olmakla birlikte kendi aralarında daha homojen (etni bakımından milletler veya din/ mezhep homojenlikleri ve diğer alt gruplaşmalar biçiminde) alt gruplar halinde ve kendi aralarında oldukça ilişkisiz bir yaşam biçimi olarak bir beraberlik örüntüsü kurulmuştu.

Yönetim ve yönetilen toplumlar içindeki katılım örüntülerine örnek olarak Osmanlı İmparatorluğu’ndaki “millet sistemi” (aynı Roma İmparatorluğu ya da Bizans’ta olduğu gibi) ele alınabilir. İmparatorluklarda (İngiltere ve Avusturya-Macaristan veya Rusya vb. imparatorlukları da aynı örüntü içinde düşünülebilir) toplumları küçük parçalara ayrılma, parçaların kendi içinde belirli kriterlere göre homojenleşmesi ve katılımın bu homojenleşmelerin niteliğine veya o toplumun gelişmesinin sağladığı olanaklara göre belirdiği söylenebilir. Bunu Osmanlıdaki Rum tebaa (ya da yurttaş) ya da Ermeni, Yahudi veya Balkanlardaki pek çok diğer topluluk/ millet (eyaletlerdeki homojen topluluklar) için görebiliriz.

Gettolaşma

Parça-bütün ilişkisi ve her parçanın içindeki (belki hiçbir zaman demokratik olduğunu söyleyemeyeceğimiz) katılım, belirli düzeylerde sağlanabiliyordu. Bunun örnekleri olarak diyelim kilise cemaatinin kendi yöneticilerini seçerken ya da bir mahallede yaşayan ailelerin avarız haneleri belirlenirken vb. gördüğümüz düzenekleri vardı. İmparatorluklarda özellikle Avrupa imparatorluklarının kentlerinde görülen “gettolaşmanın” nedenlerinden biri de getto tipi birimlerin o toplumsal grubun kendi bireylerinin katılabilmesine elverişli olmasıydı. Kentlerde homojen bir cemaat olarak getto, kendi içinde katılım sağlayabilen bir birim olarak da düşünülebilir. Ya da toplumun küçük parçaları olarak katılımı sağlayabilme arayışlarının sonuçlarından birinin de gettolaşma olduğu söylenebilir.

Varşova’da Yahudi gettosu.

Küçük gruplarda kararın oluşumunda söz söyleyebilme/ görüş belirtebilme vb. ile kararın oluşumuna belirli bir düzeye kadar yapılan katkı, bir üst sınıra kadar işlevsel olabiliyordu. Katılım, sadece homojen ve küçük grup içinde sağlanabiliyordu. Homojenleşmiş/ gettolaşmış yapıların sonucu toplumda/ kentte çok kaba ve çoğu kez zalim bir ayrımcılık ve küçük birimlerin ortak olabilecek sorunlarının çözümü için bir araya gelememesi (ya da birbirinden uzaklaşması ve birbirini ötekileştirmesi) gibi bir sonuca varıyordu.

Belki çok kendine özgü bir örnek olarak, büyük ölçeklerdeki ulusal birimlerin bir araya gelme/ katılma biçimi olarak, Birleşik Krallık üzerinde düşünülebilir. 18’inci yüzyıl başından itibaren, adada, Kelt Krallıklarıyla Germen kökenli krallık arasında federatif olmayan ama birleşik ve yerel düzeydeki katılım mekanizmalarını ortadan kaldırmayan, birleşik bir krallık oluşturuldu.

Genellikle etni bakımından veya din/ kültür/ dil vb. başka bir ölçüte göre heterojen imparatorluklarda, kendi küçük cemaat gruplarında doğrudan katılım sağlayan (belli bir düzeyde kararlara katılan), her biri ayrımcılığa ve sömürüye uğramış topluluklar, daha üst düzeydeki kararların oluşumuna ne doğrudan ne de temsilcileri aracılığıyla katılamıyordu, 18’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren temsili demokrasinin gelişmesi ve küçük homojenleşmiş topluluksal birimlerin bir araya gelebilme düşüncesi/ kuramı (ulusçu düşüncelerle), işleyiş biçimleri geliştirmeye başladı ve farklı biçimlerde katılım olanakları oluştu.

Sovyet insanları için hangi kıyafetlerin üretilmesi gerektiğine karar vermekten sorumlu komite, Moskova, SSCB, 1947. Fotoğraf: Robert Capa

Homojen birimlerden üst ölçeklere

İlk örneği Amerika Birleşik Devletleri’nde gördüğümüz (göreli) homojen küçük birimlerin daha üst birlikler elde etme ve daha geniş bir topluluk için ortak çıkarların gözetilmesi ya da üst ölçekteki sorunların çözülebilmesi için küçük birimleri bir araya getiren birlikler (federasyon ve konfederasyonlar) oluşturma yaklaşımı, katılım düşüncesinin de genişleyebilme ve daha üst ölçeklere doğru (temsilciler eliyle) götürülebilmesine olanak sağladı. 20’inci yüzyılda Sovyetler Birliği deneyimi küçük ve homojen birimlerdeki karar ölçeklerinden en üst ölçeklere kadar sistemleştirilmiş katılımcı bir örgütlenmeyi (ya da federatif bir devlet yapısını) teorik olarak ve ayrıntılarıyla tanımladı, ancak üst ölçeklerdeki katılımı hiçbir zaman gerçekten demokratik olarak sağlayabilecek bir uygulamaya dönüşmedi.

