Ana Sayfa Blog Sayfa 1463

Tepkilere rağmen Millet Bahçesi yapılan Salda Gölü’nde kumların rengi değişti

Burdur Yeşilova‘da yer alan Salda Gölü‘ne ününü kazandıran beyaz kumulların rengi sarıya döndü. Göl çevresinde yapılmak istenen Millet Bahçesi projesi nedeniyle son günlerde inşaata hız verilmiş, bölge şantiye alanına dönmüştü.

Alandan çekilen fotoğrafları paylaşan Salda Gölü Korunma Derneği, “Devlet müteahhit el ele! Davası sürmekte olan Salda Gölü Millet Bahçesi Projesi hızla bitirilmeye çalışılıyor. Salda Gölü, halk plajında devletin kepçesi, kamyonu, greyderi ile çalışmalara hız verilmiş durumda” ifadelerini kullanmıştı.

İnşaat alanındaki kumların rengi değişti

Salda Gölü’nün son durumunu, yapım çalışmaları süren Millet Bahçesi’ni ve bungalov evleri ANKA görüntüledi.

Gölün, Millet Bahçesi yapılan bölümündeki beyaz renkli kumların renginin değiştiği, Milli Park kıyılarındaki kumların ise doğal rengini koruduğu görüldü.

Açılışı ertelendi

CHP Burdur Milletvekili Mehmet Göker, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katılması beklenen ve 5 Haziran Çevre Günü‘nde yapılması planlanan açılışın, çalışmalar bitmediği için ertelendiğini aktardı.

Göker açıklamasında “Valiliğin düzenlediği çalıştayda, benim önerim vardı. Salda Gölü kullanılıyorken, korunmalı. Bunu yapmanın da tek yolu vardır. Ya dağ kenarında panoramik görüntülerle bu yapılır ya da girişi belli noktadan, belli sayıda kişiyle yapılarak bu sağlanabilir” ifadelerini kullandı.

‘Göl içerisine girilmemesi gerek’

“Salda’nın içine girdiğiniz zaman değil, dışarıdan baktığınız zaman mutluluk veren bir görüntüsü var. Bunu kullanmamız lazım” ifadelerine yer veren Göker, sözlerini şöyle sürdürdü:

Ama kapalı göl olduğu içeri girişi arttırırsak, doğal olarak burası kirlenecek ve bu güzelliğini kaybedecek. Bizim endişemiz bundan. Bu endişenin nedeni ne? Geçmişte mevcut hükümetin yapmış olduğu düzenlemelerle kaybedilmiş doğal güzelliklerimiz ortada duruyor. Kötü örnekleri ve kötü bir sicili var. Mücadelemizi takip statüsünde devam ettirmekte kararlıyız.

Basın açıklaması çağrısı

Salda Gölü Koruma Derneği tarafından yapılan paylaşımda “Salda Gölü yok olmasın diyen tüm çevre dostu yaşam savunucularını 2 Haziran 2021 saat 14.00 de yapacağımız basın açıklamasına davet ediyoruz” çağrısında bulunuldu.

Açıklamaya göre Yeşilova’da yer alan dernek binasında toplanıldıktan sonra basın açıklaması yapmak için göl kenarına gidilecek. Dernek tarafından uzun süredir dile getirilen talepler ise şu şekilde:

  • Gölde suya girilmesin.
  • Beyaz kumlara basılmasın.
  • Millet Bahçesi projesi iptal edilsin.
  • Çevresindeki yapılaşma durdurulsun.
  • Çevresindeki kirli atık sular göle akıtılmasın.

Neoliberalizm sonrası Dünyada Antroposen politikası

Yazan: Duncan Kelly

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

*

Tarihçi Adam Tooze Covid-19’un. Antroposenin  – çevre ve iklim üzerindeki insan etkisinin bizi Holosen’den çıkararak yeni bir jeolojik çağa sokacak kadar aşırı olduğu görüşünü içeren bir terim – ilk ekonomik krizi olduğunu iddia etti. Bu argüman uzmanlar arasında derin tartışmaların konusu olmaya devam ederken Antroposen savunuculuğu yapanlar insanların çevreyi kökten değiştirerek, bizleri güvenilir biçimde kontrol edemediğimiz dönüşümlerin failleri haline getirdiğini vurguladı. Doğrusunu söylemek gerekirse aşırı hava olayları, türlerin soyunun tükenmesi ve yeni küresel sağlık aciliyetleri bize bu etkileri her gün hatırlatıyor.

Bu güçlerin en vurucusu ve en belirgini kolektif olarak korkutucu olsa da bireysel olarak şaşırtıcı olmayan biçimlerde sözde gelişmiş demokrasilerdeki politik sistemlerin zaaflarını ifşa eden; yeni ortaya çıkan koronavirüs. Diğer pandemilerde olduğu gibi, toplumun en güçsüz ve en güvensiz üyeleri, bu salgında da yine en çok acı çekenler oldu.

Antroposenle ilgili ortaya atılan zorluklardan biri politikalarımızın değerlendirici ve ekolojik temellerini yeniden düşünmekse, bu noktada vardığımız dolambaçlı yolu keşfetmek için karşı karşıya kaldığımız zorlukları daha iyi anlamamız – neoliberalizmden sonra daha iyi ve daha adil bir dünya inşa etmek için – işe yarayabilir.

Pandemi kırk yıllık neoliberalizmden ve yeni otoritaryen ve popülist politika biçimlerinin yükselişinden sonar, demokratik politikalara yönelik derin bir hoşnutsuzluk anında patlak verdi.

Giderek yaşanmaz hale gelen bir Dünya’nın kanıtlarının bolluğu karşısında politik olarak harekete geçmek neden bu kadar zor?”

Kendi çağını tanımlayan politik krizle yüz yüze gelen Alman şansölyesi Gustav Stresemann (1878-1929) Bela Lugosi’nin başrolde oynadığı 1920 tarihli Dance on the Volcano (Volkan üzerinde Dans) adlı sessiz filmin adını almış ve onu Weimar Cumhuriyeti’nin yükselişi ve çöküşü esansında karşılaşılan ekonomik tehditleri – askeri yenilgiden ve sessizce başarılı demokratik bir devrimden ekonomik felakete, askeri ulusalcılığa ve yükselen anti-Semitizm’e –  tanımlamak için ciddi bir metafora dönüştürmüştü. Her ne kadar 2020’li yılların başları 1930’lı yılların sonları olmasa da bu metafor halen inandırıcılığını koruyor.

Günümüzün krizleri gezegenin sürdürülebilirliğini düşünmek için gereken ölçekte eyleme ilham kaynağı olabilir mi? Bundan böyle Covid-19 tehditi de eklenerek giderek yaşanmaz hale gelen bir Dünya’nın kanıtlarının bolluğu karşısında politik olarak harekete geçmek neden bu kadar zor?

***

Tooze, pandemi sırasında alışılmadık bir Virgil (Dante Alighieri’nin yazdığı İlahi Komedya’da Dante’nin Yeraltı Dünyası boyuncu rehberi olan figür-ç.n) olarak bize bu belirsiz modern arafta rehberlik etmesi için Alman sosyolog Ulrich Beck’i mezarından çıkarmış. Beck’in “risk toplumu” olarak adlandırdığı şey hakkındaki düşünceleri bir Antroposen pandemisi esnasında otuz beş yıl önce olduğundan çok daha geçerli görünüyor.

Çevresel atıklar, Çernobil ve 1980’li yılların Almanyası’ndaki ekolojik politikalara kafa yoran Beck, modern toplumun yeni riskleri arasında – hastalık ve radyoaktif atıktan ekolojik felaketin daha kapsamlı biçimlerine – yaşamanın ne anlama geldiğini sormuştu Risk Toplumu’nda (1986): “Kasten unutmadan ve aynı zamanda [içimizde patlayan] korkularımızla boğulmadan medeniyet volkanında nasıl yaşayabileceğiz?”

Tehditlere ilişkin bu bilimsel bilgi kombinasyonu; hem viral hem de radyoaktif tehlikelerin görünmez failinden duyulan korkunun yanı sıra “görünmeyen”in etrafında bir tür yarı-dinsel korku ilkelciliğin arasında, hipermodernizmin sapkın bir bileşimini sunar. Beck’in modernleşmenin daha “refleksif” bir biçimine dair arayışının bir bölümünü böylesine istikrarsız bir bileşim oluşturmuştur.

Ecological Politics in an Age of Risk (1995) adlı kitabında dile getirdiği gibi, iklim krizi çağındaki toplum – “bu dünya üzerindeki tüm yaşamın ilk başta gizli olan ve giderek görünürlüğü artan özyıkımın kendiliğinden ortaya çıkan olasılığının zorluklarıyla karşılaştığımızda” – iki aşamadan geçer.

Yalnızca ‘bilimi takip etmek’ bizi daha ilerici bir geleceğin yakınından dahi geçirmez”

İlk aşama, modern uzmanlara Dünya’nın “vasiliği” gibi bir şey izni veren ekonomik büyüme ve ilerleme modellerini temel alan teknokratik çözümcülük sunar. Demokrasi teknokratların kötü yönetim anlarında “sarsılsa da,” bunu ancak öncelikle politik bir güç olarak pratik “intikal”inin ardından yapabilir. Bu aşama boyunca, tüm eğilimler seçilmemiş uzmanların ellerinde daha büyük bir güce işaret ederken, demokrasi ideolojik bir yanılsama – gücün günlük politikalarda nasıl uygulandığıyla yalnızca gevşek biçimde bağlantılı olan bir kelimeyle dünyaya yapılan bir büyü – olarak işlemeye devam eder.

Beck’in “felaket uygarlığı” olarak adlandırdığı risk toplumunun ikinci aşaması, bilgi üretimi seviyesinde gerçekleşir. Durumumuzun kırılganlığını ve varoluşsal risklerin ve tehlikelerin yakınlığını farkettikçe, bunları anlamak ve hayatta kalmak için bizi ellerinden geldiğince bilgilendiren uzmanlara daha da bağımlı oluruz. Fakat aynı zamanda bu bilim insanları ve uzmanlar müşterek varlığımızı tehdit eden sorunlar hakkında karmaşık ve nadir bilgiler verdiklerinde, uzman iddialarının üretimi ve dağıtımında kendileri arasındaki güçlü tartışmaları, fikir ayrılıklarını ve uyuşmazlıkları da sergilerler.  Gelecekteki ısınmayı 1.5 santigrat derece içerisinde tutma ihtiyacına odaklanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin 2018 yılındaki raporunun hacimli belgeleri ve ekleri ardındaki politik tartışmaları düşünün. Buna karşılık, bu çabucak, gerçekten de bunun “hayatta kalmak için 1.5 derece” ile ilgili olduğunu düşünen; Karayipler’deki iklim değişikliğinden ön saflarda etkilenenlerin yükselttiği bir çığlık haline geldi.

Suç ortakları yaratarak, direnişi ‘yersiz’ kılmak

Bruno Latour gibi kişilerin vurguladıkları gibi, argümantatif toplumsal bir pratik ile müzakere ve yorumun devam eden süreci olarak bilime yönelik artan farkındalık iki çelişkili işleve hizmet eder. Bir taraftan, cahillikten kurtararak entelektüel özgürleşme sağlar: Karmaşıklığı ve belirsizliği fark etmek bir tür özgürlüktür. Öte yandan, bilimsel bilgi hakkında şüphecilik de doğurur. Böylece de bu statükodan faydalanmak isteyen kurumlar ve ideolojiler tarafından hızla benimsenen gerici eleştiri biçimlerini mümkün kılabilir. Risk toplumunun ve felaket uygarlığının sinsi tehditleri de toplumsal olduğu ve muazzam biçimde eşitsiz dağıtıldığı için böyle bir ilişki durumu bizi daha da kararsız bırakır. Beck’in yazdığı gibi, büyük tehlikeler ve varoluşsal tehditler karşısında, aşırı servet edinen bireyleri koruyan ve “kendi otoritesinin gücü üzerindeki büyük ölçekli tehlikeleri ölçeklendirerek onları kendilerine direnen halk yığınları dahil herkese dayatan,” mülkiyet hakları yoluyla muazzam seviyelerde gelir ve servet eşitsizliğini meşrulaştıran ve aynı zamanda “büyük ölçüde yasallaştıran” bir toplumun kime ne faydası olur?

Beck bu felaket uygarlığındaki ekolojik politikaları açıklarken atomik modernliğin trajedisini ve ironisini toplumsal bir “sorumsuzluk” yapısı ilan etmiştir. Ayırt edici özellikleri “tehlikelerin üretimini kontrol eden şeyleri – hukuk, bilim, yönetim, politika – suç ortaklarına çevirmesinde” yatar. Dolayısıyla bu “absürt tiyatro” “tüm direnişi yersiz kılar,” çünkü toplumun riskten kaçınması imkansız olsa da, sosyal kurumlar ve uzmanların önerdikleri “kurumsallaşmış güvenlik taahhütü” tehlikelerin gerçek varlığını, kendilerini çoktan teknokratik yönetime adayan toplumsal ilişkilerin başarısızlıklarından ziyade sistem hatası biçimleri olarak yorumlarlar.

Sosyal kurumlar “kendi güvenlik teknolojilerinin mahkumları” – modern refah devletinin ilk ortaya çıkışına zemin hazırlayan dayanışmacı sosyal-güvenlik planlarının sapkın bir özeti  haline gelirler.

Teknolojik onarımlar, anayasa değişiklikleri ve hatta anayasal diktatörlük biçimleri arayışı özgürleştirici görünebilir, ancak aslında bizi yalnızca statükoya bağlar. “

Beck’in alternatif bakışı “alt-siyaset” adını verdiği çoklu biçimleri temellendirmek için alan sağlamaktı: Ekolojik riski yöneten yeni teknokrasinin paradoksal gerçeklikleriyle kıyaslandığında yerel olarak kolektif bir sorumsuzluk biçimi şeklinde ifade edilen demokratik hesap verebilirlik politikaları gibi bir şeye dönüş. Ona göre, bu felaket uygarlığı patolojilerinin “panzehiriydi.” Fakat bu politika biçimlerinin hangi yöne gidebileceği hakkında kasıtlı olarak “koşulsuz” oluşu kulağa ilk başta oldukça soyut geliyor. Alt-siyaset, yerel grupların ve toplulukların daimi risk ve tehlike dünyasında – ama teknik çözümcülüğün katı hiyerarşilerinden ve uzman bilgisinin politik tercihte bulunmak için tek gerekçe olarak sağladığı eleştirel olmayan bir kabullenişten muaf – ölçüp biçmeyi, düşünmeyi ve eylemeyi öğrenebildikleri bireysel ve kolektif politik muhakeme için alanlar geliştirmek ile ilgilidir.

