Ana Sayfa Blog Sayfa 1273

Eğirdir Gölü’nde lağım borusu patladı: Parmağınızı bile sokmayın

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) Bilim Danışmanı Dr. Erol Kesici, Isparta merkez ve 81’den fazla yerleşim alanının öncelikle içme suyu olarak yararlandığı Eğirdir Gölü içine döşenmiş lağım borularından birinin patlaması sonucu oluşan kirliliği görüntüledi.

Göle karışan lağım sularının fotoğraf ve videolarını çeken Dr. Kesici, göldeki aşırı kirliliğin bugüne kadar görülmemiş bir seviyede olduğunu ifade etti.

‘Parmağınızı bile sokmayın’

DHA‘da yer alan habere göre, gölün çok geniş bir tarımsal üretim alanında kullanıldığını kaydeden Kesici, “Bir an önce önlem alınmalı ve göle derin deşarjdan vazgeçilmelidir. Gölün iç kısımlarına döşenen, yasa ve insanlık dışı lağım suyu bırakan borular kaldırılmalı. Bu sudan içilmekte, yemek pişirilmekte, sebze meyve yıkanmakta, temizlik yapılmakta. Ayrıca burası çok yoğun talep gören bir plaj ve çocuklar da dahil herkes bu gölde yüzüyor” dedi.

“Bırakın içme suyu olarak kullanmayı, parmağınızı dahi suya sokmayın” diyen TTKD Bilim Danışmanı, gölün son yıllarda alg patlamasıyla da karşı karşıya kaldığını hatırlatarak, göl ekosisteminin çökmüş olduğunu kaydetti:

Gölün ekolojik dengesi yanlış balıklandırma ve aşırı avcılık sonucunda daha çok bitkilerin hakim olduğu ortama dönüşerek, neredeyse tamamen su otlarıyla kaplanmış durumda. Gölde son 10 yıldır süregelen su seviyesinin azalması, güneş ışınlarının gölün dip kısmına etkisini artırması ve bitki büyümesi için gerekli azot ve fosforun göl suyunda ve taban çamurunda aşırı oranda olması, gölün doğal su bitkilerinin aşırı artmasına neden olmuştur. Göl ekosistemi çökmüş durumda.”

Fotoğraf: DHA

‘Sebebi insan’

Göldeki aşırı kirliliğin insan sağlığını tehdit ettiğini belirten Dr. Kesici”Gölün yeşil suya dönüşmesinin nedeni olan siyanobakteri türü olan microsistis adı verilen mavi-yeşil alg türü, benim de içinde yer aldığım SDÜ Eğirdir Su Ürünleri Fakültesi akademisyenlerince 20 yıl öncesi ilk defa belirlenmişti. Bu tür suların çok tehlikeli olduğu, canlıların bünyesinde birikim yapabileceği ve çözüm önerileri anlatılmasına rağmen yıllardır gerekli önlemlerin alınmaması çok üzücü” ifadelerini kullandı.

Göldeki su seviyesinin azalması ve aşırı kirliliğin sebebinin küresel ısınma olmadığını da dile getiren Kedici, sözlerini şöyle sürdürdü:

Ne doğa olayıdır ne de doğaldır; sebebi insandır. Eğirdir ve birçok doğal su alanlarının, göletlerdeki su seviyesinin azalması ve kirlilik nedeniyle su kısıtlamaları başlamış durumda. Gölün dalgalı olduğu dönemlerde suyunun yeşile boyanması nedeniyle pompalardan su çekilemiyor. Çeşmelerden akan sular da gerek rengi gerekse su kalitesi bakımından içme-kullanmaya uygun değildir.”

Fotoğraf: DHA

Alınması gereken önlemler

Dr. Erol Kesici, göl için alınması gereken önlemleri ise şöyle sıraladı:

  • Öncelikle gölün taban çamurunda yer alan ağır metaller de içerdiği bilinen dip çamuru, bilimsel mekanik yöntemlerle temizlenmeli.
  • Gölün su bütçesi mutlaka korunmalı. Göl bu seviyedeki su miktarıyla, ne canlı türlerinin yaşamasına ne de kirliliğe karşı tolerans göstermesi mümkün değildir.
  • Göle hiçbir koşulla atık su bırakılmamalı. Yapılması gereken en önemli şey, sucul ekosistemlere olan azot ve fosfor gibi olağan dışı atık girişinin azaltılmasıdır.
  • Yüzey sularıyla, erozyonla gelen tarımsal, şehir, yol vb atıkların göle ulaşımı engellenmelidir.
  • Gölü temizleyen önemli yapılardan olan göl kıyı alanlarının, suların çekilmesiyle işgal edilmesine izin verilmemeli. Göl, korunmadan kullanılmamalıdır.
  • Atık sularda bol miktarda bulunan azot ve fosfor giderimi yapabilen günün teknolojisine uygum nanobiyolojik arıtma tesisleri ve göl kıyılarına düzenlenecek doğal arıtma sistemleriyle tarımsal-evsel ve endüstriyel atık-su arıtma tesisleri mutlaka yapılmalıdır.
  • Göl havzasında yapılan tarımın şeklinin yer altı damla sistemi ve göldeki su kapasitesine bağlı alanlarla ve de iyi tarım teknikleriyle yapılması zorunluluk haline getirilmelidir.
  • Göl için çıkarılan yasalar uygulanmalı gölün içme kaynağı olduğu önceliği, yaşadığımız şu günlerde dikkat edilmesi gereken temiz içme suyuna olan ihtiyacın çok önemi olduğu unutulmamalıdır.

İSİG Meclisi: Pandemide en az 1209 işçi salgın nedeniyle öldü

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi, 11 Mart 2020 – 10 Eylül 2021 tarihleri arasında en az 1209 işçinin Covid-19 nedeniyle hayatını kaybettiğini açıkladı.

Raporda, işçiler dışında ölümlerin büyük bir çoğunluğunu işçi aileleri ve bir dönem evvelki işçi kuşağı olan emeklilerin oluşturduğu belirtilerek, “Bu durum Covid-19’un bir işçi sınıfı hastalığı olduğunun en büyük göstergesi” denildi.

En çok etkilenen meslek grupları

Rapora göre, en çok sağlık emekçileri, öğretmenler, büro çalışanları, esnaflar, belediye işçileri, güvenlik emekçileri ve fabrika işçileri (özellikle metal ve tekstil) arasında koronavirüs kaynaklı ölümler meydana geldi.

Sağlık, Sosyal Hizmetler işkolunda 429 emekçi; Ticaret, Büro, Eğitim, Sinema işkolunda 386 emekçi; Belediye, Genel İşler işkolunda 111 işçi; Savunma, Güvenlik işkolunda 72 işçi; Metal işkolunda 32 işçi; Tekstil, Deri işkolunda 30 işçi; Taşımacılık işkolunda 27 işçi; Konaklama, Eğlence işkolunda 19 işçi; Tarım, Orman işkolunda 14 işçi; Petro-Kimya, Lastik işkolunda 14 işçi; Basın, Gazetecilik işkolunda 14 emekçi; Banka, Finans, Sigorta işkolunda 11 işçi; Enerji işkolunda 9 işçi; Gıda, Şeker işkolunda 8 işçi; İnşaat, Yol işkolunda 7 işçi; İletişim işkolunda 5 işçi; Gemi, Tersane işkolunda 5 işçi; Ağaç, Kâğıt işkolunda 4 işçi; Madencilik işkolunda 3 işçi; Çimento, Toprak, Cam işkolunda 3 işçi; işkolu belirlenemeyen 6 işçi hayatını kaybetti.

İstihdam biçimlerine göre dağılım

Covid-19 nedenli işçi ölümlerinde sendikalı işçi oranı yüzde 13 oldu. Hayatını kaybedenlerden 106’sı kadın işçi, 1103’ü erkek işçiydi.

Covid-19 nedenli iş cinayetlerinin istihdam dağılımına göre, 1030 ücretli ve 179 kendi nam ve hesabına çalışan işçi hayatını kaybetti. Yani ölenlerin yüzde 85’ini ücretliler yüzde 15’ini ise kendi nam ve hesabına çalışanlar oluşturdu.

Yaş dağılımı

Salgının on sekizinci ayında Covid-19 nedenli iş cinayetlerinin yaş gruplarına göre dağılımı şu şekilde gerçekleşti:

  • 18-27 yaş arası 13 işçi,
  • 28-50 yaş arası 495 işçi,
  • 51-64 yaş arası 543 işçi,
  • 65 yaş ve üstü 128 işçi,
  • Yaşı bilinmeyen 30 işçi

 

 

 

 

Petrol sızıntısı Mersin sahillerine ulaştı

Suriye’deki bir elektrik santralinin yakıt depolama tankında meydana gelen bir arızadan kaynaklanan ve Akdeniz’e yayılan petrol sızıntısı Mersin sahillerine kadar ulaştı.

Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer, paylaşımında sahillere ulaşan petrol sızıntısının emizliği için belediye ekiplerinin Çevre İl Müdürlüğü ile birlikte Tarsus Plajı‘nda temizlik yaptığını söyledi.

Taşucu’nda görülebilir

Petrolün yayılmaya devam ettiğini belirten Seçer, “Yarından sonra, Taşucu çevresinde görülebilir” uyarısında bulundu. Taşucu, Mersin’in batısında yer alıyor.

Deniz canlılarının ölmesine neden oluyor

Mersin Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ile Tarsus Belediyesi ekiplerinin de destek verdiği çalışmalar kapsamında Berdan Nehri‘nin denize döküldüğü alanın hem doğusunda hem de batısında petrol atıklarının temizlenmesi için çalışma yapıldı. Ekipler tarafından toplanan atıklar imha edilmek üzere poşetlere konuldu.

Mavi yüzgeçli yengeç başta olmak üzere bazı deniz canlılarının ölerek sahile vurduğu gözlendi. Açıklamada görüşlerine yer verilen Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanlığı Temizlik Şube Müdürü Vekili İbrahim Can, petrol sızıntısının sahilleri tehdit altına aldığını belirtti.

Neler yaşandı?

Suriyeli yetkililer sızıntının 23 Ağustos’ta Baniyas elektrik santralinde 15 bin ton yakıtla dolu bir tanktan kaynaklandığını söylemişti. Yetkililer, petrol sızıntısının hızla Kıbrıs’a yaklaştığını açıklamıştı. Daha sonra sızıntı, rüzgar sayesinde ada kıyılarından bir miktar uzaklaşmıştı.

Kuzey Kıbrıs’tan uzaklaşan petrol sızıntısı Türkiye sahillerine kadar ulaştı. İlk başta Hatay Samandağ sahillerinde görülen petrol atıkları şimdi de Mersin sahillerinde.

Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) Kopernik 1 uydusu tarafından kaydedilen görüntülerde sızıntının yarattığı, 800 kilometrekarelik New York şehri büyüklüğündeki kirlilik gözler önüne serildi. Bu, başlangıçta düşünülenden çok daha büyük bir kirliliğe işaret ediyor. Zira geçen hafta gelen açıklamalarda sızıntının sadece 26 kilometre kare olduğu ifade edilmişti.

Marmaray arızalanınca yolcular raylardan yürümek zorunda kaldı

Marmaray, Sirkeci İstasyonu yakınlarında arıza yapınca yolcular rayların üzerinde yürüyerek istasyona ulaşmak zorunda kaldı.

Pazar günü öğle saatleri yaşanan arıza sonucu trende elektrikler kesildi. Vagonların içerisinde dakikalar boyunca mahsur kalan yolcular, kapıların açılmasıyla birlikte dışarıya çıktı ve yolculuklarına yaya olarak devam etti.

Arıza giderilene kadar seferlerde aksamalar oldu. Marmaray istasyonlarında yoğunluk oluştu. Yolcuların rayların üzerinde yürüyerek istasyona gitmesi cep telefonu kameralarına yansıdı. Arızanın giderilmesinin ardından seferler normale döndü.

 

Ongun’dan M-U harf polemiğine gönderme

İBB Sözcüsü Murat Ongun ise metrolarda ‘M’ simgesinin Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı tarafından ‘U’ olarak değiştirilmek istenmesine göndermede bulunarak şunları söyledi:

“U’nun işlettiği Marmaray’da bugün sorun oldu diye birileri gibi mutlu olacak değiliz. Raylı sistemler hassas işletmelerdir, arızalar söz konusu olabilir. Harf polemiği yerine, İstanbul’a hizmette ortak çalışmayı ve kaliteli hizmeti artırmayı hedefliyoruz. Kazanan İstanbul olsun.”

 

Milli Eğitim Bakanı: 198 sınıfta salgın nedeniyle yüz yüze eğitime ara verildi

Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer, 850 bin sınıftan 198’inde koronavirüs vaka ve yakın temas nedeniyle yüz yüze eğitime ara verildiğini açıkladı.

Özer, okullardaki vakaların çoğunlukla okul içi ortamdan kaynaklanmadığını da ifade etti.

