Ana Sayfa Blog Sayfa 1597

Hukukçular: Sözleşme yürürlükte, Erdoğan yetkisini aştı

Cumhurbaşkanı kararnamesiyle Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesine hukukçulardan yanıt var. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Adem Sözüer, Anayasa’nın 90’ıncı maddesine işaret ederken, hukukçu Kerem Altıparmak, Sözleşme’nin feshi yetkisinin Meclis’te olduğunu söyledi. İstanbul ve Ankara baroları da “Erdoğan, yetkisini aştı” dedi. 

Prof. Dr. Adem Sözüer, Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararına ilişkin olarak Anayasa’nın 90. maddesine hatırlattı. 

Anayasa’daki, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası Andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz” satırlarını paylaşan Prof. Sözüer, “İstanbul Sözleşmesi yürütme tasarrufuyla feshedilemez. Yetki gaspıyla TBMM devre dışı bırakılamaz” dedi: 

Karar yoklukla malul

Avukat Kerem Altıparmak da İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasına ilişkin kararla ilgili “Bu gece feshedilen sadece  #İstanbulSözleşmesi değil TBMM’nin iradesi ve yasama yetkisi. Bunu en son 12 Eylül 1980’de Kenan Evren yapmıştı” dedi. “Cumhurbaşkanı’nın Meclis yerine geçip yasama işlemi yapması durumunda ‘fonksiyon gaspı’ vardır” diyen Altıparmak “Bu işlemin yaptırımı ‘yok hükmünde olması’dır. #İstanbulSözleşmesi’ni kaldıran CB kararı ancak yasayla yapılabilecek bir işlem olduğu için yoklukla malüldür. Sözleşme de yürürlüktedir” ifadesini kullandı. 

Altıparmak, Cumhurbaşkanı kararnamesinin karşılığı olmadığını da şu ifadelerle açıkladı: 

“Ama o konuda Cumhurbaşkanı Kararnamesi var” açıklamasının ne kadar boş olduğunu bir örnekle açıklayalım. Diyelim ki CB kararname çıkardı ve CB kararıyla Anayasanın değiştirilebileceğini söyledi. Bu kararname AYM’ye gittiğinde de AYM karar vermeden bir CB kararıyla AYM kapatıldı.

Ne olacak bu durumda? İstanbul Sözleşmesini kaldırma işleminde olduğu gibi önce yetki veren bir CB kararnamesi ve bunu uygulayan CB kararı var. Bu şekilde AYM kapatılabilir mi? Kapatılamaz çünkü CB kendine AY’ya aykırı yetki veremez. Bu nedenle İstanbul Sözleşmesinden de çıkamaz.

Barolardan tepki

Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi ile İstanbul Barosu da, İstanbul Sözleşmesi’nden Cumhurbaşkanı kararıyla çekilmesine yaptıkları yazılı açıklamalarla tepki gösterdi.

Sözleşmeden çekilme kararının hukuken kabul edilemeyeceği belirtilen Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin açıklamasında Cumhurbaşkanı kararıyla sözleşmenin fesih edilmesinin anayasaya aykırı olduğu belirtilerek, usülüne uygun yürürlüğe giren bir uluslararası anlaşmanın öncelikle bir kanun olduğu vurgulandı, bir kanunun yürürlüğüne ilişkin idari işlemle karar verilemeyeceği kaydedildi. 

Açıklamada İstanbul Sözleşmesi’nin de Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca yürürlüğe girmiş bir uluslararası anlaşma olmasından hareketle, bunun  onaylanması, değiştirilmesi ve en önemlisi feshedilmesinin TBMM’nin yetkisinde olduğu belirtildi. 

Cumhurbaşkanı yetkilerini aştığı vurgulanan Ankara Barosu açıklamasında,  temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle siyasi haklar ve ödevlere ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarılamayacağının hüküm altına alındığı hatırlatıldı; “Unutulmamalıdır ki, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadın, erkek, çocuk ve LGBTİ+ bireylerin tamamına zarar veren ve temel hak ve hürriyetlerini hiçe sayan bir sorundur. Bu yönüyle sözleşme, toplumun tamamının temel insan haklarını korumayı hedeflemektedir. Bu Sözleşmeden bir idari işlem niteliğindeki Cumhurbaşkanlığı kararı ile çıkılmasının yasama yetkisinin devri ve fonksiyon gaspı anlamına geleceği ve mevcut Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi açısından da bunun mümkün olmadığı ortadadır” denildi. 

‘Sözleşme yürürlükte’

“İstanbul Sözleşmesi, Cumhurbaşkanı Kararı ile Neden Feshedilemez?” başlıklı bir açıklama yapan İstanbul Barosu ise ayrıca, 15.07 2018 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan “Milletlerarası Andlaşmaların Onaylanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde” Cumhurbaşkanına Uluslararası Sözleşmeleri “feshetme yetkisi” verilmediğine dikkat çekti.

Baro şu ifadeleri kullandı: ” 20 Mart 2021 tarih ve 31429 sayılı Resmi Gazetede görüldüğü üzere, “İstanbul Sözleşmesinin Feshedilmesi Hakkında Karara” Yasama Bölümünde değil; YÜRÜTME VE İDARE Bölümünde yer verilmesi yok hükmünde olduğunun ilanı niteliğindedir. İstanbul Sözleşmesi’nin “Sözleşme’nin feshi” başlıklı 80. maddesine göre Sözleşme’nin feshedilebilmesi için Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirimde bulunulması gerekmektedir. Sözleşme’nin feshi, bildirimin Genel Sekretere ulaşmasından itibaren üç aylık sürenin bitimini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecektir. Dolayısıyla 24 Kasım 2011 tarihinde TBMM tarafından onaylanan İstanbul Sözleşmesi yürürlüktedir.”

TÜSİAD: Sözleşme’nin feshi çarpık zihniyeti besler

Türk Sanayicileri İş İnsanları Derneği (TÜSİAD), İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını bir açıklama yayımlayarak eleştirdi. Açıklamada, “Çağrımız; kadına yönelik şiddeti sonlandırma yolunda atılmış hiçbir adımdan taviz verilmemesidir” denildi.

TÜSİAD’ın açıklaması şöyle:

Telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurur

 İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi kadına yönelik her türlü şiddeti besleyen çarpık zihniyeti cesaretlendirir. Türkiye’nin, tam adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan İstanbul Sözleşmesi’ni feshetmesi, kadına yönelik her türlü şiddeti besleyen çarpık zihniyeti cesaretlendirir. Devletin şiddete karşı sürdürdüğü mücadelesini ise kolaylaştırmadığı gibi telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurur. Kadına yönelik her erkek şiddeti vakası, İstanbul Sözleşmesi’nin eksikliğini vicdanlara hatırlatacaktır. 6284 sayılı kanun ve İstanbul Sözleşmesi, şiddetle mücadelenin en
önemli dayanaklarıdır.