Birleşmiş Milletler örgütlenmesi bir anlamda ulusal birimlerin temsilcilerinin katılımı ile ulus üstü ölçekte, bölgesel/ küresel kararlar almak üzere tasarlanmış bir örgüt olmakla birlikte pratikte ulusların hiyerarşik olarak dizilmesi nedeniyle, demokratik katılımın sağlanabildiği bir örgüt sayılamaz. Rusya, Afrika, Arap Yarımadası, Okyanusya gibi coğrafyalarda ve eski İngiliz sömürgelerinde kendilerini Commonwealth of Nations (İngiliz Milletler Topluluğu) olarak adlandıran bölgesel anlamda katılım sağlamayı amaçlayan örgütlenme yapıları olmakla birlikte, demokratik bir katılımın üst ölçeğe taşınması örnekleri sayılmazlar. Bugünün dünyasındaki en ileri demokratik katılım örneği olarak, Avrupa Birliği’nin (AB) sağladığı ve katılım sistematiğinin büyük topluluklara ve büyük bölgesel coğrafyalara kadar taşınabildiğini görüyoruz.

Doğrudan yöntemlerden temsili olanlara

AB, en küçük homojen topluluklardan başlayıp üst kademelere doğru çeşitli temsil ortamları (meclisler ve meclis komisyonları vb.) tasarlayarak, küresel çaptaki sorunlara kadar taraf olabilmek ve öneri geliştirebilmek veya uygulayabilmek doğrultusundaki politikaları gerçekleştirebilmektedir. Buna karşılık bu kadar genişlemiş katılım örgütlenmesi için hantallaşma, pahalı bürokrasi, geç karar alma, göstermelik demokrasi, bölgesel homojenleşme (özellikle göçmen sorununda) vb. türü eleştiriler de söz konusudur.

“Katılım”, farklı biçimler kazanarak evrim gösteren bir kavram. Yukarıdaki kısa incelemeden çıkartabileceğimiz sonuçlardan biri, ölçek ve kapsamın genişlemesiyle giderek, “doğrudan” yöntemlerin yerlerini “temsili” olana bırakmakta olduğu. Ancak bunu sadece ölçek zorluğundan kaynaklanan bir durum olarak görmek yeterli olmayacaktır. Büyük ölçeklerde doğrudan katılımın sağlanması için en yaygın olarak halen kullanılan yöntem, çeşitli biçimleriyle referandumlardır.

Avustralya’da aynı cinsiyetten olanların evlenmeleri ile ilgili yapılan referandumun öncesinde Melbourne’da bir gösteri.  Fotoğraf: James Roos/AAP 

Karar ölçeği/ nüfus/ kapsam genişledikçe doğrudan demokrasinin ya da katılımın yine de sağlanması (genellikle referandum türü uygulamalar) ile dolaylı/ temsilciler aracılığıyla sağlanabilecek katılım yaklaşımlarının karşılaştırması ve ölçek/kapsam ve katılım/ demokrasi ilişkisinin bazı özellikleri üzerinde durmak yararlı olacaktır.

Toplum kesimleri genişledikçe hem yapılan tartışmanın hem de karar için sunulacak taslakların özellikleri de değişecektir. Doğrudan katılım karar taslağı çok kalın çizgiyle belirlenmiş ve sadece “evet” – “hayır” kategorilerine indirgenmiş bir genelleme biçiminde olmak zorundadır. Alınacak karar kabalaştıkça ve genelleştikçe toplumun karar verebilmesi kolaylaşmakta ancak bu karara dayanarak yapılacak uygulamaların iktidardaki (hatta bütün) politikacılar tarafından manipüle edilebilmesi, yeteri kadar saydamlaştırılamamış/ açıklanmamış yan anlamlarıyla birçok farklı çıkara hizmet edebilecek biçimde yorumlanması ve uygulanmasına yol açmaktadır.

Bu tür bir referandumun en güncel örneği, İngiltere’nin, sürpriz bir hızla doğan ve ölen UKIP Partisi, bu partinin politikacıları/ politika yapma tarzları vb. ile Brexit konusundaki halk oylaması, Brexit sonrası karmaşasıdır. Bu konular tartışmayı, katılım/ katılımcı-doğrudan demokrasi/ katılımcı kent (veya daha büyük ölçekli yönetimler vb.) ve popülizm sorununa getirmektedir. Bu tartışmayı bir sonraki yazıda ele almak üzere şimdilik burada bitirebiliriz.

 

Muhalefetten beklentinin dayanılmaz ağırlığı

Öyle zamanlardan geçiyoruz ki insan, Çinlilerin “ İlginç zamanlarda yaşayasın” bedduasının gerçekleştiğini düşünmeden edemiyor.

Dünyanın her yerinde örgütlü “kötülüğün sıradanlığı” at koşturuyor. Yarattığı tahribatla gezegeni Antroposen çağına sokan insan, bununla paralel olarak kendi yaşamını da egoizmin onulmaz çukuruna sapladı. İklim krizi, gelir dağılımı adaletsizliği ve covid – 19 salgını bile “bir musibet bin nasihatten iyidir” atasözünün, bunlardan çıkardığımız bir dersle hayata geçmesine yaramadı.

