Ana Sayfa Blog Sayfa 1437

Son orman yanmadan

Gündemi takip edenler –ki, bu yazıyı okuyanlar mutlaka takip ediyordur, hem dünya genelinde hem de ülkemizde her biri diğerinden önemli pek çok doğal yıkımın farkındadır. Gün geçmiyor ki ‘bu kadarı da olmaz’ dedirtecek olay ve uygulamalarla karşı karşıya kalmayalım. Sorun şu ki, hemen her konuda önceden haber veren, önlem alınmasını isteyen, bilgi ve deneyime dayalı açıklamalar o konuların uzmanları, sivil toplum kuruluşları ya da gazeteciler tarafından yapılıyor olsa da, esas kıyamet büyük ölçüde olay(lar) yaşandıktan, doğa büyük zararlar gördükten sonra kopuyor.

Marmara Denizi’nin ölmekte olduğunu herkesin gözünün içine sokarcasına haykıran müsilaj sorunu bunun en son ve tipik örneklerinden.

Orman yangınları kapımızda

Ülkenin bir bölümü için oldukça kurak bir bahar yaşandığını biliyoruz. Buna karşılık orman yangınlarının sıklıkla görüldüğü bölgelerde görece serin ve bol yağışlı bir bahar geçirdik. Bu nedenle henüz toplumun tümünün dikkatini çekecek ölçüde büyük ve etkili orman yangınlarına şahit olmadık.[1] Umarım hiç olmayız.

Ama gerçekçi düşünmek zorundayız ve istesek de istemesek de hem bu yaz hem de sonraki yazlarda orman yangınlarının olacağını biliyoruz. O nedenle, ifade yerindeyse ‘testi kırılmadan’ uyarmak konuyla ilgili uzmanların ve organizasyonların görevi. Türkiye Ormancılar Derneği (TOD) birkaç gün önce çok önemli bir basın açıklamasında bulunarak, orman yangınlarının hem daha az görülmesi hem de daha az zarar vermesi için yapılması gerekenleri kamuoyu ile paylaştı.[2]

‘Önlemek, söndürmekten kolay’

Aşağıda, hem bu açıklamadan yararlanarak hem de kendi görüşlerimi ekleyerek orman yangınlarına karşı yapılması gerekenleri maddeler halinde özetlemeye çalıştım:

  • 1. Orman Genel Müdürlüğünün (OGM) uzun yıllara dayanan önemli bir yangınla mücadele deneyimi bulunuyor. Bu konuda zaman içerisinde dikkate değer iyileştirme ve geliştirmeler de yapıldı. Ancak son yıllarda, özellikle çıkan orman yangını sayısında önemli artışların olduğu da biliniyor. İklim krizi, azalan yağışlar ve artan sıcaklıklarla birlikte bu artışın daha da şiddetleneceği ise aşikâr.
  • 2. ‘Orman Koruma’ derslerinde her orman mühendisi adayına ilk öğretilen şey yangını önlemenin yangını söndürmekten çok daha kolay ve ucuz olduğudur. Orman yangınlarının çok büyük bir bölümünün insan kaynaklı olduğu düşünüldüğünde, orman yangınlarını önlemenin anahtarının da orada aranması gerekir. Bu noktada eğitim ve bilinçlendirme çalışmalarından çok daha önemli olan şey insan-orman etkileşimini makul sınırlar içerisinde tutma gereğidir. Günübirlik rekreasyonel kullanımlardan başta madencilik ve turizm olmak üzere ormanda verilen çeşit çeşit işletmecilik izinlerine kadar, ormana giriş-çıkış yapan insan ve araç sayısının bu derece arttığı koşullarda orman yangınlarını önlemek ne derece mümkün olabilir? Benzer nedenlerle ülke ormanlarının son dönemlerde küçük küçük parçalara bölündüğü de gözden uzak tutulmamalı. Ormanın içine şu ya da bu nedenle soktuğumuz her tesis, her insan, her araç kuşku götürmez kesinlikte en büyük yangın riski.
  • 3. Büyük orman yangınları sonrasında kamuoyu genellikle uçak, helikopter, arazöz vb. teknolojik unsurların kullanımını konuşsa da Türkiye koşullarında orman yangınlarının söndürülmesi hâlâ çok büyük ölçüde yerden müdahale ve insan emeği ile ilişkili. Bu nedenle, orman mühendisinden orman işçisine kadar OGM’de yoğun bir şekilde hissedilen personel yetersizliğinin mutlaka çözülmesi, istihdam edilen personelin de odun üretiminden daha önemli ormancılık etkinlikleri olduğu gerçeğine yönlendirilmesi gerekiyor. Özellikle yangınlara karşı sezonluk olarak çalıştırılan orman işçileri ve onlarla ilgili sorunlar başlı başına bir yazının konusunu aşacak kadar derin ve önemli.

  • 4.Yangın önleme ve yangına müdahale organizasyonlarında yapılan idari ve teknik hatalar en aza indirilmeli. Bunun için personele yönelik eğitim çalışmalarının önemi büyük. Diğer yandan personel hiyerarşisinin oluşturulmasında bilgi ve deneyim açısından liyakatin en önemli kriter olarak göz önünde tutulması zorunlu. OGM’de, diğer pek çok kamu kurumunda olduğu üzere liyakat kriterinin nerdeyse görmezden gelindiğini ise artık sağır sultan bile duydu.
  • 5. Yaşanan büyük yangınlar sırasında, yangını bir siyasi propaganda ve ‘boy gösterme’ arenası haline getirmek ne yazık ki Tarım ve Orman Bakanından başlayarak tüm merkezi ve yerel tepe yöneticiler arasında bir alışkanlık haline geldi. Bu tür tutum ve davranışlar önemli bir maça çıkan Milli Futbol Takımının başında Futbol Federasyonu Başkanının bulunması kadar saçma ve akıl dışı. Orman yangınlarının söndürülmesi ile ilgili mevzuat yangın sırasında yönetim hiyerarşisinin nasıl şekilleneceğini açıkça ortaya koyuyor. Hiç kimse küçük ve kişisel hesaplarla bu yönetsel hiyerarşinin dışına çıkarak yangının daha fazla zarar verme riskini toplumun sırtına yükleyemez.
  • 6. Orman ekosistemi ve yangın ekolojisi çalışan uzmanlar yanan alanların küçük müdahalelerle kendiliğinden ormanlaşmaya bırakılmasının çoğu zaman daha doğru olduğunu söylüyorlar. Buna karşılık OGM, büyük ölçüde kamuoyu baskısının bir sonucu olarak en hızlı şekilde ağaçlandırma çalışmalarını başlatıyor. Oysa Anayasa’nın 169. maddesi yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilmesini hükme bağlıyor. İlgili bilimsel çalışmalar da bunun en doğru yolunun ekosistemi kendi akışına bırakmak olduğunu söylüyor. Elbette OGM’ye, anayasal görevini yaparak yanan alanlarda başka tür kullanımlara izin vermediği için müteşekkiriz. Ama iyinin daha iyisi olduğu da unutulmamalı.

  • 7. Son olarak orman yangınları konusuna hassasiyet gösteren yurttaşların da dikkat etmesi gereken birkaç noktaya değinmek istiyorum:
    • a-Başlamış bir orman yangını ile mücadele son derece zor ve teknik bir iştir. Yangın alanlarında bu işin eğitimini almış OGM personelinin uyarıları mutlaka dikkate alınmalı. İyi niyetle de olsa söndürme çalışmasına bilinçsizce müdahale niyeti, birden yön değiştiren rüzgârla alevlerin ya da yoğun dumanın içinde kalmak gibi hiç istenmeyecek durumların oluşmasına yol açabilir.
    • b-Yine yangın sırasında söndürme amaçlı girişimlerde bulunan OGM personeline bilinçsizce müdahalelerden uzak durulmalı. 2019 yılında çıkan bir yangını söndürmek amacıyla son derece teknik ve bilimsel bir işlem olan ‘karşı ateş’ yöntemini uygulamaya çalışan OGM personelinin hem alanda hem de sosyal medyada linç edilmeye çalışılması akıllardan çıkarılmamalı.
    • c- Ve yanan orman alanlarında otel veya benzeri yapıların yapılacağı yönündeki asılsız iddiaları yerli yersiz yayma alışkanlığımızı bir kenara bırakmalıyız. Hep söylediğimiz gibi, orman alanlarında otel vb. işletmeler kurmak için ormanın yanmasına hiç gerek yok. Tam tersine yanan orman alanı Anayasa’nın 169. maddesinin korumasına giriyor. Bunun aksi bir durum olursa, en başta ben ve benim gibi ormancılar ve TOD ortalığı ayağa kaldırırız.