Siyasete konu edilmemeli 

Geçtiğimiz yıl İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin çekilmesi tartışmaları gündeme geldiğinde, toplumun pek çok farklı kesimi Sözleşme’ye sahip çıkmış, siyaset alanında da ortak vicdan harekete geçmişti. Zira; hangi görüşe bağlı olursa olsun, tüm siyasi partilerin ve toplum kesimlerinin şiddete karşı birleşmesi insani bir sorumluluktur. İstanbul Sözleşmesi, yapılan karalama ve çarpıtmaların aksine, kadına yönelik her türlü şiddetle mücadele için, kim olursa olsun şiddet mağdurunu korumak için vardır. İnsan haklarını koruyan İstanbul Sözleşmesi, siyaset alanının mücadelelerine konu edilmemelidir.

Uluslararası taahhüt vurgusu

Unutulmamalıdır ki; kadına yönelik şiddet bir insan hakları ihlalidir. İstanbul Sözleşmesi aynı zamanda dayanağını insan haklarından alan uluslararası bir taahhüttür. Üzülerek görmekteyiz ki bugün alınan karar, uluslararası kamuoyu nezdinde de ülkemizin insan hakları açısından itibarını zedelemektedir. Çağrımız; kadına yönelik şiddeti sonlandırma yolunda atılmış hiçbir adımdan taviz verilmemesidir. İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi kararının geniş kamuoyu vicdanına kulak verilerek yeniden değerlendirilmesi, şiddetle mücadelede sıfır tolerans anlayışının en büyük göstergesi olacaktır.”

 

AB’den İstanbul Sözleşmesi tepkileri yağıyor: Mevcut hükümetin gerçek yüzü

Türkiye‘nin İstanbul Sözleşmesi’nden Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile çekilmesi, hâlâ tam üyelik adayı olduğu Avrupa Birliği‘ndeki birçok yetkilinin tepkisi çekti. 

Birliği yasama organı olan Avrupa Parlamentosu‘nun Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor, Twitter’dan yaptığı paylaşımda kararın Türkiye’de “hükûmetin gerçek yüzünü gösterdiği” değerlendirmesinde bulundu.

“Türkiye’nin cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiği haberini alarak uyanınca perişan oldum. Bu mevcut Türkiye hükûmetinin gerçek yüzü: Hukukun üstünlüğünü umursamamak, insan hakları konusunda tamamıyla yanlış yönde gitmek. Umarım (AB Komisyonu Başkanı) von der Leyen ve Avrupa Komisyonu Başkanı (Charles Michel) başka bir yergiden önce bunu görür.

‘Kahredici bir adım’

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Marija Pejcinovic Buric, Cumhurbaşkanı Kararnamesi’nin Türkiye’de, Avrupa ve ötesinde, kadınların korunmasını tehlikeye attığını belirtti. Buric, konuyla ilgili yaptığı yazılı açıklamada şunları söyledi:

“Türkiye’nin kadına yönelik şiddete karşı İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiğini duyurması kahredici bir haberdir. İstanbul Sözleşmesi, 34 Avrupa ülkesini kapsar ve kadınları her gün karşılaştıkları şiddetten koruma konusunda altın değerinde uluslararası bir çaba olarak kabul edilir. Bu adım, Türkiye, Avrupa ve ötesinde kadınların korunmasını tehlikeye atan büyük bir geri adımdır” ifadesini kullandı.

‘Türkiye, AB’den maraton koşar gibi uzaklaştı’

AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu (KPK) Eş Başkanı, AP üyesi, Yeşiller grubundan Sergey Lagodinsky de Ankara’nın gelecek hafta yapılacak Avrupa Birliği Konseyi zirvesinden önce İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini “provokasyon” olarak nitelendirdi.

Twitter üzerinden bir paylaşımında bulunan Lagodinsky, “Son 24 saatte Türkiye hükûmeti AB ile olan son ortak duruşlarından maraton koşar gibi uzaklaştı” yazdı.

Lagodinsky, “İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılmak bunun doruk noktasıdır ve gelecek hafta yapılacak AB Konseyi zirvesinden önce bir provokasyondur. İyi değil” dedi. 

Dünya basını: Muhafazakarların son zaferi

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı dünya basınında da geniş yer buldou. 

Finansial Times, çekilme haberini “Hak grupları, yüksek oranlarda aile içi istismar ve kadın cinayetine maruz kalan bir ülkede onları daha büyük riske atacağını söylüyor” diyerek verdi.

Geçen yıl Türkiye’de en az 200 kadının cinsiyetleri nedeniyle öldürdüğünü hatırlatan gazete, “Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, Türkiye’deki kadınların neredeyse yüzde 40’ı partnerlerinin elinde şiddete maruz kalıyor, bu oran Avrupa’da yüzde 25” dedi. 

Al Jazeera, “Erdoğan’ın iktidar partisindeki muhafazakarların son zaferinde Türkiye, kadına yönelik şiddeti önleme ve bunlarla mücadele amaçlı dünyanın ilk bağlayıcı anlaşmasından çekildi” ifadelerini kullandı. 

ABD merkezli ABC, “Türkiye, 10 yıl önce ilk imzaladığı ve en büyük şehrinin adını taşıyan, kadınları şiddetten koruyan bir Avrupa anlaşmasından çekildi” ifadelerini kullanırken, kadınların eylem çağrılarına yer verdi.  

Reuters haber ajansı ise kararın Erdoğan’ın hak ve özgürlükleri iyileştireceğini ve AB standartlarının karşılanmasına yardımcı olacağını söylediği yargı reformlarını açıklamasından hemen sonra geldiğine işaret etti. 

CHP’li kadın yöneticiler: Sözleşme’den çekilme kararını tanımayacağız

AKP’ye: Bu sözleşmenin neyinden rahatsız oldunuz? 

İstanbul Sözleşmesi’nin kadını her türlü şiddetten koruyan bir sözleşme olduğuna dikkat çeken Böke, “Şimdi AKP hükümetine soruyoruz: Bu sözleşmenin neyinden rahatsız oldunuz? Kadını yok sayan düzenden doğan kadına yönelik şiddetin ateşini harlamak, şahsım hükümetinin haddi değildir. Kadına karşı vahşet ve aile içi şiddet vakalarında yaşanacak artışın vebali, İstanbul Sözleşmesi’ni feshedenlerin boynundadır” diye konuştu. 