Türkiye başta olmak üzere hemen her ülkenin iktidarı, yönetmekte en çok zorlanacağı şu dönemi bu sayede güle oynaya geçiriyor. İşin en vahim tarafı ise bireylerin böyle davranması bir yana çok azı dışında muhalif siyaset yapan örgütlenmeler de kendi dar görüşlerinin esiri olmuş durumda. Etnik sorun, mültecilik,  toplumsal cinsiyet sorunu ve yoksulluk yaşayan insanlarla bırakın empatik bir bağ kurmayı, neredeyse onların varlığı bir sorun. Doğa üzerindeki tahribat ve hayvan hakları meselesi ise gündem bile olamıyor. Ya da timsah gözyaşları tepkisiyle kurumsal bir bakış açısı ve eylem planından uzak bir şekilde savuşturuluyor.

Hakiki muhalefet bireyler üzerinden yürüyor

İdeolojik aygıtları ve zor kullanım aygıtıyla toplumu büyük bir baskı altında tutan iktidara karşı ancak bireylerin tepkisini örgütleyebilen, kolektif siyaset anlayışıyla karşı konulabilir. Kolektif muhalif siyasetin verdiği güç ve cesaret daha çok bireyi hak ihlallerine karşı harekete geçirir.

Bizde yaşanansa bunun tam tersi bir durum. Maalesef kolektif siyasetler, birbiriyle çok bağlantılı toplumsal sorunlarda müthiş bir atalet ve basiretsizlik örneği sergileyerek bütünsel bir bakış açısıyla hareket etmekten çok uzakta. Bu bakış açısı yoksunluğu, atalet ve basiretsizlik kitlelerde bir hayal kırıklığı yaratıyor.

Aslında hatırı sayılır her organizasyon toplumda hızla karşılığını buluyor.  Örneğin Haziran 2017’de Kılıçdaroğlu’nun başlattığı adalet yürüyüşüne toplumda büyük bir teveccüh olmuştu. İnsanların umudu artmıştı. Ancak her zaman olduğu gibi ana muhalefet bunun da devamını getirmedi. Peki adaletsizlikler çok mu azaldı ki herşey eskisi gibi devam ediyor? Azalmak şöyle dursun insan ruhunu en çok örseleyen ve bireyde çaresizlikle birlikte öfke yaratan adaletsizlik duygusu büyük bir hızla yayılıyor. Ve bireyler çoğunlukla bununla tek başına mücadele ediyor. Bu gücü kendinde bulamayanlar ise muhalefetten yardım beklentisinin dayanılmaz ağırlığının altında eziliyor. Yani yalnız kalmış bireyin “insan bunca kötülük karşısında ne yapsın” durumu.

Hak gasplarına ve toplumsal adaletsizliklere ses çıkarmazsa vicdanı rahat olmayan gazeteci, siyasetçi, insan hakları-hayvan hakları ve ekoloji aktivisti bireyler ise bu durumda hedef haline geliyor. Bu insanlara muhalif siyasi yapı üyelerinden bazılarının sahip çıkması çok anlamlı bir dayanışma oluşturmuyor maalesef. Saldırıya uğrayan gazeteci, öğrenci veya insan hakları aktivistleri olduğunda muhalefet partileri sadece olayı kınama trajikomedisi yaşatıyor bize. Sonra da rutin işlerine geri dönüyorlar. İktidar da yeni bir hedef birey seçip kendi medyası aracılığıyla onu şeytanlaştırmak da hiç zorluk çekmiyor böylece.

Öyle anlaşılıyor ki işte şimdi muhalefet harekete geçecek beklentisi boş bir hayal. Yakın zamanda saldırıya uğrayan, işi sadece gazetecilik yapmak olan Levent Gültekin’le etkili bir kurumsal dayanışma gösteremeyiş ve şimdi de ayrım gözetmeksizin her insanın hakkını savunan milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’yla özellikle CHP nezdinde kurumsal olarak yan yana görünmekten korkma durumu bunu fazlasıyla ispatlıyor. Sormak lazım yaptığı şeylerin meşruluğu ve sempatisi bu kadar yoğun olan insanlara bile sahip çıkamıyorsanız ya da sahipleniyormuş gibi yapıyorsanız siz neyin muhalefetini yapıyorsunuz?

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Benim adım Maryam

Yetişkinleri anlatan göç hikayelerine aşinayız, peki ya henüz yaşantılarını onlar gibi anlamlandıramayan, seslerinin ulaşılabilirliği sınırlı olan çocukların yaşadıkları? 

Maryam’ın ailesi, onun doğduğu ülkeden ayrılmaya karar veriyor. Maryam, Ora’dan kalkan bir uçağa binip ve indiğinde kendini Bura’da buluveriyor. Bura, yabancısı olduğu, her şeyi yeniden keşfetmesi gereken bir dünya ve kitaptaki ilk üç başlık, Bura’nın Maryam için ne demek olduğunu ortaya koyuyor:

Bura’da Maryam oyun oynamıyor çünkü valizler çok doluydu, oyuncak bebekleriyle pelüşlerine yer yoktu, onları ülkesine bırakmak zorunda kaldı.

Araf’ta büyümek

Bura’da Maryam konuşmuyor çünkü okulda konuşulan dil, anne babasının konuştuğu Ora’daki dile hiç benzemiyor. Kafasının içinde iki dil hiç durmadan çekişiyor, Maryam hangisini seçeceğini bilemiyor. Üstelik derinlerde bir yerde, ana dilinden biraz da utanıyor Maryam, Bura’da başkalarından farklı olmak istemiyor.