Bu tür süreçlerin ve yerlerin pratikte nasıl işlediklerinin olay yerinde,  demokratik örgütlenmenin aşağıdan-yukarıya (bottom-up) sürecinde belirlenmesi gerekecektir. Örgütlenme politikaları ekolojik politikanın başarıları ve başarısızlıkları için her zaman önemli olmuştur ve  Beck’e göre, alt siyaset perspektifinde aktivist bir demokratik özerklik modeli; bazı politik ve yasal teorilerin ihtiyatlı çoğunlukçuluk karşıtlığına göre tehlike içindeki bir yaşam için daha etkili bir panzehir gibi görünmektedir. Bu tür alanlar yalnızca kendimizi bütün anormallikleriyle “yeni normal”e alıştırma – kontrolümüzün ya da kavrayışımızın ötesinde bir şey – ya da teselliyi güçlü liderler ve minnettar tebaa ile birlikte görünüşteki o eski basitlik ve düzen zamanlarına dönmekte aramanın cazibesinden kaçınmaya da yardımcı olabilir. Mevcut zorluklar karşısında teknolojik onarım arayışı, anayasal düzenlemeler ve hatta anayasal diktatörlük biçimleri özgürlükçü gelebilir fakat aslında bunlar bizi yalnızca statükoya bağlar. Yarının hasardan koruma amaçlı demokratik politikaları için modeller sağlayabilirler fakat bunu çağdaş değerlere ön-taahhüt vererek yaparlar. Peki ya her şeyi tam da bugün farklı yapmamız gerekiyorsa?

Büyük akıl tutulması

Diğerleri ise Donna Haraway’in terminolojisiyle “bela ile kalma”nın bir yolu olarak dostlar ile akrabalar arasında yeni bir türlerarası etik arıyor.  Belki de Dünya gezegeni ve gelecek insan nesilleri hatırına çevreye duyarlılık ve seferberlik vaadinin, kendilerini ulusalcı politikaların kirli seküler ihtiyaçlarının üzerinde gören dini gruplanmalar aracılığıyla ve devletdışı ilişkiler yoluyla bir gönüllü koalisyonu bulmalarının daha olası olmasına şaşmamalı. Amitav Ghosh bunun küresel açıdan yalnızca göreceli bir azınlığa açık politik ve ekonomik modernitenin dışlayıcı doğasını farkettiğimizde gelecek tarihçilerin bu başarısızlık sürecine – “büyük akıl tutulması” adını verdiği bir süreç – belki biraz daha sempatiyle bakabilmenin bir yolu olduğunu açıkça belirtiyor.

Daha yakın zamanda ise, Yeşil Yeni Mutabakat tasarıları hem ulusal hem de çeşitli alt-siyaset düzeylerinin yanı sıra kuşaklararası uçurumlar boyunca grupları seferber ederek görünüşte yeni ekonomi politikaları sundu. Fakat bunu yaparken modern demokratik politikaları temellendiren kavramların, değerlerin ve önceliklerin yeniden çok daha radikal düşünülmesini gerektiren; alt-siyaseti yaşanmaz hale gelen bir Dünya ya da Antroposen politikaları taleplerine bağlayan yapısal sorunların bir kısmına işaret ettiler. Ana akıma yönelik bu tür meydan okumalar yerelcilik ve radikal demokrasi biçimlerini destekleseler de  genellikle Antroposen öncesi bir dünyanın kavramsal ufukları içerisinde işlemeye devam ediyorlar. Kırk yıllık neoliberalizmen ötesine geçmek için duyulan acil ihtiyacı algılayarak orijinal Yeni Mutabakat’nın cazibesini – genellikle retorik olarak, bazen önemli ölçüde – yeniden anıyorlar. Son kırk yılı es geçen bizler tekrar yeni sürdürülebilir işlerde hükümet harcamaları, vergilendirme ve tam istihdam planlarının bu geçişi finanse etmek için gerekli olduğu Keynesçi talep yönetimi biçimlerine dalıyoruz. Bu Eski Dünya’nın büyümesi ve uyarılması için bir tür son tezahüratın Kate Aronoff, Alyssa Battistoni, Daniel Aldana Cohen ve Thea Riofrancos’un A Planet to Win: Why We Need a Green New Deal’de (2019) belirttikleri gibi “daha yavaş bir alışkanlık”la dönen yeni bir dünyaya taşınmak için gerekli bir önkoşul olduğu anlamına geliyor.

Eski büyüme, istihdam, çıkar ve para modellerini yeni biçimlerde canlandırmaya dönük bu teşebbüsler Beck’in meydan okuma taleplerini karşılamak için yeterli olmayabilir. Aslına bakılırsa, neoliberalizmin ötesine geçmenin ne anlama gelebileceği genellikle belirsizliğini korumaya devam ediyor: Bu terimin ne anlama geldiği ve tarihinin bize onun ötesindeki bir gelecek ile ilgili bize öğretebilecekleri hakkında teoride ve pratikte öyle çok fikir var ki.

***

Bu konuda çağdaş akademideki en güçlü biçimde ifade edilmiş pozisyonlardan ikisini ele alalım.

İlki, neoliberalizmi demos’un öz-bilinçli politik tercih tarafından “çözülmesi” olarak gören Wendy Brown’in temsil ettiği neoliberalizm eleştirisidir. Küresel çapta eşit olmayan biçimde dağılan neoliberalizm bu yaklaşıma göre, insan etkileşimlerini ve öznellikleri bireysel ve karşılaştırmalı avantajın piyasa hesaplarından biraz daha fazlasına indirgemeye kapsamlı biçimde kararlı bir “salınım alanıdır.” Bireylerin ve hükümetin dayanışmacı şefkat ve karşılıklı yardım ilişkilerine her bağlılığını, politika oluşturmanın dışında ve servetin edinilmesine zararlı gördüğü için el altından zayıflatır. Bu açıklamada neoliberalizm özünde antidemokratik bir projedir: Depolitize etmeyi ve böylece ekonominin ve ekonomik rekabetin alanını insan başarısının esas ölçütü olarak doğallaştırmayı savlar.

Bazı yazarlar için, COVID-19’dan sonraki bir dünya nasıl olursa olsun, bu kesinlikle neoliberalizmin sonunu ve sadece bireysel değil, kamu mallarının olumlanması anlamına gelmelidir.”

Brown, bu rejime karşı demokrasinin ancak başkaldırı ve dışlananların talep ettiği reformlar yoluyla geliştiğini ve bu yüzden daha iyi, ancak belki de asla gerçekleşemeyecek bir gelecek umudunu temel alan bir politika görüşüne dayandığını iddia eder. Piyasa hesabı demokratik politikalara ya da daha geniş kapsamlı olarak topluma bir kez uygulandığında, yeni bir tür politik rasyonalite yerleşir. Çağdaş neoliberalizm refaha yönelik ilerici bir adanmışlık elde ederek onun yerine basite indirgenen devlet ve ekonominin ayrı varlıklar olduğu, piyasanın zeki olduğu ve yeteneği ödüllendirdiği, devletin ise aptal, yavaş olduğu ve meşum çıkarlarla bozulduğu mantrasını önerir.

Pandemi çağında sıkışan demokrasi

Neal Ascherson gibi yazarlar için bu, Covid-19’un ötesinde bir dünya neye benzerse benzesin,  kesinlikle neoliberalizmin sonunu ve sadece bireysel değil, kamu mallarının olumlanması anlamına gelmelidir. Bu ne tür bir toplum modeli olabilir? Will Davis’in yakın zamanda ileri sürdüğü gibi, Covid-19 çağındaki demokrasiler iki temel seçenek arasında sıkışmıştır. Biri toplulukların yakın, vatanseverliğin doğal olduğu ve insanların birbirlerinin çocuklarına baktıkları daha iyi bir zamanı yad eden hayali bir topluluktur – ister çağdaş sağcı popülistlerin ulusalcılığı ister sözüm ona “geride kalanlar” ya da dayanışmacı sol versiyonu olsun. Diğer seçenek, toplumu bireylerin ve grupların, fiziksel olarak uzak kalsalar da teknoloji aracılığıyla giderek birbirine bağlanan bir dünyanın parçası olan geniş ağlar halinde bir karışımı olarak görmektir. Kökleri genişbantlı bir dönem için uyarlanan ondokuzuncu yüzyılın sosyolojik ve telekomünikasyon devrimlerine dayanır. İster mitik, ister nostaljik ya da düğümsel olsun, bu tür tercihler yine de Beck’in ileri sürdüğü eleştirilerin gazabına uğrar.

Brown’ın politik neoliberalizm teorisine ters düşen ikinci yaklaşım tarihseldir. Angus Burgin, Philip Mirowski ve Dieter Plewhe’nin eserleri, modern neoliberalizmin köklerini 1938 yılındaki Colloque Walter Lippmann konferansı ile 1947’de Friedrich Hayek ve Milton Friedman gibi isimler tarafından İsveç’te kurulan Mont Pèlerin Society’ye kadar takip eder. Bu tarihsel argüman savaş ve bunalımın ardından yeni bir liberalizm inşa etmek için entelektüel bir çabanın örgütsel etkililiğini vurgular. Entelektüel tarihçi Quinn Slobodian bu argümanı 2018 tarihli Globalists adlı çalışmasında – bu çalışmada politik gücü ulus-devletlerden uluslarüstü federal yapılara kaydırma teşebbüsü olarak neoliberalizmin kökenlerini yeniden biçimlendirir – Milletler Cemiyeti’nden Dünya Ticaret Örgütü’ne genişletmiştir. Bu bakış açısı kültürel çeşitliliğin bürokratik ya da ulusal çıkarlar tarafından yakalanamayacak kadar karmaşık politik yapılar altında gelişebildiği bir tür güncellenmiş Habsburg İmparatorluğu modeli olarak hayat bulmuştu. (Hayek ve öğretmeni Ludwig von Mises 2. Dünya Savaşı’nı modern ulus-devlet içerisinde ulusalcılığın ve sosyalizmin vahim bir zaferi olarak görüyorlardı.)

Bu tür karmaşık, uluslarüstü yapıların bir zamanlar kapitalizmi yalnızca kendisinden değil, devletçi politikaların tahrifatlarından da kurtarmak için en iyi yol olduğu düşünülüyordu. Bu tarihin neoliberal versiyonları aynı zamanda gelişen ulus-devletin daha geniş, anti-kolonyal eleştirilerine dönük kapitalist bir aynaydı. Peki bu rekabet içerisindeki bakış açılarına galip gelen modern ulusalcı politikaların tarihsel dinamiklerini Antroposen’in yaşanmaz hale gelen dünyasına hangi gidişat bağlıyordu?

Geoff Mann ve Joel Wainwright Climate Leviathan’da (2018) iklim değişikliğine tepki olarak ortaya çıkabilecek çeşitli politik yapıların bir tipolojisini verirler. Birinci seçenek “Leviathan İklimi”, gezegeni kendi çıkarları için kurtarma heveslisi halihazırda zengin ve güçlü olanlara dayanan bir küresel kapitalizm sistemidir. Diğer seçenek, iklim krizine küresel kapitalizmle değil, görünüşte anti-kapitalist ve otarşik bloklarla tepki gösteren “Mao İklimi”dir. Bir diğer seçenek ise, “Behemot İklimi,” ulus-devlet seviyesinde gerici popülizm reformudur. Fakat Mann ve Wainwright bu seçeneklerin dışında bir tür X İklimi’ni; uluslararasının yanı sıra alt-ulusal politika biçimlerinin radikal demokrasi açısından yeniden düşünüşünü de  tahayyül edebileceğimizi ileri sürer.

Belki de pandemi bile neoliberalizmi tarihin çöp kutusuna mahkum etmedi. “

Pandemi sırasında, ulus-devletlerin ulusal gücünü ve finansal kapitalizm yapılarını sağlamlaştırmak için birlikte çalışan merkez bankalarının uluslararası gücünü gördük – hepsi de önceki statükoyu devam ettirmeye çalışıyorlardı. Diğer taraftan, devletin sağlığı korumak adına ekonomik seferberliğini sona erdirme kapasitesinin dramatik bir teşhirini de gördük. Bu neoliberalizmden sonraki ve Antroposen karşısındaki politikaları düşünmek için yeni bir bakış açısı sunuyor. Fakat eski rejime dönmek çok cazip. O halde, neoliberalizm projesinin kesinlikle rotasını tamamladığını kim söyleyebilir? Belki pandemi bile neoliberalizmi tarihin çöp kutusuna mahkum edemedi. Ancak, politikaları kavramanın radikal şekilde yeni bir yolu hakkında düşünmek için gerçek tetikleyici olan şey, eskinin cazibesine teslim olmaktan ziyade, kuşkusuz Antroposen’in meydan okumasıdır.

                                                                    ***

Bu bellibaşlı zorluklar arasında değere ilişkin kimi sorular yer alıyor: Doğaya ne borçluyuz, gelecek nesillere ne borçluyuz?  Bu tür sorunlar içerisinde diğer yapısal-tarihsel adaletsizlikleri (ırksal kölelik ve patriyarkal zulüm gibi) barındıran ve günümüzü etkilemeye devam eden ekolojik borçluluk çıtasındaki tazminat sorunları hakkında yeniden düşünmemiz için bizi cesaretlendirebilir. Antroposen; ayrıca nüfus, ekonomik büyüme limitleri, eşitsizlik biçimleri ve insanlar ile diğer hayvanlar arasındaki ilişki hakkında geleneksel düşünceyi de sorgular.

Beck’in risk çağındaki ekolojik politikaları ilk ele alışında olduğu gibi, bunlar ya teknokratik-yasal paradigma ya da azaltım-uyum bakış açısının prizmasından bakması cezbedici olan sorunlardır. Beck tarafından ve bugün Antroposen anlatıları ve epistemolojileri yoluyla açıklanan asıl meydan okuma, politikayı ve iktisatı sorgulamak için kullandığımız terimler etrafındaki yerleşik eğilimleri ve beklentileri kökten gözden geçirerek hem onların tarihlerini hem de değerlerini değiştirmemiz gerektiği düşüncesidir.

Sadece ‘bilim’ yetmez!

Günümüze taşınan politikalarımızı şekillendiren tarihi ve fikirleri yeniden düşünürken yeni ve alternatif topluluk biçimlerini tasavvur edebiliriz. Neoliberalizm dışında nasıl bir politika izlenmesi gerektiği hakkında ipuçları için hiç olmazsa Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve esnasında tarihsel olarak siyasal iktisat hakkında daha duyarlı düşünme geleneğine – bilhassa o tarih bize onun en yakın zamanlı biçimlerinden ziyade, neoliberalizm ve eleştirmenlerini longue duree görmemizi sağlayabilirse – dönebiliriz. ABD’deki tröst karşıtı ilericileri, Avrupa’daki tarihsel siyasal iktisatçıları ve servet, refah ve kirlilik gibi olumsuz dışsallıklar için vergilendirme ilkeleri arasındaki ilişkiler üzerine çalışan Britanyalı siyasal iktisatçıları düşünün: Hepsi modern neoliberalizm ve anaakım iktisatın sunduğu her şeyden daha kapsamlı ve sentetik siyaset, iktisadi tarih ile çevre arasındaki arabağlantıları görmenin yollarını sundular. Hepsi de aynı zamanda karmaşıklığı kestirimci basitleştirmenin üzerinde tuttular.