Gerekli bilgiye ulaşmak zor değil

Kuşkusuz orman yangınları konusunda söylenecek başka pek çok şey var. Ancak kamuoyunun genelini ilgilendiren konular kısaca yukarıdaki gibi. Daha detaylı bilgi almak isteyenler TOD’un kapsamlı basın bildirisini okuyabilir ya da benzer pek çok açıklama, rapor ya da bilimsel çalışmayı gözden geçirebilirler.

Orman yangınları zaman içerisinde orman ekosistemlerine çok büyük zararlar verdiği gibi, yangın söndürme çalışmalarına katılan onlarca ormancının hayatını kaybetmesine de yol açtı. Sanırım bu yazının son cümlesi olarak, orman yangınlarıyla mücadele etmek için canını ortaya koyan ormancı-yurttaş ayırmadan herkese minnet ve saygı duygularımızı ifade etmek gerekiyor.

*

[1] Ben bu yazıyı gazete editörüne 10 Haziran akşamı teslim ediyorum. Daha sonra umarım ciddi bir orman yangını yaşanmamıştır.
[2] Basın açıklamasının tam metnine ulaşmak için tıklayın 

[Bir şarkının hikayesi] Hurricane/ Bob Dylan*

1966 yılında New Jersey’deki Lafayette adlı barda üç cinayet işlenir. Cinayetlerden kısa bir süre sonra polis barın önünden geçmekte olan bir arabayı durdurur. Arabada orta sıklet boksörü Rubin “Hurricane” Carter ve iki arkadaşı vardır ve yakındaki başka bir bardan döndüklerini söylerler. Polis gitmelerine izin verir. Arkadaşlarından birini eve bırakırlar ve 45 dakika sonra tekrar barın önünden geçerler. Ama bu kez polis onları karakola davet eder ve 17 saat ifade verirler. Kimlik teşhisi için yakındaki hastaneye götürülürler ancak henüz yaralı olan görgü tanığı saldırganların onlar olmadığını söyleyince serbest bırakılırlar. Olay esnasında bölgede bir suça karıştığı tespit edilen ve polisten hoşgörü bekleyen Alfred Bello’nun haftalar sonraki tanıklığı ile ikili, üç cinayetten şüpheli olarak tutuklanır ve yargılama sonrası mahkeme sanıkları ömür boyu hapis ile cezalandırır.

46 yıl öncesine yani 1975 Mayıs’ ına dönersek Bob Dylan, 15’inci stüdyo albümü “Blood On the Tracks”in  kapak illüstrasyonlarını  çizen ressam David Oppenheim ile Fransa’nın güneyindedir. Her yıl tam 24 Mayıs’ta, Les Saintes -Maries -de- la-Mer’de çingeneler bir ritüeli tekrarlar. Kutsal azizeleri Sainte Sarah’nın heykelini müzik ve danslar eşliğinde denize götürürler ve sonra da kiliseye geri taşırlar. Dylan, arkadaşı ile beraber 34’üncü doğum gününe denk gelen bu festivale katılır, Çingenelerin Kralı ile tanışır, onlarla zaman geçirir, sabaha kadar kamp ateşinde Manitas de Plata’yı dinler ve bu deneyimler sanatçıda çok büyük izler bırakır.

Öfke ve inançtan doğan melodiler

1975 Haziran’ında New York’a dönen Dylan, yolda tesadüfen daha önceden de tanıştığı tiyatro direktörü ve yazar Jacques Levy ile karşılaşır. Beraberce her ikisinin de çoğunlukla takıldıkları  ”The Other End” adlı bara giderler. Dylan, Levy’nin daha önce The Byrds‘ün “Chastnut Mare” adlı şarkısının sözlerini yazdığını biliyordur. Sohbet sırasında Levy’ye Hurricane Carter’ın mahkemesini takip edip etmediğini sorar. Levy de mahkemeyi takip ediyordur. Dylan, Hurricane Carter’ın bir kitap yazdığını avukatlarının kitabın kopyasını birçok ünlüye ve kendisine de yolladığını söyler. Sanatçı kitabı okumuş ve boksörün masumiyetine inanmıştır ve kısa bir süre sonra da onu hapiste ziyaret edeceğini ilave eder. Levy de kendisi ile aynı görüştedir. Bir sonraki buluşmalarında Dylan, Hurricane ile ilgili bir şarkı yapmak istediğini ve Levy’nin iyi bir hikaye anlatıcı olduğunu söyleyerek yeni albümündeki şarkılarının sözlerini yazması için yardımını ister.

 

Dylan aslında çok daha önce bu hikayeye benzer bir şarkıyı yazmıştır. 1963’te yazdığı ve ırkçılığa ve haksızlığa karşı protest bir duruş sergilediği “The Lansome Death of Hattie Carroll” adlı şarkısında, çalıştığı otelin barında içkisini geç getirdiği gerekçesiyle sarhoş beyaz bir gencin saldırısına uğrayan,  sırtına ve boynuna aldığı baston darbeleriyle sekiz saat içinde iç kanamadan ölen, dokuz çocuk annesi siyah bir bar görevlisinin hikayesini anlatmıştır. Mahkeme saldırgana sadece altı ay hapis cezası vermiş ve Dylan’ın bu adaletsizliğe karşı duruş sergilediği şarkısı o dönemdeki en iyi şarkılarından biri olmuştur. Bu kez haksızlığa uğrayan kişi henüz hayattadır ve dokuz yıldır işlemediği bir suçtan ötürü hapistedir.

Bob Dylan, hapiste Rubin “Hurricane” Carter’ı ziyaret eder. Carter daha sonra bu görüşmeyi şöyle anlatacaktır:

”Beraberce oturduk ve saatlerce konuştuk ,herkesin yaptığı gibi bana cinayetleri işleyip işlemediğimi sormadı. Onun bir kardeş olduğuna inandım.”

Dylan da görüşmeden pozitif etkilenmiştir ve Carter ile felsefelerinin aynı olduğunu ve onun gibi insanlarla her zaman karşılaşılmadığını ifade eder.  

Jacques Levy’ye dönersek, yazar işbirliği teklifini kabul etmiştir. Dylan bir sonraki buluşmalarına gitarı ile gelir ve ona Fransa’da iken bestelediği birkaç şarkıyı çalar.  “One more cup of Coffe” tamamen bitmiştir, karısı için yazdığı şarkı “Sara” ise henüz tamamlanmamıştır. Levy kendisi ile yapılan söyleşide o unutulmaz anları şöyle anlatır:

One More Cup of Coffe tek kelime ile fantastik bir şarkıydı. Herkesin hayatta böyle bir şansa sahip olmasını isterim. Bob sadece 1 metre uzağımdaydı ve şarkıyı yüksek sesle söylüyordu. Olağanüstü bir deneyimdi.”

Bir müzisyenin hayatını değiştiren tesadüf

Levy şarkının yarattığı ruh halinden çok etkilenir ve Dylan’ın Fransa’daki deneyimleri ile 10 yıl önceki protest kimliğini harmanladığı yeni tarzı ile ilgili önemli ipuçlarını yakalar.

Dylan ve Rivera.

Daha iyi konsantre olmak için Dylan’ın Malibu’daki evine giderler. Belirli bir ajandaları yoktur, sadece  Dylan Hurricane hakkında, Levy de Joey Gallo adlı bir gangsterle ilgili biyografik bir şarkı yazmak istiyordur. Üç haftada tüm şarkıları bitirirler.

New York’a dönerler ve bir gün Levy ile arabada dolaşırken karşı kaldırımda yürüyen upuzun siyah saçlı ve bir keman kutusu taşıyan uzun boylu hoş bir genç kız görürler. Dylan arabayı durdurur ve genç kıza merhaba deyip “o elindekini çalıyor musun “diye sorar. Evet cevabını alınca da yanına gidip “Benimle çalmak ister misin?” der. Elbette karşısındakini hemen tanıyan Scarlet Rivera inanılmaz bir tesadüf sonrası hayatının fırsatını yakalamıştır ve Dylan’ın stüdyosundaki kısa bir sınavdan sonra artık O’nun kemancısı olacaktır. Desire albümündeki kah roman kah mistik tüm keman soloları Scarlet tarafından icra edilecektir.

Kayda içlerinde Eric Clapton’ın da olduğu kalabalık bir müzisyen topluluğu ile başlayan Dylan uyumsuzluğu fark eder ve Clapton’ın da tavsiyesine uyarak grubu dört kişiye indirir.