Geceyarısı TBMM’ye darbe yapılarak kadınların uzun mücadeleler sonunda elde ettiği kazanımların heba edildiğini ve evrensel değerlerden uzaklaşıldğını kaydeden CHP Kadın Kolları Başkanı Aylin Nazlıaka ise şunları söyledi:

“Meclis’te oy birliğiyle kabul edilmiş olan İstanbul Sözleşmesi, milletin iradesi yok sayılarak feshedilemez. İnsan hakları, temel hak ve özgürlükler alanındaki sözleşmeler TBMM kararıyla; yani kanunla alınır. Bu karar açıkça Anayasamızı da yok saymaktır. Kadın cinayetleri politiktir. Biz, Erdoğan’ın TBMM’yi ve hukuku yok sayarak aldığı İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını tanımıyoruz, tanımayacağız…. Bundan sonra bulunduğumuz her alan; sokaklar, mahallelere, meydanlar dahil bizim için mücadele alanıdır. Hep birlikte bu zulme dur diyeceğiz. Türkiye’ye aydınlık günleri bizler getireceğiz.”

Yeşiller Partisi’nden İstanbul Sözleşmesi kararına tepki: Kararnameyi geri çekin

Yeşiller Partisi Resmi Gazete‘de dün gece yarısı yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Türkiye‘nin, İstanbul Sözleşmesi‘nden ayrılmasına ilişkin bir açıklama yayınladı.

Yeşiller Partisi Eş Başkanı Emine Özkan ve Koray Doğan Urbarlı tarafından yapılan açıklamada “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır, kararnameyi geri çekin!” çağrısında bulunuldu.

‘Kadın hareketinin en önemli kazanımlarından’

Emine Özkan yaptığı açıklamada “İstanbul Sözleşmesi’nin tek taraflı olarak feshedildiğini büyük bir üzüntü ve öfkeyle öğrendik. Bu sözleşmenin kadınların, LGBTİ+’lerin ve çocukların yaşam haklarını güvence altına alan bir sözleşme olduğunu biliyoruz. Kadın hareketinin Türkiye ve dünyadaki en önemli kazanımlarından biridir İstanbul Sözleşmesi” ifadelerini kullandı.

“Yeşiller Partisi olarak kadına yönelik şiddetle mücadelede altın standart olarak kabul edilen İstanbul Sözleşmesi’nin etkin olarak uygulanmasını kendimize görev kabul ediyoruz” diyen Koray Doğan Urbarlı ise şu açıklamada bulundu:

Yaşamdan yana olmayan kararları kabul etmiyoruz. İstanbul Sözleşmesi’ni fesh etmek kadınlara yönelik saldırıların tümünü kabul etmek demektir. Cumhurbaşkanlığı kararnameyi iptal etmeli, attığı bu yanlış adımdan geri dönemelidir.”

Sürü kudurmuşluğuna karşı ÖZGÜRLÜK -1

Efsanevi rock müzik grubu Pink Floyd’un yine kendi gibi efsanevi nitelik taşıyan ve Alan Parker tarafından sinemaya da uyarlanan “The Wall” albümünün bir yerlerinde şu sözler geçer:

Goodbye cruel world (Elveda zalim dünya)
I’m leaving you today (Terk ediyorum seni bugün)
Goodbye, goodbye, goodbye (Elveda elveda elveda)
Goodbye all you people (Elveda tüm insanlar)
There is nothing you can say (Bir şey yok söyleyebileceğiniz)
To make me change my mind (Fikrimi değiştirmem için)
Goodbye (Elveda)

Pink Floyd’u ve müziğini bilenler hem zalim dünyanın nasıl bir şey olduğuna ve hem de onu terk etme arzusuna aşinadırlar. Sıcak ve soğuk tüm savaşlar, kirlenmiş siyasal güçler, demokrasimsi kandırmacalar, sömürü, giderek yok olan doğa ve daha neler neler… Hayalimizdeki dünyadan uzaklaştığımızı hissettikçe gerçek dünyadan uzaklaşma isteği daha ağır basmaya, bir kurtuluş gibi görünmeye başlar. Ancak bunu yapmamak için pek çok neden bulur sereriz ortalığa. En başta sevdiklerimiz gelir.

Montaigne okumuş biri dünyayı terk edebilir mi? 

Peki ya en çok sevdiğiniz kişi de sizinle bunu yapmaya hazırsa? Örneğin eşiniz. Hayat arkadaşınız ölümde de yanınızda olmayı tercih eder mi? Stefan Zweig’ın karısı Lotte bu tercihi tereddütsüz yapanlardan. Hitler Almanyası’nın yarattığı korku dünyasından kaçmak için okyanus ötesine bile gitmişlerdi oysa. Ne var ki dünyanın geleceğine ilişkin derin umutsuzluk, onların beraberce zalim dünyayı terk etme kararlarını pekiştirdi ve 1942 yılında Rio’da kararlarını uyguladılar.

Stefan Zweig ve eşi Lotte.

Zweig yaşama tutunmaya çalışmamış mıydı dersiniz? Mutlaka çalışmış olmalı. Zengin bir ailenin çocuğu olmanın tüm avantajlarından yararlanarak dünyayı dolaşmış ve hiçbir ekonomik sıkıntı yaşamdan, harika bir villada kendini yıllarca yalnızca işine verme şansı bulmuş bir kişinin yaşama arzusunu canlandırmaya çalışmadığını düşünmek pek de olanaklı değil. Bu arzunun en büyük kanıtlarından biri, bence, 1941 yılında Montaigne üzerine çalışmaya başlamış olması. Böyle düşünüyorum, çünkü Montaigne okuyan birinin daha öncekinden şu ya da bu biçimde farklılaştığına inanırım. 20’nci  ya da 21’inci yüzyılda “bak işte, tam da aklımdan geçtiği gibi” dediğiniz şeylerin sizden 400 yıl önce düşünülmüş, harmanlanmış ve dile getirilmiş olması karşısında hem bu büyük insana olan hayranlığınız artar hem de ortak bir insanlık ülküsünün bütünüyle hayal olmadığına olan inancınız. Bu düşüncemi daha açık ifade edebilmek için iki ünlü şahsiyetin Montaigne hakkındaki sözlerine sığınmak daha kolay olacak sanırım. Önce Nietzsche’den başlayalım; şöyle demiş Montaigne için: “ Bir zamanlar böyle bir insanın yaşamış olması, bugün şu yeryüzünde yaşamanın hazzını gerçekten artırıyor.” Ardından Béragner’e kulak verelim: “Montaigne amma da düşünce çalmış benden.”

Zweig’in Montaigne’i

Montaigne bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de Denemeler’i ile tanınmıştır. Zaten başka bir şey yazdığı da pek söylenemez. Denemeler’i ilk kez Türkçeye kazandıran Sabahattin Eyüboğlu ilk çevirisinin önsözünde şöyle demektedir: “Onunla okuyucu arasına girecek olan herkes boş sözler söyleme tehlikesine düşer.” Biraz da bu kaygıdan olacak, Montaigne hakkında başkalarının sözlerini aktarmak daha akılcı bir yol olarak görünüyor.

