Ana Sayfa Blog Sayfa 1365

Klimik’ten aşılarla ilgili çok sorulan sorulara yanıtlar

Türk Klinik Mikrobiyoloji Ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (Klimik) koronavirüs salgınına karşı üretilen aşılarla ilgili merak edilen soruların cevaplarını yayımladı.

Salgının kontrol altına alınabilmesi için Türkiye’de yaklaşık 60-70 milyon kişinin aşı olması gerektiğine vurgu yapılan açıklamada, “Salgının yayılımını durdurmak için ulaşılması gereken toplum bağışıklığı oranına sadece aşılanma yoluyla güvenli bir şekilde ulaşılabilir” denildi.

Türkiye’de şu ana kadar 39.554.514 kişi birinci doz ve 23.126.114 kişi de ikinci doz olmak üzere toplam 66.575.953 kişi aşı oldu.

Yan etkiler günlük hayatı etkilemeyecek düzeyde

Aşıyla ilgili akla en çok gelen sorulardan biri de aşıların yan etkisi olup olmadığıydı. Dernek tarafından yapılan açıklamada, yan etkilerin kısa süreli ve günlük hayatı etkilemeyecek düzeyde olduğu kaydedildi:

Tüm aşılarda olduğu gibi COVID-19 aşılarının da yan etkileri olabilmektedir. Sık görülen yan etkiler aşı yerinde ağrı, ateş, halsizlik, baş ağrısı, kas ağrısı, ishal gibi yan etkilerdir. Bu yan etkiler, aşı ile verilen antijene karşı vücudumuzun yanıt vermesi nedeniyle ortaya çıkar. Genellikle kısa (1-3 gün) sürer ve çoğunlukla günlük yaşantımızı engellemeyecek kadar hafiftirler. İki dozda uygulanan aşılarda ikinci dozdan sonra yan etkiler biraz daha sık görülebilir. Şikayetler ağrı kesici, ateş düşürücü ile azaltılabilir. 3 günden uzun süren yan etkilerde doktora başvurmanızda fayda olacaktır. Nadir görülen yan etkiler %1’den daha az sıklıkta karşımıza çıkar. Alerji bunların başında gelir. Çoğu alerjik yan etki önemsizdir, çok nadiren ciddi alerji gelişebilir. Ciddi alerji aşıdan sonraki ilk dakikalarda ortaya çıkacağı için aşılanan kişilerin sağlık kuruluşunu 15-30 dakikadan önce terk etmemesi gerekir.”

‘Aşıdan sonra antikorlara baktırmaya gerek yok’

Dernek, “COVID-19 aşısından sonra testlerim pozitifleşir mi? Antikor testlerime baktırmalı mıyım?” sorusunu ise şöyle yanıtladı:

COVID-19 aşısı sonrasında PCR veya antijen testleri pozitifleşmez. Antikor testlerinde pozitifleşme olabilir. Ancak antikor testleri aşının işe yarayıp yaramadığını göstermek için kullanılmazlar. Aşıdan sonra antikorlarınıza baktırmanıza gerek yoktur. Aşıların sağladığı bağışıklık sadece antikorlara bağlı değildir. Rutin testlerle ölçemediğimiz hücre bağışıklığı ve salgılarımızda oluşan antikorlar korunmada çok önemli rol oynarlar.”

İki dozda uygulanması gereken aşıların birinci dozundan sonra gelişen koruma yeterli miktarda olmadığı, bu sebeple iki dozu tamamladıktan ve ikinci dozun üzerinden 14 gün geçtikten sonra aşının koruyuculuğunun tam olarak başladığını unutmamak gerektiğine de vurgu yapıldı.

Hastalığı geçirenlerin aşılanması

Dernek, hastalığı geçirmiş olan kişilerin aşılanmasının gerekli olup olmadığıyla ilgili de şu açıklamalarda bulundu:

Bugüne kadarki bilimsel veriler hastalığı belirtili olarak geçiren kişilerde bağışıklığın yaklaşık 6-12 ay devam ettiğini göstermekle birlikte zamanla koruyuculuğun azalması söz konusu olduğundan hastalığı geçiren kişilerin 3-6 aydan itibaren aşılanabilecekleri düşünülmektedir.”

Gebelerde aşı

Açıklamada, emziren annelerin koronavirüs aşısı olabileceği gibi, gebe veya gebe kalmak isteyenlerin de aşılanması gerektiği, aşının gebelik üzerinde herhangi bir olumsuz etkisinin olmadığına vurgu yapıldı:

COVID-19 aşıları gebeliğin başından itibaren uygulanabilir. Ancak ilk üç ayda farklı nedenlere bağlı düşükler sıktır ve bu dönemde gerçekleşebilecek bir bebek kaybının aşıyla ilişkilendirilmemesi için aşıların gebelikten önce veya üçüncü aydan sonra yapılması tercih edilmektedir. Mevcut COVID-19 aşıları arasında gebelikte kullanıma dair en fazla veri BioNTech® aşısına ait olup güvenli olduğu gösterilmiştir. 3. aydan sonra uygulanabilir.”

Aşı günü alkol alımı

Aşı günü ağrı kesici veya ateş düşürücü olarak parasetamol içeren ilaçların kullanılması aşının etkisini azaltmadığı, aşıya bağlı kol ağrısı, kızarıklık şişlik gibi durumların ortaya çıkması halinde parasetamol içeren bu tür ilaçların rahatlıkla kullanılabileceği kaydedildi.

Ayrıca, antibiyotik kullanırken de aşı olunabileceğine, aşı olunan gün az-orta miktarda alkol tüketiminde sakınca olmadığına, aşı olunan gün duş almanın, banyo yapmanın hiçbir sakıncası olmadığına da dikkat çekildi.

Derneğin koronavirüs aşıları hakkında merak edilen sorularla ilgili verdiği yanıtlara buradan ulaşabilirsiniz.

Atina’da sıcak dalgalarıyla mücadele için yeni müdürlük oluşturuldu

Yunanistan’ın başkenti Atina, kentlileri yükselen sıcaklardan korumak ve kenti gün geçtikçe daha sert vuran sıcak dalgalarıyla mücadele etmek için belediye içinde yeni bir müdürlük oluşturdu.