Hurricane’in kaydında kemanda Scarlet ,vokalde Emmylou Harris vardır. Ancak plak şirketi CBS’in avukatları olası bir davayla karşı karşıya kalmamak için sakıncalı bazı sözlerin değiştirilmesini isterler. Levy sözleri değiştirir ve tekrarlanan kayıtta bu kez vokalde Rooney Blakley yer alır.

Rolling Thunder Revue turnesinde Dylan ile Joan Baez sahnede..

Desire albümü yayınlanmadan önce Dylan, Martin Scorsese ‘in 2019 yılındaki filmine konu olacak meşhur “Rolling Thunder Revue” turuna çıkar. Turnede “Onunla uykumuzdayken bile şarkı söyleyebiliriz” dediği efsane partneri, eski sevgilisi ve ebedi dostu Joan Baez, Roger Mc Guinn (The Byrds), Roberta Flack ve daha birçok meşhur müzisyen ve şair vardır. Dylan tüm konserlerde Hurricane’i coşkuyla söyler ve Carter’ın hikayesini ana akım medyanın gündemine taşımayı başarır. Turne sırasında Carter’in bulunduğu hapishanede bile bir konser verirler.

Birkaç ay sonrasında davadaki kilit tanık Bello’nun New York Times’a verdiği röportajda çelişkili ifade vermesi nedeni ile dava tekrar açılır fakat inanılmaz bir şekilde savcılar bu sefer de bir cinayet sebebi uydurarak sanıkları tekrar mahkum ettirirler. 1985 yılında, yani mahkumiyetlerinden  ancak 19 sene sonra, Federal Yüksek Mahkeme davanın kanıtlardan çok ırkçılığa dayandığı gerekçesiyle Rubin “Hurricane” Carter’ın mahkumiyetine son verir.

Irkçılığa karşı 8.5 dakikalık epik protesto

“Hurricane” bir yanı ile ırkçılığa karşı protest bir şarkı iken diğer yanı ile tarihi doküman niteliğinde bir başyapıttır. 8,5 dakikalık epik anlatım sanki Lafayette cinayetlerinde iddia makamının boşluklarını ortaya döken hukuki bir belge gibidir. Şarkı Bob Dylan’ın en kalıcı hitlerinden ve Rock müziğin en etkili protest şarkılarından biri olmuştur.

Şimdi tüm katiller özgür,
Şık giysileri ve kravatlarıyla
Martinilerini yudumlayarak
Güneşin doğuşunu izleyebilecek kadar,
Rubin, üç metrelik hücresinde Budha gibi otururken,
Suçsuz bir adam cehennem azabı çekerken
İşte bu Hurricane’in hikayesidir,
Fakat bitmeyecektir adı temize çıkana,
Ve kaybettiği zamanı geri verilene kadar.
Hapishane hücresine kondu
Oysa bir gün olabilirdi
Dünya şampiyonu.

Robin ‘Hurricane’ Carter, yıllar sonra serbest bırakılmasının ardından Dylan ile.

Geçtiğimiz 24 Mayıs’ta 80 yaşını kutlayan Bob Dylan, 2015’te Rolling Stone dergisi tarafından tüm zamanların en iyi şarkı yazarı olarak gösterilmiştir. “Like a Rolling Stone” adlı şarkısı da gene  aynı dergi tarafından tüm zamanların en iyi şarkısı olarak 1.sırada listelenir. Dylan 2016 yılında Amerikan müzik geleneğinde yeni şiirsel ifadeler yarattığı için Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş ve bu ödülü alan ilk müzisyen olarak tarihe geçmiştir. Sanatçı madalyasını basına kapalı bir törenle Nisan 2017’de almıştır. İlginç bir de not düşelim. Gerçek soyadı Zimmerman olan Bob Dylan otobiyografisinde babaannesinin Kars’ın Kağızman ilçesinden olduğunu yazmıştır.

(*) Albüm: Desire
Kayıt: 28-31 Temmuz, 11 Ağustos,24 Ekim 1975

Kaynakça

Baykal G., Bob Dylan,Everest Yayınları 2003
Zollo P., Songwriter June,2020
Boehlert E., Dylan’s Hurricane : A Look Back, Rolling Stone Magazine
nbm5381,”Hurricane”-Bob Dylan’a riveting tale of injustice, September 2019
Bob Dylan: Jacques Levy Part 1-6, The Prism Archive
Bob Dylan:Scarlet Rivera Part 1-5 The Prism Archive
Rolling Thunder Revue– A Bob Dylan Story by Martin Scorsese ,2019
Wikipedia, Bob Dylan, Desire,Les Saintes Maries-de-la-Mer.

En kirliyle temizlemek mi?

Büyük Pasifik Çöp Yaması ya da diğer adıyla Yedinci Kıta bugün artık herkesin bir şekilde duyduğu bir fenomen. Plastik kirliliğinden bahseden hemen herkes “okyanusun ortasında plastik çöplerden bir ada bile oluşmuş” diye bu fenomenin tarifini yapıyor. Buna dair onlarca görsel ve içerik internette herkesin erişebileceği ve yine herkesin anlayabileceği bir formatta mevcut!

Aslında ortada bir ada yok ancak tarif edilen bölgede ciddi bir plastik kirliliği birikimi söz konusu. Çünkü ilgili alan, dünya üzerindeki beş büyük okyanus girdabı alanlarından biri. Bu tür girdap bölgeleri akıntılar aracılığıyla birçok farklı yerden çöplerin biriktiği alanlardır. Hatta bunlardan bir tanesini Jules Verne 1870’lerde kaleme aldığı Denizler Altında Yirmi Bin Fersah isimli kitabında etraflıca anlatmış. Sargasso Denizi olarak bilinen bu alan da önemli bir çöp birikim alanı. Verne de bu alanı tam olarak böyle bir alan olarak tarif ediyor.

Yüzey temizliğiyle ‘kaş yapayım derken göz çıkarmak’

Bu tür kirlilik alanları birçok girişimcinin “acaba nasıl temizleyebiliriz?” sorusunu sorup çeşitli girişimlerde bulunmasına neden olabiliyor. Ocean CleanUp, bu amaçla kurulmuş bir kuruluş. Boyan Slat isimli bir mühendis, Akdeniz’de gördüğü plastik kirliliği sonrası bu işi çözme amacıyla böyle bir girişime el atmış ve tasarladığı çöp toplayıcı alet ile Akdeniz değil de bu çöp yamasında temizliğe girişmiş. Birkaç yıldır bu çalışma sürdürülüyor.

Ancak bu çalışmaya dair önemli eleştiriler mevcut. Bu eleştirilerin başında, yüzeyden çöp toplayan bu tarz sistemlerin nöston/plöston olarak adlandırılan ve deniz yüzeyinde faaliyet gösteren canlıları da topluyor olması. Bu canlı grupları derin okyanus bölgelerinin yüzey sularının verimliliğinden ve canlılığından sorumlu. Plastik çöpleri toplarken bunları da toplarsanız kaş yapayım derken göz çıkartmış olabilirsiniz. Diğer bir eleştiri ise bu tür faaliyetlerin plastik üretim ve tüketiminin devamlılığını sağlamaya yarayacak faaliyetler olduğuna yöneliktir. Eğer çöp denizel ortamdan başarıyla toplanabiliyor algısı yerleşirse bu durum plastik üretim ve tüketiminin olduğu gibi ya da artarak devam etmesine neden olabilir.

Bir diğer eleştiri de çeşitli kirletici şirketlerin bu çalışmaları yeşil yıkamalarına alet ederek sorumluluktan kaçınacak şekilde kullanma potansiyelleri. Bu üç eleştirinin ne kadar isabetli eleştiriler olduğunu basit bir literatür taramasıyla anlamak mümkün. Örneğin Ocean CleanUp henüz ne kadar deniz canlısını yüzey temizlemeyle birlikte topladığını açıklamış değil. Bunun yanında üçüncü eleştiriyi; yani çeşitli şirketlerin bu faaliyetleri yeşil yıkama faaliyetinde kullanma girişimlerinin başarılı olduğunu da yine Ocean Clean Up isimli kuruluşunun Coca Cola firmasıyla iş birliği yaptığını açıklamasından anlıyoruz. Geçtiğimiz hafta gündeme düşen bu haber ile çevrecilik ya da çevre korumacılık gibi kavramları kullanarak faaliyet gösteren kuruluşların ne derece manipülasyona açık olduklarını da görebiliyoruz. Zira, son yapılan araştırmalar Coca Cola’nın okyanus ve denizlerdeki plastik kirliliğinin önemli bir kısmından sorumlu olduklarını ortaya koyuyor.