Bu görüşler ancak değer sorularını politika ile iktisat arasındaki uygun biçimde yerleştirilen karşılıklı ilişkiye yeniden bağlayarak tekrar düşünülebilir hale gelebilir. En azından pandemi bunun Antroposen’in gelecek odaklı, ilerici politikasının temel ağırlığını yüklenmesi gerekecek siyasal iktisat ya da piyasa toplumları hakkında oldukça eski bir soru olduğunu gösteriyor.  Bu tür bir yeniden düşünüşün sevgi, adalet ve radikal umut temeline dayanan politika biçimleri için radikal taleplerin başarısıyla sonuçlanıp sonuçlanmayacağı – ya da her zamanki gibi en az dirençli işe geri dönme hattından gidip gitmeyeceği – belirsizliğini koruyor. Fakat kesin olan bir şey var: Yalnızca “bilimin izinden gitmek,” pandeminin ortaya attığı tehditler olsun ya da olmasın, bizi daha ilerici bir geleceğin yakınından dahi geçirmeyecek.

Makalenin orijinali için tıklayın

 

Yeşilçam… Ah Yeşilçam, sen nelere kadirsin?

Romantizme girmeden, kulağa nostaljik gelmeden Yeşilçam’dan bahsetmek biraz zor. Yeşilçam filmlerini çocukluğum gibi hatırlıyorum. Çocukluğumdaki anılar gibi, sürekli gördüğüm rüyalar gibi Yeşilçam filmlerinden sahneler, hele bir yerde o filmlerin müziğini işitince gözümün önüne geliyor. Bu kuşağa bir yerinden yetişmek iyi mi kötü mü emin olmamakla birlikte, ister istemez duygusal beklentilerimle izlemeye başladım bu diziyi… Bir yandan da rejisör Çağan Irmak ve başrol olarak takdim edilen Çağatay Ulusoy ikilisi merak uyandırdı. Peki sekizinci bölümü geride bırakırken elimizde ne var ne yok?

Bir kere dönem dizisi olarak Yeşilçam’ın kalbine inme ve oradaki atmosferi dijital ekrana taşıma fikri elbette heyecan verici. Özellikle Netflix’de izlediğimiz Hollywood mini dizisinden sonra, bizim yerli dijitaldeki yerli Hollywood yani Yeşilçam dizimiz acaba neyi öne çıkaracaktı? Hollywood dizisi sektörde üstü örtülen eşcinsel ilişkilerin kalbine inerken Çağan Irmak ve senaristler Levent Cantek ve Volkan Sümbül Yeşilçam dizisiyle bizi nereye götüreceklerdi? Bu dizinin dijitalde yayınlanıyor olması nispeten hangi açılardan temsiliyet esnekliği sağlayacaktı?

Çağan Irmak Dedemin İnsanları’nda İzmir ve Girit eksenindeki mübadele tarihini ekrana taşırken bu sefer Yeşilçam dizisiyle 1960‘larda Türklük söyleminin yükselişi ve bu dalganın İstanbul’da yerinden ettiği Rumların tarihi dijitale taşıyor. Ana karakterimiz Semih Ateş, gençliğinde, 6-7 Eylül olaylarında ona babalık eden ve sinema sevgisini aşılayan Costa’nın evine girip eşyalarını çalmaya yeltenmesiyle ölümüne sebep olmuştur. Bu suç yüreğinde, vicdanında taşıdığı ve hiçbir zaman oradan gitmeyecek bir yük olarak durmadan karşısına çıkmaktadır. Çünkü bu suçunu henüz kimseye anlatmamış, içinde taşıdığını dışarı çıkartmamıştır. Üstünü örtmeye çalıştıkça daha da büyüyerek karşısına çıkmaya devam etmektedir. Ne kadar uğraşsa da sekreteri Nebahat (Nurcan Şirin) ve ailesinin İstanbul’da kalmasını sağlayamaz. Onlar, yükselen milliyetçilik hareketi ve evlerine yapıştırılan Rum torunu evine yazısından sonra İstanbul’u terk etmeye karar vermek durumunda kalmışlardır.

Açgözlü tatminsiz erkeklik geçiti

Yeşilçam izleyicisini tüm bu tarihle yüzleştirirken sinema piyasasındaki başı ezildikçe ve kandırıldıkça kontrolden çıkan, aç gözlü, tatminsiz erkekliği de ekrana taşıyor. Yapımcı Reha Esmer‘in hangi filmde hangi aktrisin oynayacağına kendi keyfiyetine göre karar verdiği, Reha Esmer ile iyi ilişkilerin iş demek olduğu, türlü türlü kaypak erkekliğin vıcık vıcık her yerden aktığı bu dünyada saftirik erkekler de şüphesiz yok değil. En basta kurnaz gibi görünen, güya şapkadan tavsan çıkarabilecek kadar hünerli ama sürekli kandırılan Semih Ateş bakalım ne zaman olgunlaşacak? Aynı soruyu Mine Cansu’nun erkek kardeşi ve tüm kadınların rahatlıkla parmağında oynattığı Hakan’a da sorabiliriz.

Bir tarafta bu kurtlar sofrasında erkekler birbirini yerken artık sektörün kurdu olmuş Mine Cansu (Selin Şekerci) ve sektöre yeni adımını atmış Tülin Saygı (Afra Saracoğlu) iki zıt kadın karakter olarak farklı eksenleri işaret ediyorlar. Mine deneyimli ve sektörde kalıcı olabilmek için her şeyi göze alan, unutulmaktan ve ekranda görünürlüğünü kaybetmekten korkan ve bağımsızlığına düşkün bir kadınken, Tülin ilkeli ama tecrübesiz, serseri annesiyle yaşayan, sektöre adım atmaya çalışan ama inandığı filmlerde oynamayı tercih eden taçsız bir kraliçe.

Sansürün ve milli sinema denen iktidarın uzantısı olan bir anlayışın yükselişi, bu milli sinema anlayışının İzzet Orkan denen zengin, sinsi, manipülatif, hem kadın düşkünü hem de kadın düşmanı kaypak bir erkeklikle kontrol ediliyor olması kendi içindeki hassas dengeleri bir şekilde idare eden Yeşilçam sektörünün kırılgan temellerini sarsıyor.  Semih Ateş tüm bu iktidar sembolleriyle başa çıkabileceğini sanıyor ama tabi ki duvara yani Reha Erdem‘e tosluyor. Sevgilisi Mine Cansu’yu Semih’ten kıskanan Reha, Semih’in işlerine taş koyuyor. Yani bir nevi Yeşilçam içinde Yeşilçam izliyoruz.

Yani Yeşilçam dizisi jenerikteki kaleydoskop efekti gibi, Yeşilçam’ın renkli ve beklenmedik dünyasının arka planında yatan birbirine geçmiş katmanları ayıklayarak ön plana çıkarıyor. Oyuncuların bu sektörde görünür ve kalıcı olabilmeleri için ödedikleri bedeller, yapımcıların entrikalarıyla çekilen filmlerin akıbeti, İstanbul ile birlikte Adana’nın, Urfa’nın ve Van’ın yükselişi bakalım bizi bu erkeklik dünyasının dışına çıkarabilecek mi?

 

Çöp ithalatı çoğunlukla yasaklandı, peki ortalıkta dönen iddialar doğru mu?

2018 yılında Çin’in aldığı yasaklama kararıyla gündemimize giren plastik çöp ticareti her geçen yıl artan bir oranda devam etti. Özellikle bertarafı ya da yeniden kazanımı oldukça maliyetli olan çöpler Türkiye başta olmak üzere birçok ülkeye gönderiliyordu. Bu konuda herhangi bir uluslararası sözleşme de 2021 yılın başına kadar yoktu. Ancak 1 Ocak 2021’de uygulamaya sokulan Basel Konvansiyonu’nun yeni plastik kısıtlamaları 2020’nin sonlarında plastik çöp ticaretinde ciddi bir patlama meydana getirdi. Kısıtlamaya takılmak istemeyenler anlaşılan ellerini çabuk tutmak istemişti.

Türkiye 1 Ocak 2021 yılında yürürlüğe konulan Basel Konvansiyonu Plastik Düzenlemesine adapte olmamış olsa da kendi ulusal mevzuatında yeni yasaklar koyarak plastik çöp ithalatına önemli sınırlamalar getirdi. Önce %50 kota ve karışık plastik çöp ithalatı yasaklandı. Ancak daha sonra illegal faaliyetlerin rapor edilmesi hız kaybetmeyince bu sefer de bu yasadışı faaliyetlerin en büyük kılıfı olan çöp türlerinden birinin ithalatına yasak getirildi. Bu yasakla beraber ülkenin toprağını, havasını ve suyunu önemseyen insanlar sevinirken, kolay yoldan kazandıkları paralarının musluğu kesilenler ortalığı velveleye verme çabasına girişti. Bu esnada ortaya bir sürü yalan yanlış bilgiler pompalanarak insanların doğru bilgiye ulaşmaları konusunda zorluk çekmeleri ve oluşan kamuoyu desteğinin zayıflatılması amaçlandı. Gelin hep birlikte bu yalan ve akıl fukarası iddiaları tek tek değerlendirelim

İDDİA 1: Türkiye zaten çöp ithal etmiyor, tümüyle hammadde ithal ediyor. Üç-beş kendini bilmez yüzünden tüm sektör zarar görecek. 

Öncelikle bu konuyu tartışırken çöp ve atık ne demektir diye ilkokul seviyesinde bir bilgi vermek gerekiyor. Türk Dil Kurumu atık için “Hastane, ev, fabrika vb. yerlerde kullanılmış, artık işlenemez veya çevre için zarar oluşturan her türlü madde” tanımını veriyor. Çöp için ise “Yararsız, pis veya zararlı olduğu için atılan ufak tefek şeylerin hepsi, gübür” tanımını yapıyor. Yani atık da olsa çöp de olsa zararlı olan ve işe yaramaz bir şeylerden bahsedildiği gayet açık! Yani gelen şeyin atık mı çöp mü tartışmasının yapılması konunun bağlamından koparılması ile eşdeğer. Ayrıca burada yapılmaya çalışılan bir başka şey daha var;  o da “çöp”ün toplumsal bellekte yarattığı negatif algıdan uzaklaşmak. Atık denilince akla çok da kötü bir anlam gelmiyor. Ancak çöp öyle değil. Bu nedenle de  Türkiye’nin çöp değil atık ithal ettiği sıkça tekrarlanıyor. Burada biçimsel bir farklılığa değil, algıya yönelik bir çaba söz konusu.

“Türkiye çöp ithal etmiyordu” söylemi bu iddiayı ortaya atanların kurmaya çalıştıkları kavramsal illüzyona göre oluşturulan tanımlara dayanıyor. Örneğin şu haberdeki veriler bize Türkiye’deki şirketlerin bir kısmının çöp ithal ettiğinin en önemli göstergesi. İlgili haber ve bağlantılı soruşturmalardan öğrendiğimiz kadarıyla da yaklaşık 10.000 ton çöp, hali hazırda gümrüklerde alıcı firma ortadan kaybolduğu için alıkonulmuş durumda geri gönderilmeyi bekliyor. Ortadan kaybolmasa bu firma da parmakla gösterilen ve “üç-beş çürük elma”nın dışında kalacak ve bu çöpler ülkeye girip yasadışı yollarla bertaraf edilecekti! Nitekim konuyla bağlantılı bazı geri dönüşüm firmalarına ait mekanların bu yıl içerisinde yandığına dair çeşitli iddialar söz konusu. İddia diyoruz çünkü bunların soruşturulmasına dair emare henüz belirmiş değil. Ülkeye çöp geldiğine dair diğer göstergeler ise şu haberlerde mevcut:

https://odatv4.com/almanya-ile-turkiye-arasinda-cop-krizi-cikti-12052117.html 
https://www.bbc.com/news/av/uk-53181948
https://mikroplastik.org/adanada-yasadisi-cop-dokum-faaliyetlerine-cevre-ve-sehircilik-bakanligindan-rekor-ceza/
https://twitter.com/AyhanBarut01/status/1384038907482759168
https://www.dailymail.co.uk/news/article-9585799/How-waste-supermarkets-ends-illegally-dumped-roads-Turkey.html?ito=amp_twitter_share-top

Bu haberler olayın sadece bir kısmını ortaya koyuyor. Bunun yanında yine bizim ortaya koyduğumuz şu haritada belirtilen noktalarda, binlerce ton yabancı plastik çöp dört yıl boyunca yakıldı ve gömüldü. İsteyen olursa bu yerlerin bazılarında hâlen plastik çöpler gömülü durumda, kazıp çıkarılabilir.  Özellikle bunların algı yönetimi olduğunu iddia edenlere şiddetle tavsiye ederim.

Olayın sadece üç beş işini kötü yapan ya da illegal faaliyet gösterenlerle alakalı olmadığını bilmekte fayda var. Çöp ithalatı özel lisansa sahip firmalarca gerçekleştiriliyor ve bunların hepsi kâğıt üstünde her şartı yerine getiren yasal, lisanslı firmalar. Eğer bir çürük elma varsa, sepetin kendisinin çürütücü özellikte olduğunu bilmek gerekiyor.

İDDİA 2: Para vererek aldığımız bir şeyi neden yakalım? Bu işte bir mantık hatası var. 

İddialar içerisinde en tutarsız olanı da bu. Belgelemek zor ama sektördeki herkesin bildiği üzere, çöpü alan değil, gönderen para öder. Çünkü veren için bu çöpün kendi topraklarında bertarafı oldukça pahalıdır. Daha ucuzunu teklif eden birilerine bu çöpleri vermek ise çok daha kolay!

Üstüne üstlük bu çöpleri getiren firmalara KDV muafiyeti, ihracat desteği, bazı destekleme hibe ve kredileri yoluyla tanınan bazı imtiyazlar da tanınır. Benzer bir durum gönderici için de geçerlidir. Dolayısıyla, getirilen şeylerin işlenip satılmasına bile gerek yok.  Olduğu gibi alıp denetimleri de bir şekilde aşabildiniz mi, hiç bir şey yapmadan kar etmeye başlıyorsunuz. Sonuç olarak ortada bir mantık hatası değil, kendi ülkesinin çöpünü almak yerine, daha karlı olduğu için yabancı çöpleri alma mantıksızlığı ve bunları da sağa sola dökme ya da geri dönüşüm fabrikalarında yakma kötülüğü söz konusu.

Bunun yanında bir de 4-4-2 diye neredeyse tüm sektörün bildiği bir çöp kodlaması var ki tam bir garabet. Çünkü bu 4-4-2 denilen şeyin 2’lik kısmı tam olarak çöp ve diğer kısımları da çöpten hallice. Yani ortada tam anlamıyla çöp söz konusu! Arada geri dönüştürülebilir olanlar da yok değil. Zaten her nasıl oluyorsa daha ben çöp getiriyorum diyeni duymadık. Bakıldığında sektör adına her konuşan ülkeye tonlarca döviz getirdiklerini söylüyor. Peki  bu dövizden asgari ücretli çalışanlar ya da kayıt dışı çalışan Suriyeli işçiler faydalanabiliyor mu? Meçhul!