Atina Belediyesi’nde sıcak dalgalarıyla mücadele edecek bir müdür atanması Avrupa’da bir ilk niteliğini taşıyor. Dünyada ise bu tip bir pozisyon sadece ABD Florida eyaletinde Miami-Dade County’de mevcut.

Nelerden sorumlu olacak?

“On yıllardır küresel ısınma hakkında konuşuyoruz, ancak sıcaklık hakkında fazla konuşmadık” diyen yeni müdür Eleni Myrivili’nin görevi, kenti soğutmanın yollarını bulmak olacak.

Bu görev, yoğun enerji kullanımını tetikleyerek iklim krizine katkıda bulunan binalarda klima kullanımı gibi uygulamaların ötesinde kenti yeniden tasarlamayı kapsıyor.

İklim için Kentler’in aktardığına göre sıcak dalgalarıyla mücadele edecek müdür, yolların ve binaların yeniden tasarlanması, inşaat malzemelerinin incelenmesi, kentte yeşil alanların artırılması ve yeni ağaç ve bitki dikimleri gibi bir dizi faaliyetten sorumlu olacak.

Serin rotalar oluşturulacak

Bu çerçevede Atina’nın kent genelinde yeşil alan ve gölgelik alanları artırmaya yönelik bir programı bulunuyor. Özellikle hava sirkülasyonunda bina yoğunluğunun önemli bir sorun olarak ortaya çıktığı bölgeler için “serin rotalar” oluşturulması programın öncelikleri arasında.

Atina’da halihazırda, ısı kentlileri ve turistleri hava durumu hakkında uyarmak ve ısı dalgalarına karşı alınacak önlemler hakkında bilgi vermek amacıyla bir akıllı telefon uygulaması kullanılıyor.

California’da yangın sebebiyle 20 ev kül oldu

Amerika Birleşik Devletleri‘nin California eyaletinde meydana gelen yangın, bölgedeki evleri de etkilemeye başladı.

14 Temmuz’da başlayan yangın sebebiyle yaklaşık 20 ev kül oldu.

Dört bölge için acil durum

Yangın nedeniyle bazı küçük bölgeler için tahliye emri verilirken, yetkililer yangının 70 bin hektardan fazla bir alanda etkili olduğunu ve sadece yüzde 20’sinin kontrol altına alınabildiğini belirtiyor.

California Valisi Gavin Newsom, eyaletin kuzeyindeki dört bölge için acil durum ilan etti.

Oregon ve Montana’da yangın

Öte yandan, Oregon’da ülkedeki en büyük orman yangınını söndürme çalışmaları devam ediyor. 2200 itfaiye görevlisinin katıldığı çalışmalarda yangın yavaşlatıldı ancak binlerce ev hala tehdit altına.

Ülkenin Montana eyaleti de yangınlarla mücadele ediyor. Eyaletteki yangın söndürme çalışmalarında yangının sadece yüzde 10’unun kontrol altına alındığı, söndürme çalışmaları sırasında bazı itfaiye görevlilerinin de yaralandığı kaydedildi.

Ülke genelinde yaklaşık 90 orman yangını devam ederken, yangınların sebebi olarak iklim krizi gösteriliyor.

Yangınlar, toplamda 2135 kilometrekare alanda etkili.

Salda Gölü’nde bayram tahribatı: Sular 50 metre çekildi, kıyılarda balçık oluştu

Burdur’un Yeşilova ilçesinde yer alan ve ekolojik olarak hassas olduğu için ayak dahi basılmaması gerektiği belirtilmesine rağmen Millet Bahçesi yapılan Salda Gölü, bayram tatilinde ziyaretçi akınına uğradı.

İnsan yoğunluğunu kaldıramayan Salda Gölü’nün bazı bölümlerinde sular 50 metre çekilirken kıyılarda ise balçık oluştu.

‘Tam koruma istiyoruz’

Salda Gölü Koruma Derneği tarafından yapılan paylaşımda “Salda Gölü can derdinde, Yetkililer para derdinde. Salda Gölü’nde bazı yerlerde su 50 metre çekildi” ifadeleri kullanıldı.

Paylaşımda ayrıca suya girenler nedeniyle kenardaki hidromanyezit stromatolitlerin oluşumunun bozularak balçık oluştuğu belirtildi. Açıklamada  “Salda Gölü için tam koruma istiyoruz!” çağrısı yapıldı.

Taşıtlar gölün yakınına kadar gidiyor

Yapılan bir başka paylaşımda ise Millet Bahçesi projesi kapsamında yapılan otoparka rağmen taşıtların daha önceden olduğu gibi gölün yakınına kadar gittiği belirtildi.

Paylaşımda “Uzakta yapılan otopark boş dururken otomobiller önceki gittikleri yere kadar gidiyor. Aynı tas, aynı hamam” denilerek bu duruma tepki gösterildi.

Yasağı dinlemeyen ziyaretçiler

Bayram tatilinin ilk günlerinde Salda Gölü’ne ziyarete gelen kişilerin yasak olmasına rağmen çamur banyosu yapması tepki toplamıştı.

Ayrıca Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından geçen yıl 1 Ağustos’tan itibaren dumansız hava sahası ilan edilen ve çevresinde sigara içilmesinin yasaklandığı Salda Gölü halk plajı sahiline bir ziyaretçi nargilesiyle gelmişti.

 

 

Bittiği iddia edilen müsilaj Çanakkale Boğazı’nın 17 metre altında görüntülendi

Marmara Denizi‘ndeki aşırı kirlilik ve deniz suyu sıcaklığındaki artış nedeniyle ortaya çıkan müsilaj, Çanakkale Boğazı’nın 17 metre derinliğinde görüntülendi.

Denizin 17 metre altından yayın yapan gazeteci Berfin Adıcan, müsilaj sorunun hala devam ettiğine dikkat çekti.

‘El birliğiyle denizi öldürdük’

Adıcan yaptığı paylaşımda “Geçmiş olsun arkadaşlar, el birliğiyle bir denizi öldürdük. Durumun vehametini anlamanız için küçük bir kesit paylaşıyorum” ifadelerini kullandı.

Ek olarak Havuzlar Koyu‘nda 10 metre derinlikten bir video da paylaşan gazeteci Adıcan, iddia edildiği gibi tutulacak ve yenilecek bir balık dahi olmadığını belirtti.