‘Yeşil yıkama’ya dikkat

Hal böyleyken bu tarz kirletici firmaların kendi üretim stratejilerinden kaynaklı olarak ortaya çıkan kirlilikleri, bunu temizleme iddiasındaki kuruluşlar aracılığıyla gerçekleştirmesi açık bir tabirle suçu örtbas edip kendini aklamaya çalışma girişimidir.

Benzer birçok başka örneğe tüm ülkelerde rastlamak mümkün. Büyük kirletici şirketlerin desteğini almak için sıraya girmiş olan kuruluşların hepsinin de ortak noktası ihtiyaç duydukları finansmanın bireysel bağış ya da yardımlarla karşılanamayacak kadar çok büyük olması. Oysaki durum hiç de öyle değil. Çünkü ilgili kuruluşların neredeyse hiçbiri aldıkları maddiyatın büyüklüğünü eşleştirdikleri faaliyetlerle doğru düzgün bir fark yaratamadıklarıdır. Örneğin Unilever ile anlaşıp sahil temizliği organize eden bir STK’nin yaptığı işin kıyı kirliliğini önlemeye katkısı sıfır bile değildir. Ya da Coca Cola ile anlaşıp deniz yüzey temizliği yapan bir kuruluşun deniz yüzey kirliliğinin azaltılmasına katkısı değil zararı vardır. Her iki durumda da ilgili firmalar çevreciliği deforme edip üretimlerini olduğu gibi sürdürmenin yolunu yaparken STK’lere da ciddiyetsizleşmek ve çevreciliği kirletme işlevi kalmaktadır.

Sonuç olarak büyük şirketlerin yapması gereken, ürettikleri ucuz plastiklerin yayıldığı denizel ortamları, fonladıkları kuruluşlar aracılığıyla temizlemek değil, aksine bu kirliliğe neden olan plastiklerin yerine depozitoya ve tekrar kullanılabilirliğe uygun ve plastiğin alternatiflerinin olduğu üretim modellerine geçmektir. Aksi takdirde yapılan şey tüketiciyi kandırmak ve çevrecilik mevhumunun da kirletilmesine katkı sağlamaktan öte bir şey olmayacaktır.

 

[Feminizm/ LGBTİ+ kitaplığı] Feminist iki kadından iki dönem, iki coğrafya

Zabel Yesayan’la tanışmayı uzun zamandır istesem de bir türlü fırsat bulup herhangi bir kitabını okuyamamıştım. Şimdi karantina günlerinde Son Kadeh’in de Aras Yayıncılık’ın e-kitap formatıyla satışa sunduğu kitaplar arasında olduğunu görünce fırsat bu fırsat dedim.

Diğer anlatıları da ilgimi çekse de işin içinde bir aşk macerası olduğundan ve anlatıcı karakterin kadın olmasından kaynaklı Son Kadeh zaten daha çok merak ettiğim bir kitabıydı yazarın.

Kitap uzun bir mektup formatında, bu sebeple itiraflar, iç hesaplaşmalar, çatışmalar tüm açıklığıyla gözler önüne seriliyor. İlk sayfaların görece durağanlığı sonrası hikâye oldukça heyecan verici bir şekilde açılıyor. Son sayfalara kadar da merakla peşinden sürüklendiğiniz bir anlatıya dönüşüyor. Son Kadeh’in dönemine göre cüretkâr bulunmasıyla dikkat çekmesi bir yana Yesayan gibi büyük bir yazarla tanışmak için de muhteşem bir fırsat. Umarım yazarın diğer eserleri de e-kitap formatına aktarılsın.

Kuzey İrlanda’nın çalkantılı dönemlerine bir yolculuk: Sütçü

Anne BurnsSütçü romanıyla beni pek de aşina olmadığım bir dünyaya götürdü. Kuzey İrlanda sorununa dair hiç bilmediğim ve çoğu zaman şaşkınlıkla anlatılanların gerçekliğini araştırmak için kitabın kapağını kapattığım bir okuma deneyimiydi.

Hikâye Kuzey İrlanda sorununun en ateşli döneminde geçiyor. Küçük bir kasabada herkes “diğer taraftan” gibi görünmemek için attığı her adıma dikkat ediyor. Çünkü “retçi” olmanın bedeli, tehdit edilmek, dövülmek hatta öldürülmek ya da ortadan kaybedilmek oluyor.

Ülkenin politik durumu akıl almaz bir noktaya gelmişken 18 yaşındaki anlatıcı karakterimiz bir de kasabanın sütçüsünün ısrarlı takipleriyle baş etmek zorunda kalıyor. Okuması da hazmetmesi de öyle kolay bir kitap değil Sütçü, bu genç bir kadının hayatının kontrolünü elinde tutma çabasının hikâyesi çok güçlü, sarsıcı. 2018’de kazandığı Man Booker Ödülü’nün hakkını teslim eden bu ilginç kitabı gözden kaçırmayın.

epikneokuyor.com

İUP’e yeniden bakış

[email protected]

Önceki haftalarda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin (İBB) İUP’i (İBB Ulaşım Platformu) kurmakla katılımcılığı sağlamak istiyormuş gibi görünmeyi seçtiğini, ancak bu platformun İBB tarafından belirlenen yaklaşım ve kompozisyonuyla katılımcılığı değil, daha çok hem sektördeki konumları ve sermayeleri hem de bürokrasideki ağırlıkları nedeniyle zaten egemen olanların güç kazanmasını sağladığını yazmıştım.

Toplumun büyük kesiminin (yani “İstanbul ulaşım sorunundan etkilenen” sıradan ve yoksul hemşerilerin veya yeni çözümlere gereksinim duyanların) ise bu platformda sadece göstermelik ve çok cılız bir biçimde temsil edildiğini ve aslında, yasak savmaktan başka bir şey olmayan “katılımcı platform” önerisinin, katılım kavramını da karikatürleşmekten başka bir işe yaramadığını da söylemiştim.

Aslında İUP, kentlilerin katılımı için bir yöntem geliştirme arayışı bakımından kentin en kapsamlı ve en karmaşık arayışlarından biri olarak da görülebilirdi. Ulaşım, kentin hem makro formunu/ büyüme yörüngelerini etkiliyor hem kentsel işlevlerin mekânsal olarak yer seçimlerini ve mekanda kurudukları yapıları, hem de maliyetleri ve bütün kentlilerin zaman bütçesini… Çözüm düşünceleri bakımından çok sayıda alternatif söz konusu olduğundan, İUP’in rekabetçi (kar amaçlı bir rekabet değil, işlevlerin optimal etkinliklerinin sağlanması anlamında) bir ortam yaratılması önemli. Ayrıca ulaşımın kentin ekolojik dengeleri, su-toprak- hava ve gürültü bakımından kirletici etkileri vb. nedenleriyle bu alanda geliştirilebilecek (bir model olmasa da) alternatif yaklaşımların, kentin bütünüyle katılımcı demokrasi pratiklerine yaklaşımına örnek oluşturabilecek bir potansiyel taşıması vb. gibi nedenlerle önemli ve stratejik bir alan olduğunu yazabilirdim.

Katılım, sadece kurumların değil, kentlilerin de sorunu

Yeniden düşündüğümde İBB’ye bazı bakımlardan haksızlık etmiş olabileceğimi ve katılımın nasıl sağlanabileceği üzerinde yeteri kadar çalışma yapmadan sorunun sadece “teknik” çözümünü gözetip katılım düşüncesini ihmal ettiğini belirtmekle yetinebileceğimi fark ettim. Bunun da ötesinde katılım sorununu sadece İBB’nin sorunuymuş gibi düşünüp bunun aslında kentlinin/ kentlilerin sorunu olduğunu, iyi tasarlanmış forumlar veya tartışma platformlarıyla katılımcılığın kentliler tarafından tartışılarak düzenlenmesini/ biçimlenmesini/ somutlaşmasını (yani katılım süreçlerinin de katılımcı bir yaklaşımla tanımlanması) taleplerinin de ortada olmadığını görmemiş ya da umursamamış bir eleştiriydi.

Özeleştiri açısından baktığımda ise katılımcılıktaki bu içi doldurulmamış terim/ kavram göz boyacılığına karşı çıkarken, davranışımın tek bir tür katılım varmış ve sanki o da en ideal katılım modeliymiş gibi düşündüğümü, her hangi bir örnek buna uymazsa “katılımın” da olmayacağı gibi bir tavır sergilemiş olduğumu fark ettim.