Bura’da Maryam yemek yemiyor çünkü Ora’da kalan büyükannesinin sıcak ve güven verici yemeklerine karşılık Bura’da, okul kantinindeki tat ve kokular ona yabancı geliyor.

Maryam için rahatlatıcı dönemeç, yumuşak bakışlı, kızıl saçlı küçük bir kız çocuğunun ona yönelttiği “Adın ne?” sorusu  ve bir cevap alma ısrarı oluyor. Sonra zaman işini yapıyor, okul bahçesinde renkler belirip dil gevşiyor ve arkadaşlarımız da olunca yüreğimiz hafifliyor.

Yazar Majidi sadeliğinden güç alan bir dille, oyun oynamak, konuşmak ve yemek yemekle arasındaki doğal ilişki zedelenmiş olan bu küçük kızın hissettiklerini olabildiğine gerçek durumlar üzerinden ve bariz bir neden sonuç ilişkisiyle açıklıyor, ülkelere ya da kültürlere işaret eden belirtmelerden kaçınıyor. Böylelikle okuyucunun odağı Maryam’ın iç yolculuğuna ve çalkantılı hislerine yoğunlaşıyor. Ve dünya üzerinde hiçbir çocuk yoktur ki onun için anlaşılmaz durumlar karşısında yaşanılan iç sıkıntısına, herhangi bir şeyi anlamlandıramayan tek kişinin o olduğunu düşündüğünde hissedilen yalnızlığa aşina olmasın…

Çizer Claude K. Dubois ise Maryam’ın sırasıyla perişan, üzgün, yalnız, rahatsız ve nihayet neşeli duygularını resimlerine incelikle aktarıyor, ilkin hikâyede baskın olan gri ve pastel tonları giderek  renklileşiyor ve sayfalara yumuşak bir parlaklık yerleşiyor.

Künye

Yazar: Maryam Madjidi
Çizer: Claude K. Dubois
Çevirmen: Ferhat Sarı
Yayınevi: Ginko Çocuk

Maryam Madjidi

İranlı, Fransız yazar 1980 yılında Tahran‘da doğdu ve altı yaşındayken ailesi ile Fransa’ya taşındı. Sorbonne Üniversitesi‘nde edebiyat okudu ve hem Pekin‘de hem de İstanbul’da Fransızca öğretmenliği yaptı. İlk romanı Marx ve la poupée (2017) için Goncourt ödülünün yanı sıra Ouest-France Etonnants Voyageurs roman ödülünü de aldı.

Claude K. Dubois

1960 Belçika doğumlu Dubois, kendi de yüksek öğrenim gördüğü Liège’deki Saint-Luc Enstitüsü’nde illüstrasyon dalında öğretim görevlisi. Sekseni aşkın resimli kitap ve çocuk kitabı yayınlayan ve ödülleri olan Dubois, en son 2014’te “Akim Koşuyor” kitabıyla Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü’ne layık görülmüşt

Ferhat Sarı

1982 Bandırma doğumlu Sarı, Trakya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştıktan sonra Hayatın Sesi televizyonunda Dış Haberler editörlüğü yaptı. Ginko Bilim’in bilim danışma kurulunda yer alan Sarı, Fransızca ve İngilizceden çeviriler yapmaktadır.

Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden ayrıldı

 
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasını taşıyan kararda şu ifadeler yer aldı:
 

Türkiye Cumhuriyeti adına 11/5/2011 tarihinde imzalanan ve 10/2/2012 tarihli ve 2012/2816 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine, 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3’üncü maddesi gereğince karar verilmiştir.”

Sözleşmenin feshi, bildirimin Genel Sekretere ulaştırıldığı tarihten itibaren üç aylık sürenin bitimini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecek. İstanbul Sözleşmesi’nin 80/2. maddesine göre, üç ay sonra ayrılma kararı yürürlüğe girebiliyor. Ancak hukukçular, Anayasa’nın 90. maddesine (uluslararası sözleşmelerin Türk hukukuna üstünlüğü) göre, Türkiye’nin Sözleşme’den çıkamayacağını savunuyor. 

Fahrettin Altun: Kadınlar hayatın nesnesi değil, öznesi

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasından sonra Twitter hesabından konuya ilişkin şu paylaşımda bulundu:

“Dünden bugüne Cumhurbaşkanımız @RTErdogan liderliğinde kadınların toplumsal, ekonomik, siyasi ve kültürel hayata daha fazla katılmaları için verdiğimiz mücadeleyi kararlılıkla sürdürüyoruz. Kadınlar, hayatın nesnesi değil öznesidir! Her zaman #GüçlüKadınGüçlüTürkiye diyeceğiz.”

Aile Bakanı Selçuk: Aslolan ilkeler

Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk da Twitter hesabından şu paylaşımı yaptı:

“Kadın haklarının teminatı, Anayasamız başta olmak üzere, iç mevzuatımızdaki mevcut düzenlemelerdir. Hukuk sistemimiz ihtiyaca göre yeni düzenlemeleri hayata geçirebilecek kadar dinamik ve güçlüdür.

Kadına yönelik şiddet her şeyden önce bir insanlık suçudur ve bu suçla mücadele bir insan hakları meselesidir. Aslolan ilkelerdir. Bu doğrultuda şiddetle mücadelemizi dün olduğu gibi bugün de yarın da sıfır tolerans ilkesi ile kararlılıkla sürdüreceğiz. #GüçlüKadınGüçlüTürkiye”

İstanbul Sözleşmesi

Tam adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan ve kamuoyunda bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve bununla mücadelede temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen uluslararası insan hakları sözleşmesi. 