Montaigne ile Zweig’ı buluşturan şey neydi? Bana göre Zweig’ın yaşama tutunma arzusu. Oysa Ahmet Cemal Zweig’ın Montaigne ile ilgili çalışmasını değerlendirirken bakın ne diyor: “Bu deneme ile karşımıza, yüzlerce yıl önce, Rönesans’ın ve hümanizmin gerçek bir mirasçısı kimliğiyle insana dair her şeyi sorgulamaya insandan yola çıkarak başlayan bir düşünür ile ondan yüzyıllarca sonra insanlığın büyük çöküşünü yine insandan yola çıkarak sorgulamak peşindeki bir başka büyük düşünürün karşılaşmaları çıkmaktadır.”

Montaigne Rönesans hümanizminin yarattığı dünya ülküsünün yavaş yavaş yok olmaya başladığı bir çağda yaşamıştır. Din savaşlarının bütün Avrupa’yı bir uçtan diğer uca kırıp geçirmesine şahit olmuştur o. Katoliklerle protestanlar acımasızca birbirlerini öldürürken bir yandan, barbarlık ve bağnazlık kol geziyordu Montaigne’in çağında. Gencecik bir çocukken o, Bordeaux’da tuz vergisine karşı çıkan halk ayaklanmasının vahşice bastırılmasına tanık olmuş, insanların sokaklarda parçalanmasına, kazıklara geçirilmesine, ölü bedenlerin leş kargaları tarafından paylaşılmasına şahit olmuştur. Yıkılıp yakılan köyler, baştan sona kılıçtan geçirilen askeri birlikler ve bütün bunlar yaşanırken dış dünyada, kendi kendine sürekli “nasıl özgür kalabilirim?” diye soran bir düşünürdür sözünü ettiğimiz. 

İki büyük dünya savaşını yaşama talihsizliğine sahip olan Zweig’a kulak verelim: “Montaigne’in özgür ve yanıltılması imkansız düşüncelerinin en yardımcı olabileceği kuşak ise, örneğin bizimkisi gibi, kaderin bir dünya kargaşasının ortasına fırlatıp attığı bir kuşaktır. Ancak savaşların, zorbalığın, tiranca ideolojilerin bireyin hayatını –ve yine bu hayat içinde olmak üzere- en değerli özü, bireysel özgürlüğü tehdit ettiği bir zaman dilimini kendi sarsılmış ruhunda yaşamak zorunda kalmış olan kişi, sürü kudurmuşluğunun egemenliğindeki böyle zamanlarda insanın iç dünyasının en derin noktasında yatan “ego”suna sadık kalabilmesinin ne büyük bir cesaret, dürüstlük ve kararlılık gerektirdiğini bilebilir. Yalnızca böyle bir insan, dünyada kitlesel bir yıkımın ortasında kendi manevi ve ahlaki bağımsızlığını lekesiz koruyabilmekten daha güç bir şey olmayacağını bilir. İnsan, ancak kendisi akıldan, insanlık onurundan yana kuşkuya düşüp çaresiz kalmışsa eğer, dünya çapında bir kaosun ortasında tek bir kişinin örnek biçimde dimdik ayakta kalabilmesini övgüyle karşılayabilir.

Büyük dedesinin aldığı şatonun yaşamdan izole kıldığı kulesinde; Goethe’nin tabiri ile “iç kale”sinde, Montaigne, kitaplarını yoldaş kılarak özgürlük arayışı yolculuğuna çıkar, ömrünün sonuna kadar bitiremeyeceği. Çünkü bilmektedir ki, dünyayı daha özgür yapabilecekler yalnızca kendi özgürlüğüne sahip çıkabilenlerdir. Özgürlük yolculuğunun yoldaşının kitaplar olması, onun bilgiye olan açlığının göstergesidir aslında. İç kalesinde, kitaplarının bulunduğu çalışma odasının duvarlarına elli dört özdeyiş yazdırmıştır Montaigne. Hepsi Latince. Yalnızca sonuncusu Fransızcadır: “Que sais-je?”, yani “ne biliyorum?”.

Daha fazla bilmek için hep daha fazla kitap ister. Şöyle der Montaigne kitapları hakkında: “İstediğim zaman onlarla mutluluğu tadabileceğimden, yalnızca varlıkları bile beni hoşnut kılmaya yetiyor. Ne savaş ne de barış zamanlarında yanıma kitap almadan yolculuğa çıktığım olmuştur. Fakat çoğu kez günler, aylar boyunca kapaklarını açmadığım da olur. Kendi kendime şu ya da bu kitabı nasılsa bir gün okurum, derim, yarın ya da istediğin herhangi bir zaman… Kanımca kitaplar, insanın hayat yolculuğunda yanına alabileceği en iyi besinlerdir.” Zweig Montaigne’i şöyle tanımlar: Montaigne üşengeç bir okurdur, okumanın amatörüdür, ama ondan daha iyi, daha akıllı bir okuru ne kendi zamanı ne de ondan sonraki zamanlar görmüştür.”

Montaigne için görkemli şatonun kulesi, yani iç kalesi dokunulmazdır. O, zaman zaman dışarı çıkabilir. Ancak dışardan hiçbir şey içeri giremez. Çünkü o kule ya da o kale onun özgürlüğünün, dokunulmazlığının sembolü değil aynı zamanda somut yansımasıdır.  1882 yılında çıkan bir yangında Montaigne’in yaşadığı şato bütünüyle yanar. Bir tek yer hariç, onun iç ku(a)lesi!

Dünya büyük bir karanlık çağdan geçiyor. Türkiye ise ne yazık ki çok daha karanlık. Fakat sanmayın ki bu ilk kez yaşanıyor ve sanmayın ki son olacak. Böyle karanlık dönemlerde sürü kudurmuşluğuna karşı iç özgürlüğümüzü, iç kalemizi korumak yapabileceğimiz diğer her şeyden çok ama çok daha önemli. Nasıl mı? Zamanı geldiğinde bu dizinin diğer yazılarından anlatmaya çalışacağım.

Dip trol avcılığının çevresel maliyeti

Dip trol ağları, sığ kıyı sularından 6.000 fit (2 km) derinliklere kadar deniz tabanında yaşayan karides ve balıkları yakalamak için kullanılır. Karidese ek olarak, küçük balıklar da dâhil olmak üzere birçok başka hayvanı da yakalayan bu ağlar, eğer etkili bazı özel mekanizmalar yapılmamışsa, uzun çekim sürelerinden dolayı birçoğunun (kaplumbağa vb.) ölmesine de neden olabilmektedir.