Bu nedenle belki biraz kentlerde “katılım”/ “katılımcı demokrasi” denildiğinde nelerin anlaşılabileceğine ya da nelerin amaçlandığına biraz yakından bakarak farklı katılım türleri, ya da başka bir deyişle katılım kavramıyla ilgili sınıflama denemeleri üzerinde durulması gerekecek. Ancak bu tartışmayı şimdilik erteleyerek, bir hafta önceki yazıyı işlevsel ve etik açılardan tartışmakla ve yeni kentsel-toplumsal seçeneklerin geliştirilmesindeki temel ilkeler üzerinde durmakla işe başlamak belki daha yararlı olacak.

Tartışmayı ilerletmeden önce iki terimi tanımlayalım: “Katılım çevresi” ve “karar alma ortamı”. “Katılım çevresi”, alınacak karalardan etkilenebilecek toplumsal kesimlerin hepsini/ tamamını ifade eder. Katılımcı kararın niteliğine göre okuldaki bütün sınıfı ya da bütün okulu veya bütün kent hemşerilerini, ülkenin tüm yurttaşlarını… “Karar alma ortamı” ise, katılanların sayısı arttıkça ve doğrudan bir araya gelerek tartışma ve karar üretme fiziksel olarak gerçekleşemeyecek büyüklüğe erişirse, katılım çevresindeki herkesi temsil etmek amacıyla kurulan (seçilen) grubun oluşturduğu tartışma/ karar üretimi yapısını veya mekanizmasını ifade eder. Bazı durumlarda, (topluluk yeteri kadar küçükse) bu iki kavram çakışabilir.

Katılım kavramı tartışması açısından İUP ile ilgili temel sorunlar

Faklı katılım türleri olabileceği ve her birinin belirli özellikleri veya eksiklikleri olabileceğini, ama yine de katılım olarak adlandırılmasının olası olabileceği belirtmiştik. Farlı nitelikte ve bazı sınırlılıkları da olsa, bir toplumsal karar verme sürecini katılım olarak adlandırabilmek için aramamız gereken en temel özellikler neler olabilir/ olmalı? Bu temel özellikleri önce en saf haliyle, “ideal bir katılım” tanımı düşüncesiyle irdeleyelim.

1-Katılımcı ortamın oluşturulması kararı, “tepeden inmeci/ yukarıdan aşağıya belirlenmiş” olmamalı.

Tarihsel-kentsel akışın bir anında, hegemonik bir erk tarafından “önceden kurallaştırılmış ve sistemleştirilmiş bir biçimde, toplumsal hiyerarşinin alt kesimine kararların oluşması/ alınması sürecinde bir yer açılmasına, buna karşılık otoritenin kendisine ve sermayeye geniş bir yer açmasına” katılım diyebiliriz, ama “özgür ve demokratik/ ideal bir katılım” diyemeyiz.

Özgür ve demokratik bir katılımın olabilmesi için toplumsal hiyerarşinin, sınıfların vb. bütünüyle ortadan kalkması gerekemeyebilir. Karar çevresi hiyerarşik olsa bile, katılımcı bir karar alma ortamı tanımlayabilmek için tartışma ve karar haklarının eşitliğine dair, katılan bütün tarafların arasındaki yazılı ya da sözlü de olsa bir sözleşmeye/ ortak anlayışa dayanmak ve karar alma kurallarının birlikte erişmiş olmak yeterlidir. Çoğul bir karar alma ortamının hiyerarşinin üst kademelerinin iradesine ya da önerisine/ iznine bağlı olmadan oluşması ve egemen gücün izin verdiği durumlara ve zaman bağlı olmaksızın karar verebilmesi gerekir.

Bu durumda, İBB’nin gerekli bulduğu bir ulaşım platformu tanımlamış ve seçtiği sivil toplum örgütlerini İstanbul’un ulaşım kararlarından etkilenenler adına karar alamaya çağırmış olması, ideal bir katılımcı karar alma ortamı yaratmaz. Bir otoritenin kendi istediği konuda ve kendi istediği sıklıkta/ zaman aralığında, çeşitli kesimleri toplanmaya çağırması, İBB’nin iddia ettiği anlamda bir katılım değildir.

2-Katılımcı bir karar ortamının oluşmasında katılım çevresindeki gruplar oranlı olarak temsil edilmeli ama eşitler arası bir tartışma ve karar hakları bulunmalıdır.

İkinci temel ilke, katılımcı sürecin bütün tarafları, hala hiyerarşik bir toplumsal ve yönetsel sistem içinde yaşıyor olsalar bile karar alma ortamında eşit (ve aynı) haklara sahip olmalı ve katılım çevresinde oranlı bir biçimde temsil edilmelidir. Yani karar çevresi içindeki her kesimin karar alma ortamında, bu çevre içindeki varlığı/ ağırlığıyla oranlı bir büyüklükte ve adil olarak temsil edilmesi gerekir.

‘Seçmeci’ katılımcılık

Bu durumda İstanbul’un sermaye kesimleri, bürokratik kesimleri, uzmanları-akademisyenleri vb. karar alma ortamında geniş oranda temsil edilirken, ulaşımdan etkilenen ve sermaye sahibi olmayan kesimlerinden bazı kuruluşların göstermelik bir biçimde İUP’e çağrılmış olması, karar alma ortamını “katılımcı” yapmaz.

3-Katılım çevresi için gerekli kararlar parçacı değil, bütünlükçü olmalıdır.

En temel ilke ise, katılımcı süreçlerin, karar çevresi için alınması gereken bütün kararlar için geçerli olmasıdır. Katılımcılık, olabildiği kadar bir bütün olarak tanımlanmalıdır. Bazı kararlar için parçacı bir biçimde katılımın söz konusu olması, bazı kararların ise egemen tarafından doğrudan belirlenmesi güvenilir ve kapsamlı bir katılımcı demokrasi tanımlamak için yeterli değildir.

Bir üst otoritenin kentte seçmeci (selective) bir biçimde “A konusunda katılımcı davranacağım, B konusunu hiç kimseye sormadan ve danışmadan kendi otoritemle belirleyeceğim” diye alanları seçmeci bir biçimde ayırması, katılımcılığı açan ve kapayan otoriter davranış, ideal bir “katılımcılık” olarak tanımlanamaz. Güç odağı ve erki elinde tutan bir yapının (belediyelerin) teknik bir konuda danışma almak amacıyla oluşturduğu teknik bir gruba küçük bir “teknik olmayan” kentli katılımcı eklemesi, kentlilerin yönetime katılması anlamına gelmez.

Bu durumda, Ankara’da ABB’nin, Başkent Mobil uygulaması üzerinden düzenlenen anketle yeni alınan otobüslerde “Dış giydirme tasarımlarının son halini hemşerilerimizle birlikte belirleyeceğiz. Tasarımlar ankete açılacak ve Ankaralılar olarak, otobüslerimizin rengine, tasarımlarına birlikte karar vereceğiz” demesi, katılımcı bir süreç olarak tanımlamaz. İstanbul’da Taksim Meydanı veya ulaşım için katılımcı süreçler tanımlayan ama başka alanlarda katılımcı olmayan bir yapı katılımcı değil, bazı konularda gerek görmüşse referanduma/ danışmaya başvuran/ vurabilen yönetim yapısı olarak tanımlanır.

Çok iyimser bir yaklaşımla, bu belediye retoriklerine katılımcılık için arayışlar, katılımcı bir yönetim geliştirme çabaları diyebiliriz.

Son bir örnek olarak, vergileri artırabilmek için “Les États Généraux de 1789”u, toplantıya çağırmış olması, 18. Yüzyıl Fransız Krallığını “katılımcı bir yönetim” olarak tanımlamak için yeterli değildir. (Ama çok yararlı olduğunu da teslim etmeliyiz.)

Hidrojeni yakıt olarak kullanmak, fosil yakıtlara bağımlı hale getirebilir

Yazan: Damian Carrington

Yeşil Gazete için çeviren: Hanife Aliefendioğlu

*

Yeni bir analize göre, otomobiller ve ev ısıtması için hidrojen bazlı yakıtların kullanılması, fosil yakıtlara bağımlı hale gelme ve iklim krizine yenilme riskleri taşıyor.

Hidrojenden üretilen yakıtlar, petrol ve gazın doğrudan ikamesi olarak kullanılabilir ve bu “e-yakıtları” üretmek için yenilenebilir elektrik kullanılıyorsa düşük karbonlu olabilir. Ancak araştırma, elektriği doğrudan arabalarda ve evleri ısıtmada kullanmanın çok daha verimli olduğunu gösteriyor.