11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılan ve bu yüzden İstanbul Sözleşmesi olarak anılan Sözleşme, 8 Mart 2012’de Resmi Gazete’de yayımlandı. Ağustos 2014’te yürürlüğe giren sözleşme 12 bölüm ve 81 maddeden oluşuyordu.

Sözleşme, Temmuz 2020 itibarıyla 45 ülke ve Avrupa Birliği tarafından imzalandı, imzacı ülkelerin 34’ünde onaylandı. 

Amacı 

  • Kadınları her türlü şiddetten korumak, kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak,
  • Kadına yönelik her türlü ayrımcılığın kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınların güçlendirilmesi yolu dahil kadın ile erkek arasındaki temel eşitliği teşvik etmek,
  • Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddet mağdurlarının korunması ve bu mağdurlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politikalar ve tedbirler geliştirmek,
  • Kadına yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak amacıyla uluslararası işbirliğini teşvik etmek,
  • Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak üzere bütüncül bir yaklaşım benimsemek amacıyla etkili işbirliğini sağlamak için kuruluşlara ve kolluk kuvvetlerine destek ve yardım sağlamak. 

Kapsamı

  • Sözleşme aile içi şiddet de dahil olmak üzere, kadınları aşırı biçimde etkileyen kadınlara yönelik her türlü şiddet biçimi için geçerlidir.
  • Taraflar işbu Sözleşmeyi tüm aile içi şiddet mağdurlarına uygulamaya teşvik edilirler. Taraflar işbu Sözleşmenin hükümlerini uygularken, cinsiyete dayalı şiddet mağduru kadınlara özel önem atfedilmelidir.
  • İşbu Sözleşme barış zamanlarında ve silahlı çatışma durumlarında uygulanır.

Kapsadığı suçlar

İstanbul Sözleşmesi taraf devletlere, aşağıda belirtilen davranışlara yönelik cezai veya başka bir hukuki yaptırım öngörmeyi zorunlu kılıyor: 

  • Ev içi şiddet (fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik)
  • Taciz amaçlı takip
  •  Tecavüz dahil, cinsel şiddet
  • Cinsel taciz
  • Zorla evlendirme
  • Kadınların sünnet edilmesi
  • Kürtaja zorlama ve kısırlaştırmaya zorlama.

İstanbul Sözleşmesi’nin tam metni için tıklayın

Sürekli gündemdeydi

Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere AKP ileri gelenleri ve sağ-muhafazakar kesimin uzun süredir hedefinde olan İstanbul Sözleşmesi’ndeki  “toplumsal cinsiyet eşitliği” terimi, LGBT+’ları da kapsadığı gerekçesiyle sürekli gündeme getiriliyor ve Türkiye’nin geleneksel yapısına uymadığı çeşitli çevrelerce dile getiriliyordu. 

Son olarak Erdoğan’ın ocak ayında ziyaret ettiği Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Oğuzhan Asiltürk, AKP’den bazı yetkililerin kendisine gelerek, İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması konusunu Erdoğan’a iletmelerini istediğini açıklamıştı. Asiltürk, “Sayın Cumhurbaşkanı’nın da görüşü kalkması yönünde. Kaldırılacağını kendisi de kesin olarak ifade etti” demişti.

Kadın örgütleri ise, her geçen gün artan kadına yönelik şiddet, tecavüz, taciz ve cinayet olaylarına karşı yeterince uygulanmadığını kaydettikleri  Sözleşme’nin değiştirilmesi, yeniden yazılması ya da Sözleşme’den çıkılması tartışmalarının yoğunlaştığı son aylarda yaptıkları sürekli eylemlerle, İstanbul Sözleşmesi’nin kendileri açısından “kırmızı çizgileri” olduğunu defalarca belirtmişti. 

 

 

Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal geceyarısı kararnamesiyle görevden alındı

Resmi Gazete‘de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal görevden alındı Ağbal’ın yerine eski AKP milletvekili ve Yeni Şafak yazarı Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu getirildi.

Böylece 21 ay içerisinde üçüncü kez Merkez Bankası başkanı değiştirilmiş oldu.

Ağbal, Kasım 2020’de, Temmuz 2019’da göreve getirilen Murat Uysal‘ın yerine Merkez Bankası Başkanlığı’na atanmıştı. Ağbal’ın atanmasından iki gün sonra da Berat Albayrak, Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan istifa etmişti. 

En kısa görev yapan başkanlardan

Ağbal, dört ayı biraz aşan görev süresiyle Türkiye tarihinde en kısa Merkez Bankası Başkanlığı yapan isimler arasında. Eski Başkan, AKP iktidarları tarafından atanan beşinci ve en kısa görevde kalan TCMB Başkanı oldu.

Ağbal’ın göreve getirilmesi, finans piyasaları tarafından Türkiye’nin yeniden geleneksel para politikalarına geri döneceği beklentisiyle olumlu karşılanmış;  TCMB faiz oranları da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın karşı çıkmasına rağmen önemli ölçüde artırılmıştı.