Dip trolü, deniz tabanında sürüklenen ve kapı olarak da nitelenen ağır ağırlıklı ağlardır. Taradığı alanı kamera ile gözlemleme şansınız olursa karşılaşacağınız manzara çoğunlukla sürülmüş bir tarla ve kalkan dumanlar olacaktır. 12 metre boyunda ve 60 metre genişliğinde olabilen ağı açık tutmak için birkaç yüz kg’dan fazla ağırlığa sahip metal “kapılar” kullanılır. Bazı bölgelerde, ağın önüne ilave ağırlıklar ve sert kauçuk tekerlekler eklenir. Ağırlıklı ağlar ve trol kapıları deniz tabanı boyunca sürüklendiğinde, deniz çayırları, mercan resifleri veya balıkların avcılardan saklandığı kaya bahçeleri de dâhil olmak üzere yollarındaki her şeyi tarumar edip süpürebilirler. Dip trolü, balıkları yakalamanın en yıkıcı yollarından biridir ve dünya çapında ıskartaya çıkartılan tüm balıkların ve diğer deniz canlılarının yarısına kadarından sorumludurlar. Hassas balık türleri, kaplumbağalar, deniz kuşları, deniz memelileri ve daha bir sürü canlı, dip trolleri tarafından yakalanır ve ıskartaya atılır. Iskartaya atılan bu canlıların çoğu da hayatta kalamaz.

‘Hedef dışı’ yaşamı da yok ediyor

Dip trolü ile yapılan avcılık, av aracının seçici olmaması nedeniyle genellikle aşırı avlanmaya neden olur ve trol torbası içine giren balıklar da çoğunlukla öldüğü için tesadüfen ağa giren. hedef dışı diye tabir edilen türler tekrar denize atılsa bile çok nadiren yaşamaya devam edebilirler.

Ayrıca dip trolü ile yapılan balıkçılığın yoğunluğunun artması küçük ölçekli balıkçılığa da ciddi anlamda tehdit oluşturmaktadır. Çünkü dip trolü ile avcılık yapan balıkçılarla aynı çabayı harcasalar bile küçük ölçekli balıkçılar daha az balık yakalayabilirler. Dip trolü balıkçılığı tüm bu sayılanların yanında illegal kayıt dışı avcılıkla da çoğunlukla birlikte anılmaktadır.

Sera gazı emisyonuna etkisi

Tüm bu saydıklarımız dip trolü ile yapılan balıkçılığın şimdiye kadar bilinen ve çokça dile getirilen olumsuzluklarıdır. Bunun yanında daha önce pek hesaba katılmayan ancak henüz yayınlanan bir çalışma ile detaylıca ortaya konulan başka bir etki daha mevcut. O da dip trol balıkçılığının sera gazı emisyonlarına olan katkısı! Bu çalışmaya göre deniz tabanını tarayarak dip trolü avcılığı yapan balıkçı tekneleri, havacılık endüstrisinin tamamı kadar karbondioksiti atmosfere salıyor.2019 yılında havacılık sektöründen kaynaklanan karbondioksit emisyonları 918 milyon ton olarak gerçekleşmiş. Birçok deniz biyoloğu, iklim uzmanları ve ekonomistlerin yazar olarak yer aldığı ve geçtiğimiz hafta Nature dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, dip trolü ağları kullanılarak yapılan avcılık nedeniyle atmosfere her yıl 1 gigaton karbon pompalıyor.

Çalışma, karbonun deniz tabanındaki çökeltiden suya dâhil olduğunu ve bunun da okyanus asitlenmesini artırabileceği gibi üretkenliği ve biyolojik çeşitliliği de olumsuz yönde etkileyebileceğini belirtiyor. Burada hatırlatmak gerekir ki deniz çökeltileri, dünyadaki en büyük karbon depolama havuzu olarak kabul edilmektedir. Ülkelere göre sıralama da yapan araştırıcılar dip trolü avcılığı nedeniyle en fazla karbon salımına sahip olan ilk 10 ülke Çin, Rusya, İtalya, İngiltere, Danimarka, Fransa, Hollanda, Norveç, Hırvatistan ve İspanya olarak tahmin ediliyor.

Yakıt sarfiyatı

Görüldüğü gibi trol avcılığı gibi yıkıcı özellikteki avcılık yöntemlerinin olumsuz etkileri sadece habitatı tahrip etmekle sınırlı değil. Bunun yanında deniz dibi karbon yataklarının da bozulmasıyla birlikte iklim krizine de katkı sağlamaktadır. Üstelik çalışmada pek üzerinde durulmasa da trol tekneleri sahip oldukları motor gücü ve yakıt harcama potansiyelleri nedeniyle de önemli bir karbon salım araçları olarak kabul edilebilir. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda havacılık sektörü kıyaslaması daha da anlamlı hale gelecektir. Çünkü trol avcılığı yapan balıkçı teknelerinin  çoğunluğu 300 HP ve daha üstü  kapasitede olup önemli bir yakıt sarfiyatıyla çalışmaktadırlar.

Biz bile oldukça kısa süreli araştırma amaçlı trol çekimlerinin olduğu çalışmalarda en büyük gider kalemini yakıt olarak belirliyoruz. Elbette yakıt sarfiyatı trol operasyonları sonucu gerçekleşen sedimentten karbon ayrılması meselesi ile kıyaslanamaz ancak bu durumu trol teknesi sayısı ile birlikte değerlendirdiğimizde ortaya hiç de azımsanmayacak bir değer çıkacaktır. Sonuç olarak insanın her türlü faaliyetinde olduğu gibi balıkçılık faaliyetinde de ciddi bir negatif etki söz konusu. Bu da demek oluyor ki karbon ayak izi hesaplamalarına artık tüketilen balığın avlanma yöntemini de eklemek gerekecek. Çünkü her türlü karbon ayak izi hesabının en olmazsa olmazı olan uçakla seyahat etme sayısı ile birlikte artık trolle avlanan balığın da etkisi dikkate alınmalıdır.

[Geleceği inşa eden mekanlar-5] Albatros Bilişim Kooperatifi Girişimi

Albatros Bilişim Kooperatifi Girişimi’nin üyeleri “tüm bireylerin çalışan-ortak olarak tanımlandığı ve bilişim sektöründe faaliyet gösterecek bir üretici kooperatif olmak” amacıyla yola çıkmışlar.  Grupta benzerlikler değil farklılıklar öne çıkıyor. Yaş, eğitim, deneyim ve uzmanlık alanları birbirinden çok farklı ve ‘mutfak ekibi’ olarak adlandırdıkları dokuz kişiyle çalışmalarına devam ediyorlar. Ekip web uygulamaları yazılımcısından mobil yazılımcısına, proje yöneticisinden grafik tasarımcısı ve sosyal medya uzmanına kadar farklı alanlarda uzmanlığı ve deneyimleri olan kişilerden oluşuyor. Birçok arkadaşları da iş ortakları olarak kooperatif girişimine destek veriyorlar. Bu grup içinden az sayıda kişi birbirlerini Bilgisayar Mühendisleri Odası’ndan tanısa da çoğunluğu daha önceden tanışmayan, farklı kanallardan bir araya gelmiş kişiler.