Analize göre, hidrojen bazlı yakıtlar önümüzdeki on yılda çok pahalı ve kıt olacak. Bu nedenle, “hidrojene hazır” kazanlar gibi ekipmanlar fosil gaza bağımlı hale gelebilir ve küresel ısınmayı tetikleyen karbon emisyonları üretmeye devam edebilir.

Her halükarda havacılık, denizcilik, çelik ve bazı kimyasallar gibi bazı sektörleri elektrikli hale getirmek son derece zordur. Araştırmacılar, dünyanın net sıfır emisyona ulaşması gereken 2050 yılına kadar bu sektörler için hidrojen bazlı yakıtlara ihtiyaç duyulacağını söylüyor. Ancak bunu başarmak için teknolojiye çok büyük yatırım yapılması ve karbon vergilerinin hızla artırılması gerekiyor.

Yeni teknolojilere yatırım şart

Maliyetler düştükçe yenilenebilir elektrik üretimi hızla artıyor. Ancak yine de bunlar, çoğunlukla kömür, petrol ve gaz ile üretilenin yanında, tüm enerjinin küçük bir bölümünü oluşturuyor. Elektriğin doğrudan kullanılması verimli, fakat yeni tip otomobil ve ısıtma sistemlerine yatırım yapılmasını gerektiriyor.

Sudan hidrojen üretmek için elektriği kullanmak ve daha sonra diğer yakıtları üretmek üzere karbondioksit kullanmak fosil yakıtlar için “azalan” oranda ikameler üretebilir. Ancak yeni çalışma, bunun iklim acil durumunun zamanında üstesinden gelmek için yeterince iyi çalışamayacağı sonucuna varıyor.

Almanya’daki Potsdam İklim Etkisi Araştırmaları Enstitüsü‘nden (PIK) araştırmayı yöneten Falko Ueckerdt, “Hidrojen bazlı yakıtlar harika bir temiz enerji taşıyıcısı olabilir, ancak maliyetleri ve bağlı olarak riskleri de büyük” diyor.

“Yakma teknolojilerine sarılırsak ve onları hidrojen bazlı yakıtlarla beslemeyi umarsak ve bunların çok maliyetli ve kıt olduğu ortaya çıkarsa, o zaman daha fazla petrol ve gaz yakmamız gerekecek” diye konuşuyor Ueckerdt: “Bu nedenle, vazgeçilmez oldukları uygulamalar için bu değerli hidrojen bazlı yakıtlara öncelik vermeliyiz: Uzun mesafeli havacılık, kimyasal üretimde hammaddeler ve çelik üretimi gibi.”

‘2030’a kadarki etkisinin marjinal olacağı açık’

PIK’ten, çalışma ekibinin bir üyesi olan Prof Gunnar Luderer ise şunları söylüyor: “İklim hedefleri anında emisyon azaltma gerektirdiğinden, güvenli bir gelecek için doğrudan elektrifikasyon önce gelmelidir. E-yakıtların ve hidrojenin katkısının 2030’a kadar marjinal olacağı açık.”

Bir gaz kazanını tamir eden bir ısıtma mühendisi. Isıtma, Birleşik Krallık’taki en büyük karbon emisyonu kaynağıdır. Fotoğraf: David Green

Nature Climate Change dergisinde yayımlanan araştırma, ev tipi gaz kazanlarında hidrojen bazlı yakıtların üretilmesi ve yakılmasının, aynı sıcaklığı sağlayan ısı pompalarından altı ila 14 kat daha fazla elektrik gerektirdiğini hesaplıyor. Bunun nedeni, enerjinin hidrojeni, ardından e-yakıtı yaratırken ve sonra onu yakarak boşa harcanmasıdır. Arabalar için, e-yakıt kullanmak, pille çalışan arabalara göre gerekenden beş kat daha fazla elektrik gerektiriyor.

İsviçre‘deki Paul Scherrer Enstitüsü’nden, çalışma ekibinin bir parçası olan Romain Sacchi de “Şu anda %100 yenilenebilir elektrikten uzağız. Hidrojen bazlı yakıtlar,  [Avrupa’da] mevcut elektrik karışımlarıyla üretilirse, fosil yakıtların kullanılmasıyla [karşılaştırıldığında] sera gazı emisyonlarını azaltmayacak, artıracaktır” diye konuşuyor.

Fosil yakıtlar için ‘vitrin’ hikayesi

Küresel endüstri destekli Hidrojen Konseyi‘nin yönetici direktörü Daryl Wilson, hidrojenin 2030 yılına kadar uzun mesafeli kamyon-yük taşımacılığı ve çelik gibi bazı sektörler için en rekabet edilebilir düşük karbonlu çözüm olabileceği görüşünde: “Binalar ve elektrik gibi diğer uygulamalar, maliyet açısından rekabetçi olabilmek için daha yüksek bir karbon maliyeti gerektirecektir. Ancak, bunlar şu anda gaz şebekesini karbondan arındırmak için büyük ölçekli ve uzun vadeli çözümler olarak güçlü bir ivme gösteriyorlar.”

Wrightbus’ın prototip hidrojen otobüsü. Fotoğraf: Liam McBurney/PA

Küresel Hidrojen Konseyi üyeleri arasında Saudi Aramco, BP ve Total yer alıyor. Girişimi eleştirenler, hidrojenin “fosil yakıtlar için bir vitrin hikayesi” sağladığını söylüyor.

Luderer ise, AB’nin 2030’daki yeşil hidrojen üretimi hedefinin mevcut üretim seviyelerinden bin kat daha yüksek olduğunu ve ölçeğin büyütülmesinin son on yılda gerçekleşen hızlı güneş enerjisi arzından bile çok daha hızlı olması gerektiğini öne sürüyor.

Makalenin İngilizce orijinali

Bizi dayanışma kurtarır!

Geçtiğimiz haftalarda çay üreticileri eylemdeydi.

Fındıklı, Ardeşen, Kemalpaşa, Rize, Artvin ve Hopa’da gösteri ve basın açıklamaları yapıldı. Üreticiler Artvin – Rize karayoluna ürettikleri yeşil çayları döküp yolu trafiğe kapatmışlardı. Eylemlere çeşitli yerlerde polis müdahalesi olmuştu. Bunlardan en serti, Metin Lokumcu’nun kenti Hopa’da gerçekleşti. Çevre illerden gelen polis takviyesiyle Hopa ablukaya alındı adeta. Metin Lokumcu Meydanı’nı dolduran üreticilerin eylemine izin vermeyen polis, jop ve biber gazı kullanarak onlarca kişiyi gözaltına aldı.  Bu eylemlerin üzerinden geçen zaman içerisinde üreticilerin taleplerine devlet tarafından herhangi bir cevap verilmiş değil.

Sorunları nedir çay üreticilerinin ve ne istiyorlar?

Karadeniz Bölgesi’ndeki çay üretimi ve satışıyla sağlanan gelir 1.5 milyon insanı ilgilendiriyor. Yıllardır üreticiden, belirlediği taban fiyatla çay alan devlet kurumu Çaykur, Varlık Fonu’na devredildiğinden beri hep zarar açıklıyor. Çaykur bu yıl çayın kilogramını 4 tl’ den alacağını açıkladı. Ve hemen arkasından alımlara kontenjan ve kota koyacağını söyledi. Bölgedeki toplam çay üretimi 1100 ton. Bunun 700-725 tonunu Çaykur işlerken geri kalanını özel şirketler işliyor.

Sorunun en önemli kısmını da burası oluşturuyor. Üretici, çayının Çaykur’a veremediği kısmını özel şirketlere vermek zorunda kalıyor. Tarımsal üreticiler bu şirketleri ayırt etmeksizin “tüccar” diye adlandırır. Çay alıcısı tüccar, çayın kilogramını 2.60 tl’ den alacağını açıkladı. Devletin verdiği 4 tl’ lik fiyat bile düşükken bir de 2.60 tl’ ye çay vermek, üreticiyi yaşarken ölüme mahkum etmek oluyor aslında. Bu nedenle tüm üreticiler öfkeliler. Ve devletten ürettiği çayı almıyorsa özel sektöre kendi koyduğu 4 tl taban fiyatını zorunlu hale getirmesini istiyorlar. Bir de doğal çay üretilen İkizdere’ye taş ocağı değil, kota-kontenjan belasından kurtulmak için çay işleyecek yeni fabrikalar istiyorlar.