Yeni yılda ocak ve şubat aylarında faiz artırımına gitmeyen Ağbal yönetimindeki Merkez Bankası geçtiğimiz perşembe günü faiz oranlarını 200 baz puanlık artışla yüzde 19’a çıkarmış; bu karar hükümete yakın Sabah ve Yeni Şafak gazeteleri tarafından eleştirilmişti. Yeni Şafak, Ağbal’ın fotoğrafıyla birlikte “Bu operasyonu kim adına çektiniz” manşetini atmıştı. 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, yaklaşık 4.5 ay önce atadığı Naci Ağbal’ı Merkez Bankası Başkanlığı görevinden alırken, yerine eski milletvekili Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu’nu atadı. Böylece, Cumhuriyet tarihinde ilk kez, Merkez Bankası’na 20 ay içinde dördüncü başkan atanmış oldu.

Ağbal, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görevden aldığı üçüncü Merkez Bankası Başkanı oldu. Naci Ağbal’dan önce Merkez Bankası Başkanı olan Murat Uysal ve Murat Çetinkaya da Erdoğan tarafından görevden alınmıştı.

Sabaha karşı ‘teşekkür’ tweeti

Naci Ağbal görevden alınmasının Resmi Gazete’de yayınlanmasının ardından karara ilişkin gece 04,20’de bir teşekkür tweeti attı. Ağbal, “Sayın Cumhurbaşkanımıza Merkez Bankası Başkanlığı dahil bugüne kadar uygun görerek atadığı tüm görevlerden dolayı teşekkür ederim. Bugün itibariyle görevden alınmam nedeniyle de şükranlarımı arz ediyorum. Rabbim hepimizin hakkında hayırlısını nasip eylesin” dedi.

Şahap Kavcıoğlu kimdir? 

Erdoğan tarafından gece yarısı Resmi Gazete’de yayımlanan kararnameyle Naci Ağbal’ın yerine getirilen Merkez Bankası’nın yeni başkanı Şahap Kavcıoğlu, 26. dönemde AKP Bayburt Milletvekilliği görevini yürüttü. Kavcıoğlu, Yeni Şafak gazetesinde ekonomi yazıları yazıyor.

Merkez Bankası’nın yeni başkanı Şahap Kavcıoğlu, 9 Şubat 2021 tarihli “Enflasyon, faiz ve döviz kuru” başlıklı yazısında, Erdoğan gibi Merkez Bankası’nın yüksek faiz politikasında ısrar etmemesi gerektiğini ve faiz artışlarının dolaylı olarak enflasyonun artmasına yol açacağını savunmuştu.

Kavcıoğlu’nun LinkedIn’deki özgeçmişi şöyle: 

– Halen
Yeni Şafak: – Halen
VakıfBank (Yönetim Kurulu Başkanvekili):  – 
26. Dönem Bayburt Milletvekili:  – 2 yıl
Halkbank (Genel Müdür Yardımcısı): 12 yıl
Bölge Koordinatörü: 2003-2005

Kadıköy’de yağmur altında iklim grevi: Sermayeye karşı doğanın öz savunmasıyız

İstanbul‘daki iklim aktivistleri dünyanın dört bir yanında iklim için okul grevlerine çıkan öğrencilerin çağrısıyla düzenlenen 19 Mart Küresel İklim Grevi‘ne Kadıköy‘den ses verdi.

‘Boş vaatler istemiyoruz’ sloganıyla düzenlenen iklim grevinde genç aktivistler “İklimi değil sistemi değiştir”, “Sermayeye karşı doğanın öz savunmasıyız”, “Sıfır karbon sıfır kayyum” yazılı pankartlar taşıdı.

‘İklim adaleti sosyal adalettir’

Basın açıklamasını Ekoloji Birliği Gençlik Meclisi adına Melisa Akkuş okudu. Açıklamada “Gün geçtikçe derinleşen iklim krizi ile birlikte yeni normalimiz haline gelen  aşırı hava olayları, ​afetler sadece çevreyi değil​, ekonomiyi, sosyal yaşamı, kültürü  ve siyaseti de etkiliyor. ​Bu da bize gösteriyor ki iklim krizi sadece bir çevre  meselesi değildir” ifadeleri kullanıldı.

Fotoğraf: Ece Baykal Fide

​İklim kriziyle birlikte hali hazırda sistemde var olan  eşitsizlikler ve adaletsizliklerin de derinleştiğini belirten Akkuş, “İklim adaletsizliği ile birlikte ortaya  sosyal adaletsizlik de çıkıyor. ​Bu yüzden de bizler tüm bu eşitsizlikler için  kadınların, çocukların, LGBTİ+ bireylerin, doğanın ve canlıların yaşam hakları için  hak savunuculuğu yapıyor, her zaman iklim adaleti sosyal adalettir diyoruz” dedi.

Açıklamada Kazdağları’ndaki maden arama çalışmalarına, Türkiye’de imara açılmak istenen alanlara, kömürlü termik santrallere, inşaatı devam eden nükleer santrale ve Kanal İstanbul projesine de değinildi.

Fotoğraf: Ece Baykal Fide

‘Göz yummamız beklenemez’

Bu talan projelerinin daha pek çok örneği olduğunu belirten Akkuş, “Peki bizlere, toprağımıza, hayvanımıza faydası olmak yerine zararı olan bu projelere ne sebeple​ izin veriliyor? Bizlerden hangi sebeplerle bu talanlara ve doğa katliamlarına karşı susmamız ve göz yummamız bekleniyor?” diye sordu.

Akkuş açıklamanın sonunda “Tüm bu olanlar için bizler hükümetler ve karar alıcılardan boş vaatler istemiyoruz. Doğa talanları bitene kadar bu projelere karşı sesimizi duyurmak için mücadele etmeye devam edeceğiz” ifadeleri kullanıldı.