2018 yılı Aralık ayında ilk toplantılarını yaptıklarından bu yana gruptan ayrılanlar olduğu gibi yeni katılanlar da olmuş. Başlangıçta çok daha kalabalık bir grup toplantılara katılıyormuş.  Ancak sürecin son derece zorlu, uzun ve yorucu olduğunu ve ancak buna sabrı ve isteği olan küçük bir grubun yola devam ederek resmi kuruluş için hazırlıklara başlayabildiğini söylüyorlar. Örneğin grubun tek kadın üyesi olan Meriç Taylan, dört ay kadar önce girişime dahil olmuş: 

“…Bu şekilde bir çalışma modeline zaten geçmek istiyordum. Bunu görünce heyecanlandım. Manifestoyu okudum, web sitesine baktım. ‘Sizin aranızda niye hiç kadın yok’ dedim hatta. ‘Olsa ya’ dedim. Sonra içinde yer alabileceğim bir yer olduğunu düşündüm. O yüzden öyle teklif ettim. Onlar da sağ olsunlar kabul ettiler. Çalışmaya çalışıyoruz. Ben de çok mutluyum.”

Uzmanlık alanlarında, gücü yettiği kadar katkı

Kooperatiflerinin kuruluşu için henüz tarih veremiyorlar. Halihazırda bir mekanları veya merkezleri yok. Bilişim sektöründe iş yapanların çok alışık oldukları gibi uzaktan çalışma yöntemini benimsemişler. Pandemi öncesinde bile uzaktan çalıştıklarını, toplantılarını zoom üzerinden yaptıklarını ve bunun uzun vadede de kooperatifleri için öngördükleri çalışma şekli olduğunu belirtiyorlar. Onur Kurt bu hazırlık sürecindeki değişimleri aktarıyor:

“…Beraber çalışmanın yollarını nasıl bulabiliriz diye araştırdığımız toplantılar yaptık. Sonradan aramıza güzel arkadaşlarımız katıldı, bazıları gitti, biraz da dönüştü aslında. Hem yoğunluktan hem de mutfakta olmak biraz daha ağır bir sorumluluk gerektiriyor. Sonrasında yavaş yavaş birbirimizi tanıma, iki-üç projede birlikte çalışma imkânı bulduk. Bunlar kısa vadede bayağı güzel getiriler oldu bizim için.”

Kooperatife ekip içinden herkes gücü yettiği ve uzmanlık alanına uygun olan alanlarda gönüllü olarak destek veriyor. Resmi olarak kurulmadıkları için aralarında ücretli olarak çalışan kimse de yok. Bununla birlikte, ekip olarak iş yapmaya başlamışlar. Müşterilerle yazılımın maliyetleri konusunda mutabık kalmanın bilişim sektörünün genel bir sıkıntısı olduğunu belirtiyorlar. Diğer bir sıkıntıları da teknik konuları müşterilerin anlayabileceği şekilde açıklamak. Yeni bir girişim oldukları için daha köklü şirketlere ve kurumların sahip olduğu deneyimlere sahip değiller. Ancak bunları da zaman içinde öğrenerek aştıklarını söylüyorlar.   

Kurumsal hayattan ‘yeni nesil’ kooperatife kaçış

Gruptaki kişilerin birçoğu kurumsal hayatta uzun yıllar çalışmış, kendini geliştirmiş, deneyim ve bilgi sahibi nitelikli kişiler.  Ancak mevcut sistem içindeki zorlayıcı performans kriterleri ve iş koşulları onları yeni arayışlara itmiş. Yepyeni ve farklı bir çalışma yöntemi fikrinden hareketle çalışmalarına başlamışlar ve bunun yöntemi üzerine kafa yormuşlar. Var olan birçok kooperatifin yönetim yapısının hiyerarşik olduğunu ve böyle bir yapının kendileri açısından uzun vadede sorun yaratacağını düşünerek yatay ve merkeziyetsiz bir yapı kurmak için araştırmalara başlamışlar. Amaçları kendini denetleyen, konsensüs ile karar alma gibi ilkeleri benimseyen yeni nesil bir kooperatif kurmak.

Bilgileri dahilinde Türkiye’de bir bilişim kooperatifinin henüz olmadığını söylüyorlar. O nedenle yurtdışındaki bilişim ve teknoloji kooperatiflerinden ilham almışlar. Arjantin, Bulgaristan, İspanya gibi ülkelerdeki çeşitli kooperatiflerle tanışıp deneyimlerini dinlemişler. Yurtdışındaki bilişim kooperatifleri ile birlikte bir dayanışma ve iletişim ağı oluşturmak için çalışıyorlar. Bu konudaki çalışmalarını Alper Can Kılıç anlatıyor:

“…Uluslararası teknoloji kooperatiflerinin bir ağı var. Biz de bu ağa katılmakla ilgili ilk adımlarımızı attık.  Yurt dışında bu alandaki kooperatifçilik bizden bir adım daha ileri. Bize bilgi ve deneyim aktarıyorlar, yol açıyorlar. Belki ileride ortak iş faaliyetleri de gerçekleştirebiliriz. Yaşayarak gördüğümüz bir süreç devam ediyor.”

Kılıç ayrıca Türkiye’de farklı alanlardan yeni nesil kooperatiflerle de iletişim halinde olduklarını ve ortaklaşa projeler yapmak için fikir alışverişinde bulunduklarını belirtiyor: 

“Biz burada aslında bir dayanışma; birbirimizi dinlediğimiz, kolladığımız paylaştığımız bir ortam yarattık. Başka alanlarda çalışan kooperatiflerle de iletişimiz ve ilişkimiz var. Onlara daha çok teknoloji desteği vereceğiz, böylece yeni teknolojileri bizim kadar öğrenmek için zaman ve emek harcamak zorunda kalmayacaklar.” 

İşbirliği ve dayanışma esas

Kooperatif yapısını iş birliği ve dayanışma içinde çalışmaya olanak verdiği için seçmişler. Şirketlerin emek sömürüsüne olanak veren hiyerarşik ve rekabetçi kurumlar olduğunu düşünüyorlar. Bu nedenle şirket yapısını tercih etmemişler.  Yenilikçi bir çalışma ortamına olanak sağlayacağını düşündükleri kooperatifleşmeyle iş yaşamında kendilerine yepyeni bir sayfa açmak arzusundalar.

Diğer dayanışma temelli örgütler gibi onlar için de değerler ön planda.  Ana değerlerini web sayfalarında özgürlük, çeşitlilik, mekândan bağımsızlık, yenilikçilik olarak sıralıyorlar. Kendilerini ‘güvenceli, şenlikli, eğlenceli, doğayla dost, merkeziyetsiz, dayanışmacı, adil, sınırsız, bir araya getirici’ bir oluşum olarak tarif ediyorlar. Şirketlerin yanı sıra, STK lar gibi karı değil dayanışmayı önemseyen kurumlarla çalışmak arzusundalar. Alper Can Kılıç şu soruyu yöneltiyor:

“…Bir STK biriyle çalışmak isterse, bir şirketi mi yoksa bir kooperatifi mi tercih eder? Bence kooperatifi tercih eder çünkü şirketin aksine ilkeleri var o oluşumun. Dolayısıyla, aslında bu girişimimizi sivil toplumu da güçlendirecek bir oluşum olacağını düşünüyorum.”