Çay üretim – tüketim kooperatifleri ve dayanışmanın yakıcılığı

Çaykur ve özel sektörün dışında öğrenebildiğim kadarıyla çay işleyen toplam üç tane de kooperatif var. Bunlardan üretici üyelerinin özeniyle, doğal üretim anlayışıyla, demokratik topluluk kültürünü yaşatmaya çalışmasıyla kimi çay tiryakilerinin Hopa-Çay diye bildiği Hopa Tarımsal Kalkınma Kooperatifi öne çıkıyor. Kooperatif üyelerinden Harun Vayiç ile BirGün Gazetesi’nde yapılan bir söyleşiden öğrendiğime göre. kooperatif 1959 yılında Hopa Çay Ekicileri olarak kurulmuş ve sonradan yukarıda andığımız ismini almış. Kooperatifte kararlar köy meclislerinden çıkan yönetimin tüm meclislerle görüşmesi sonucu alınıyor. Üretim aşamasında herhangi bir katkı maddesi kullanmadan doğal üretim yapılıyor ve üyeler de tamamen bu tür üreticilerden oluşuyor. Ev işleri, çocuk bakımı ve yaşlı insanlara bakım verenler hep kadınlar olduğu için toplumsal cinsiyet meselesine özel bir önem veriliyor. Ama bu konuda almaları gereken epeyce yol olduğunu da belirtiyor Harun Vayiç. Eşit işe eşit ücret meselesini de hayata geçirmeye çalışıyorlar.

Üreticinin hükümetin yanlış politikalarının kurbanı olarak özel sektörün insafına bırakıldığı bu koşullarda toplumun üreticiyle dayanışmasını sağlayabilecek kooperatifler müthiş bir önem kazanıyor. Örneğin başka üretim kooperatifleri de kurulsa, belediyeler, tüketim kooperatifleri, gıda toplulukları ve tek tek duyarlı her birey çay ihtiyacını buralardan karşılasa sorun önemli ölçüde çözülebilir. Hem de dayanışmayla ve yeni bir kültürü çoğaltarak. Böylece aynı zamanda adil gıda dediğimiz temiz, sömürüsüz üretilmiş çayın geniş kitlelere ulaşması ve gönül rahatlığıyla içilmesi sağlanacaktır.

Sömürünün önüne geçmek için kooperatifler

Niye böyle diyorum çünkü üretim koşullarının peşine düşmediğimiz her tüketim nesnesinin arkasında büyük bir sömürü olduğu çok açıktır. İşte ilkeli, şeffaf ve özdenetime açık kooperatifler bu sömürünün de önüne geçilmesinin aracı olacaktır. Çoğaltılacak bu adımlar, tüm Hopalı genç çay üreticilerinin sesi olan ve AKP gençlik kollarının “gelin bize üye olun sorununuzu çözelim” şeklindeki önerisiyle köşeye sıkıştırılmayı reddeden genç üreticiye de en anlamlı cevap ve destek olacaktır.

İçinde bulunduğumuz sosyal – siyasal koşullarda gündelik hayatın somut ihtiyaçları üzerinden dayanışma, en politik eylem biçimlerinden birisidir ve atılan her küçük adım atılmayan en büyük adımdan evladır.

Avrupa Parlamentosu hayvanların kafeste yetiştirilmesinin yasaklanmasını istedi

Avrupa Parlamentosu kabul ettiği bağlayıcı olmayan bir kararla 2027 yılına kadar hayvan yetiştiriciliğinde kafes kullanımının yasaklanmasını talep etti. Karar çok sayıda tavuğun yanı sıra domuzları ve tavşanları da kapsıyor.

Söz konusu karar 1,4 milyon Avrupa Birliği vatandaşı tarafından imzalanan ve çiftliklerdeki kafeslerin aşamalı olarak kaldırılmasını talep eden “Kafes Çağını Sonlandır” dilekçesinin ardından geldi.

Parlamentoda 558 kişi kararı desteklerken, 37 kişi karşı çıktı, 85 kişi ise çekimser kaldı. Kararla birlikte 30 Haziran’a kadar dilekçeye resmi yanıt vermesi beklenen Avrupa Komisyonu üzerindeki baskının artması bekleniyor.

Sıra komisyon kararında

Kararı duyuran Yeşiller Partisi Eş Başkanı Ska Keller, “2027’den önce bu acımasız uygulamaya son verme sırası şimdi Komisyon’da” ifadelerini kullandı.

Parlamento Genel Kurulu’nda konuşan Almanya AP üyesi ve Avrupa Halk Partisi üyesi Norbert Lins meselenin hayvan refahı ile çiftçiler üzerindeki etki ve rekabet gücü arasındaki “doğru dengeyi” kurma meselesi olduğunu söyledi.

Fotoğraf: Shutterstock

‘Hayvan derneklerinin başarısı’

Karar hakkında Yeşil Gazete’ye açıklamalar yapan Kafessiz Türkiye Kampanya Direktörü Emre Kaplan, “Parlamento’nun bu kararı yaklaşık 170 hayvan derneğinin 20 yıllık mücadelesinin sonucu” ifadelerini kullandı.

Kafes karşıtlığının aslında dünya genelinde çok yaygın olduğunu dile getiren Kaplan, “İnsanlara kafeslerin ve içerisinde sıkışık bir şekilde yaşayan hayvanların fotoğrafını gösterdiğinizde kimse ‘yasaklanmasın’ demiyor. Bu yüzden de oylamaya sunulduğunda karar çok hızlı alınabiliyor” dedi.

Şirketleri hedef alan kampanyalar

Ancak hayvancılıkla uğraşan ve bu uygulamadan ekonomik olarak zarar görecek işletmelerin lobilerinin çok güçlü olduğunu belirten Kaplan, “Bu yüzden şirketleri doğrudan hedef alan kampanyalar düzenlendi ve bu kampanyaların bu gibi kararlarda etkili olduğunu düşünüyorum” görüşünü paylaştı.

Derneklerin bir diğer başarısının ise en çok ne kadar hayvanı kurtarabiliriz görüşüyle yola çıkarak milyonlarca hayvanı etkileyen kafes uygulamasına odaklanmalarını ve iş birliği yapabilmeleri olduğunu söyledi.

‘Şirketler de baskı oluşturmaya başladı’

Şirketlerin bir kısmının kampanyalar sonucunda bir kısmının ise kendilerinden kafes kullanımı sonlandırmaya karar verdiğini anlatan Kaplan, Avrupa’da şu anda yumurta üretiminin yüzde 51’inin kafessiz şekilde gerçekleştiğini söyledi.

Bu yönde taahhütleri olan şirketlerin de rekabetçi ortamı korumak için hayvan dernekleri ile birlikte diğer şirketlerin de bu kararı alması için çalışma yürüttüğünü aktaran Kaplan, “Örneğin Unilever ve Nestle kafes uygulamasının yasaklanması için parlamentoya dilekçe gönderdi” dedi.

Kafes uygulaması neden yasaklanmalı?

“Tavuklar kafeste deyince insanlar muhabbet kuşu kafesi gibi bir şey zannedebiliyor” diyen Emre Kaplan gerçekte ise durumun çok daha vahim olduğunu aktardı.

Yumurtacılıkta kullanılan kafeslerde yasal olarak tavuk başına bir A4 kağıdından daja küçük bir alan düşüyor. Bu da canlıların kanatlarını bile açamadıkları kafeslerde tüm ömürlerini geçirdikleri anlamına geliyor.

Kaplan, “Hayvanların yürümesi, toprağı eşelemesi, içgüdülerindeki gibi güvenli ve izole bir follukta yumurtlaması, kum banyosu yapması mümkün değil. Bu kadar sıkışıklık içinde ruh sağlıkları da kötüye gittiği için tavuklar sık sık birini didikleyip yaralıyor. Kafeslere sürtünmekten ve saldırıya uğramaktan tüyleri yolunuyor” bilgilerini paylaştı.

‘Biyogüvenlik riski oluşturuyor’

Emre Kaplan kafesli üretim metotlarındaki bir sıkıntının da biyogüvenlik riski oluşturmaları olduğunu söyledi.

Kafesler içerisinde genetik olarak birbirine yakın türlerin bulunduğunu belirten Kaplan, “Sıkışık şekilde hayvan yetiştirme durumunda virüs bulaşma riskinin arttığına dair yeni deliller ortaya çıkıyor” dedi.

Kuş gribinin birçok varyantı olduğunu dile getiren Kaplan, “Bu riskler de göz önünde bulundurulunca bu üretim metodunun mantıksızlığı iyice anlaşılıyor” ifadelerini kullandı.