Fotoğraf: Ece Baykal Fide

Melisa Akkuş’un ardından Polen Ekoloji ve Yeşiller ve Sol Partisi‘nden gençler de basın açıklamalarını okudu.

Eylemde İstanbul Üniversitesi Dayanışması da yer aldı. Hesaplarından yapılan paylaşımda “Kadıköy’de yapılan 7’nci Küresel İklim Grevi’ne katıldık. Doğayı da, üniversiteleri de ranta açmanıza izin vermeyeceğiz” ifadeleri kullanıldı.

 

Mersin parkından vazgeçmiyor: Bir yanda temel atma töreni bir yanda eylem

Haber: Abidin Yağmur

Yabancı ve Türk ortaklı Uluslararası Mersin Liman İşletmecisi (MIP) tarafından hazırlanan liman genişleme projesinin temeli, Atatürk Parkı’nın liman sahasına dahil edilmesi endişelerinin gölgesinde atıldı.

Liman sahasındaki temel atma töreni öncesinde Atatürk Parkı’nda protesto gösterisi düzenlendi. Gösteriye CHP Mersin milletvekilleri Ali Mahir Başarır, Alpay Antmen ve Cengiz Gökçel’in yanı sıra meslek odaları, sendikalar, baro ve sivil toplum örgütleri de destek verdi.

Mersinliler: Yanlıştan dönün

Eylemde yapılan konuşmalarda Atatürk Parkı’nın Mersin’in sosyal ve kültürel hayatındaki önemine vurgu yapıldı ve parkın liman genişlemesine kurban edilmesi yanlışından geri dönülmesi çağrısında bulundu.

Limanın genişletilmesi projesinin temel atma törenine katılan Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu’na tepki gösteren CHP’li Başarır şunları söyledi: “Şunu herkes bilsin ki dağ, ova, deniz, yayla, tarih ve Mersin bizimdir. Mersin’e nükleer santralleri, taş ocaklarını, balık çiftliklerini layık görenler bugün denizimizi dolduruyor. Buna izin vermeyiz. Ben bakana buradan soruyorum, Kime sordun? Büyükşehir’e sordun mu? STK’lara sordun mu? ÇED raporu alındı mı? Mersin halkına soruldu mu? Hayır!”

Atatürk Parkı’nı peşkeş çektirmeyeceğiz’

Cengiz Gökçel de “Parkımızı kimseye peşkeş çektirmeyiz. Burada biz denizimizin kirletilmesine rıza gösteremeyiz” dedi. Alpay Antmen de  “Mersin’e ihanet içerisinde olan MIP ve MIP’ in avukatlığını yapan Cumhur ittifakı Atatürk Parkı’nı yok etmek istiyor. Bu Mersin’e ihanettir” şeklinde konuştu.

Mersin Tabip Odası Başkanı Mehmet Antmen ise liman projesinin doğrudan sağlık meselesi olduğuna işaret etti: “Atatürk Parkı’nı işgal edecek bir liman, halkın sağlığını, halkın doğayla, çevreyle olan ilişkisini kesecek. Bu anlamda çok ciddi bir halk sağlığı sorunu yaratacaktır. Mersin Tabip Odası olarak her zaman bunun karşısındayız” dedi.

Liman genişletme çalışması yüzünden Atatürk Parkı’nın halk tarafından kullanımının engelleneceğine dikkat çeken Mersin Çevre Platformu Sözcüsü Sabahat Aslan firmanın projeyi parkın dışında doğuya doğru genişletebileceğine ya da yeni bir liman yapabileceğine vurgu yaptı; ” MIP’nin bu seçenekleri var iken daha çok rant uğruna Atatürk Parkını yok etmesi kabul edilemez” ifadelerini kullandı.

Bakan, ‘Park zarar görmeyecek’ diyor

Liman genişleme projesinin temelini atan Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu ise proje sayesinde Mersin Limanı’nın kapasitesinin 2,5 milyon TEU’dan 6 milyon TEU’ya çıkacağını ifade etti.

Bakan Karaismailoğlu, Mersin kamuoyunun Atatürk Parkı ile ilgili endişe duymasına gerek olmadığını belirterek, “Atatürk Parkı liman genişleme sahasının dışındadır. Vatandaşlarımız ve çocukları bugün de gelecekte de Atatürk Parkı’ndan faydalanacaktır” dedi.

Ancak Mersin halkı ve çevre aktivistleri Bakan’la aynı fikirde değil.  Atatürk Parkı’nı limana vermemekte kararlı olan Mersinliler, yaptıkları protesto eyleminde de, “sağlıklı bir çevre olmazsa, sağlıklı olmaktan bahsedilemez” diyerek mücadelelerine devam edeceklerini kaydetti.

 

Gezi Parkı İBB’den alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredildi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) mülkiyetindeki Taksim Gezi Parkı, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredildi.

Medyascope’tan Fırat Fıstık’ın haberine göre geçtiğimiz hafta alınan karar, Vakıflar Kanunu’ndaki 30’uncu maddeye dayandırıldı.

Vakıflar Kanunu 30’uncu maddede “Vakıf yoluyla meydana gelip de her ne suretle olursa olsun Hazine, belediye, özel idarelerin veya köy tüzel kişiliğinin mülkiyetine geçmiş vakıf kültür varlıkları mazbut vakfına devrolunur” ifadesi yer alıyor.