Şimdiye kadar nasıl bir çalışma yapısı ve ortamı yaratmak istedikleri, ilkelerinin ve değerlerinin belirlenmesi ve kooperatif yapısı ile ilgili süreçlerin nasıl olacağı konusunda uzun uzun konuşup tartışmışlar. İş ve arkadaşlığın bir arada olduğu, deneyim ve bilgi paylaşımına dayanan, herkesin eşit söz hakkı olan dayanışmacı bir yapı oluşturmak istiyorlar. Hiyerarşik yapıların aksine kolektif işleyişi, konsensüs ile karar almayı merkeziyetsizliği, adil gelir paylaşımı ve eşitliği benimsiyorlar. Kararlarını haftalık toplantılarında, konsensüs ile alıyorlar. Kurumsal iletişim, kooperatifleşme gibi özelleşmiş konularda alt çalışma grupları oluşturmuşlar. Bunların dışında kalan konularda gönüllülük esası ile sorumluluk aldıklarını söylüyorlar

İç süreçlerini (toplantı, proje ve emek takipleri, ücret paylaşımı vs) kolaylaştırmak amacıyla kendi uygulamalarını oluşturmak üzere de çalışıyorlar.  Teknolojilerde ortaklaşmak üzere çalışmaları da devam ediyor. Kooperatifleşme ve resmileşme konularında da alt çalışma grupları oluşturmuşlar. 2020 yılı Haziran ayındaki  lansmanlarından bu yana iletişim ve tanıtım çalışmalarının devam ettiğini söylüyorlar. Sosyal medyada aktif bir şekilde hem kendileri, hem de kooperatifleşme ile ilgili paylaşımlar yapıyorlar. Web sitelerinin Bizdenkısmında da blogpostlar yazıyorlar.  Lansman sonrasında  podcastlarının ilk bölümünü yayınlamışlar, yakında ikinci bölümü de yayınlayacaklarını söylüyorlar. 

*

 Ses kayıtlarını deşifre ederek bu yazının hazırlanmasına destek olan Merve Alçık’a sonsuz teşekkürler.

 

Kadınlardan İstanbul Sözleşmesi için sokağa çağrı

Resmi Gazete‘de dün gece yarısı yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Türkiye‘nin, İstanbul Sözleşmesi‘nden ayrılması üzerine kadınlar bugün için eylem çağrısı yaptı.

“İstanbul Sözleşmesi Bizim” diyen kadınlar 20 Mart Cumartesi (bugün) saat 17.00’de Kadıköy’de Beşiktaş İskelesi önünde bir araya gelecek.  Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ise saat 15.00’de Kadıköy İskele için buluşma çağrısında bulundu.

Diğer illerde gerçekeleşecek eylemler ise şu şekilde:

  • Ankara‘da saat 17.30’da Çankaya Belediyesi önü
  • Adana‘da 17.00’de Atatürk Parkı
  • Eskişehir‘de 14.00 Kanatlı AVM önü
  • Hatay‘da 17.00’da Köprübaşı
  • İzmir 16.00 Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önü
  • Mersin 18.00 Kushimato Meydanı
  • Bursa‘da 17.30’da Fomara

Kadın Cinayetlerini Durdurcağız platformu tarafından yapılan çağrıda Türkiye’nin dört bir yanında İstanbul Sözleşmesi için gerçekleştirilecek eylemler ise şu şekilde sıralandı:

  • Eskişehir 15.30 Dublin önü
  • Antalya 15.00 Attalos Heykeli önü
  • Balıkesir 14.30 Ali Hikmet Paşa Meydanı
  • Ankara 15.00 Çankaya Belediyesi önü
  • Tokat 15.30 Cumhuriyet Meydanı
  • Muğla/Fethiye 18.00 Kültür Merkezi önü
  • Kocaeli  18.30 İzmir Yürüyüş Yolu/ McDonalds önü
  • Ordu 14.30 Ceren Özdemir Meydanı
  • Çorum 13.00 Saat Kulesi Meydanı
  • Muğla 15.00 Sınırsızlık Meydanı
  • Denizli 14.30 Candoğan Parkı
  • Adana 18.30 Atatürk Parkı
  • Yalova 14.30 Cevdet Aydın Parkı
  • Gaziantep 14.00 Yeşilsu Meydanı
  • Mersin 18.00 Özgecan Aslan Barış Meydanı
  • Kayseri 15.00 Almer AVM önü
  • Bitlis Tatvan 14.30 Yaşam AVM önü
  • İzmir 16.00 Alsancak İskele önü
  • Bursa 15.00 Üç Fidan Parkı
  • Gebze 18.00 Gebze Kent Meydanı
  • Manisa 17.00 Manolya Meydanı
  • Sakarya 16.00 Gar Meydanı

Orka tutsaklığının 60’ncı yılında öyküleri kesişen iki dişi: J58 ve Skyla- Özgür Keşaplı Didrickson

Kanarya Adaları’ndaki gösteri parkı Loro Parque, Skyla isimli 17 yaşındaki orkanın 11 Mart’ta öldüğünü açıkladı. Skyla dişiydi. Tutsak ortama doğmuştu. SeaWorld’den üreme amacıyla ödünç alınıp annesinden koparılarak Loro Parque’a getirildiğinde henüz iki yaşındaydı. Skyla sonra  Atlantik Okyanusu’nun hemen yanı başındaki hapishanesinde “Orka Okyanusu” gösterisinin bir parçası olarak eğitildi.

Üreme amacıyla edindikleri bir orkayı tam da üreme yaşlarını sürerken, henüz doğum yapmadan yitirmeleri kimbilir parkın geleceği açısından yetkilileri ne kadar kaygılandırdı? Acaba  zarar etmemek için hangi yollara başvuracaklar ve bu durum tutsak ya da değil dünya genelinde başka orkaları etkileyecek mi? Ne üreme programlarına, ne ticarete ne de canlı ava tam anlamıyla son verilememiş mevcut tabloda haklı bir kaygıyla sorulabilecek sorular bunlar.

Kaliforniya ile Alaska arasında sadece 74 birey kaldı

Skyla’nın öyküsünün hazinliği, orka dünyasında daha yeni yaşanan bir kutlama düşünüldüğünde daha da koyulaşıyor.  Mart başında nesli tehlikedeki bir orka populasyonuna arka arkaya katılan yavrulardan biri olan altı aylık J58’in dişi olduğu anlaşılmış ve bu haber büyük sevinçle karşılanmıştı.