‘Kendimizi kandırmayalım’

Prof. Dr. Mustafa Sarı ise denizdeki mercanların durumuna dikkat çekerek “Kırmızı mercanların büyük bir kısmı öldü. Geriye kalanlar can çekişiyor. Denize saldığımız atıkları durdurmadan müsilajdan kurtuluş yok. Zira deniz sihirbaz değil. Kendimizi kandırmayalım” ifadelerini kullandı.

 

Neler yaşandı?

Kasım ayından bu yana ortaya çıkan ve kısa sürede Marmara Denizi‘nin kabusu haline gelen müsilaj ile mücadele için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bir eylem planı oluşturmuştu.

Bu eylem planı çerçevesinde atık suyu denize boşaltan işletmelere denetimler sıklaştırılırken, vidanjörlerle deniz yüzeyindeki müsilaj tabakaları toplanmıştı.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ise bu çalışmalardan sonra müsilaj sorununun çözüldüğünü iddia etmiş, ancak bu açıklama uzmanlar tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Yapılan açıklamalarda evsel, sanayi ve zirai atıkların önünü kesilmeden müsilaj sorununun bitmeyeceği belirtilmişti.

 

Hindistan’da sel felaketinin bilançosu artıyor: 136 kişi hayatını kaybetti

Hindistan’ın batısında yer alan Maharashtra eyaletinde şiddetli muson yağmurları nedeniyle meydana gelen toprak kaymaları ve sel felaketinde hayatını kaybedenlerin sayısının 136’ya yükseldiği belirtildi.

Hindistan Hava Kuvvetleri‘ne bağlı nakliye uçakları da arama kurtarma çalışmalarında yer alıyor.

‘Durum kontrol altına alındı’

Durumun kontrol altına alındığını açıklayan Maharashtra Yardım ve Rehabilitasyon Bakanı Vijay Wadettiwar, yağışlardan etkilenen bölgelere insani yardım gönderebilmek için yoğun çaba sarf ettiklerini ifade etti.

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “Yeşil Gündem”ini yorumluyor. 

İklim krizine karşı eylem zamanı; hemen, şimdi-1

Önce, ister inancı gereği ister gelenek olduğu için olsun Kurban Bayramı’na önem atfeden herkesin bayramını kutlamak istiyorum[1]. Bayramlar, ne olursa olsun güzel duygu ve dileklerin zamanıdır. Bu bayramda da ailemize, dostlarımıza, sevdiklerimize sarıldık ve birbirimize güzel dileklerimizi ilettik.  Güzel dilekte bulunmak, iyiyi ummak olumlu bir davranış şeklidir, kabul. Ama tek başına işe yarar mı? Bu soruya yanıt aramadan önce, gelin birlikte bayrama doğru ve bayram günlerinde dünyada ve Türkiye’de öne çıkan haberlere birlikte bakalım.

Sıcak dalgaları, yanan ormanlar, seller ve allı turnalar

Haziran ayı ve temmuz başı Kanada ve ABD’deki sıcak dalgası haberleri ile geçti. Kanada gibi serin iklimi ile bilinen bir ülkede termometrelerin zaman zaman 50’li değerlere (santigrat cinsinden) yaklaştığını öğrendik basına yansıyan haberlerden. Yalnızca bu ülkede 500 civarında insanın sıcak dalgasına bağlı olarak öldüğüne ilişkin bilgiler ulaştı maalesef. İklim uzmanları yıllardır iklim krizinin en önemli sonuçlarından birinin aşırı hava olayları olduğunu söylüyorlar. Kimi zaman bu örnekte olduğu gibi sıcak  dalgaları, kimi zaman ani ve çok şiddetli yağışlar, fırtınalar, kasırgalar, kimi zaman ise uzun süren kuraklıklar vb. Bu tür aşırı hava olayları geçmişte hiç yaşanmıyor değildi kuşkusuz. İklim krizinin etkisi bu tür olayların yaşanma sıklığını artırmakla ilgili.

World Weather Attribution ağına üyesi 27 araştırmacının konuyla ilgili araştırmalarının sonuçları hakkında bilgi veren Oxford Üniversitesinden Dr. Frederike Otto insan kaynaklı sera gazı salımları olmadan bu tür (Kanada ve Kuzeybatı Amerika’daki) hava olaylarının yaşanması olasılığının milyonda bir, yani neredeyse imkânsız olduğunu açıkladı.

Tam bu sıralarda, 14 Temmuz’da, çevre haberlerine atfettiği önem ile en azından benim gibiler için öne çıkan The Guardian’da şu başlıkla bir haber yayımlandı: “Amazon yağmur ormanları artık absorbe ettiğinde daha fazla CO2 emisyonuna yol açıyor”[2] Konuyla ilgili olarak yapılan bilimsel araştırmaları referans alan haberde yer verilen ve referans alınan araştırmanın liderliğini yapan Brezilya Ulusal Uzay Araştırmaları Enstitüsünden Luciana Gatti’ye ait olan şu sözler sanırım haberin en çarpıcı kısmını oluşturuyordu:

“Birinci kötü haber orman yakma, ormanların absorbe ettiğinden üç kat daha fazla CO2 üretiyor. İkinci kötü haber ise ormansızlaşmanın %30 ve üstünde olduğu yerler ormansızlaşmanın %20’nin altında olduğu yerlerden 10 kat daha fazla CO2 emisyonuna yol açıyor.” Haber, özetle benim aşağıdaki gibi bir şekille göstermeye çalıştığım bir kısır döngüye parmak basıyordu. Amazon yağmur ormanlarında hayvancılık ve tarım için ormanlar yakılıyor ve yanan ormanlar atmosfere CO2 yayıyor; bu şekilde azalan ormanlar ve salınan CO2 nedeniyle iklim daha kurak ve sıcak hale geliyor ve bu nedenle daha çok orman yangını ve orman azalması yaşanıyor ki, bu da CO2 emisyonunu daha da artırıyor.