Türkiye’de durum ne?

Türkiye’de 120 milyon tavuk yaşadığı düşünülüyor.Kafessiz Türkiye olarak üreticilerle iletişime geçerek güncel sayılara ulaşmaya çalıştıklarını aktaran Kaplan, “2018 yılında kafessiz üretim miktarı yüzde 5 ile yüzde 10 arasındaydı. 2020 yılında ise bu oranın yüzde 20’ye çıktığını düşünüyoruz. Belirsizliğin sebebi de kayıtsız olanların büyük çoğunluğunun kafessiz olması” ifadelerine yer verdi.

‘İnsanların yüzde 76’sı kafessiz üretim istiyor’

2018 yılında yumurtalar üzerine hangi üretim metodunun kullanıldığına dair barkod basılmaya başlandığını belirten Kaplan, bunun üzerine birçok insanın kafessiz uygulamaları tercih etmeye başladığını aktardı.

KONDA tarafından Ocak 2021 tarihinde yayınlanan bir anket sonucuna göre Türkiye’deki insanların yüzde 76’sı kafeslerin yasaklanması gerektiği düşüncesinde.

Hangi markalar kafessiz üretim seçiyor?

Turizm alanında birçok otel zincirinin kafesleri terk etme taahhüdü olduğunu belirten Kaplan, “Dedeman, Marmara, Marriott, Hilton, Intercontinental ve Divan gibi birçok otel bu taahhütte bulundu. Özellikle Divan bünyesinde pastanelerin de olması nedeniyle taktir edilmeli” dedi.

Kaplan, “Dedeman Otelleri de Türkiye’de kafessiz sisteme geçişini tamamlayan ilk otel zinciri olarak diğer pek çok otele örnek oldu” yorumunu yaptı.

Catering konusunda da uluslararası taahhütlerin Türkiye’de de uygulandığına dikkat çeken Kaplan, “ISS, Sodexo, Sofra ve Parıltım bu taahhütlerde bulundu” bilgisini paylaştı.

Metro marketlerinin de 2018 yılında taahhüt verdiğini ve 2025 yılında kafeste yetiştirilen ürün satmayacağını söylediğini belirten Kaplan, “Türkiye’e Doğu Avrupa’daki birçok ülkeden daha erken harekete geçtiler. Bunda özellikle Türkiye’deki yöneticilerinin hasassiyetinin etkili olduğunu düşünüyorum” dedi.

Gıda üreticisi olarak ise Barilla ve bünyesindeki Filiz makarnaları, Ferrero ve Heinz kafes uygulamasını sonlandırma taahhüdü veren markalardan.

13 Mart 2021 tarihinde Starbucks önünde gerçekleştirilen bir eylem. Fotoğraf: Kafessiz Türkiye

Starbucks için kampanya

Daha fazla şirketin kafesten vazgeçmesi için Kafessiz Türkiye olarak çalışmalar yürüttüklerini belirten Emre Kaplan, şu anda aktif olarak Starbucks için böyle bir kampanya olduğunu söyledi.

Markanın birçok ülkede kendisine karşı düzenlenen kampanyalar sonucunda kafesten vazgeçtiğini belirten Kaplan, “Ancak Orta Doğu’da işletmecisi Alshaya buna karşı çıkıyor. Müşteri talebi olmadığını iddia ediyorlar ancak bu taahhüdü veren birçok markanın olması onların bu argümanını geçersiz kılıyor” ifadelerini kullandı.

“Starbucks hayvanlara kafeslerde eziyet etme! Kafessiz sisteme geç” çağrısının yapıldığı imza kampanyasına bugüne kadar 300 bin üzerinde kişi imza verdi. Bu kampanyaya dahil olmak isteyenler bu adres üzerinden imza verebiliyor.

AOÇ’deki ihale için verilen soru önergesine yanıt geldi: İhaleyi alan firmanın ismi yok

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Ankara Milletvekili Ali Haydar Hakverdi, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin karşında yer alan otopark alanı ile Ankapark’ın yanında bulunan kamusal alan ihalesini kazanan firmayı, Meclis Başkanlığı’na verdiği soru önergesi ile Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli‘ye sordu.

Soru önergesine yanıt veren Bakan Pakdemirli, ihaleye konu olan firmanın ismini vermedi.

Firmanın ismi yok

ANKA‘da yer alan habere göre, soru önergesine verdiği cevapta firmanın ismini vermekten imtina eden Bakan Pakdemirli, firmayla henüz bir anlaşmanın imzalanmadığını da belirtti:

Kiralama süresi dolan bahse konu alan, Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü’nün Satım ve Kiraya Verme İşlerine Dair Yönetmelik kapsamında açık arttırma usulü ile ihale edilmiştir. İhaleyi kazanan firma ile henüz sözleşme imzalanmamıştır.”

‘Bağışın şartlarına uyulmadı’

Konuyla ilgili açıklama yapan Milletvekili Hakverdi, Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) arazisinin Mustafa Kemal Atatürk tarafından kamusal kullanım şartıyla ulusa hediye edildiğini hatırlattı ve şunları söyledi:

Bu bağışa göre Atatürk Orman Çiftliği üzerindeki bütün zirai işletmeler, donanımlarıyla birlikte bir zirai üretim birimi olarak korunması ve işlerliğinin devamı şartı ile hazineye devredilmiştir. Fakat bu bağışın şartlarına uyulmamış, çiftlik önce kanunlarla ardından ise kiralama ve tahsis yöntemleriyle, içinden geçirilen otoyollar ve yapılaşmalarla günden güne erimeye devam etmektedir. Son 19 yılda Atatürk Orman Çiftliği adeta talan edilmek suretiyle arazisinin neredeyse yarısını kaybetmiştir.”

Ne olmuştu?

İki ihaleden birisini kazanan Ankara Büyükşehir Belediyesi iştiraki Anket A.Ş, mülkiyeti AOÇ’ye ait 2 bin 98 metrekare kapalı, 33 bin 284 metrekare açık toplam 35 bin 382 metrekarelik taşınmazın “Rekreasyon Alanı” olarak 10 yıllığına 75 bin TL bedelle kazanmış, kiralanan alana Atatürk’ün mirasına uygun olarak rekreasyon ve park alanı yapılacağı açıklanmıştı.

Ancak Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin karşısında, otopark yapılması öngörülen alan ile Ankapark’ın yanındaki tarımsal alan için kiraya çıkarılan alanla ilgili ihale sonuçları ile ihaleyi alan firmanın adı tüm çabalara rağmen açıklanmayınca, konu CHP’li Hakverdi tarafından Meclise taşındı.

Orta Doğu’da iklim krizi etkisi: Sıcaklıklar 50 dereceyi aştı

Orta Doğu’da yer alan dört ülkede hafta sonu sıcaklıkları 50 santigrat dereceyi aştı. Umman, İran, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) sıcaklıklar normalin üzerine çıkarak ulusal rekorlara ulaştı.

BAE’deki Abu Dabi‘nin yaklaşık 80 km doğusundaki küçük bir kasaba olan Sweihan‘da sıcaklık 51 dereceye ulaştı. Bu zamana kadar kaydedilen en yüksek haziran ayı sıcaklığı olan bu derece ile Körfez ülkelerinin rekoru kırılmış oldu.

Demir raylarını bozabilir

Güneybatı İran‘daki Omidieh de 51 dereceye çıktı. Kuveyt’te sıcaklık 50.88 derece olarak ölçüldü. Kuzey Umman‘daki bir iç çöl kasabası olan Sunaynah’ta ise 50.11 derece sıcaklık kaydedildi.

Washington Post’un haberine göre 49 dereceye ulaşan sıcaklıklar boya kalemlerini eritebilir, demiryolu raylarını bozabilir, asfaltın erimesine ve uçakların kalkış mesafesini uzatmaya neden olabilir.

Yaşanamaz hale gelme yolunda

Orta Doğu uzun zamandır iklim krizi nedeniyle normalin üzerinde sıcaklıklara tanık oluyor. Geçtiğimiz yıl Science Advances’ta yayınlanan bir makale mevcut eğilimlerin devam etmesi durumunda Orta Doğu’nun kimi bölümlerinin yaşanamaz hale geleceğini öne sürmüştü.

Geçtiğimiz hafta  Nature Climate Change’te yayınlanan bir makaleye göre yaz sıcağına bağlı ölümlerin üçte biri iklim değişikliğinden kaynaklanıyor ve  küresel sıcaklıklar yükseldikçe bu ölümlerin artması da muhtemel.