Şu videodaki yangın 2019 yılında beş ay boyunca sürmüştü. Bunu ortaya çıkarıp paylaşanlara ünlü bir geri dönüşüm karteli “ithal haber muhabiri” gibi suçlayıcı bir yorum getirmiş ve olayı küçük ve sıradan bir vakaymış gibi göstermeye çalışmıştı! Oysa o bölgede yaşayanlar Temmuz 2019 ile Aralık 2019 arasında pencerelerini bile açamadıklarını belirtiyorlardı! Tabii bunun bir önemi yok! Adanalının nesiller boyu hücrelerine kadar çöpten kaynaklı zehirle zehirlenmesinin döviz kadar kıymeti yok!

İDDİA 3: Plastik çöp ithalatının yasaklanması ambalaj ve diğer plastiklerin fiyatını artıracak. 

Bu da mantık ve matematik ile izahı olmayan bir iddia. Çünkü 2020 yılında Türkiye’nin toplam plastik hammadde ithalatı PAGEV isimli plastik sanayinin lobi faaliyetlerini yürüten grubunun yayınladığı rapora göre 7.952 milyon ton. Bunun içerisinde “3915 Plastikten döküntü, kalıntı ve hurdalar” koduyla ithal edilenler (ki atık değil hurda olarak tanımlanmış) 757 bin ton civarında ve maddi karşılığı da 140 milyon dolar. Peki, toplam hammadde ithalatının ekonomik boyutu nedir? O da 8.9 milyar dolar. Yani toplam ithal edilen hammaddenin maliyet açısından  %2’si! Peki, toplam ihraç edilen ham maddenin maddi miktarı nedir? O da toplam 1.4 milyar dolar. Peki, bunun ne kadarı son yasak kapsamına giren etilen polimerlere ait?  74 milyon dolar. Şaka değil gerçek. Yani %5 civarı.

Bir de plastik endüstrisinin toplam pazar hacmine bakalım. Yine aynı lobi grubunun raporuna göre toplam pazar hacmi 34 milyar dolar. Bunun içerisinde bu yabancı çöplerden üretilen hammadde ile yapılan plastik miktarı o kadar az ki kopan gürültünün bununla ilgili olmadığı açık.

Daha önce geri dönüşümcülerin yaptığı “İthal atıktan ürettiğimiz ham maddenin hepsini yurt dışına ihraç ediyoruz” söylemi ile açık bir şekilde çelişen iç piyasadaki plastik mamul fiyatlarının artacağını iddiası var ki o da evlere şenlik. Ortada net bir fırsatçılığın olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız.

Yani anlatıldığı gibi çöp ithal etmek zorunda değiliz. Çünkü o çöplerin ekonomiye katkısı devede kulak. İthal etmek zorunda olduğumuz şey bize hijyen kaynağı diye, ucuz diye, karlı diye dayatılan plastiğin orjinal hammaddesidir. Plastik endüstrisi bu yolla yani her yanımızı plastiğe bulayarak bizi petrokimya kartellerinin fosil kaynaklarına muhtaç etmektedir.

İDDİA 4: İç piyasadaki plastikler sektörü beslemeye yetmiyor  

Türkiye yıllık yaklaşık 3-5 milyon ton arası plastik çöp üretiyor. Bu miktarda çöp, 1.2 milyon tonluk (900 bini ithal 300 bini iç piyasa) bir çapı olan sektöre yetmiyorsa ortada ilkokul düzeyinde bile matematik bilmeme sorunu vardır denir. Bu iddiayı ortaya atanlar ülke çöp içinde boğulsun isteyenlerdir. Düşünün sadece 9 milyar adet PET şişenin satıldığı bir ülkeden bahsediyoruz ve bu çöpün de çok az bir kısmı toplanıyor. Belediye başkanları ayrıştırıp topladıkları çöpleri alacak firma bulamıyor, yerli çöpü işleyen geri dönüşümcüler, geri dönüşüm işinin çok da karlı bir iş olmadığını söylerken ithal çöp bağımlılarının bu söylemi, işin içerisinde başka işlerin olduğunu ortaya koyuyor. Nitekim Türkiye’nin dört bir yanından gelen yasadışı yabancı çöp dökümü görüntüleri ve her yıl meydana gelen 60’a yakın geri dönüşüm tesisi yangını da bu kirli işin ne olduğu konusunda ipucu da veriyor. Üzüm yemek yerine bağcıyı dövmek için bilenmişlere ancak yasal yaptırım ve kısıtlamalar engel olabilir.

Şu yazımda zaten asgari tüketim yapan üç kişilik bir öğrenci evinden çıkan plastik çöpleri anlatmıştım.

İDDİA 5: Çöp ithalatının yasaklanmasını isteyenler yabancı petrol kartellerinin güdümünde 

Bu iddiayı dillendirenlerin ana argümanı, petrokimya kartellerinin Türkiye’nin plastik ve geri dönüşüm sektörünün büyümesini engellemek amacıyla bazı grup ve kişileri kullanarak sektöre darbe vurmaya çalışıyor olduğu yönündedir. Normal şartlarda asgari mantık silsilesinden yoksun bu iddianın ciddiye alınması bile anlamsız. Ancak biz yine de bunun neden kendisi ile çelişen bir iddia olduğunu veriler ile anlatalım. Bu arada algı operasyonu denilen video ve haberlerde kimi zaman plastik endüstrisinin bir temsilcisi, kimi zaman bir geri dönüşüm firmasının sahibi, kimi zaman da bir yerel yönetim yetkilisi ve bazen de vatandaşlar görüş bildirmektedirler. Yani o kadar çaresizce ortaya atılan bir iddia ki içinde kendilerinin olduğunu bile unutmuşlar.

Aşağıdaki grafikte İngiltere’nin bu yıl şubat ayında plastik çöplerini gönderdiği ülkelerin listesi ve oranları var.

Görüldüğü gibi en önemli ithalatçı Türkiye! Peki, Türkiye henüz pazarda bu kadar önde değilken İngiltere çöpünü nereye gönderiyordu? O da aşağıdaki grafikte saklı.

Yani öyle sanıldığı gibi bu çok değerli olan çöplerin Türkiye’ye gitmesini ‘kıskanan’ batılı güçler Çin yasaklayınca çöpleri kendileri almamışlar. Yine denetimin zayıf, çevreyi umursamayan endüstrinin hâkim olduğu Türkiye gibi ülkelere göndermişler. Yani ortada bir kıskançlık durumu yok. Çöpünden kurtulmak isteyen bir batı ve bu çöpten gelen para ile zenginleşen ve kontrolsüzce büyüyen bir ithalatçı endüstri var. Yoksa endüstrinin iddia ettiği gibi bu çöpün kıymetini bilen Avrupa ülkeleri, Çin yasağından sonra çöpü en fazla ithal eden ülke konumunda olurlardı. Oysaki veriler tam tersini söylüyor. Çin yasaklayınca ortaya yeni Çinler çıktı.

Ayrıca petrol ürünü satıp başkasını da petrol kartellerinin hizmetinde olarak nitelemek kirli bir propagandadan başka neyin göstergesi olabilir ki? Kaldı ki plastiği hayatımızın her alanına zorla sokarak bu petrokimya kartellerinden 7.9 milyon ton ham madde alan (toplam hammadde ithalatının %91’i) bu sektör eğer geriye kalan %9 kadarlık bir çöp malzemesi için sektörü baltalamaya çalışan kartel ve kartel güdümlü kişi ve kuruluş arıyorsa aynaya bakmayı denemelidir.

İDDİA 6: Yasaklamalar başarılı olsaydı Kuzey Kore en başarılı ülke olurdu 

Çöp ithalatını yasaklayan bir ülke olarak Çin’in değil de Kuzey Kore’nin ortaya atılması konuyu sulandırmak ve bulandırmak ile ilişkilidir. Çin çöp ithalatını yasaklamıştır ve bunda da oldukça başarılı olmuştur. Üstelik bakanlığın yerli atığın teşviğine dair yaptığı düzenleme ve kısıtlamaların Kuzey Kore gibi diktatörlük ile yönetilen, düzenleyici değil, yasakçı bir yapıyla karşılaştırması da yakışık değildir. Çin’in yasak sonra kaynağında ayrıştırma, depozito iade sistemi ve atık azaltım stratesijisinin oldukça başarılı olduğu oldukça açıktır. Aşağıdaki linklerden Çin’in yasak sonrası politikaları açıkça görülebilir.

https://www.google.de/books/edition/China_Goes_Green/C536DwAAQBAJ?hl=en&gbpv=1&printsec=frontcover
https://chinadialogue.net/en/cities/as-china-goes-green-should-the-world-celebrate-its-model/
http://www.xinhuanet.com/tech/2019-09/11/c_1124984284.htm (Google translate İngilizceye başarıyla çeviriyor)
https://www.ndrc.gov.cn/xxgk/zcfb/tz/202001/t20200119_1219275.html Çin devletinin yasak sonrası için kurduğu eylem planı (Google translate İngilizceye başarıyla çeviriyor)

Sonuç olarak, depozito iade sistemine, parayla poşet uygulamasına, tek kullanımlıkların sınırlandırılmasına ve çevre için yapılması planlanan her türlü girişime karşı çıkan bir sektörün niyetinin ne olduğu açık ve net bir şekilde bellidir. O nedenle bakanlığın, para ve kar odaklı faaliyetler ile ülkeyi batının çöplüğüne dönüştürenlerin manipülasyonlarına ve kar hırslarına değil de sahada gözüyle gördüğüne dayanarak hareket etmesi oldukça yerindedir.

Ayrıca bu son yapılan düzenlemenin bir yasaklama değil kısıtlama/düzenleme ve bakanlığın uzun süredir uygulamaya sokmaya çalıştığı bir programın parçasıdır. Bakanlık %80-%50- … şeklinde geliştirdiği hamlelerinin de bir devamı niteliğinde. O yüzden sektörün bunu yasakçı bir bakış olarak görmesi yanlıştır. Bakanlık aslında bir şeyi yasaklamıyor, aksine ithalata bağımlı hale gelmiş ve kontrolsüz büyümüş olan bir sektörü  iç piyasaya yönelmeye teşvik ediyor. Ayrıca ithal edilen hammadde de bizim içeride ürettiğimiz çöp mü?

Dolayısıyla burada bir yasak olduğundan bahsedemeyiz, bundan bahsedenler samimi değil. Kaldı ki sektörün bakanlığın yapmış olduğu değerlendirmeleri ve önümüzdeki süreçte kısıtlamalar adına yapacağı uyarıları doğru okumayıp sanki bu kısıtlamalar hiç gelmeyecekmiş gibi hoyratça hareket etmiş olması da sektörün öngörü yoksunluğu ve aşırı kar hırsından kaynaklı olarak yaşadıkları körlükle ilgilidir. Bunu okuyamayıp yatırımlarını ithal çöplere odaklaması, sektörün ne derece basit bir planlama hatası yaptığının da göstergesidir. Sektörün kendi planlama eksikliğinden kaynaklı problemlerini bakanlığın attığı adımları suçlayarak örtmeye çalışması inandırıcılıktan uzaktır. Hatırlanırsa ithal çöplerin sağa sola gelişi güzel terk edilmesi üzerine Hürriyet gazetesine açıklama yapan Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, 2020’nin Aralık ayında ithalatı sıfırlayacaklarını ve tamamen yerli atık politikasına geçmek istediklerini ilan etmişti. Bu durumda kör gözün bile göreceği bir gerçeğe kafasını çevirenlerin buna rağmen devasa yatırımlar yapması plansızlık ve öngörüsüzlükten başka bir şeyle açıklanamaz.

Belli ki bu durumda rantı kesilenler manipülasyona, algıya ve lobiye devam edeceklerdir. Ancak artık cin şişeden çıktı ve yaratılan tahribat gözler önüne serildi. Her gelene dış güçlerin ajanı ya da maşası yaftası yapıştırılması da para ve kar hırsının ortamı ne derece zehirlediğini göstermesi açısından oldukça önemlidir.

[Bir şarkının hikayesi] Hotel California/ Eagles*

Alacakaranlık kuşağına benzeyen sinematografik bir hikaye, sürrealist bir belirsizlik, eski sevgiliye bir mesaj, bir döneme duyulan özlem, uyuşturucu yolculuğuna dair metafor ve masumiyetten deneyime giden bir yolculuk…Bunların hepsi tek bir şarkıda ve üstelik tüm zamanların en iyi gitar soloları eşliğinde… Eagles’in imza şarkısı “Hotel California” işte bütün bu öğeleri içinde barındıran bir sanat şaheseri.

Gruba 1974 yılında katılan Don Felder, Malibu’da kiraladığı yazlık evinin koltuğunda 12 telli gitarı ile çalışırken güzel bir melodi yakaladığını düşünür ve stüdyosunun da bulunduğu kızının odasına giderek kayıt cihazına melodiyi dört beş kere kaydeder. Birkaç gün sonra kaydı bir daha dinlediğinde şarkıyı üzerinde çalışmaya değer bulur. Ritm box ile farklı birkaç ritm dener, akustik gitar bölümlerini bitirir ve bas gitarı da ilave ederek demo kaydını tamamlar. Tamamen enstrümantal olan bu kaydı farklı birkaç çalışmayla beraber bir kasete kaydedip grubun kurucu üyeleri olan Don Henley ile Glenn Frey’e gönderdiğinde şüphesiz Eagles grubunun en büyük “hit”ini bestelediğinin farkında değildir.

‘Film senaryosu gibi sözler yazmak istiyorduk’

Grup 1976 Şubat’ ında tüm zamanların en çok satan albümü olma özelliğini hala koruyan “Their Greatest Hits’ (1971-1975) albümünü çıkarmış ve o dönemde yeni bir albüm için çalışmalara başlamıştır.

Don Henley kasedi dinleyince şarkıdaki sıra dışılık hemen dikkatini çeker ve ritmini ‘Meksika tarzı Reggae’ye veya Bolero’ya benzetir. Hatta şarkının ilk ismi de “Mexican Reggae” olacaktır ki iyi ki olmamıştır. Sıra sözleri yazmaya gelmiştir.

Glenn Frey şarkı için sinematografik bir senaryo hayal eder. Çölde araba kullanmaktan yorulmuş biri geceyi geçirmek için durduğu otelde kendini garip ve gizemli bir ortamda bulur ve kısa bir süre sonra oradan hiç çıkamayacağı endişesine kapılır. Yaptığı bir söyleşide Frey, Don Henley’nin şarkı girişini bir “Alacakaranlık Kuşağı Bölümü” gibi tasarlamak istediğini anlatır ve şöyle ilave eder:

Bir kişiyi alıyoruz ve onu The Magus’taki bir karaktere dönüştürüyoruz. Açtığı her kapıda gerçeğin başka bir versiyonu ile karşılaşıyor. Bir film senaryosu gibi şarkı yazmak istiyorduk.”

