Ana Sayfa Blog Sayfa 1462

Çocuk istismarcılarına af teklifi yeniden gündemde: Hayatlarımız ve haklarımız için gözümüz üzerinizde!

Eşitlik İçin Kadın Platformu, (EŞİK) çocuk cinsel istismarı suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 103. maddesi ile ilgili af girişiminin yeniden gündeme gelmesiyle ilgili bir açıklama yaptı.

Konu, ilk olarak 2016 yılında gündeme getirilmiş ve tepkiler üzerine geri çekilmişti.

Konunun en son gündeme getirilişi

“Bu konunun gündemde tutulması ve her fırsatta TBMM’de çeşitli komisyonlarda ve medyada tartışma konusu yapılması, istismarcıları teşvik etmek, çocuk haklarını ihlal etmek anlamına gelir” diyen EŞİK, konunun en son gündeme getirilişiyle ilgili şu hatırlatmalarda bulundu:

Konu en son, 27 Mayıs 2021’de Kadına Yönelik Şiddetin Tüm Yönleriyle Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu’nda ve Meclis Adalet Komisyonu’nda gündeme getirildi. Kadına karşı şiddetin araştırılması komisyonuna Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) adına davet edilen Başkan Süleyman Arslan; kadına yönelik şiddetin erkeklerin birbirine karşı şiddetinden farksız olduğunu ve 15 yaşındaki çocukların nikahının ‘insan hakkı’ olduğunu savundu. Nikahsız beraberliklere ‘sapkın ilişkiler’ nitelemesi yapan Arslan, şiddetin azalması için ise helal beslenmeye özen gösterilmesi ve anneliğin özendirilmesi önerisinde bulundu.

Aynı gün Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifini görüşmek üzere toplanan TBMM Adalet Komisyonu’nda ise AKP’li Abdullah Güler; Cezaevlerinde TCK 103 çerçevesinde 2020 yılı rakamıyla 645 hükümlünün bulunduğunu, bunların şu anda yasal olarak evli olduğunu, aile birliğini kurduğunu, bu ailelerin korunması için ceza ertelemesi konusu içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Adalet Komisyonu’nda yer alan muhalefet partilerine mensup vekillerin çocuk istismarı söz konusu ise hiçbir ailede ‘rızaya’ dayalı birliktelik olduğunun iddia edilemeyeceği yönündeki itirazları üzerine konunun kanun teklifine eklenmesinden vazgeçildi.”

Fotoğraf: Hale Güzin Kızılaslan / csgorselarsiv.org

‘Toplumun yüzde 92’si 18 yaşın altında evlilikleri onaylamıyor’

EŞİK, bu girişimin aslında yasal evlilik yaşını 12’ye kadar indirilmesinin önünü açmak, her yaştan kadın ve kız çocuklarının kendisini istismara maruz bırakan faille evlendirilmesinin yasalaştırılmasını istemek olduğunu söyledi.

Platform, bu konunun gündemde tutuldukça şunların yaşandığına dikkat çekti:

  • Türk Ceza Kanunu’ndaki 15 yaş altı çocuklarla hiçbir koşulda cinsel ilişkiye girilemeyeceği ve Türk Medeni Kanunu’ndaki 17 yaşın altında evlilik yapılamayacağı konusundaki yasal düzenlemeler kağıt üzerinde kalıyor, uygulanmıyor, uygulanamıyor. Gençler, aileler bu yasalar yokmuş gibi yaşamaya devam ediyor.
  • Çocuk cinsel istismarcıları işledikleri suçtan mahkum olsalar bile, kız çocuğunu ya da ailesini ikna edip resmi nikah yaptırdıkları takdirde cezadan kurtulabileceklerini düşünebiliyorlar.
  • Bazı yargı mensupları da af propagandalarından etkilenerek giderek daha çok beraat kararı veriyor.
  • Toplumda gelenek, görenek diyerek ve af söylemlerinin de teşvikiyle çocuk evliliği adı altındaki çocuk cinsel istismarını ihbar yükümlülüğünü savsaklıyor.
    Af söylentisi çeşitli kişi ve kurumların, kız çocuklarının evlendirilme yaşının 12 hatta 9 olabileceği yönündeki propagandalarının sürüp gitmesine neden oluyor.
  • Yanlış kültürel referanslara dayandırarak çocuk yaşta ve zorla evlendirmeyi meşrulaştırmak isteyenler bilmelidir ki; Türkiye toplumunun % 92’si 18 yaşın altında evlilikleri onaylamıyor. (Havle Kadın Derneği, Erken Evlilikler araştırması 2020)