‘Osmanlı dönemine ait tapu kayıtları var’

Herhangi bir taşınmaz üzerinde vakıflara ait bir mal varsa, Vakıflar Genel Müdürlüğü, buna dayanarak geri tescil talep edebiliyor. Bu hak, belediyeye, özel idareye veya Hazine’ye geçmiş tüm taşınmazlar için geçerli.

Fırat Fıstık haberinde “Edindiğimiz bilgilere göre Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün elinde, Gezi Parkı için Osmanlı dönemine ait tapu kayıtlarına dayanan belgeler var” ifadelerini kullandı.

İBB: Doğru olduğunu söyleyebiliriz

İYİ Parti İBB Meclis Üyesi Ali Kıdık sosyal medyada yaptığı paylaşımında “Taksim’e de el konuldu. Taksim Gezi Parkı mülkiyeti İBB’den alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne verildi. Tarihi Saraçhane İBB binasına sıra ne zaman gelecek açıkçası merak ediyorum” ifadelerini kullandı

Halk Tv’ye konuşan İBB yetkilileri ise ”Bize ulaşan bir belge yok. Ama doğru olduğunu söyleyebiliriz” ifadelerini kullandı.

Kadıköy’deki Boğaziçi eylemine katılan yedi kişinin 11 yıla kadar hapis cezası istendi

Melih Bulu‘nun Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanmasının ardından başlayan protestolara destek amaçlı 2 Şubat günü İstanbul Kadıköy’de yapılan eyleme katılan yedi kişi hakkında iddianame hazırlandı.

Dördü tutuklu olmak üzere yedi kişi hakkında hazırlanan iddianamede, çeşitli suçlardan 6 ay ile 11 yıl arasında hapis cezaları istendi.

‘Dağılın’ ihtarlarına uyulmadı

Anadolu Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede, Beşiktaş, Sarıyer ve Kadıköy ilçelerinde eylemlerin yasaklanmasına rağmen ‘sosyal medya üzerinden sosyalist ve marjinal gruplar tarafından yapılan çağrılar sonucunda’ eylemin yapıldığı belirtildi.

İddianamede eylemler esnasında polislere ve polis araçlarına taşlı, tekmeli saldırılar düzenleyen ve izinsiz gösteri yapan kişilerin tespit edilmesine yönelik olay yeri ve çevresinde çekilen görüntülerin incelendiği, bu incelemenin ardından şüphelilerin isimlerinin belirlendiği kaydedildi.

Söz konusu iddianamede, bazı sanıkların emniyet güçlerinin “Dağılın” ihtarlarına uymadığı, bazılarının da çöp konteynerlerini tekmeleyerek, yere düşürerek barikat oluşturup polis ekiplerinin araçlarının geçmesini engellediği ileri sürüldü.

Bazı şüphelilerin emniyet güçlerinin görevlerini yapmalarına cebir uygulamak suretiyle engel olduğu, tekme ve taş atarak emniyet araçlarına zarar verdiği iddia edildi.

İki polis aracında 46 bin 185 TL’lik zarar

Eylem sırasında iki polis aracında toplam 46 bin 185 TL’lik zarar, başka iki polis aracında da çatlak, kırık ve ezilmelerin oluştuğu belirtildi.

Yedi kişi hakkında “Toplantı ve yürüyüşlere silah ve benzeri aletler taşıyarak veya kendilerini tanınmayacak hale getirerek katılma”, “kamu malına zarar verme”, “görevi yaptırmamak için direnme” ve “kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama” gibi suçlamalarla 6 ay ile 11 yıl arasında hapis cezaları istendi.

İddianame değerlendirilmek üzere Anadolu 35. Asliye Ceza Mahkemesi‘ne gönderilirken, iddianamenin kabul edilmesi halinde sanıkların yargılanma süreci başlayacak.

Dünyada koronavirüs: Paris yarından itibaren bir ay süreyle tam kapanmaya gidiyor

Fransa‘da Covid-19 vaka sayılarındaki artış nedeniyle başkent Paris ile birlikte toplam 16 bölgede 20 Mart’tan itibaren 4 hafta boyunca tam sokağa çıkma yasağı uygulanma kararı alındı.

Karantina kararının Covid-19 dolayısıyla yoğun bakım ünitelerindeki hasta sayısının artması nedeniyle alındığını söyleyen Fransa Başbakanı Jean Castex Fransa’nın “üçüncü dalganın pençesinde” olduğunu belirtti.

‘Okul ve büyük mağazalar açık kalacak’

DHA’nın aktardığına göre Castex, tam sokağa çıkma yasağının 30 gün süreceğini kitapçılar da dahil olmak üzere okul ve büyük mağazaların açık kalacağını söyledi.

Açıklamasında karantina bölgesinde sokağa çıkışların yerleşim yerlerinin 10 kilometrekarelik çevresiyle sınırlandırıldığını belirtti.

Fotoğraf: DHA

24 saatte 357 kişi yaşamını yitirdi

Ülkede, son 24 saatte 357 kişinin Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti. Salgın kaynaklı toplam can kaybının 91 bin 527’a yükseldi. Fransa genelinde 4 bin 219’i yoğun bakımda olmak üzere toplam 25 bin 314 kişi hastanelerde tedavisi sürüyor.

Öte yandan, Pfizer/BioNTech, Moderna ve AstraZeneca aşılarının uygulandığı Fransa’da 5 milyon 585 bin 237 kişi Kovid-19’a karşı aşılanrıken, iki doz aşı uygulanan kişi sayısının 2 milyon 349 bin 27 olduğu bildirildi.