 

Frey’in söz ettiği The Magus, İngiliz yazar John Fowles’ın, bir Yunan adasında tanıştığı münzevi ve zengin bir karakterin etkisi altına girip gerçek ile sürreeli birbirine karıştıran genç bir şairi anlattığı ilk romanıdır.

Glenn Frey ve Don Henley sözleri böylesi bir hikaye etrafında kurgulamış olsalar da süregelen anlatım içinde belki de isteyerek dinleyicinin farklı manalar yükleyebileceği birçok metafor gizlemişlerdir. Henley, bir söyleşide Los Angeles‘daki ortamın aşk, iş hayatı ve kariyerleri konusunda müthiş bir deneyim ve öğrenim süreci olduğunu vurgulamış ve dönemi kendileri için “Masumiyetin sonu 1.Round “ olarak tanımlamıştır: ”Hepimiz orta sınıftan geliyorduk. Şarkı bir anlamda bizim Los Angeles’taki lüks ve şatafatlı hayata dair eleştirimizdi.”

‘Buradan çıkış yok’

Hotel California, lüks evleri ,güzel insanları, plaj partileri ile müzik ve sinema endüstrisinin merkezi California’nın kusursuz bir sembolüdür. Dışardan çok çekici görünse de orada yaşamanın riskleri ve bedeli vardır. Şarkının kahramanı sırayla açtığı kapıların ardından bunun farkına varır.

“And I was thinking to myself ,this could be heaven or this could be hell”

Şarkının bir kıtasında Henley ‘in yeni ayrıldığı mücevher tasarımcısı Lauree Rodkin’le ilgili bir hiciv de gizlidir.

“Her mind is Tiffany-twisted,she got the Mercedes bends/She got a lot of pretty pretty boys she calls friends”

Eagles,1969’daki Woodstock festivaline atıf yaparak o dönemin ruhunun kaybolduğunu ifade eder ve müzik endüstrisinin ticarileşmesine de bir eleştiri getirir.

“We haven’t had that spirit here since ninteen sixty nine”

Şarkı sözlerinin farklı bir yorumu da hikayenin tamamının uyuşturucu yolculuğunu anlattığı ve “warm smell of colitas” ın esrar,”mirrors on the ceiling”in de kokainle ilgili metaforlar olduğu yönündedir. Şarkının finali ise insanoğlunun hayatın birçok evresinde karşılaştığı çaresizliğinin sembolüdür. Buradan bir çıkış yoktur.

You can check- out anytime you like, but you can never leave!”

Hotel California’nın stüdyo kayıtları ise kısa bir anlatımı hak ediyor.

Don Felder girişteki riff’i aynen demo kaydında olduğu gibi çalar fakat sorun finaldeki gitar solosudur. Şarkıyı 1,5 sene önce besteleyen Felder kesinlikle yazdığı soloyu hatırlamıyordur. Telefonla evini arar ve temizlik görevlisinden orijinal kaseti bulmasını rica eder. Kaset bulunur, görevli onlara kasetçalardan dinletir ve stüdyoda banda kaydederler. 1998’de Guitarist dergisi okuyucuları ve daha nice müzik tarihçisi tarafından” tüm zamanların en iyi gitar solosu” olarak nitelendirilecek olan iki dakikalık bu efsane final solosu için tam üç gün çalışırlar.

Tüm kayıt bittiğinde çok yavaş olduğunu düşünüp tüm kaydı baştan yaparlar fakat bir sorun daha vardır. Don Henley’nin sesi için çok yüksek bir anahtarda çaldıklarını fark ederler. Bu nedenle şarkıyı ve tüm gitar sololarını 2.5 ton daha alçak bir tondan bir daha kaydederler.

Plak şirketi gruptan yeni albümün öncesinde bir single çıkarmalarını istediğinde Don Henley bunun kesinlikle “Hotel California” olması konusunda çok ısrarcı davranır. Felder ise şarkının 6.5 dakika olduğunu ve radyoların bu kadar uzun introsu olan şarkıları pek çalmadıklarını söyleyerek itiraz eder. Ona göre Hotel California Dj’lerin tercih edeceği formatta değildir.

Bu arada Eagles üyelerinin ayrıldıktan 14 sene sonra tekrar bir araya geldikleri unutulmaz 1994 konserindeki akustik yorumun 7 dakikayı da geçtiğini belirtelim.

https://www.youtube.com/watch?v=79I5nKKVtBc

 

1977 yılında dönersek neticede Don Henley’nin istediği olmuş ve Hotel California single olarak piyasaya çıkmış ve sadece üç ayda bir milyon kopya satarak 1978’de Grammy Yılın Şarkısı ödülünü almıştır. Rolling Stone dergisi tarafından da tüm zamanların en iyi 500 şarkısı listesinde 49.sırada gösterilmiştir.

Felder 2016 yılında yaptığı bir söyleşide Henley’nin ısrarında haklı çıktığını belirterek “Yanılmış olmaktan ötürü hiç bu kadar mutlu olmamıştım” demiştir.

(*) Kayıt :1976,single

Kaynakça

  • Songfacts, Hotel California
  • Skillshare Polyphonic, The true meaning of Hotel California,August 2020
  • Wikipedia, Hotel California,Eagles ,
  • The Story of How “Hotel California” by the Eagles was Written & Recorded, October 2016

 

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’- 4

Birinci yazı için tıklayın
İkinci yazı için tıklayın
Üçüncü yazı için tıklayın

*

IV. Demokrasi

Bir önceki yazımda, mealen, Türkiye’yi yarıladığı totaliteryenizm yolundan geri çevirecek demokratikleşme yönündeki ortak iradenin vatandaşların arasında mevcut olduğuna inandığım ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinden,’ yani vatandaşların farklı düşünsel ve itikadi gerekçelerle ‘diyaloğun çatışmadan daha iyi bir şey olduğu’ yargısı üzerinde ortaklaşmış vicdani kanaatlerinden çıkabileceğini söylemiştim. Bu düşüncemde haklı olduğumu varsayarsak, vatandaşların aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen ortaklaştıkları bu vicdani kanaat üzerine inşa edebilecekleri ve düşünsel veya itikadi iç huzuruyla benimseyebilecekleri bir politik sistem neye benzerdi?

* * *

Herhalde, her şeyden önce, vatandaşların birbirlerini farklılıklarıyla kabul ederek, birbirleriyle insanca politik iletişim kurmalarına, görüş alışverişlerinde bulunmalarına, ortak sorunlarıyla ilgili konularda, ortak bir görüş ve ortak bir irade oluşturmalarına olanak sağlayan, yani vatandaşların arasındaki diyaloğa alan açan, daha doğrusu politik kamusal alanı vatandaşların arasındaki diyalogları açan, yani ‘diyolojik’ bir sistem olurdu bu.

Bu sistemde hükümetler seçimle gelip seçimle giderlerdi ve hükümetlerin uyguladıkları politikalara vatandaşların özgür ve açık bir kamusal alanda,  sivil toplum örgütleri, siyasi partiler ve bağımsız medya mensupları, üniversiteler gibi aktörlerin de katılımıyla, çok boyutlu ve çok taraflı görüş alışverişlerinden ve iletişimsel ve eleştirel aklın kılavuzluğundaki tartışmalardan süzülerek ‘oluşan’ ortak görüşleri yön gösterirdi.

Vatandaşların, yani kamunun, yani ‘halkın’ bu şekilde, diyalojik politik iletişim süreçlerinden süzülerek oluşmuş ‘ortak görüşleri’ daha sonra parlamentoda yine vatandaşların seçtiği temsilciler tarafından müzakere edilerek yasama organının hukuken bağlayıcı politik iradesi şeklini alır; parlamento bu şekilde oluşmuş iradesini ve son kertede o iradenin temelinde yatan kamuoyu görüşlerini yansıtan politikalar yapması ve uygulaması için hükümete yetki ve görev verir; hükümet, parlamentodan aldığı yetkiyle oluşturduğu politikaları, devletin bürokratik mekanizmaları vasıtasıyla uygular ve nihayet, oluşturduğu ve uyguladığı bu politikaların hesabını da, yine parlamentoya ve son kertede kamuoyuna, yani vatandaşlara verirdi.

Velhasıl bu politik sistem, benim daha önce başka bir vesileyle çağımızın en önemli demokrasi kuramcılarından biri olan Jürgen Habermas’a referansla tarif ettiğim ‘sağlıklı ve iyi işleyen demokrasi’ modeline benzerdi. Benzerdi, çünkü böyle bir politik sistemde politik güç ve yetki eleştirel sesleri susturmak, sindirmek, yıldırmak için bir balyoz gibi ‘tepeden’ vatandaşların kafasına inmez, onların politik kamusal alanda ne düşünüp ne söyleyeceklerini tek elden biçimlendirebilmek için vatandaşların arasındaki diyalog kanallarını muhaliflere yönelik karalama kampanyaları, yargısal tacizler, polisiye tedbirle tıkamazdı. Tam aksine, bu politik sistemde politik güç ve yetki aşağıdan yukarıya, yani vatandaşların özgür bir tartışma ortamında oluşmuş ortak görüşlerinden, hükümetlerin parlamentodan aldıkları yetkiye dayanarak oluşturdukları ve devlet bürokrasisi vasıtasıyla uyguladıkları politikalara doğru akardı.

* * *

Böyle bir politik sistemde, şu anda Türkiye’nin mustarip olduğu türden ‘güç reflüleri’ de yaşanmazdı, çünkü bu sistemde politik güç ve yetkinin her daim aşağıdan yukarıya, tabandaki, vatandaşların arasındaki ‘diyalojik’ ortak görüş ve irade oluşturma süreçlerinden parlamentoya, oradan hükümete ve devlet bürokrasisine doğru akmasını sağlayan ve aksi yöndeki akışları engelleyen temel insan hak ve özgürlüklerine dayanan bir hukuk düzeni olurdu. Bu hukuk düzeni seçimle gelip seçimle giden hükümetlerin muhtemel siyasi müdahale girişimlerine karşı hem idari hem de mali açıdan korunaklı kılınmış, bağımsız ve tarafsız savcılar ve yargıçlar tarafından işlevsellik kazanırdı ve vatandaşların birbirleriyle insanca politik iletişim kurmalarına olanak sağlayan kamusal ve sivil diyalog kanalları bu hukuk düzeninin üstünlüğü sayesinde her daim açık kalırlardı.

Haklara işlevsellik kazandıran hukuki düzen

Aralarında diyalog üzerine örtüşen bir görüş birliği olan vatandaşlar, insan haklarına dayanan bu hukuk düzenini ne Türkiye’nin iyiliğini istemeyen ‘Batılılar’ tarafından kendilerine ‘dışarıdan’ dayatılmış, ‘yerli ve milli değerlerle’ çelişen bir kurallar manzumesi olarak görürlerdi ne de yüce gönüllü bir muktedir tarafından kendilerine bahşedilmiş ve istendiğinde geri alınabilecek ya da kısıtlanabilecek birer lütuf olarak.

Böyle görmezlerdi, çünkü bu vatandaşlar bunların ortak yaşamlarını birbirleriyle insanca politik iletişim kurarak elbirliğiyle düzenlemek ve aralarındaki bu diyaloğu daim kılabilmek için, birbirlerine ‘mantıken’ tanımak zorunda oldukları haklar olduğunu ve farklı itikadi veya düşünsel gerekçelerle üzerinde ortaklaştıkları kendi ahlaki yargılarından türetildiklerini içselleştirmiş olurlardı. Dolayısıyla bırakın bu hakların kendi benimsedikleri ‘yerli ve milli değerle’ çeliştiğini düşünmeyi, o ‘yerli ve milli’ değerlerin düşünsel veya itikadi çoğulluk koşullarında varlıklarını sürdürebilmelerinin en ve tek gerçekçi yolunun bu haklara işlevsellik kazandıran bir hukuk düzeninin kurulması ve işletilmesi olduğunu bilirlerdi. Ve insan haklarına dayalı o hukuk düzeninin üstünlüğünü, kendi benimsedikleri düşünsel veya itikadi inanç sisteminin gerektirdiği vicdani yükümlülük duygusuyla, o kararlılıkla ve tüm çoğullukları içinde, el birliğiyle savunurlardı.

* * *

Yukarıda, hem Habermas’a, hem de ‘örtüşen görüş birliği’ kavramı vasıtasıyla, Rawls’a selam çakarak ana hatlarını çizdiğim bu ‘diyalojik’ demokrasi modeli, elbette daha fazla ayrıntılandırılmaya, konuşulmaya ve tartışılmaya muhtaç. Ancak kabaca çizilmiş bu genel çerçeve dahi, ‘diyalog üzerine örtüşen bir görüş birliği’ üzerine inşa edilecek demokratik bir politik sistemin neye benzeyebileceği konusundaki düşüncelerimle ilgili yeterince bir fikir vermiştir sanırım. Ben bu noktada dikkatinizi başka bir hususa çekmek istiyorum: Yukarıda ana hatlarıyla tarif ettiğim bu demokrasi modeli size de mesela, ayrı mahallelerde, şehirlerde ya ülkelerde yaşadığınız anneniz, babanız, eşiniz, dostlarınız gibi, bir yandan çok yakın bir yandan da çok uzak gelmiyor mu? Bu model sizin de içinizde bir yandan bir an evvel kavuşma arzusunun doğurduğu sıcacık ve sabırsız bir özlemle,  bu kavuşmanın hemen şimdi gerçekleşemeyeceğini ‘bilmenin’ yarattığı nahoş bir düş kırıklığının hemhal olduğu, karmaşık bir duygu uyandırmıyor mu?

Eğer bu soruya  siz de benim gibi ‘evet’ cevabı veriyorsanız, siz de Türkiye sosyolojisinde mevcut olduğuna inandığım ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin’ paydaşlarından birisiniz demektir ve bu modeli kendinize yakın hissetmenizin muhtemelen en önemli sebebi ‘diyaloğun çatışmadan daha iyi olduğu’ yönündeki ortak ahlaki yargımızı, kendinize özgü düşünsel veya itikadi gerekçelerle, son kertede sizin de doğru bulmanızdır.

Bu modeli kendinize bu kadar yakın hissetmenizin ikinci bir sebebi ise, Türkiye’nin hali hazırda yürürlükte olan Anayasası tarafından ‘öngörülen düzenin’ tam da böyle bir ‘demokrasi modeline’ işaret etmesi olabilir. ‘Hadi canım, o da nereden çıktı!’ demeyin. Zira 2017 yılında, OHAL koşullarında yapılan ve cumhurbaşkanlığı makamını neredeyse mutlak muktedir konumuna terfi ettiren anayasa değişikliklerinden sonra bile, geçmişte getirilmiş anayasal ve yasal teminatların önemli bir kısmı hiç değilse kağıt üzerinde hala yürürlükteler. En önemlisi,  Türkiye Anayasası’nın ikinci maddesi “Cumhuriyetin Niteliklerini” sıralarken, “insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” ifadesine hala yer veriyor. Anayasa’nın 90. Maddesi ise “usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır” hükmü ile, aralarında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde belirlenenlerin de bulunduğu uluslararası insan hakları standartlarını, Türkiye’nin iç hukukunda halen yürürlükte olan yasaların üzerine yerleştiriyor.