Dünyadaki genel eğilim

Platform, dünyada genel eğilimin 18 yaş altı evlilikleri çocuk yaşta ve zorla evlilik olarak nitelendirdiği ve yasaklama yönünde olduğunu da kaydetti:

Dünyanın birçok ülkesinde, örneğin Bangladeş, Birleşik Arap Emirlikleri, Filistin, Hindistan, Suudi Arabistan, Çad gibi ülkelerde evlilik yaşı 18’dir. Endonezya, Malezya, Filipinler, Papua Yeni Gine, Kamerun gibi ülkelerde 21’dir. Ekvator Ginesi’nde evlilik yaşı 23’tür.

ABD’de pek çok eyalette 18 yaş altı evlilik yasaklanmıştır. 18 yaşından küçüklerin evlenmesinin yasak olduğu İsveç’te 1 Ocak 2019 tarihinden başlayarak ülke dışında yapılan 18 yaş altındaki her türlü çocuk evliliği, İsveç’le bağlantısına bakılmaksızın tamamen hükümsüz sayılmaktadır. Hollanda, Danimarka ve Norveç, çocuk evliliğini yasa dışı ilan etmiş ve yasalarını yurt dışında çocuk yaşta evlenen yabancı uyrukluların evliliklerini de kapsayacak şekilde genişletmiştir. Almanya 2017 ve Suudi Arabistan 2020 yılında 18 yaş altı tüm evlilikleri yasaklamıştır.”

Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

‘Hayatlarımız ve haklarımız için gözümüz üzerinizde!’

EŞİK, 1 Ekim’den beri Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) çalışmalarını, 9 Mart’ta kurulan TBMM şiddet araştırma komisyonunu kadınlar açısından yakından takip ettiklerini ifade ederek, şu açıklamalarda bulundu:

Türkiye’nin 7 bölgesi ve 81 ilinden kadınlarla milletvekillerini birebir İzlemeye aldık. İktidar bloğu milletvekilleri de dahil olmak üzere tüm milletvekillerini yakından izleyeceğiz. Tüm partilere ve vekillere, hatırlatıyoruz: Sadece kadınlar ve kız çocukları için değil tüm Türkiye’nin geleceği için tarihsel önemde günlerden geçiyoruz. Atılacak her bir yanlış adımın insani, siyasi ve hatta hukuki bir sorumluluğu var.

Hayatlarımız ve haklarımız için gözümüz üzerinizde!”

42 belediyeden müsilaj çağrısı: Kurumlar bir an önce harekete geçmeli

42 üyesi bulunan Ege ve Marmara Çevre Belediyeler Birliği (EMARÇEB), Marmara Denizi‘nde ekosistemi tehdit eden, deniz salyası olarak da bilinen müsilaj hakkında bir açıklama yaparak kurumları harekete geçmeye davet etti.

EMARÇEB tarafından yapılan ‘Marmara Denizi’ndeki müsilaj ne bir başlangıç ne de bir son’ başlıklı açıklamada “Son yıllarda Ülkemizde yaşanan çevre katliamı ve gösterilen duyarsızlık had safhadadır” denildi.

‘Canlı yaşamı tehdit altında’

Açıklamada “Artan nüfus ile doğru orantılı olarak insan kaynaklı evsel atık suların tam olarak arıtılmadan denizlere, göllere ve akarsularımıza deşarj edilmesi, aynı zamanda bu su kaynaklarına yakın alanlarda kurulan endüstri ve sanayi tesislerinin atık sularını, bırakın yeterli arıtmayı, arıtma bile yapmadan atık sularını deşarj etmeleri sonucu, doğa ve eş zamanlı olarak tüm canlı yaşamı tehdit altındadır” ifadeleri kullanıldı.