Aynı günlerde Türkiye’nin, Tuz Gölü’nde çekilen sular nedeniyle ölen flamingo (allı turna) yavrularına yas tutmasına şahit olduk. Neredeyse eş zamanlı olarak, artık görmeye alıştığımız ama hiçbir önlem alınmamasına bir türlü alışamadığımız sel cinayeti Rize’de gerçekleşti. Çok alışkın olmadığımız sayfa ise Almanya ve Belçika’da açıldı. Bu iki ülkede meydana gelen şiddetli yağışlar (aşırı hava olayı) sonucu 190 civarında kişinin yaşamını kaybettiği haberleri ulusal ve uluslararası medya kuruluşlarının ön sayfalarında yer aldı. Ben bu satırları yazmaya başladığım gün (21 Temmuz) Şırnak Cizre’de 20 Temmuz tarihinde ölçülmüş olan 49,1 0C’lik sıcaklığın Türkiye’de ölçülmüş en yüksek sıcaklık olarak kayıtlara geçmiş olduğunu öğrendik. Bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Çin’in Henan eyaletinde etkili olan yağışlar ve sel 10’un üzerinde insanın yaşamını kaybetmesine yol açtı. Ve son olarak ben yazımı tamamlayıp editöre ulaştırdığım 22 Temmuz öğle saatlerinde Rize ve Artvin’de şiddetli yağış olduğu haberlerini alıyorduk.

Ne ilgisi var?

Bu soruyu sormanın zamanı çoktan geçti, kimse kusura bakmasın. Elbette ağrıyan başını bile iklim kriziyle açıklamaya çalışanlardan değilim. Ancak yukarıda sıraladığım olayların iklim krizi ile ilgisini açıklamak için kaybedecek zamanım yok. Bırakın ilgiyi bu olaylar iklim krizinin tam da kendisi aslında. Bunu göremeyenler varsa elimden gelen bir şey yok, üzgünüm onlar için.

Esas konuşmamız gereken çözüm. “Ne ilgisi var?” sorusunun miadı çoktan doldu. Asıl soru şu: ‘Ne yapmalıyız?’ Hoş, bunun da yanıtı net; karbon emisyonunu azaltmalıyız. Peki, nasıl? İşte burada kafalar karışıyor. Temel sorun fosil yakıtlar, bu tartışma götürmez. O halde fosil yakıtlardan uzaklaşmalı ve temiz enerjiye geçişi hızlandırmalıyız. Bunu der demez fosil lobisi ‘endüstriyel hayvancılık’ kartını sahaya sürer. Çünkü gerçekten hayvancılık da çok önemli bir iklim krizi nedeni. Peki ya diğer endüstriyel üretim süreçleri, peki ya ulaştırma, peki ya barınma, peki ya beslenme, peki ya tüketim alışkanlıkları?…

Bunların hepsine bütüncül olarak bakmak zorundayız. Ama bunu yaparken elbette önceliklerimiz olmalı. Küresel petrol ve kömür şirketleri ile işine özel araçla gidip gelen bir kişiyi aynı kefeye koymak olmaz. İklim krizine karşı eylem bütüncül bir bakış açısına sahip olduğu kadar adil de olmalı. Bölgelerarası adalet, ülkelerarası adalet, sektörlerarası adalet gibi açılımları gözden uzak tutamayız. Bunlar üzerinde uzun uzun konuşulması gereken konular. Sorun şu ki gezegenin o kadar uzun zamanı yok. O nedenle derhal ve etkili adımların atılması şart.

Yazıya bayram kutlaması ile başlamış ve iyiyi dilemek ve ummanın tek başına işe yarayıp yaramayacağı sorusunu sormuştum. Elbette yaramaz; hele iklim krizi konusunda. Dilerseniz şimdilik geçici bir nokta koyayım ve devamını bir sonraki yazıya bırakayım.

Her günün bütün canlılar için bayram tadında yaşanacağı bir dünya dileğimle…

*

[1] Kurban bayramlarında kurban olarak hayvanların kesilmesi ve bunun üzerinden yapılan tartışmaları bu kutlamamın dışında bırakıyorum.
[2] Türkçede absorbe etmek yerine (CO2 için) tutmak ya da yutmak, emisyon için salım, emisyona yol açmak yerine de salmak terimleri kullanılmakta olmasına rağmen İngilizceden çevirdiğim cümlenin akışkanlığını bozmamak ve uluslararası bilimsel literatürde kabul edilmiş kavramlara uymak için Türkçe kökenli olmayanları kullanmayı tercih ettim.

[Bir şarkının hikayesi] Beggin’/ Four Seasons *

1975 yılında Semiha Yankı’nın seslendirdiği “Seninle Bir Dakika” ile başlamıştı Türkiye’nin Eurovision macerası. Bülent Özveren’in sunduğu Türkiye elemelerinde Cici Kızlar’ın “Delisin” adlı şarkısı ile birinciliği paylaşan Semiha Yankı, kurada daha şanslı olunca Stockholm biletini almıştı. Timur Selçuk’un yönettiği orkestra ile yarışan “Seninle Bir Dakika” sadece 3 puan alarak sonuncu olmuş olsa da, halen Türkiye’nin en iyi Eurovision parçalarından biri olarak kabul edilir.

33 kere katıldığımız yarışmada bir birinciliğimizin olduğu ve iki kere de ilk üçe girmeyi başardığımız düşünüldüğünde, Türkiye’nin Eurovision yarışmalarında başarısız olduğu yaygın kanısı tartışılabilir. 2010’da ikincilik alan maNga ve 1997’de üçüncülük alan Şebnem Paker& Grup Etnik dışında Türkiye üç kere de Athena, Kenan Doğulu ve Hadise ile dördüncülük aldı. Eurovision’daki ön eleme ve oylama sistemi sürekli bir tartışma konusu olmuştu ve tam bu nedenle TRT, 2013 yılında yarışmadan çekildi.

2003 yılında Sertab Erener birincilik aldığında puanlar tele oylama ile halk tarafından veriliyordu. Hem sıcak hem de matematiksel olarak doğru formatta bir şarkı ile yarışmaya katılan Sertab Erener, “Everyway That I Can” ile 4 ülkenin halk jürisinden tam puan almayı başarmıştı. 2005 yılında Eurovision’un 50.yılı şerefine European Broadcasting Union‘ın (EBU) düzenlediği programda o tarihe kadar en iyi Eurovision şarkıları içinde “Everyway That I Can”’in dokuzuncuseçildiği düşünüldüğünde şarkının başarısının bir kez daha tescil edildiğini söyleyebiliriz.