Totaliteryenizme karşı ‘diyalojik’ demokrasi

Kabul, hükümetin bariz insan hakları ihlallerini dahi Türkiye’de hukukun üstünlüğünün işlediğinin kanıtı olarak sunmasına olanak tanıyan bir dizi baskıcı kanun (ve Cumhurbaşkanlığı kararı) da halen yürürlükte, ancak bu kanunların özellikle Anayasanın 90. maddesi kapsamında yapılacak ciddi ve nesnel bir anayasaya uygunluk testini geçemeyeceklerini görmek için, çok yaratıcı ve keskin bir hukuk zekasına sahip olmak gerekmiyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin en üst kanununun, yani Anayasasının bu iki maddesi uluslararası insan hakları ve demokrasi standartlarını ülkenin iç hukukuna dahil ederek ve hatta normlar hiyerarşisinde ondan da üstün bir yere koyarak, mutlak muktedir bir cumhurbaşkanının totaliteryenizme kapı açabilecek muhtemel aşırılıklarını bile sınırlandırmaya yetecek uygunlukta bir hukuk çerçevesi çiziyor. Evet ne hükümet ne de onun kontrolündeki yargı erki bu hukuk çerçevesinin tümüyle dışında hareket etmekte bir beis görmüyorlar ama ülkenin pozitif hukukunun işaret ettiği yönetim modelinin, hükümet tarafından hali hazırda işletilmekte olan tepeden inme modele değil, yukarıda ana hatlarını çizdiğimiz güç ve yetkinin tabandan tavana doğru aktığı ‘diyalojik’ demokrasi modeline daha çok benzediği de bir vakıa.

Velhasıl hem ‘aramızdaki örtüşen görüş birliği,’ yani benimsediğimiz düşünsel veya itikadi inanç sistemlerinin farklı farklı şekillerde gerekçelendirdiği ortak ahlaki yargılarımız hem de ülkenin pozitif hukuku, yukarıda ana hatlarını çizdiğimiz türden “insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletini” kendimize yakın hissetmemize neden oluyor, içimizi biran evvel ona kavuşma arzusuyla dolduruyor.

Peki biz neden, bu demokrasi modelinin bir ütopya kadar uzak, bir mutluluk rüyası kadar gerçek dışı olduğunu da düşünüyoruz? Neden en derin vicdani kanaatlerimizin ve ülkenin pozitif hukukunun gösterdiği yönün tam tersi istikamette ilerleyen hükümetin peşine takılmış, totaliteryenizmin dipsiz bataklığına doğru sürükleniyoruz? Neden Türkiye anayasasının öngördüğü ‘insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini’, kendi benimsediğimiz düşünsel veya itikadi inanç sisteminin gerektirdiği vicdani yükümlülük duygusuyla, o kararlılıkla ve tüm çoğulluğumuz içinde, el birliğiyle savunmuyoruz?

İşte ben bunun sebebinin de Türkiye’nin Gezi protestolarından sonraki sekiz yılı, giderek ağırlaşan bir ‘güç reflüsünden’ mustarip olarak geçirmiş olmasının Türkiye kamuoyunun gerçeklik algısında yarattığı bir bozulma olduğunu düşünüyorum: Hükümetin bilinçli ve sistematik bir çabayla bizi içinde yaşattığı yanılsamaları gerçek, o yanılsamaların gizlediği gerçeği ise ‘ütopik’ sanmamıza neden olan bir bozulma bu. Hükümet tarafından pompalanan iki parçalı, kendi kendisiyle çatışmalı, siyah – beyaz bir kutuplaşmaya mahkum Türkiye yanılsamasını gerçek, ortak yaşamlarını birbirleriyle insanca iletişim kurarak düzenlemek isteyen insanların çoğunlukta olduğu, çok renkli, çok kimlikli Türkiye gerçeğini ise hayal olarak algıladığımız bir karabasanda yaşıyoruz, son sekiz yıldır.

Türkiye’nin yarıladığı totaliteryenizm yolundan geri dönmesi, işte Türkiye vatandaşlarının, yani sizin, benim, hepimizin bu karabasandan uyanma ve birbirimizi uyandırma iradesini gösterebilmemize bağlı. Bunu da ancak paydaşı olduğumuz diyalog üzerine örtüşen görüş birliğini  kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkartarak ve onun mevcudiyetini fiilen görünür kılarak yapabiliriz. Yani hükümet aramızdaki iletişim kanallarını kapatmak, gerçeklik algımızı çarpıtmak için ne kadar çaba harcarsa harcasın, diyalog üzerine örtüşen bir görüş birliğinde buluşan çok renkli, çok kimlikli çeşitliliğimizi, birbiriyle çatışan, siyah-beyaz iki parça gibi göstermeye ne kadar çalışırsa çalışsın, biz aramızda mevcut olan ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinden’ aldığımız güvenle, birbirimiz ile inadına, insanca iletişim kurmalı ve birbirimizi demokratikleşme yönündeki ortak, gerçek ve etkili bir politik iradeye vücut vermeye davet etmeliyiz.

Aramızdaki ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin’ üzerinde yükselen, demokratikleşme yönündeki bu ortak irademizi, bizim irademizi temsil etme iddiasındaki siyasi partilerin, CHP’nin, İYİ Parti’nin, HDP’nin, Saadet’in, DEVA’nın ve Gelecek’in tavandaki yönetici kadrolarını, yukarıda ana hatlarıyla tarif ettiğimiz, Türkiye’nin halen yürürlükteki anayasası tarafından da öngörülen, ‘diyoloğa dayalı demokrasi’ modelini hedefleyecek bir ittifakta buluşmaya, bir yandan kendi aralarında, bizim oylarımızı almak için yürüttükleri siyasi rekabeti demokratik yollarla sürdürürken, bir yandan da yine bizim ‘örtüşen görüş birliğimizi’ yansıtan diyalog ve demokrasi talebini hükümete karşı yekvücut savunmaya ikna etmek için kullanmalıyız.

* * *

Velhasıl Türkiye’nin yarıladığı totaliteryenizm yolundan geri dönmesi için bize en öncelikli olarak lazım olan ne yeni bir  toplumsal sözleşme, ne de yeni bir anayasa. Bize lazım olan tek şey bizim oluşturduğumuz tabandan yükselecek, demokratikleşme yönünde etkili bir politik irade ve onu da aramızda zaten mevcut olan diyalog üzerine örtüşen görüş birliğimiz üzerine, el birliği ile inşa edebiliriz.

‘Ölme eşeğim ölme’ demeyin, ‘aramızda diyalog üzerine böyle bir örtüşen görüş birliği mevcutsa tabii!’ diye dudak bükmeyin.  Onun mevcudiyeti, biraz da sizin, benim, hepimizin ona vücut vermemize bağlı. Biz bunu Gezi’de ve İBB seçimlerinde yaptık. Yine yapabiliriz.

Yapabilir miyiz?

 

[Feminizm/ LGBTİ+ kitaplığı] Erkek edebiyat dünyasında lezbiyen bir kadının var olma çabası: Cehennem- Bir Şairin Romanı

Amerikalı lezbiyen feminist şair Eileen Myles’ın Türkçede yayımlanan ilk kitabı Cehennem: Bir Şairin Romanı geç de olsa yakaladığım için beni çok mutlu eden bir roman. İlk çıktığında bir arkadaşım “bu kitaba bakmalısın” diye önermişti ama ancak okuma fırsatım oldu kitabı.

Kitap Myles’ın Boston’daki lise yıllarından New York’a taşınması, orada bir kadın olarak, New York edebiyat dünyasına girişiyle eş zamanlı kendini keşfetme sürecini anlatıyor. Yetmişler Amerikası, Punk akımı, barda çalışarak hayatta kalmaya çalışan, bir yandan da erkek edebiyat dünyasında lezbiyen bir kadın olarak var olmaya çalışan Myles’ın romanı Patti Smith’in Çoluk Çocuk anlatısına benzer bir tat bırakıyor insanda. Ama daha edebisi, daha şairanesi… Patti Smith’in kendisi de romanda sözü geçen karakterlerden biri üstelik.

Otobiyografik bu roman dönemin de ruhuna uygun olarak deneysel bir dil ve yapıya sahip. Çevirmeni Sedef İlgiç’i burada anmadan geçmemek lazım. Böyle bir metni Türkçeleştirmek çok da kolay olmamıştır diye tahmin ediyorum. Punk bir şair olan Myles’ın hikâyesini takip edebilmek çok kolay değil, o yüzden başlangıçta kitabın içine girmekte zorlanabilirsiniz, fakat ilk yirmi sayfayı aşıp yazarın tarihsel olarak nereden nereye atladığını (lise yıllarından mı bahsediyor, New York’ta yaşadıklarından mı) yakalamayı onun düzensiz düzenini keşfettikten sonra ilham verici bir roman okuduğunuzu fark edebiliyorsunuz.

Cinsiyetsiz ideal aşık: Bedende Yazılı

Jeanette Winterson‘un Bedende Yazılı’sı, bana göre tüm zamanların en iyi aşk romanlarından biri.  Tüm dünyadan birçok okur için böyle olduğunu da biliyorum. Adını, yaşını, cinsiyetini bilmediğimiz anlatıcı karakter, birçoğumuzun hayalini kurduğu aşık. Belki de olmak istediğimiz aşık. Hatta daha çok olmak istediğimiz aşık. Tutkusu, romantizmi, akışkanlığı ve aşık olduğu insanların bedeninde onu büyüleyen parçaların bize daha önce tekrar ve tekrar anlatılan heteroseksüel aşk hikâyelerinden başkalığıyla çok çekici.

Annenizin, babanızın, onların da anne babasının oturduğu o klişeler koltuğuna illa oturacaksanız bile nasıl oturduğunuzu sorgulamanız için, her şey bir yana bu kadar akıllı, romantik, seksi bir ana karakterin erkek olma zorunluluğunu yıktığı için hele havalar da sonbahara dönerken mutlaka okunması gerekenler listenize almanıza önereceğim.

epikneokuyor.com

İnsan çölüne hoş geldiniz: Antroposen

“Sesimi duyan var mı?”

Arama kurtarma eğitimi alanlar çok iyi bilir bu cümleyi. Bir deprem sonrasında arama kurtarma ekipleri sessizlik ister ve yüksek sesle bu cümleyi sık sık tekrarlayarak enkaz altından bir ses bir işaret bekler. Büyük depremlerde maalesef bu beklenen ses ya hiç duyulmaz ya da çok az duyulur.

Ruhsuz bir mimarın elinden çıkmış betonarme binaya benzeyen kapitalizmin kendi yarattığı sarsıntılarla kolonları birer birer çöküyor. Doğanın bağrından söküp çıkarılan her taş her mermer her altın insana ve canlı yaşamın bütününe bırakın mutluluk sağlamayı altından kalkılamayacak enkazlar yaratıyor. Günümüz insanı enkaz altında kalmış ve enkazın karanlığına alışmış bir görüntü sergiliyor. Platon’un meşhur mağara mitosunda olduğu gibi. Mağaranın karanlığında uzun süre kalmış ve buna alışmış insanlar, mağaradan onları çıkaracak bir yol oluştuğunda ve buna rehberlik edecek birileri olduğu halde çıkmak istemezler. Işığın gözlerini kamaştırıp kör edeceğinden korkarlar.

İşte bu rehberler gibi bilim insanları her geçen gün daha yüksek tonda haykırıyor “sesimi duyan var mı?” evimiz çöküyor. “Canlı cansız hepimizin evi olan gezegen yükümüzü taşımakta zorlanıyor. Açın binalarınızın pencerelerini sesimizi duyun, ışığa bakın.” Bilim insanlarının sesi bilim aracılığıyla bize ulaşacaksa ışık siyasetle gelecek. Başka yolu yok. Siyaset hep karanlık ve düzenbazlık değildir. Binlerce yıldır aydınlık siyaset teorileri de üretilip hayata geçirilmeye çalışılıyor. Eğer hayatlarımızın özgürlükçü ve ekolojik siyasetlerini yapmayacaksak kaba geçeğin çölüne razıyız demektir.

Antroposen ve kapitalosen

Kimyager Paul Crutzen ve biyolog Eugene Filmore Stoermer 2000 yılında yayınladıkları bir makaleyle Antroposen yani insan çağına girdiğimizi iddia ettiler. Bu konuda çok yazıldığı için uzun uzadıya bahsetmeyeceğim. Ancak kavram büyük bir yankı yarattı ve başta jeoloji olmak üzere ekoloji, sosyoloji ve biyoloji disiplinlerinde çok tartışıldı. Hatta siyaset alanında bile tartışılıp tek başına insanın değil de kapitalizmin gezegeni mahvettiğine vurgu olması anlamında kavrama Kapitalosen denmesi gerektiği dillendirildi.

İster antroposen isterse kapitalosen diyelim önümüze çıkan en önemli şey, insanın sürmesine izin verdiği tüketime dayalı yaşam tarzı yüzünden gezegenin geldiği olumsuz nokta ve bize düşen sorumluluktur. Ve bu sorumluluk ekolojik tahribatta neredeyse hiçbir payı olmayan diğer canlıları da kapsamak zorundadır. Antroposen kavramının en temel tezi insanın etkinliğinin yerkabuğunda yaptığı olumsuz değişimlerin doğal döngünün ötesine geçtiği şeklindedir. Ve acil önlemler alınmazsa telafisi mümkün olmayan felaketlerin kucağına oturmamız kaçınılmazdır. Bunun emarelerini saymaya gerek bile yok, isterse herkes etrafına baktığında rahatlıkla görebilir.

Zihinsel kuraklık ve kapıdaki susuzluk

Uzağa gitmeye gerek yok. Türkiye’nin birçok ilinde iklim krizinin etkileriyle yağmayan yağmurlar, su kaynaklarının HES’lere, maden-taş-mermer ocaklarına kurban edilmesi, endüstriyel hayvancılığa ve fabrikalara harcanan aşırı su miktarları kuraklığa yol açtı. Ürün rekolteleri inanılmaz oranda düştü. Bir tarım krizi var. En son ortaya çıkan haberlere göre bazı kentlerde evlerin önündeki bostanları sulayacak su bile yok. Ancak dehşete düşülmesi gereken bu durum karşısında inanılmaz bir vurdumduymazlık hakim. Sanki bize ulaşan gıdalar ve yaşam kaynağı sular fantastik bir gezegenden ve sonsuz bir kaynaktan geliyor. Endişeye mahal yok yani. Halen ekoloji meselesi siyasetin en son meselesi durumunda. Oysa başka dünya yok. Eğer susuzluktan ve gıdasızlıktan can çekişeceğiniz bir zamana geldiğinizde bir kurtarıcı bekliyorsanız o mehdi gelmeyecek.