Fotoğraf: AA

‘Bir an önce harekete geçilmeli’

Marmara Denizi’nde aylardır görülen deniz salyası tehlikesinin giderek büyüdüğüne dikkat çekilen açıklamada “Birçok uzman Marmara Denizi’nde görünen müsilajın, küresel ısınmaya bağlı olarak Marmara Denizi’nde su sıcaklığının yükselmesi ve bu bölgede sanayi, endüstri ve evsel atık sularının arıtılmadan Marmara Denizi’ne bırakılması sonucu ortaya çıktığını söylüyor” denildi. Açıklamada şu çağrıda bulunuldu:

Ege ve Marmara Çevre Belediyeler Birliği olarak, en genç denizimiz olan Marmara Denizi başta olmak üzere, tüm deniz ve göl çevrelerinde kurulu olan atık su arıtma tesislerinin (evsel-sanayi-endüstri) bir an önce denetlenip, deşarj değerleri yasal sınırlar içerisinde olmayan tesislere gerekli yaptırımların yapılması ve bir an önce harekete geçilmesi için ilgili tüm kurum ve kuruluşları göreve çağırıyoruz.

 

 

TTB: Okullar ivedilikle açılmalı

Türk Tabipleri Birliği (TTB) haziran ayı itibariyle okulların yüz yüze eğitime başlama kriterlerini içeren tutum belgesini açıkladı. Pandemi kontrolü için çocuklardan daha fazla fedakârlık istenmemesi, eğitim haklarının daha fazla ellerinden alınmaması gerektiğini belirten tabipler, “TTB olarak çocuklarımızın ve ailelerin yanındayız. Çocuklarımızın beden ve ruh sağlığı için, daha önce sunduğumuz kriterlere uyarak karar alınmasını, toplumun en savunmasız ve korumasız grubu olan çocukların haklarının ihlalinin artık sonlandırılmasını ve okulların ivedilikle açılmasını talep ediyoruz” dedi.

Okul öncesi ve ilkokullar her yerden önce açılmalı

Okulların kapatılmasının, diğer tüm ortamlar ve sektörler kapandıktan sonra düşünülmesi gerektiğini belirten TTB, tutum belgesinde “Okul öncesi ve ilkokullar her yerden önce açılmalı ve açık tutulmalıdır” dedi.

Açılma sırasının okul öncesi, ilkokullar, ortaokullar ve liseler sıralamasıyla olması gerektiğini ifade eden TTB, yalnızca  özel eğitim ve rehabilitasyon alanında çalışan öğretmenlerin diğer sektör çalışanlarına göre daha yüksek risk altında olduğuna dikkat çekerek, bu kişilerin aşılamalarının acilen ve öncelikli olarak tamamlanması gerektiğini vurguladı.

İlkokul öğretmenlerinin yaklaşık yüzde 90’ınin en az bir doz Biontech aşısı olduğu kaydedilen tutum belgesinde, bu aşının tek dozda dahi, enfeksiyondan yaklaşık yüzde 70 oranında koruma sağladığına dikkat çekildi. 

Öneriler

“Çocukların ve öğretmenlerin ellerini su ve sabunla yıkaması, okulun normal şekilde rutin temizliğinin yapılması bulaşmayı önlemek için yeterlidir” dedi ve açılan okullarda uygulanması gereken önlemlere dair şunları belirtti:

  • Tüm yetişkinlerin bina içinde sürekli olarak maske takması, kapalı ortamların düzenli olarak havalandırılması en önemli önlemlerdir.
  • Sınıflar, öğretmenler odası ve idari odalar düzenli olarak havalandırılmalıdır. Derslerde 20 dakikada bir 2-3 dakika, teneffüste ise sürekli olarak pencere ve kapıların açılması ile havalandırma sağlanmalıdır. Pencereleri açılmayan sınıflar kesinlikle derslik olarak kullanılmamalıdır.
  • Yemekler açık havada veya hava uygun değilse içeride oturarak sessiz ve 1.5m mesafe korunarak yenilmelidir.
  • Temaslı ya da hastalık belirtisi olan çocuk, öğretmen ve idareciler kesinlikle okula gelmemelidir. Bu nedenle okul girişinde HES kodu takibi yapılması çok önemlidir. Okullar sadece çocukların değil, anne babalarının da HES kodunu takip etmelidir.
  • Çocuklar toplumda vaka görülme sıklığına göre bina içinde maske takmalıdır. Vaka sayıları azaldığında okul öncesi dönemden başlayarak çocuklarda maske uygulaması sonlandırılmalıdır.
  • Sınıfların birbirine karışmaması sağlanmalı ve sınıf mevcutları okul öncesi dönem, ilkokullar ve ortaokullarda 25’in, liselerde ise 20’nin altında tutulmalıdır.
  • Öğretmen aşılamaları tamamlandığında ve vaka sayıları düştüğünde sınıf mevcutlarındaki sınırlama kaldırılabilir ya da gevşetilebilir.
  • Bu önlemlerde aksaklık olmaması için okullar Sağlık Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın koordinasyonuyla düzenli olarak denetlenmelidir.

 

Kılıçdaroğlu’ndan Gezi paylaşımı: Vasat kaybetti, kazandınız gençler

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Gezi Parkı eylemlerinin sekizinci yılında Twitter hesabından bir video paylaştı. CHP liderinin paylaşımında, direniş sırasında kendisinin Gezi Parkı‘na yaptığı ziyaret de yer buldu.

Videoda kullanılan müzik ise,  bu yılın başında ayrıldıklarını duyuran Daft Punk grubunun “Veridis Quo” adlı parçası.

https://twitter.com/kilicdarogluk/status/1399048924367888385

Kılıçdaroğlu, paylaşımında, “Gençlerin güzel ruhu, vasat zihinleri yendi. Gezi’de güzel ruh kazandı. Ağaçlar kazandı. Vasat, o günden beri debeleniyor, saraya sıkıştı, algı ve magazincilikten öteye gidemiyor. Kazandınız gençler” ifadelerini kullandı.

Türk Tabipleri Birliği’nden varyant koronavirüs uyarısı

Türk Tabipleri Birliği (TTB) birçok koronavirüs varyantının bulunduğunu hatırlatarak varyantların bulunduğu ülkelerden Türkiye’ye gelişte 14 gün karantina uygulaması gerektiğini söyledi.

Açıklamada, “Varyant virüsler nedeniyle izolasyon süreleri 14 güne çıkarıldı ancak birçok varyantın bulunduğu ülkelerden Türkiye’ye gelişte karantina uygulanmamaktadır. Yeni varyant tehlikesini önleyebilmek için hangi ülkeden gelindiğine bakılmaksızın en az 14 gün karantina uygulanmalıdır” denildi.

TTB’nin açıklamasında ek olarak, “Sağlık Bakanlığı, karantina sürelerinin 14 güne çıkarılma kararına hangi varyant virüsün gerekçe olduğunu, varyant virüslere karşı yapılan analizleri ve güncel bilgileri toplum ile paylaşmalıdır” ifadeleri kullanıldı.

İzmir, Yarımada’nın geleceğini tartışıyor

Güzelbahçe, Urla, Seferihisar, Karaburun, Çeşme ilçelerinin bulunduğu bölge İzmir’de ‘Yarımada Bölgesi’ olarak biliniyor. Bölge doğal güzelliklerinin yanı sıra tarih boyunca bilimin, felsefenin ve sanatın da merkezi olmuş. Çeşme’deki Erythrai, Urla’daki Klozamanai, Seferihisar’daki Teos bu bölgedeki önemli antik yerleşimlerden birkaçı… Klozamanai yabani zeytinin ilk ıslah edilip; bugünkü anlamda zeytinyağı üretilen ilk yer olarak bilinirken, Teos’da sanatçıların ilk örgütlendiği ve sendika kurduğu yer olarak tanınıyor. Erythrai ise tarihte kadın kahinleri ile ünlü…