Niyet başka, akıbet bambaşka

Eurovision yarışmasını kazanan şarkıların en azından yarışmayı izleyen birkaç ay boyunca radyolarda çalınması olağandı. Hele şarkı ABBA’nın “Waterloo”su ya da Johnny Logan’ın “What’s Another Year”’ı gibi hit bir şarkı olunca radyolarda aylarca çalınırdı. Bu yıl ise alışılmadık bir şey oldu. Mart ayında “Zitti e Buoni” adlı şarkılarıyla San Remo Müzik Festivali’ni kazanarak Eurovision’da İtalya’yı temsil etme hakkını kazanan Rock grubu Maneskin, yarışmada aynı şarkı ile Fransa ve İsviçre’yi geride bırakarak İtalya’ya üçüncü Eurovision birinciliğini kazandırdı.

Şarkı kısa bir süre sonra Spotify’da bir günde en çok çalınan İtalyan şarkısı oldu. Buraya kadar her şey normal gibi gözüküyordu. Eurovision, şarkıyı TikTok’ta da paylaştı ve sonra bilinmeyen bir nedenle Maneskin’e 2017’de İtalya X Factor yarışmasında ikincilik getiren “Beggin’ yorumu”, Eurovision şarkısını geri plana iterek Spotify’da günde 7 milyon dinlenme ile 1 numaraya yükseldi.

 

Bazı eleştirmenlerin acımasızca yerden yere vurdukları Maneskin’in ve grubun “Beggin’” yorumunun değerlendirmesini dinleyicilere bırakıp şarkının geçmişine odaklanırsak 1967 yılına hatta daha öncesine gitmemiz gerekiyor.

Henüz 15 yaşında iken ilk grubunu kuran New York’lu genç müzisyen Bob Gaudio, sonradan ünlü bir aktör olacak olan arkadaşı Joe Pesci tarafından Four Lovers grubunun solisti Frankie Valli’ye tavsiye edilir. Kendinden 10 yaş kadar büyük olan Frankie Valli onu denedikten sonra gruba alır ve kısa bir süre sonra da grup adını Four Seasons olarak değiştirir.

54 yıl sonra rövanş

Bob Gaudio, 1965 yılına kadar grup için birçok beste yapar ve sonrasında da Frankie Valli için de solo şarkılar yazmaya başlar. Gaudio, 1967 yılında Frankie Valli’nin soul müziğe olan tutkusu paralelinde Angels grubundan Peggy Santiglia’nın sözlerini yazdığı “Beggin”adlı şarkıyı besteler. Şarkı Şubat ayında Four Seasons’ın single’ı olarak yayınlanır ve Bilboard’da 16’ıncı sıraya kadar tırmanır.

 

Hemen iki ay sonrasında Frankie Valli, gene Gaudio’nun bestesi olan “Can’t Take My Eyes Of You” adlı şarkısını solo olarak yayınlar. Şarkı Bilboard’da ikinci sıraya kadar yükselir ama bu zamanlama hatası “Beggin’”’in gölgede kalmasına neden olur.

Soul’un biraz da rock ile füzyonu türünde yazılmış Four Season’ın “Beggin’”i, 40 sene sonra 2008 yılında Norveçli bir Hip-Hop/Rap ikilisi Madcon tarafından  bambaşka bir şekilde yorumlanır. Norveç’te 12 hafta liste başı olan şarkı Fransa, Hollanda ve Belçika’da da birinci sıraya, İngiltere’de ise beşinci sıraya kadar yükselir.

 

Maneskin’in yorumuna geri dönersek, 1967 yılında bestecisi Bob Gaudio’nun bir başka şarkısı tarafından gölgelenen “Beggin”’, 54 yıl sonra bu kez bir Eurovision birincisinin kendi yarışma şarkısını gölgede bırakarak bir nevi rövanşı almış oldu.

Maneskin’in günümüz gençliğini yakalayan pop rock yorumunun ve deri kıyafetleriyle sıra dışı tarz ve enerjilerinin hakkını teslim etsek de bu başarıdaki aslan payını Gaudio’nun bestesine vermemiz gerekir.

(*) Single : Şubat 1967

Kaynakça

  • Songfacts, Beggin’
  • Deville C, How Italian Rockers Måneskin’s Terrible Four Seasons Cover From 2017 Took Over Spotify, Stereogum,12.07.2021
  • Vikipedi, Eurovision Şarkı Yarışmasında Türkiye
  • Wikipedia, Bob Gaudio, Beggin’

 

Nasıl bir demokrasi: ‘Güç reflüsü’ karşısında ‘örtüşen görüş birliği’ mi?/2- Can Veyselgil

Bu yazı, Murat Özbank’ın bu mecrada 21 Mayıs – 29 Mayıs 2021 tarihleri arasında dört dizi halinde yayımlanan “Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’” makalesine dair bazı soru(n)larımı paylaşarak cevap verme ve orada başlatılan tartışmayı alevlendirme amacını taşımaktadır.

Karşımda bir siyaset bilimci tarafından yazılmış ve önemli iki düşünürün (Habermas ve Rawls) demokrasi fikirlerine dayanan bir makale var. Ben doğrudan kendi demokrasi anlayışımı ortaya koymadan bahsettiğim bu yazılardaki fikirlerin bir eleştirisini sunmaya ve demokrasi de bundan ibaret olmamalı demeye çalışacağım. Bu aslında bir handikap, çünkü kendi yazımın okunurluğunu bir başka yazarın yazdıklarının okunmasına fazlaca bağlı kılmış olacağım. Bu anlamda belki de bu yazıya negatif bir yerden başlamış olacağım. Buna rağmen eleştirilerimi ve itirazlarımı sıralayarak bazı alternatif bakışların kapısını aralamayı umuyorum.