Dişi oluşu  geleceğe dair umut yayan yavru, ABD’nin Kaliforniya eyaletinin ortasıyla Alaska eyaletinin güneydoğusu arasında yaşayan,  tükenme tehdidi altındaki bir popülasyona ait. Aralık’taki resmi sayıma göre birey sayısı 74 olan bu popülasyon J, K, L olarak adlandırılan 3 gruptan (pod) oluşan geniş bir aile. Popülasyonun durumunun kritik olmasının ardında, besinleri olan kral somonların çok azalması gibi güncel olduğu kadar orka tutsaklığı gibi etkisi günümüze taşınmış tarihsel nedenler de var. Gösteri parkları için canlı olarak ilk avlanan orkalar bu popülasyondandı. O yıllarda kurulan Center for Whale Research’ün (Balina Araştırmaları Merkezi) sayfasına göre 1965 ile 1975 yılları arasında bu popülasyondan yakalanan 45 orka dünyanın çeşitli yerlerindeki parklara gönderilmiş. En az 13 orka ise bu yakalamalar sırasında ölmüş. Çok sosyal olan orkaların geride kalan kaçı ne denli ciddi travmalar yaşadı, bunu ise kimse tam olarak bilmiyor.

Fotoğraf: Jno Didrickson

Halkın tepkisinin de etkisiyle 1976 yılında Washington eyaleti sularında canlı orka yakalanması yasaklanmş ancak bir yıl bile geçmeden SeaWorld  bu kez İzlanda sularından orka yakalamaya başlamış. 1976 ile 1989 yılları arasında İzlanda sularından en az 54 orka yakalanmış ve dünya genelindeki parklara satılmış.

Skyla’nın öyküsü tam da burada başlıyor çünkü babası Tilikum iki yaşındayken İzlanda sularından yakalanmış. Tilikum ne yazık ki bakıcısı dahil 3 kişinin ölümünden sorumlu olmasıyla tanındı. Özgür orkaların insanı öldürdüğüne dair hiç bir kanıt bulunmuyor, aksine Alaska’nın Tlingit kabilesi gibi kimi yerli halkların öykülerinde de buna vurgu yapılır. Çok zeki olduğu bilinen bir türe ait bir birey olarak Tilikum’un yaşantısındaki bu korkunç talihsizlik elbette tutsaklığın da neden olduğu psikolojik yıkımın bir kanıtı.

Tutsak orkalar özgür hemcinslerine göre daha az yaşıyor

Tutsak deniz memelileri özgür hemcinslerine göre daha kısa yaşıyorlar. Özgürlükte bir erkek orka ortalama 30, dişi orka ise 50 yıl kadar yaşıyor ancak ömür uzunlukları dikkate alındığında erkek orkaların en az 60, dişilerin ise en az 90 yıl yaşayabildiği biliniyor (Örneğin J58’in popülasyonundan bir dişinin öldüğünde 106 yaşında olduğu tahmin edilmiş).

17 yaşında yaşamını yitiren Skyla’nın annesi Kalina onun gibi tutsaklıkta doğmuş, dahası tutsaklıkta başarıyla doğup büyüyen ilk orka olmuş ancak o da öldüğünde sadece 25 yaşındaymış.  Bakıcısını öldürmesi sonrasında uzun süre tek başına tutulan, ayrıca yaşamı boyunca bir sperm bankası olarak yapay döllenme programlarında da kimbilir ne kadar zorluklar yaşadıktan sonra 35 yaşında yaşamını yitiren Tilikum ise belki özgürlükte olsa uzun yaşama rekoru kıracak bir bireydi. 

Fotoğraf: Jno Didrickson

Özgürlükte orkaların birkaç neslin birlikte yaşadığı, en yaşlı dişinin merkezde olduğu anaerkil gruplarda yaşadığı biliniyor. J58’in dişi olduğunu duyuran haberlerde Center for Whale Research’den (Balina Araştırmaları Merkezi)  Kelley Balcomb-Bartok “Her dişi geleceğin  maderşahi (matriarkı), tüm yaşamı boyunca potansiyel olarak 5, 6 ya da 7 bebeğin annesi” demiş. Erkeklerin de elbette değerli olduğunu ama dişilerin üreme yaşlarının sonrasında da çok büyük rolleri olduğunu belirten Balcomb-Bartok, insan dışında menopoz sonrası uzun yıllar yaşadığı bilinen az sayıdaki türden biri olan orkalarda yaşlı dişilerin yavruların büyütülmesi, besin bulunması, genel olarak bilgi aktarımı açısından yaşamsal görevleri olduğunu eklemiş.

59 tutsak orca özgürlük gününü bekliyor

2021 orka tutsaklığının 60’ncı yılı. 1961’de Kaliforniya’nın Newport Limanı’nda tek başına yüzerken kararsız hareketler yaptığı, yönünü şaşırmış göründüğü iddiasıyla yakalanan,  daha ilk andan başını tankın çeperine çarpmaya başlayan ve iki gün bile yaşamadan ölen Wanda ilk tutsak orka kabul ediliyor. Wanda’dan sonra 166 orka daha özgürlükten koparılarak tutsak edildi. Ne yazık ki 2002 kadar yakın bir tarihten sonra bile en az 19 orka özgürlükten koparıldı. 2018’de Rusya’da canlı avlanan 10 birey iyi ki gösteri yapmadan tekrar özgürlüğüne kavuştu.

 

Skyla gibi tutsaklıkta doğan ya da doğar doğmaz ölen bireylerle birlikte 1961’den bu yana dünya genelinde yüzlerce orka insanları eğlendirmek, şirketlere para kazandırmak adına acı çekerek yaşadı ve öldü. Şu an tüm dünyada 59 tutsak orka bireyi var. Bunlardan 27’si özgürlükten koparılarak tutsak edilmiş, 32’si tutsaklıkta doğmuş bireyler.

İzlanda’da iki beyaz balinanın rehabilitasyon sürecinde olduğu, Kanada’da doğaya salınması mümkün olmayan bireylerin yaşaması için bir başka sığınak projesinin hayata geçirildiği, dünya genelinde tutsaklığa karşı güçlü bir tepkinin olduğu dönemde  yaşıyor olmamız tüm tutsak orkaların, deniz memelilerinin bir an önce en iyi yaşam şartlarına kavuşması için umut verici olsa gerek. Yine de en büyük umut  günümüzde insanlık hala çeşitli farkındalık kampanyalarıyla dişilerin eşitliğini, saygıyı talep ederken orkaların anaerkil gruplarda yaşamaları karşısında utanç duyabilmekte yatıyor belki de.

*

Kaynaklar

www.whaleresearch.com
https://www.newwestrecord.ca/bc-news/female-calf-brings-hope-for-resident-orca-population-3542239
https://uk.whales.org/2016/04/09/tilikum-and-the-history-of-wild-orca-captures/
https://uk.whales.org/our-4-goals/end-captivity/orca-captivity/