Yarımada bugün İzmir’de farklı bir nedenlerle tartışılıyor. Bölgede yeni bir turizm projesi yaşama geçirilmek isteniyor. Aslında bu projenin ilk ayak sesleri 2014 yılında duyulmuştu. O tarihte kamuoyuna yansıyan haberlerde yapılan İstanbul-İzmir otobanının, köprü ve yapay adalardan oluşacak bir körfez geçişi ile Narlıdere üzerinden İzmir-Çeşme otobanına bağlanmasının planlandığını belirtiliyordu.  O dönemde harekete geçen meslek ve çevre örgütleri iç körfezin ekosistemini bozacak ve yarımada da büyük bir yoğunluk artışına neden olacak projeyi İzmir İdare Mahkemesinde iptal ettirmişti.  Ama İzmirliler, iki otoban arasında yapılmak istenen körfez geçişinin hiç de İzmir’in ulaşım sorunu düşünülerek hazırlanmış masum bir proje olmadığını anlamaları uzun sürmedi. Ağustos 2019 yılında bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle bölge ‘Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesi’ ilan edildi. Şubat 2020’de ise üstelik pandemi koşullarının ağırlaştığı bir dönemde; yeni bir kararla turizm bölgesi sınırları genişletildi. Üstelik orman sahaları, zeytinlikler, Çeşme ve Alaçatı’da önemli sahil şeridi proje kapsamına alındı. Tabii tüm bunlar yapılırken önceden  ‘dikensiz gül bahçesi hazırlanması’ da unutulmamıştı. 2017’ye kadar bölgenin önemli bir bölümünü ‘doğal sit alanı’ statüsünde bulunduran plan o yıl dikkat çekmeden değiştirilmiş.

Kamuoyuna yansıyan haberlere göre ağırlıklı olarak Çeşme’de olmak üzere büyük bölümü kamu arazisi olan bölge çok sayıda parsele bölünerek turizm yatırımcılarına verilecek. Bu parsellerin üzerinde sadece oteller değil; sayısı yirmiyi bulan golf sahaları, marinalar, alışveriş merkezleri de yapılacak. Üstelik 27 delikli bir golf sahasının ortalama büyüklüğü 150 hektarı buluyor. Bu durumda büyük bir bölümü kamuya ait olan 3000 hektarlık bir alanın sadece golf sahası olmak üzere ayrılacağı anlaşılıyor. Bu da yine kamuoyuna yansıyan proje alanının yaklaşık %20’sini oluşturuyor. Yine 3000 hektarlık bir golf sahasında kullanılacak yıllık su miktarı 30 milyon metreküpü buluyor. Bu miktar 500 bin nüfuslu bir kentin yıllık su tüketimine eşit. Üstelik İzmir’in yarımada bölgesi su fakiri bir bölge ve şu anda bile özellikle yaz aylarında bu bölge su sıkıntısı yaşıyor. Bölgeye dışarıdan su taşımak da akılcı bir çözüm değil. Çünkü İzmir’in merkez ilçeleri bile şu anda tükettiği suyun önemli bir bölümünü Manisa’daki kaynaklardan sağlıyor. Projeyi savunanlar deniz suyunu arıtarak kullanmaktan söz ediyorlar; kimse bunun maliyetini hesapladı mı? Ayrıca o golf sahaları için tarım toprağı nereden sağlanacaktır? Diğer önemli bir nokta ise o sahalar için kullanılacak tarım ilaçları (pestisitler)… Bu yoğun ilaçlamanın bölgede yaratacağı ekolojik yıkım hiç düşünüldü mü?