Birinci bölüm için tıklayın

*

4- Aydınlanma’nın sağlıklı ve steril salonlarından kirli ve paslı tezgâh altlarına kamusal alan

Politikayı tarihsel kategoriler ve somut iktidar ilişkileri üzerinden okumak lazım. Mesele iktidar ilişkilerini ‘devlet’, ‘büyük adamlar’ ya da ‘soyut kavramlar’ üzerinden okumak değil, tam tersine ‘devleti’, ‘büyük adamları’ ve ‘soyut kavramları’ iktidar ilişkileri üzerinden okumak. İdeal bir demokrasi ve kamusal alan nedir deyip analizi buradan başlatmak somutta duvarlara tosluyor. Kamusal alan, neyin tartışılır neyin tartışılmaz olduğunun belirlendiği yer, neyin sağlıklı neyin sağlıksız demokrasi olduğunun tespit edildiği yer, hangi olasılıkların kapatılacağı hangilerinin açılacağının belirlendiği yer, hangi kanaatlerin öne çıkacağı hangilerinin geride kalacağının şekillendiği yer, son kertede neyin politik neyin politik olmadığının sınırlarının çizildiği yer. Bu alan; uzlaşmadan çatışmaya, uzlaşır gibi yapmaktan çatışır gibi yapmaya farklı uçlar arasında salınan pek çeşitli konum alınabilecek ve alınması gereken çok aktörlü bir yer. Bu konumlardan sadece birini yani sınırsız diyalog yoluyla örtüşerek uzlaşmayı sağlıklı olarak tanımlayıp oradan ilerlemek bana doğru gelmiyor. Kamusal alana sağlıklı olduğu iddia edilen sınırlı bir demokrasi kavramı ile girip bu alandaki sayısız mücadeleyi sadece bu sınırlı kavramla yürütmek ve sonucunda kazanmak bana gene pek mümkün görünmüyor.

Özbank’ın yazısından öğrendiğimize göre diyalog, iletişimsel ve eleştirel aklın kılavuzluğundaki tartışmalardan oluşuyor. Bu tartışmalardan süzülerek ortak görüşler oluşuyor. Bence eleştirel olmak, böyle tarih-dışı ve evrensel olduğu varsayılan bir aklın kılavuzluğuna güvenmemek olurdu. Eleştirel olmak, belli bir tarihsel bağlamda bu tartışmaları süzen süzeğin analizini yapmaktır. Hiçbir süzek kendi başına demokratik değil. O yüzden her zaman süzeklerin analizini yapmak daha eleştirel olur diye düşünüyorum. Diyaloğun da benzer şekilde tarihsel bir kategori olduğunu vurgulamak önemli görünüyor bana.

Ezeli ebedi ve evrensel bir akıl tarafından kılavuzluk edilen bir iletişim biçimi ve diyalog yok. Habermas, “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü” adlı çok etkili olmuş kitabındaki kamusal alan ve demokrasi fikirlerine Aydınlanma çağının salonlarına odaklanarak ulaşıyordu. Habermas Özbank’ın bahsettiği iletişimsel ve eleştirel aklı, Voltaire’de, Diderot’ta ve onların rafine, akılcı ve rasyonel salonlardaki rafine tartışmalarında buluyordu. Yani evrensel akıl dediği belli ayrıcalıklara sahip elit bir zümrenin aklıydı aslında. Pek çok kere bu Aydınlanma düşünürlerinin Fransız Devrimi’ne katkı sunduğu ve devrimin fikir dünyasını ve modern politik kültürü şekillendirdiği söylenmiştir. Ne de olsa akılcıdırlar, iletişimseldirler ve rasyoneldirler.

Önemli bir on sekizinci yüzyıl Fransa tarihçisi olan Robert Darnton’ın “Forbidden Best-Sellers of Pre-Revolutionary France” (Devrim öncesi Fransa’nın Yasaklanmış En çok Satanları) ve “The Literary Undeground of the Old Regime” (Eski Rejimin Edebi Yeraltı) adlı eserleri, bize farklı bir kamusal alan ve kamuoyu manzarası sundu. Burada ön plana çıkan aktörler, Diderot gibi elit figürlerin hazırladığı ve Aydınlanma’nın en önemli eserlerinden sayılan Ansiklopedi değil tezgâh altında satılan ve halktan yoğun talep gören yasaklı, izinsiz veya korsan kitaplardır. Bugün, bu kitapların Devrim’e bu elit figürlerin eserlerinden daha fazla katkı yapmış olabileceğini tarihçiler epeyce tartışmış durumdalar. Anakronistik olmak pahasına söylersem, Darnton tezgâhın altından on sekizinci yüzyıl Fransa’sının sosyal medyasını ortaya çıkardı.

Kamusal ve politik alanı ‘tezgah altına’ kaydırmak

İşte evrensel, tarihsiz ve sosyal konumlardan bağımsız bir iletişim ve diyalog yok. Diyalog sadece Aydınlanma salonlarındaki gibi rasyonel, eleştirel ve akılcı diyaloglarla ortaklaşmak ve örtüşmek değil; bunun propaganda boyutu var, halkın alımlaması var, okuyucuların yanlış anlaması var, herkesin kendince anlaması var, tezgâh altı var, yer altı var. Özbank’ın yazısı bana Habermas’ın Aydınlanma salonlarının sağlıklı ve steril ortamının hissini veriyor. Benim politik bir hareket için önerim; salon politikası yapması, elit seviye metinler ve laflar üretmesi olmazdı. Bunların yerine kamusal ve politik alanı Darnton’un bahsettiği tezgâh altına kaydırması olurdu. Politika, yalnızca eleştirel aklın kılavuzluğunda yapılan bir şey değil, tezgâh altında da yeraltında da yapılan bir şey, bu anlamda duygulara da hitap etmesi gereken bir şey.  Bugünün iletişim dünyasında sosyal medya ve onun kuralları oldukça önemli. Derdini Ansiklopedik makalede değil, 140 karakter sınırıyla anlatmak önemli. O yüzden bugün derdini ansiklopedik ifade edip karşılık bulmuyor diye hayıflanmak eleştirel aklın hezeyanları, tarihsel ve eleştirel bir aklın değil.