İklim krizi kapılarımızı da aşıp evlerimize girdi. Başta zikrettiğimiz kapitalizmin betonarme yapı olması metaforuna dönecek olursak, beton binalar inşaat halinde çok su çeker, sürekli suya ihtiyaç duyar ve tüketir. Kuruyan harç sürekli sulanır. Kapitalist sistem biz dur demedikçe, su kaynaklarını kirletip, büyük bir sorumsuzlukla hunharca kullanarak yok etmeye devam ediyor ve edecek. Tıpkı adına “ev” dediği beton kafesleri gibi. Bu tabloya razı olan insanın durumunu Dino Buzzati’nin Tatar Çölü’ndeki kahramanı teğmen Giovanni Drogo’nun haline benzetsek abartı olur mu? Teğmen Drogo çölün ortasında hiçbir anlamı ve işlevi olmayan bir kaleye tayin edilir. Kaleye geldiği ilk anda oradan biran önce gitmek ister. Ancak zamanla gardını düşürür. Hatta bir ara şehre gitmeye imkân bulduğunda artık alıştığı hiçliğe yani Tatar Çölü’ne gönüllü olarak geri döner ve otuz yılını orada anlamsızca geçirir.

Fiil herşeydir!

Eğer kapitalizmin bize dayattığı neredeyse doğal olan her şeyi yok eden kültürü ruhumuzu örseliyorsa ki örselemesi gerekir. Yapılacak tek şey, büyük bir diğerkamlıkla gezegenin bütünü için harekete geçmek ve tahakkümcü, sömürücü ilişkilere son verip en geniş özgürlük ortamını sağlamaktır.

‘İstanbul senin, karar senin’ ve ‘Başkent senin, karar senin’

[email protected]

Kentlerde sadece kentin yönetimi için değil, bütün kentliler için, örgütlenen ya da sadece bir araya gelen hemşeriler için demokrasinin ve bu demokrasinin nasıl bir demokrasi olduğu, demokrasinin niteliklerinin ne kadar önemli olduğu, iklim değişimlerine karşı ya da çok daha küçük çevresel bir sorun için bireysel boyutun biraz ötesinde bir şeyler yapamaya çalışan herkes için bu konuların nasıl anlamı olduğu üzerine tartışıp-duruyoruz.

Demokrasi, kentsel demokrasi, kentin demokratik yönetimi, katılım ve katılımcı demokrasi terimlerine hemen hemen hiç kimse yabancı değil. Bu terimleri/ kavramları, herkes duydu. Ama bu kavramlar ne ifade ediyor? Bu kavramları gündelik yaşamın içinde nasıl işler hale getireceğiz?

Temel soru bu. Türkiye’nin iki büyük kentinin yönetimi de bu sorular/ kavramlarla ilgili. Kararı biz kentlilere bıraktıklarını söylüyorlar. Bu çok iyi bir şey ve bunu bilmek kentliler olarak bizleri rahatlatıyor. Rahatlamak da iyi bir şey. Başlıktaki iki kavrama ya da slogana biraz yakından bakarak ne bu rahatlamayı bozmak  ne de bu çabayı göstermeye istekli olan belediye yönetimlerinin yaptığı işleri, çabalarını küçümsemek, onları gücendirmek istiyorum. Her şeye durmadan, “olmamış”, “öyle olmaz”, “nasıl yapılacağını bilmiyorsunuz”, “bilmediğiniz işleri yapacakmış gibi bir kandırmacaya girmeyin” vb. türü sözlerle olumsuz yaklaşmak da istemiyorum.

İçi boş, anlamı bilinmeyen ‘katılımcılık’ kavramı

Aslında katılımcı bir demokrasi kentlerde nasıl kurulabilir ve işletilir, bunun bütün kent yönetimini kapsayacak bir ölçekte düzenlenmesi nasıl olası olur ya da kaba da olsa bununla ilgili tutarlı bir öneri geliştirilebilir mi, bunları ben de bilmiyorum. Ama bildiğim, bu doğrultudaki çabalar için eleştirel bir yaklaşıma gereksinim olduğu. Bu sorun üzerinde düşünmeye ve öneriler geliştirmeye, daha gösterişsiz ve bilmediklerimizi bilerek, yaklaşmak gerektiği…

Yapmak istediğim, gerçekten yaşadığımız şu momentte, belki de tek umudumuz olan büyük kent yönetimlerini ve yöneticilerini utandırmak ve kırmak değil. Sadece, söylemde açıkça görülmekte olan sorunlara işaret etmek… Eğer kavramların içlerinin nasıl doldurulacağı bilinmiyorsa ya da o kavramla ilgili arayışlar sürmekteyse, o kavramın anlamını biliyormuş gibi, hangi tür eylemlere/ sonuçlara karşılık olduğunu hesaplayarak konuşuyormuş gibi yapmamalıyız.

Bu terimler/ kavramlar bakımından kent yöneticilerinin, hatta belki pek çok diğer yöneticinin ve örgütçünün çok rahat kullandığı “katılım” kavramı gerçekten çok sorunlu bir sıklıkla karşımıza çıkıyor. Kentte katılım/katılımcı demokrasi kavramlarını anlamlı bir tanıma/ işlevsel bir eyleme dönüştürmek için hepimizin çaba göstermesine gereksinim var. Ama içi (şimdilik) boş bu terimi, sanki biliyormuş/ uyguluyormuş gibi davranırsak, katılımı gerçekleştirme çabasına katkıda bulunmak zorlaşıyor. Terimi çoğu kez, en eski terimle bir “mugalata” biçiminde kullanıyoruz. TDK, “mugalata” için “yanıltıcı/ yanıltmak amacıyla” karşılıklarını veriyor. Bunun bile kırıcı olabileceğini düşünerek, katılımı bir “retorik” olarak kullanıyoruz ifadesi belki biraz daha uygun olacak.

Söylediklerimi somutlamak için, İstanbul ve Ankara Belediye yönetimlerinin yakın zamandaki UİP (İstanbul Ulaşım Platformu) ve Başkent Mobil düzenlemelerini tanıtımı, bu terimi nasıl kullandıklarıyla ilgili örnekler, aşağıda yer alıyor:

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin açıklamasının başlığı şöyle: “Yavaş dijital dönüşümü başlattı: Söz hakkı senin Ankara.”

Yavaş’ın konuşmasından cımbızlayarak, bir-kaç kavramın altını çiziyorum:

“Katılımcı demokrasi anlayışı doğrultusunda hazırlanan Başkent Mobil…

“Hazırsak başlayalım… Artık Ankara’yı Ankaralılar yönetmeye başlamıştır. Kentin dört bir yanından yükselen ‘Başkent senin, karar senin’ sesleri, yeni bir dijital dönüşümün habercisidir.

“Artık dijital katılımcılık ile bütçeyi yönetecek, yaşadığınız şehrin projelerini belirleyeceksiniz.

“… temel istekleri ve ihtiyaçlarının ne olduğu tespit edilebilecek hem de kendi bölgelerinde bulunan bir araziye ne yapılacağına kendileri karar verebilecek.

“Gençlerin kendi mahalle ve ilçelerinde küçük gruplar oluşturarak kent yönetimine katılmaları ve söz sahibi olmalarını sağlamayı amaçlayan Büyükşehir Belediyesi…

“Söz Hakkı ve Başkent Genç platformları üzerinden tüm Ankaralıların fikir, öneri ve taleplerini iletmelerini sağlayacak.”

https://twitter.com/mansuryavas06/status/1394889074469711874


İstanbul Büyükşehir Belediyesinin uygulamaya başladığı İUP modeli, Taşıma Dünyası Haberleri’ne göre,
İBB Ulaşım Platformu‘na (paydaşlara sunulacak geniş tabanlı bir platform/UİP) meslek örgütleri davet ediliyor ve çalışmaların ortaklaşa stratejik hedeflerini belirlemekten sorumlu olanlar şöyle sıralanıyor:

Üst kurulda İBB başkanı sekreteri yardımcısı bulunuyor. (Demek bir üst kurul var ve nasıl kurulduğu, kimlerden oluştuğu, yetkilerinin ne olduğu açıklanmıyor ama her şey saydam ve demokratikmiş, bürokrasi yokmuş gibi, okumaya devam edelim. 

İlk toplantı (trafik sorunun çözümü için) İBB Genel Sekreter Yardımcısı başkanlığında yapılmış ve toplantıda bulunanların listesi şöyle (durumun saçmalığına ya da tuhaflığına biraz daha vurgu yapmak için alfabetik olarak yazıyorum ve bazı kısaltmaların anlamını da bilmiyorum):

  • İBB ilgili birim yöneticileri
  • İSTAB
  • İstanbul Taşımacılar birliği
  • İSTESOB
  • Meslek örgütü yöneticisi
  • Otobüsçüler Federasyonu
  • Sokak Bizim Derneği
  • Şehir Hatları Temsilcisi
  • Taksiciler Esnaf Odası
  • TOBB Kamyon Taşımacılığı Sektör Meclisi Başkanı
  • TOFED
  • TTDER (Turizm Taşımacıları Derneği)
  • Ulaşım AŞ
  • Yaya Derneği

“İstanbul senin, karar senin” mottosuyla, İBB farklı görüş ve önerilerin bir araya gelmesine olanak tanımak…

“Ortak, şeffaf, eşitlikçi bir platform üzerinden ve karşılıklı anlayış ve işbirliği…

“İBB tarafından benimsen katılımcı ve kapsayıcı İstanbul vizyonunun, ulaşım alanında tesis edilmesi ve paydaş ve vatandaş katılımını önemseyen İUP…

“demokratik, katılımcı, kapsayıcı, yapıda olması için… İBB kolaylaştırıcılık rolünü üstleniyor.

“Her vatandaşın katkı sunabileceği, geniş tabanlı…

“Politika ve uygulamalardan doğrudan etkilenen vatandaşların da katılımı…”

Bu açıklamalar üzerinde düşünmeye başlasak, “Başkent Genç” modülünün nasıl bir anlamı olabilir? Projeleri kim seçecek, seçim ölçütleri neler olacak? Projelerin bütçe sınırları olacak mı vb. Elde ne kalıyor? Pazar ekonomisinin mantığıyla ve proje rekabetiyle “gençlere katılımı” öğretmek. Bu anlamıyla katılım, zaten pazar ekonomisinin kuralları geliştiğinden beri pazara katılmak ve böylece pazar ekonomik sistemini var etmek biçiminde her zaman var oldu.

Yanıtsız sorular

“Söz Hakkı” platformu, katılımcılıktan daha çok bilgi alma, danışma ve belki bazı acil durumları bildirme merkezi gibi mi anlaşılmalı? Yerel bilgi dijital bir platformda toplanıyor (“tespit ediliyor”). Toplanan bu bilgiye kim sahip olacak? Nasıl bir otorite ya da yapı? Bu bilgiyi ne yapacak? O yerel bilgiye göre, o yerele en uygun olacak olan projelerin geliştirilmesini mi sağlayacak? Yoksa gelen öneri/ soru hatta projeleri o yerel bilgiler çerçevesinde değerlendirme yaparak bir karar mı üretecek? Bu dijital proje, potansiyel bir yarardan çok bir risk mi? İMG gibi biri belediye yönetiminde olursa proje ona “koz” sağlamak bakımından işlevsel olabilir mi? Burada, gerçekten dijital demokratik bir dönüşüm çıkar mı?

Diğer taraftan katılım nedir?/ Kentliler nasıl katılacak?/ Katılımcı karar süreçleri nasıl tanımlanıyor vb., bunlar belirsiz, bunlara dair hiçbir açıklama görünmüyor.

Mansur Yavaş (14 Şubat 2020’de başka bir konuşmada) katılımın teknik/ teknolojik bir süreç olmadığını (“Akıllı Belediye uygulaması sadece bir teknolojik dönüşümü işaret etmemektedir. Bundan daha da önemlisi yerel demokrasi açısından önemli bir devrime de kapı aralamaktadır”) söylüyor, ama katılım süreçlerinin işleyişi, vetoların yaratabileceği tıkanıklar, ortaya çıkabilecek bürokrasi, gerekli olabilecek zaman (ya da karar alabilmek için gereken zamanın artması), uzmanlık gerektiren kararların nasıl alınacağı (ki neredeyse bütün kararların bu nitelikte olduğu söylenebilir), eğer uzmanlık kararlarında ayrı bir yaklaşım izlenecekse karara yönelik süreçlerin sınıflandırılması ve ayrı karar alma kurallarının tanımının ne olacağı vb. türü sorunların (ya da durumların) hiç birinin düşünülmediği anlaşılıyor.

İstanbul’da ulaşım sorununda ise, İBB gerçekten doğrudan etkilenenlerin sesinin duyulmasını istiyor olabilir, ama İUP bunu sağlayacak bir yapı/ mekanizma olabilir mi? İstanbul’da ulaşımdan etkilenenlerin sayısı ne kadardır? Yaklaşık milyonlarla ifade edilebilir her halde, ama sermaye kesiminin, akademisyenlerin, meslek örgütü temsilcilerinin, meslek odalarının ve Belediye ilgili birimlerinin sayısı ne kadardır? Ancak binlerle ifade edilebilir. Platformun kompozisyonuna baktığımızda gördüğümüz ise, temsil oranlarının tam tersi olduğu değil mi? “Eşitlikçilik isteyen her vatandaşın katkı sunabileceği, geniş tabanlı, katılımcı” yapı bu mu? Bu bir, sermayedarlar/ uzmanlar platformu değil mi?

Platform için doğru oranların bulunduğunu varsayalım; ulaşımla ilgili sorunları olan herkes “katılımcı İUP’e” katılabilecek mi? Katılsalar, bu platformda karar nasıl alınacak? Karar alınsa, nasıl uygulanacak? Uygulamaların (ekonomik, toplumsal, finansal ekolojik vb.) maliyetini kim üstlenecek? vb.

Aslında İUP’e dair o kadar çok soru ve söylenecek eleştirel söz var ki burada kesmek daha iyi olacak. İUP için “katılımcı” kavramını “retoriksel” olmadan kullanabilmek için, hem katılım kavramının ne olduğunun sorun edilmesi, hem de bir çok açıklamanın yapılması gerekirdi.

İstek var ama…

Yine de bu ifadeler, belediyenin katılımcı demokrasi anlayışı olduğunu, kenti kentlilerin yönetmesini, bütçesini yönetmesini, projeleri belirlemesini, gençlerin mahallelerinde örgütlenerek hem proje geliştireceklerini ve (seçilen!) projelerinin uygulanacağını, yönetime katılacaklarını, hemşerilerin kendi bölgelerindeki araziye ne yapılacağının kararını verebileceklerini vb. söylüyor.

Belki bazı durumlarda belediyeler (belki kötü niyetle ve aldatmaca/ uyutmaca amaçlı olmayan bir biçimde) katılımcı karar alınmasını istedikleri bazı durumları ve projeleri ayırıyorlar ve bunları topluma/ hemşerilere sunarak katılımcı deneyimler elde etmek istiyorlar (ya da bu kavramı kötüye kullanarak, politik bir manevra alanı yaratıyorlar).