Acil korunması gereken endemik 19 tür yaşıyor

Bölgeyi mevcut iktidar için cazip hale getiren ise bölgenin büyük bir bölümünün kamu arazisi olması nedeniyle istimlâk yapılmadan el konabilecek ve havaalanı ile İzmir’e yakın olması… Bölgenin bu proje ile eşsiz doğal ve arkeolojik zenginliğinin yok olacak olması ise bu projeyi kentin önüne koyanlar tarafından hiç umursanmıyor. Oysa Doğa Derneği’ne göre yörede endemik, nadir ve acil korunması gereken on dokuz tür var. Bir örnek vermek gerekirse ender görülen “orcislectea” adlı orkide bu civarda yaygın. Ayrıca yarımada bölgesinde çok sayıda kuş türü de yaşıyor.   Üstelik bunlardan bazıları soyları tehlike de olan tavşancıl, bıyıklı doğan ve küçük kerkenez… Bununla da bitmiyor; bölgenin bu proje ile yok edilecek ekolojik zenginliği; sırtlan ve karakulak’ın yaşam bölgesi olduğu gibi yarımada sahilleri Akdeniz fokunun korunması için belirlenmiş beş öncelikli alandan biri…

İşte bölgedeki tüm doğal ve tarihi zenginlikleri yok edecek, İzmir’in çektiği su sıkıntısını krize döndürecek ‘Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesi’ projesine karşı Mart 2020’de TMMOB, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, EGEÇEP Derneği ve 107 kişi yürütmenin durdurulması ve iptali için dava açtı. Bugünlerde Dünya Çevre Günü nedeniyle İzmirliler bir kez daha İzmir’in ‘Kanal İstanbul’u olarak görülen bu projeyi çeşitli etkinliklerle tartışacak ve protesto edecek.

Bu yıl 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nün ana teması ‘ekolojik restorasyon’… Kapitalist sistem bugüne kadar vahşi üretimi ve tüketimi için çevreyi sadece ucuz bir ham madde kaynağı olarak gördü… İzmir Yarımada’da, Kazdağları’nda, Karadeniz yaylalarında yaşananlar bu durumun ülkemizdeki birkaç örneği sadece. Yıkımın durdurulamadığı, nedenlerinin ortadan kaldırılamadığı bir ortamda yapılacak restorasyonun başarı şansının olmadığını da hepimiz biliyoruz.

Ekolojik restorasyondan önce ekolojik yıkımı durdurmamız, yeni yıkımları engellememiz gerekmiyor mu?

‘Bursa Sorgun’da açılmak istenen mermer ocağı halkı sürgüne ve açlığa mahkum edecek’

Bursa‘nın Keles ilçesinde yer alan Sorgun köyünde açılmak istenen mermer ocağına tepki gösteren köylüler bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Sorgun Köyü Muhtarı Necati Ekşi ve Sorgun Köyü Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Muharrem Ulutaş, DOĞADER Başkanı Sedat Güler, DOĞADER Yönetim Kurulu üyesi Murat Demir ve Avukat Eralp Atabek alanda incelemelerinin ardından bölgeyi korumak için ne gibi çalışmalarda bulunabileceklerini değerlendirdi.

‘Bölge halkını açlığa ve sürgüne mahkum edecek’

Zirvede Haber’in aktardığına göre DOĞADER’den yapılan açıklamada yapılacak mermer ocağının bölge köylerinden Sorgun, Koca Kovacık ve Düvenli’nin havasını, suyunu ve tarımını yok edeceği belirtilerek bölge halkını açlığa sürükleyeceği belirtildi.

Projenin geçimi hayvancılık ve meyvecilik olan bölge halkına zarar vereceği belirtilen açıklamada “Bölge halkını sürgüne ve açlığa mahkum edecek mermer ocağı projesine, hukuksal ve eylemsel mücadelemizle karşı çıkma sürecimiz başlamıştır” denildi.

 

 

Kadın Savunma Ağı’ndan 1 Temmuz’da hayatı durdurma çağrısı

Kadın Savunma Ağı, Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu ancak gece vakti yayınlanan Cumhurbaşkanı kararnamesi ile feshetme kararı aldığı İstanbul Sözleşmesi‘nden çıkılması planlanan 1 Temmuz Perşembe günü için ‘hayatı durdurma’ çağrısında bulundu.