5- Örtüşerek ortaklaştırabildiklerimizden misiniz? Gezi Parkı protestoları ve İBB seçimleri

Gelelim Gezi Parkı protestolarına ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) seçimlerine. Özbank’ın yazı dizisinde bu olaylar, diyalog yoluyla örtüşerek ortak görüş oluşturmanın Türkiye siyasal hayatından iki yakın ve belirleyici örneği. Adeta Habermas’ın ve Rawsl’un politik teorilerinin, kavramlarının vücut bulmuş halleri bunlar. Özbank’a göre bu protestolara katılanlara ortak vicdani kanaatlerini (barışçı eylemlere karşı uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlışlığı) eylemli olarak ifade etme cesareti veren şey ne siyasi bir partinin talimatı ne de iç veya dış mihraklardır. Özbank, “onlar bu cesareti birbirlerinden, aralarındaki örtüşen görüş birliği sayesinde buluştukları ortak eylemlilikten, bu eylemlilik içindeki birlikteliklerinden, yani tüm çoğulluklarıyla birbirlerinden almışlardı” diyor. Yani ortak vicdani kanaatlerini eylemli olarak ifade etme cesareti veren şey, gene vicdani kanaatleri sayesinde buluştukları ortak eylemlilik. Eylemliliklerini gene eylemlilikleriyle, kanaatlerini gene kanaatleriyle açıklıyor Özbank.

‘Lafı açan ilk lafı’ kim açtı?

Özbank’ın eylemlilik içindeki birliktelikleri vurgusunu oldukça önemli bulmakla beraber bu vurgu sonraki açıklamalarda kayboluyor ve eylemlilik vurgusu yerini kavramsal farkındalıklara, vicdanlara, ortak görüşlere bırakıyor. Özbank, “Gezi’de uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğu kanaati üzerinde örtüşen bir görüş birliğini nasıl fark edebilmiştik” diye soruyor. Cevap, “birbirimizle insanca iletişim kurarak, soru sorarak, cevap vererek, dinleyerek ve anlamaya çalışarak” oluyor. Özbank sorularına devam ediyor ve protestolara katılanların aralarındaki onca farklılık, görüş ayrılığı ve husumetlere rağmen bu insanlar arasındaki lafı açan ilk lafın nasıl edildiğini merak ediyor. Cevabı, gene “kavramsal farkındalık düzeyine çıkmamış başka bir örtüşen görüş birliğinde” bulunuyor. Burada lafı açan ilk lafın, aslında diyalog üzerine örtüşen görüş birliği olduğunu öğreniyoruz. Mucize kavram her soruyu cevaplamaya devam ediyor. Kavramsal farkındalığın düşük olduğu tespiti de eyleme katılanların bir Habermas veya bir Rawls olmadıkları üzerine bir tespit gibi. Tam bu noktada okuyucu, zaten kavramsal farkındalık düzeyine çıksaymış cesareti verenin de lafı açanın da Habermas ve Rawls olacağından korkmaya başlıyor.

Özbank’ın Gezi protestolarıyla ilgili görüşlerine dair fikirlerimi ve itirazlarımı dört başlık altında toplamak istiyorum. İlk olarak bu kadar çok ortak görüş vurgusu, Gezi’deki farklılıkları da dile getirme isteği uyandırıyor. Gezi’de ortaya çok ciddi bir dayanışma ve direniş örneği konduğu aşikâr olmakla beraber bu derece ortak görüş vurgusu beni rahatsız ediyor. Mesela aklıma kimler ön saflardaydı, kimler ortadaydı, kimler daha fazla devam etti çatışmaya, en önde olanlar daha fazla baskıya ve ayrımcılığa uğrayan kimliklere sahip olanlar mıydı gibi sorular geliyor. Müslümanlarla laikler halay çekiyordu tespiti artık bir klişe oldu. Hangi Müslümanlar ve hangi laikler? En göze çarpan ve dikkat çeken Müslüman gruplardan biri Müslüman sol gruplardı örneğin. Parkta en “Gezici” sloganları atanlar sokak çocuklarıydı örneğin; oradaki ortamdan memnundular, yemeğe erişimleri artmıştı, insanca iletişimden önce insanca bazı hizmetlere erişiyorlardı.

Gazlanarak örtüşmek, çatışarak ortaklaşmak

İkinci olarak Özbank’ın yazısındaki zaten örtüşerek geldiler ve eylediler vurgusu, eyleyerek ve direnerek ortaklaştılar vurgusunun çok önüne geçiyor. Zaten görüş birliği ile gelip eylemli oldular, görüşmeye ve örtüşmeye devam ettiler demek bana bazı performansları örneğin bedensel performansları dikkate almayan bir tavır olarak geliyor. Diyaloğu sadece dile, kavramlara, sözcüklere ve konuşmaya indirgemek olarak geliyor. Bu noktada sadece aynı havaya solumak ve konuşmak önemli oluyor. Ben, sadece konuşarak değil çatışarak, barikat kurarak, koşarak ve gazlanarak da örtüştüler demek istiyorum. Aynı gazı soluyarak ortaklaştılar. Gazlanmanın, koşturmanın da birleşmekteki rollerini es geçmemek gerekir. Özbank’ın insanca iletişmek gibi kavramlara aşırı vurgusu, bana insanlar konuşa konuşa hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır sözünün bir versiyonu gibi geliyor. Oldukça insan merkezli yani. Ben Gezi’de koklaşarak da anlaştığımızı düşünüyorum. İşin içinde sadece kavramsal farkındalıklar değil bedensel performanslar, içgüdüler, duygular da vardı. Gezi’nin bedenleri siper etmek anlamında, aynı fiziksel şiddete maruz kalmak anlamında farklılıkları silen bir tarafı vardı. Ortaklaştıran ve örtüştüren sadece dil, diyalog vs. değildi. Örneğin sınıfsal farklar gibi farkları sadece konuşarak, diyalogla çözmek mümkün değil. Ancak polis karşısında direnirken bir akademisyenle eğitimsiz fakir bir gencin arasındaki farkın silinmesi daha olası. Belki diyaloğa girseler birbirlerine anlatacak şeyleri olmayan iki kişi, bedenlerinin polis şiddeti karşısındaki güçsüzlüğü ve direnişi konusunda daha kolay birleşebildi.