Ama bunların nasıl olabileceğini, bu mekanizmaların her birinin işleyebilmesi için ne tür kurallar, sınırlar, örgütsel yapılar gerektiği, bu örgütlerin kimlerden oluşacağı ve karar alma kurallarının ne olacağı, uygulamaları kimin yapacağı, bütçenin sağlanması ve bütçe denetimleri vb. gibi ilk ağızda sayılabilecek birçok sorunun hiç birinin yanıtı olmadan başkanlar “müjdeyi” veriyor.

Her şeye rağmen, belediyelerin “katılım” istediğini inandırıcı bir varsayım olarak kabul edebiliriz.

Galiba (en azından sosyal demokrat ya da popülist politikaları sol popülizm olarak uygulamayı yeğleyen belediyelerde) bir katılım isteksizliğinden çok, katılım bilgisizliği ve katılımcı süreç tanımlayamama (belki daha da çok bu konuyu araştırmamak ve yüzeysel olarak geçiştirmekle yetinmek) gibi bir durum söz konusu?

[Babil’den Sonra] Müzik emekçileri ile dayanışmaya var mısınız?

Pandemiyle birlikte birçok sektör gibi müzik sektörü de kriz dönemine girdi. CHP Milletvekili Gamze Taşçıer geçen yıl sorunu meclise taşıdı. Müzik-Sen’in verilerine göre ekonomik kriz ve devamında yaşanan pandemi ile intihar eden müzik emekçilerinin sayısı yüze yaklaşmıştı. Taşçıer açıklamasında müzik emekçilerinin pandemi sonrası ne yapacaklarını düşünemediklerini, sigortaları yapılmadığı için hiçbir güvencelerinin olmadığını ve ne bugüne ne de geleceğe güvenle bakamadıklarını ifade ediyordu. Bu açıklamayla kamuoyu sorunun ciddiyetinin farkına vardı. Aslında müzik emekçilerinin sorunu bugün başlamadı. Ekonomik kriz ve pandemi bu sorunu görünür hale getirdi.

Müzisyenliğin bir meslek olarak değeri 

Müzikseveri, müzisyeni çok olan bir ailede büyüdüm. Onlarla başlayan sonra hasbelkader NEFAN’da (1982-83), müzik öğretmen okulunda (1983-85), Ruhi Su Dostlar Korosu ile sahnede (1988-2012), çeşitli organizasyonlarda sahne arkasında, kısa bir dönem bir meslek örgütü olan MÜYAP içerisinde (2010) ve Hayat Ajans’da CRR için hazırladığımız konserlerde (2010-2012), meslekten öte daha çok bir “müziksever” olarak doyasıya yaşadığım müzikle dolu dolu geçen günlerim bugün Açık Radyo’nun mikrofonları karşısında devam ediyor. Tüm bu hikayeden şu sonucu çıkardım: Müzisyenlik bir meslek olarak hak ettiği değeri henüz görebilmiş değil.

Çocukluğumdan hatırlarım;  “Kızın gönlüne bırakırsan ya davulcuya, ya zurnacıya kaçar!” denirdi. Bu ‘bilimsel’ deneylerle kanıtlanmış mıdır, bilemiyorum, ama sözün kendisi ataerkil bir dikteyi içermesi hasebiyle de sorunlu bir dili içeriyor. Bugüne kadar bu sorunlu dile cevabı kadınlar gayet güzel verdiler ve vermeye de devam ediyorlar. Örneğin yengemin gönlü müzisyen ağabeyimi tercih etmişti, hatta bir dönem ülkenin cumhurbaşkanının kızı bir davulcuyla hayatını birleştirmişti.

Bu özlü sözün sorunlu ‘özünü’ bir tarafa bırakırsak, insanımızın müziğe ve müzisyene verdiği değeri gösteren bu söz yadsınamaz bir gerçeği de içeriyor: Müzik emekçilerinin geleceğe dair hiçbir güvencesi yok!

Pandemiyle birlikte tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sahne sanatlarını olumsuz etkilendi.  Müzik emekçileri de bu olumsuzlukta paylarına düşeni aldılar. Güvencesiz oldukları gerçeği bu kez sert bir biçimde kendisini hissettirdi.

Sektörün ana geçim kaynağı konserler. Müzisyenler pandeminin başladığı geçen yıl mart ayından itibaren sahneye çıkamıyorlar.

Müzisyenlerin bir diğer gelir kaynağı da albüm satışları ya da dijital platformlardan elde edilen telif gelirleri. Avrupa’da her yıl 12 milyon Euro telif geliri toplanırken bu rakam ülkemizde çok az, 80 milyon lira civarında. Kayıp çok yüksek. Pandemi döneminde oteller, barlar, lokantalar, gece kulüpleri kapalı. Zaten yeteri kadar toplanamayan telif gelirleri sorunu, telifin ana kaynağı olan bu umumi mekânlar da kapanınca daha da büyüdü. Pandemi yüzünden kapalı olan bu mekânlardan alınamayan miktarın neredeyse müzik meslek örgütlerinin gelirlerinin yüzde kırkına karşılık geldiği söyleniyor. Bu yüzden bu meslek örgütlerinin müzisyenlere ve diğer üyelerine desteğinde ciddi düşüşler söz konusu.

Sektörde sadece müzisyenler yok

Müzik sektörü denince akla sadece müzisyenler geliyor. Oysa ki orkestrasından sesçisine, ışıkçısından rodisine, menajerinden ulaşım görevlisine, mekân çalışanlarından mekân etrafındaki seyyar satıcılara kadar müzik sektörü pastasının pek çok dilimi var. Yaklaşık 600-700 bin kişiden söz ediyoruz.

Sektörün bileşenleri geçen yıl ekim ayında sosyal medya profil fotoğraflarını yaşadıkları sorunları dile getirmek amacıyla kırmızı renge bürümüş ve yayımladıkları ortak bildiride, “Etkinlik/eğlence sektöründe kendilerine ait olmayan hatalar ve mevcut süreç nedeniyle işsiz kalan insanlarla dayanışma/birlik içinde olacağız” demişlerdi.

Kriz ve çözüme dair arayışlar sürerken İstanbul Valiliği‘nin aldığı kararla 14 Eylül itibarıyla açık hava konser, festival ve etkinlikleri de yasaklanmış, bu kısıtlama, hava sıcaklıkları ve salgın sebebiyle ancak açık havada konser verebildiklerini söyleyen müzisyenlerin tepkisini çekmişti.

Mor ve Ötesi grubunun solisti Harun Tekin‘in Twitter’da yaptığı paylaşım da müzik camiasında destek gördü. Tekin, sektörün zor günler geçirdiğini, “Sevgili halkımız, sahne ve müzik bitmek üzere, haberin olsun” sözleriyle ifade ediyordu.

Pandemide yalnız bırakıldıklarını düşünen bazı müzisyenler “Olta” isimli albüm serisinde buluşup albümün tüm gelirinin salgın sürecinde müzisyenlere ve sahne çalışanlarına verilmesini hedefliyorlardı.

Psikolojik sorunlar da çözümsüz

Kimi müzisyenler geçimlerini jingle ve seslendirmelerle sürdürmeye çalışıyorlardı ama reklam sektörünün gidişatı da pek parlak değildi. Müzisyenler arasında bambaşka sektörlere yönelenler oldu. Örneğin Jehan Barbur geçinebilmek için takı yapıp sattığını söylüyordu bir söyleşide. Bugün de kimisi özel dersler vererek, kimisi çalgılarını satarak, kimisi ailesinden destek alarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor

Geçen yıldan bugüne yaşamına son veren müzik emekçilerinin sayısının bilinenler dışında bugün iki yüze yaklaştığından söz ediliyor.

Sürekli olarak sahnede olan insanlar için sahneye çıkamamanın ekonomik olduğu kadar psikolojik sonuçları da var. Davulcu Nihal Saruhanlı konserlerin azalması sonrası devletten beklentilerin arttığını söylediği söyleşide meslek birlikleri, müzisyen platformlarını kullanarak müzisyenlere ulaşmalı, her müzisyenin mağduriyet durumuna göre çeşitli yardım paketleri ile katkı sağlamaları; müzisyenliğin de bir meslek grubu olduğunu idrak etmeleri; Kültür Bakanlığı‘nın seslerini duyduğuna dair bir işaret vermesini beklediğini ifade ediyordu bu söyleşide.

Meslek birliklerinin müzisyenlere doğrudan maddi yardımda bulunmasının, bağış kampanyaları açmasının önünde yasal engeller var. Kültür ve Turizm Bakanlığı ise Türkiye’de yardım ve bağış toplanmasına dair bir yetkilerinin bulunmadığını ve muhatabın İçişleri Bakanlığı olduğunu belirtiyordu. Bakanlık yetkilileri 2020 yılının ilk sekiz ayında müzik sektöründe 27 proje için 6 milyon 690 bin TL mali destek sağladıklarını söylüyorlardı. Bir de bazı vergi indirimlerinin yapıldığını biliyoruz.

Destekler yeterli değil

Kültür Bakanlığı pandemi başladıktan 9 ay sonra, geçen yıl Aralık ayında meslek birlikleri ile yaptıkları toplantıda müzisyenlere yönelik bir proje üzerinde çalıştıklarını açıklamıştı. Bakanlık yetkililerinin 11 Aralık’ta yaptığı açıklamayla dağ fare doğurdu ve projede yer alan müzisyen, müzik emekçileri, yorumcu ve eser sahiplerine ocak ayından itibaren biner lira ödeme yapmaya başlayacaklarını duyurdu. Yüzbinlerce mağdurun olduğu sektörde sadece 24 bin beş yüz müzisyen ayda biner lira almaya hak kazandılar. Geçenlerde bu sürenin bir ay daha uzatıldığı bilgisi paylaşıldı. Ya sonrası? Avrupa’da müzisyenlere geri ödemesiz krediler açılır, maaşa bağlanırken ülkemizde kredi almada kolaylık, geri ödemede erteleme veya kısa vadeli küçük ödemelerle sorun geçiştirilmeye çalışılıyor.

İşin ilginci başvuru formunda müzisyenlere “Son işinden ayrılma tarihi” soruluyordu. Yetkililer müzisyenlerin bordrolu çalışanlar olmadıklarının henüz farkında değildi!

Bazı yerel yönetimler gecikmeli de olsa müzik emekçilerine yönelik destek paketleri açıkladılar. Kaç müzik emekçisi bu paketten yararlandı, yararlanacak, henüz bir veriye ulaşamadım. En son İBB’nin müzisyenleri kentin meydanlarında, açık havada müzikseverlerle buluşturmayı hedeflediği bir projesi vardı. Bir kereye mahsus projede yer alacak müzisyenlere 2’şer bin lira verilecekti. Proje hangi aşamada bilemiyorum. Umarım bu projeden yeterli sayıda müzisyen faydalanabilir. Sayısı yüz binlere ulaşan bir kesimden bahsedince uzun vadede bunun da kalıcı bir çözüm olmayacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Dayanışma Yaşatır: Müzik emekçileriyle dayanışma konseri

Bana göre Kültür Bakanlığı ve yerel yönetimlerin desteğini reddetmeden, müzik emekçilerinin yaşadığı ekonomik sorunların çözümünde müzik sektörünün birlikte hareket etmesi gerekiyor.

Radyoda müzik programı yapan bir sektör paydaşı olarak ben de elimden ne geliyorsa yapmam gerektiğini düşündüm ve birkaç ay önce bu yönde bir adım attım. Kuruluşundan beri İstanbul Kent Konseyi Kültür ve Sanat Çalışma Grubu’nda yer alıyorum. Anadolu Müzik Kültürleri Derneği’nin geçtiğimiz Aralık ayında ABB TV üzerinden yayınlanan ‘Müzik Üreticileri İçin Dayanışma Gecesi–Bahar Gelecek’ isimli konserin de motivasyonuyla İstanbul Kent Konseyi yönetimine benzeri bir projeyi İBB TV üzerinden yapılmasını önerdim. Teklifim kabul görünce Anadolu Müzik Kültürleri Derneği ve Açık Radyo yönetimine de teklifimi götürdüm. Açık Radyo’dan programcı arkadaşım Muammer Ketencoğlu’nun projenin sanat yönetmenliğini üstlenmesiyle kolları sıvadık ve müzisyen arkadaşlarımıza ulaşarak projeyi olgunlaştırdık. İKK yönetiminin iyi niyetli çabalarına karşı İBB TV bürokrasisini aşamadık ve bir süre sonra İBB’nin sokak konserleri projesinin de gündeme gelmesiyle bizim konser projesi rafa kalktı.

Tam o aşamada Anadolu Müzik Kültürleri Derneği devreye girdi. “Dayanışma Yaşatır” Müzik Emekçileriyle Dayanışma Konseri 19 Haziran 2021 Cumartesi 19:00’da Anadolu Müzik Kültürleri Derneği Youtube sayfasından canlı olarak yayınlanacak.

Anadolu Müzik Kültürleri Derneği, Açık Radyo, İklimler ve Atölye Shiraz’ın katkılarıyla düzenlenecek gecenin sanat yönetmenliğini Muammer Ketencoğlu üstlendi. Konserin moderatörlüğünü Cenk Güray gerçekleştirecek.

Konsere 47 müzisyen ve müzik grubu katılacak. Konserde yer alacak müzisyenler Ali Kazım Akdağ, Efgan Rende & Ayşegül Aykaç, Ayfer Düzdaş, Ayfer Vardar, Ayşenur Kolivar & Kenan Yaşar, Ayşe Tütüncü, Banu Kanıbelli, BAU Medeniyetlerin Sesi Koro ve Orkestrası, Birol Topaloğlu & Yaşar Kurt, Brenna MacCrimmon & Ladom Ensemble, Cenk Erdoğan, Chromas Korosu, Emin İgüs, Emre Dayıoğlu & Teke Trio, Erkut Özkan, Evrim Ateşler, Grup Horizon, Gülcan Altan, Güler Gültekin, Haldun Karabudak, Havva Karakaş, İnce Saz, Janet & Jak Esim, Kamuran Terzioğlu, MAGMA & Boğaziçi Caz Korosu Ailesi & Masis Aram Gözbek, Marem Gökhan Şen, Melisa Tuğ & Kübra Ocak, Mehmet Erenler, Mehmet Atlı, Melike Demirağ & Ruhi Su Dostlar Korosu, Mihrap Eskiocak, Muammer Ketencoğlu & Balkan Yolculuğu, Murat Toktaş (Siya Siyabend), Münip Utandı, Sakoband, Salih Korkut Peker, Samida, Selen Gülün, Suren Asaduryan & Volkan İncüvez, So Duo, SUSİ Korosu (Almanya), Şuşan Kalataş, Tangesta- Tangueros De Estambul, Teneke Trampet, Ulaş Özdemir, Vokaliz, Yansımalar, Yasemin Yurduşen Çanakçı & Erkan Çanakçı ve Yeşim Kantekin şarkılarını, türkülerini ihtiyaç sahibi müzisyenler için seslendirecekler.

Sizler de bir bilet alarak bu dayanışmaya katılmak istemez misiniz? Umarım bu dayanışma konseri bundan sonra da benzer dayanışma çabalarını motive eder.