Çağrıda “Hayat bizim, karar bizim, İstanbul Sözleşmesi bizim! Tüm kadınları İstanbul Sözleşmesi için feminist öz savunmaya; 1 Temmuz’da sokaklarda, evlerde, işyerlerinde hayatı durdurmaya çağırıyoruz” denildi.

‘Dünya isyanımızla sarsılacak’

Yapılan açıklamada İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı hakkında “Kadın düşmanı iktidarınız gibi hükümsüzdür” ifadeleri kullanıldı ve şöyle devam etti:

1 Temmuz’da AKP iktidarının Türkiye’nin ilk imzacısı olması ile övündüğü İstanbul Sözleşmesi’nden çıkan ilk ülke yine Türkiye olacakmış. Yanılıyorlar. Biz bitti demeden bitmez! 1 Temmuz’a kadar, 1 Temmuz günü ve sonrasında: Köşemizde oturup, bize reva görülen şiddet dolu hayata razı olacağımızı sananlar yanılıyorlar. Haftalardır sokaklarda büyüyen isyanımızla meydan okumaya, kadın düşmanlarına haykırmaya devam edeceğiz. Bu ülkede yaşayan milyonlarca kadının ve LGBTİ+’nın yaşam güvencesi olan sözleşmeden kimseye sormadan çıkabileceğinizi mi sandınız? İstanbul sözleşmesi kadınların mücadelesi ile kadınlar tarafından yazıldı. Hiç kimsenin lütfu değil! Ya bu karar geri çekilecek ya da dünya isyanımızla sarsılacak.

‘Gökkuşağının tüm renklerini savunuyoruz’

Erdoğan iktidarının İstanbul Sözleşmesi ile derdinin ne olduğunu biliyoruz. denilen açıklamada “İstanbul Sözleşmesi şiddetin önlenmesi için taraf devletlere toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayacak politikalar üretme yükümlülüğü veriyor. Neoliberal faşist iktidarların karşı olduğu işte bu cinsiyet eşitliğidir. Toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanırsa bakım emeğini nasıl üstümüze yıkacaklar? Din baskısıyla, erkek şiddetiyle, ayrımcı politikalarla bedenimizi, emeğimizi, hayatımızı nasıl kontrol edecekler? Kadınlar eşit ve özgür olsa dünya yerinden oynar biliyoruz! Ellerimizle var ettiğimiz hayatı direnerek durduruyoruz.

Aynı Macaristan ve Polonya’da olduğu gibi Türkiye’de de iktidar kendi çıkarları ve siyasal ittifakları uğruna “eşcinselliği yaygınlaştırıyor, aile düzenini bozuyor, toplumun değerlerine uymuyor” gibi gerekçelerle kadınları ve LGBTİ+’ları şiddetten koruyan yasal kazanımları hedef gösteriyor. Pandemi koşullarında artan erkek şiddetini “aile, din, toplum değerleri” ile meşrulaştırarak kadınları, çocukları ve LGBTİ+’ları savunmasız bırakmaya çalışanların karşısına feminist özsavunmamızla dikiliyoruz. Cinsel kimliklerimize, yönelimlerimize hayatlarımıza, arzularımıza sahip çıkıyoruz. Gökkuşağının tüm renklerini savunuyoruz.

Boğaziçi eylemlerine destek veren akademisyen Feyzi Erçin’in ders vermesi engelleniyor

Boğaziçi Üniversitesi‘ne Melih Bulu‘nun rektör olarak atanmasına karşı öğrenciler ve öğretim üyeleri tarafından başlatılan protestolara verdiği destek ile bilinen akademisyen Feyzi Erçin‘in ders vermesi rektörlük tarafından engellendi.

Batı Dilleri ve Edebiyatları bölümünün “Film Çalışmaları Programı” kapsamında, 2013 yılından beri yarı zamanlı olarak FA kodlu Film dersleri vermekte olan Feyzi Erçin’in Yaz Okulu’nda FA 481 (Film Music) dersini vermesi, Rektör Yardımcısı Naci İnci tarafından onaylanmadı.