Üçüncü olarak Gezi protestolarının süresine dair Özbank’ın söylediklerine değinmek istiyorum. Özbank’a göre protestolar 2013 yılının haziran ayında İstanbul’da başlayıp yayılıyor ve milyonlarca kişi iki hafta boyunca şiddete maruz kalmak pahasına sokağa çıkıyor, slogan atıyor ve eylemlere katılıyor. Ancak biliyoruz ki Gezi protestoları iki hafta geçtikten sonra da devam etti. Bu bağlamda Özbank’ın Gezi protestolarını niye iki hafta süren eylemlermiş gibi aktardığını anlamakta güçlük çekiyorum. Belki bu ilk iki haftanın sonunda ne olduğuna bakmak lazım. İki haftanın sonunda Gezi Parkı’na polisler girdi ve park zorla boşaltıldı. Bu iki hafta süre biçme tercihi, bilinçli ya da bilinçdışı bir şekilde protestoların diyalog ve laf boyutunu ön planda tutma tercihinin bir sonucu olabilir mi? Nitekim polis çemberinin protestocularca kırılıp parka yerleşilmesinden parkın tekrar polislerce işgal edilmesine kadar geçen süre, diyalog ve laf açmak konusunda daha pozitif bir hava yaratmıştı. Meclisler kurulmuş, halaylar çekilmişti. Bu iki hafta tercihi, diyalog ve kavramsal farkındalık boyutlarını direniş ve eylemlilik boyutlarının önüne geçirme çabası mıdır? Bana göre Özbank, kendi kavramsal çerçevesinden bakarak eylemlere bir süre biçmektedir. Bunu biraz tarihsel vakayı teoriye feda etmek olarak görüyorum. Gezi sadece uzlaşımsal bir akıl müzakeresi ve örtüşme arayışı değildi. Diyaloğun ötesinde bir şiddet, direniş ve çatışma vardı.

Ya ‘negatif örtüşenler’ kazanırsa?

Dördüncü olarak Özbank, ele aldığı iki vakada da kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkmayan ama vicdani kanaatler arasında bir örtüşen görüş birliği olduğunu iddia ediyor. Ancak bilmek ve farkında olmak, yapmak ve eylemek anlamına gelmiyor. Gezi’de açıklanmaya ve analize muhtaç olan ortak vicdani kanaatlerin eylemliliği nasıl getirdiği olmalı, çünkü her ortak vicdani kanaat bu tarz bir eylemlilik getirmiyor. Gezi’deki farkın ne olduğuna dair Özbank’ın yazısında ben bir açıklama bulamıyorum. Yazının bana son kertede hissettirdiği şu: Sağlıklı bir demokrasinin tekrar geri gelmesinin tek yolu, diyalog yoluyla ortaklaşarak örtüşme grubunda yer alanların seçimi kazanması ve sandıkta iktidara bir reflü ameliyatı yapması. Peki ya seçimi negatif anlamda kendi aralarında örtüşerek ortaklaşan öbür grup kazanırsa ne olacak?

Hazır seçim mevzusunu açmışken Özbank’ın diğer bir favori “diyalog yoluyla örtüşerek ortaklaşma” örneğini ele alalım: İBB seçimleri. Özbank’a göre İmamoğlu’nun tekrar edilen İBB seçimlerini kazanması, toplumda kavramsal farkındalık düzeyine çıkmamış bir örtüşerek ortaklaşma yaşandığının tezahürü.  Öncelikle Gezi protestoları ile İBB seçimlerinin aynı kefeye konmasına karşıyım. Elmalarla armutları karıştırmak gibi geliyor bu bana. İki olayın dinamiklerinin birbirinden farklı olduğunu düşünüyorum. Bir tarafta sandık ve salon demokrasisi vardı. Diğer tarafta sandığın ve salonların ötesine geçen bir demokrasi mücadelesi vardı. Bugün demokrasi zaten iktidar tarafından sandığa indirgenmiş ve kamusal alan daraltılmış durumda. Bu sebeple hem Gezi protestolarını hem İBB seçimlerini önemli başarılar ve kazanımlar olarak görsem de ikisini aynı kefeye koyamıyorum. Öte taraftan İBB seçimlerini İmamoğlu’nun kazanmasının arkasında sadece diyalog yoluyla örtüşme olduğunu söylemek çok zor. Birincisi bu başarının arkasında ince bir işçilik boyutu var. Yani ciddi bir kampanya, manipülasyon, enformasyon savaşı, propaganda ve nabza göre kamuoyunu şerbetleme boyutları var.

Susarak, -mış gibi yaparak örtüşmek

İkincisi Kemalistlerden Kürtlere uzanan bir yelpazede İmamoğlu’na oy veren değişik gruplar arasında diyalog yoluyla bir görüş birliği olduğunu iddia etmek zor. Bu başarının örneğin tabanda CHP’nin Kemalist seçmenleri ile HDP’nin Kürt seçmenleri arasında bir diyaloğa dayandığını düşünebilir miyiz? Tam tersine konuşmama, sessizlik, geçmişi şimdilik yok sayma, aralardaki çatışmaları ve anlaşmazlıkları bastırma, geçmiş meseleleri çok açmama, mecburiyetten onaylama gibi bir sürü veçhe mevcuttu. Burada tabanda ve tavanda kocaman bir siyasal repertuar, taktikler ve performanslar devreye girdi.

Diyalog yoluyla örtüşen görüş birliği kavramı bu karmaşıklığı ve çeşitliliği yeterince anlatmıyor, hatta tam tersine bunların üstünü örtüp siyaseti sınırlı bir repertuara ve stratejiye indirgiyor. Özbank’ın makalesinde sağlıklı politika sınırsız bir diyalog, konuşma ve laf söyleme olarak anlaşılıyor. Ama İBB seçimleri gösteriyor ki stratejik olarak susmak, saklamak, mış gibi yapmak, üstünü örtmek, konusunu açmamak da politikanın parçası. Lafı açan laf kadar lafı kapatan laf ve eylem de kazanmak için gerekli. O yüzden güç reflüsünün çözümü için gerekli olan, sağlıklı olduğu varsayılan mucizevi bir diyalog yoluyla örtüştürme ve kavramsal farkındalık yaratma aşısı değil. Bunun yerine kapsamlı bir ameliyat çantası gerekli: İğne, neşter, yara bandı, maske, sus işareti yapan hemşire vs.

Ben negatif bir yerden yola çıkıyorum. Dil, sorunlu ve çatışmalı bir alan. Sorunsuz bir dile ulaşma hedefiyle başlamak, dilin bu unsurlarını göz ardı ediyor ve somut sorunları çözmeye yetmiyor. Ortak görüş hiçbir zaman gelemeyecek bir şey. Yani imkânsız bir hayalin peşinden koştuğumuzu bilmek ve bu imkansızlığın sorunlarına karşı hazırlıklı olmak daha iyi bir tercih gibi geliyor.

BİTTİ…