‘Rektörlük karar veremez’

Öğrenciler ve akademisyenler hiçbir gerekçe olmadan yapılan bu engellemeye sosyal medyada #FeyziHocaYalnızDeğildir etiketi üzerinden tepkilerini gösterdi.

Doç Dr. Zeynep Gambetti “İster tam zamanlı, ister yarı zamanlı veya emekli olsun, Boğaziçi’nde hangi hocanın hangi dersi vereceğine bölüm kurulu karar verir, rektörlük değil! Yetki aşımını #kabuletmiyoruz, akademik program içeriği konusundan bölüm özerkliğinden #vazgeçmiyoruz!” sözlerini dile getirdi.

‘Birlikte olduğumuzu bilmek mutlu ediyor’

Feyzi Erçin tarafından sabah saatlerinde yapılan paylaşımda ise “Dün, 8 yıldır parçası olduğum, beni ve yaşamımı çok değiştiren canım okulumu paylaştığım arkadaşlarımın, hocalarımın ve değerlerimize sahip çıkanların arasında bulunduğum için ne kadar şanslı olduğumu gördüm. Tek tek cevap yazamamak üzüyor, birlikte olduğumuzu bilmek mutlu ediyor” denildi. Açıklamanın devamında şunlar söylendi:

Boğaziçi’ndeki özgürlüğümüze, değerlerimize, güvenli alanımıza sahip çıkmamız ve kazanmamız, arkadaşlarımızı, çimlerimizi, derslerimizi bu kadar gönülden sevmemizle, daha güzel bir dünya için fedakarlık yapmamızla, dirayet ve sabırla mümkün olacak.

‘Aramızdaki vicdani farkın yansıması’

Atanmışın atadığı bir “rektör yardımcısı”nın notlandırmamı adaletsiz bulması şaşırtmıyor: bu kanaati, bölümdeki öğrencisi hapisteyken güney çimlerde “utanmıyor musunuz” sorusuna veremediği cevapla tescillenmiş olan, aramızdaki vicdani değerlerin farkının yansımasıdır.

Sabah bir öğrencimin hatırlattığı şu dizeler herkese cevap olsun: “bir yerlerim sancıdı // sökmedi ama hoyrat kuralları faşizmin // çünkü kalbim aşktan çatlayıp yarılırdı”. Özellikle de okulumuzun güzel öğrencilerine: “Kendini(zi) nazarlardan sakın(ın) ve yıkılma(yın) sakın.”

Van-Yurtbaşı Köyü sakinleri: Bir parça mermer için değer mi?

Haber: Ruşen Takva

Van’ın Gürpınar ilçesine bağlı Yurtbaşı Köyü’nde (Şêxan) özel bir şirket tarafından açılmak istenen mermer ocağına karşı çıkan köylülerden İskan Bilek, “Bir parça mermer için yazık değil mi bu milleti satıyorsunuz?” ifadelerini kullandı.

Mermer ocağı açılmasına karşı çıkan köylülere, kolluk güçlerinin müdahalesi sırasında gerçek mermiler kullanılmış ve toplanan kalabalığı dağıtmak için tarihi geçmiş gaz bombaları da atılmıştı.

Köylülerin ahırları yıkıldı

Hayvancılıkla geçimini sağlayan köylüler, yıllar önce mera alanı olarak bilinen bölgeye kendi imkanları ile ahırlar inşa etmişti.

2005 yılında özel bir şirketin talebiyle hazine arazisine çevrilen bu alan, daha sonra şirket tarafından devletten kiralanarak mermer ocağı olarak işletilmek istendi. Köylülerin ahırlarının olduğu alan, iş makineleri tarafından yıkılmak istenirken, buna engel olmak isteyen köylüleri dağıtmak için de gerçek mermiler ve tarihi geçmiş gaz bombaları kullanıldı.

Köy sakini İskan Bilek yaşananları şu cümleyle özetledi “Bir parça mermer için yazık değil mi bu milleti satıyorsunuz?”