‘Salgın ortamında en güvenli ortam okullar’

Bakan Özer, AKP Mersin milletvekilleri Hacı Özkan ve Zeynep Gül Yılmaz ile Mersin Valiliği‘ne yaptığı ziyaret sırasında 6 Eylül itibariyle 81 ilde 57 bin 108 okulda yüz yüze eğitime başlandığını ve salgın ortamında en güvenilir ortamın okullar olduğunu ileri sürdü:

Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu ile belirlediğimiz kriterler, Kovid-19 salgınında okullarda yüz yüze eğitim devam ederken uyulması gereken kuralların çoğu kıta Avrupa’sında, farklı ülkelerde uygulanan kurallarla büyük oranda örtüşüyor. Bir haftalık süreçte gelinen nokta, sağlık kurallarına uyduğumuz zaman süreci ne kadar başarılı şekilde yönetebileceğimizi gösteriyor. Türkiye’de eğitim sisteminin ölçeği çok büyük. Yaklaşık 18 milyon öğrencimiz, 1,2 milyon öğretmenimiz, 115 bin temizlik görevlimiz, 100 binin üzerinde idari personelimizin olduğu, 20 milyona yakın insanımızın yer aldığı eğitim sisteminden bahsediyoruz.

Vaka ve yakın temas nedeniyle yüz yüze eğitime ara verilen sınıf sayısı oldukça düşük. Bu şunu gösteriyor, şu anda Covid-19 salgını ortamında en güvenli ortam okullardır. Milli Eğitim Bakanlığı olarak en son kapatılacak yerlerin okullar olduğu irademiz aynen devam etmektedir. Diğer taraftan bildiğiniz gibi virüs sadece okulları seçmiyor. İnsanların yaşadığı, etkileşim içerisinde olduğu tüm mekanlarda virüsün yayılma potansiyeli var.”

‘Okul içi ortamdan kaynaklı değil’

Özer, ayrıca okulların kapatılması veya herhangi bir okulda vaka oluşmasının, çoğunlukla okul içi ortamdan kaynaklanmadığını kaydetti:

Çoğu kez okul dışı ortamlardaki bulaştan kaynaklanıyor. Kovid-19 salgınında yüz yüze eğitime devam etmesi ve 1,5 yıl aradan sonra bu iradenin kararlılıkla uygulamasında sadece Milli Eğitim Bakanlığı olarak bizlere görev düşmüyor, toplumun tüm kesimlerine görev düşüyor. Tüm vatandaşlarımız Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenmiş olan kurallara mutlaka uyması gerekiyor ki okullarımızı sürekli açık tutalım, öğretmenlerimiz öğrencileriyle birlikte olsun ve öğrencilerimiz de okulda arkadaşlarıyla hem eğitim öğretime devam etsinler hem de psikososyal olarak özgüvenleri yerinde süreçleri takip edebilsinler.”

[Babil’den Sonra] Alexandra Gravas ‘Aşk Hayattır’

Yunan mezzosoprano Alexandra Gravas’ın sesiyle ilk kez 2012 yılında tanıştım. İnternette dolaşırken Gravas’ın Alte Oper Frankfurt’ta kaydedilen Ruhi Su’nun “Dursun Bebek” türküsünün harika yorumu ile karşılaştım.

Gravas bu türküyü öğretmeni Sümeyra Çakır’dan aldığı ilhamla söylemiş. Evrensel bir duyguyla seslendirdiği bu türküde kendi kültürümden izleri de bulmuştum. Bu kaydı dinlediğim günden beri Gravas’ın bağımlısıyım. Gravas, Almanya’da Yunan mültecisi bir ailede dünyaya gelir. Henüz 11 yaşında Sümeyra Çakır ile tanışması onun müzik yolculuğunu da derinden etkiler. Sümeyra onun sesini dinler ve çok beğenir. Onu klasik şan eğitimine yönlendirir.

Yunan müziği ile onu ilk tanıştıran da Sümeyra olur. Schuman’ın, Schubert’in liedleriyle ve Ruhi Su’nun sesiyle de onun aracılığıyla tanışır. Müzik kariyeri böylece başlamış olur. Müzik eğitimine Almanya’da başlar. Sonra Londra’da devam eder. Kontralto sesi de o yıllarda belirginleşmeye başlar. Önce küçük konserler verir ve ardından dünyanın en önemli konser salonlarında sahne alır. 2011’de klasik müzik kariyerine kendi isteğiyle son verir. Hayal ettiği müziği yapmak için yola devam eder.

Şarkı söylemek için hayata geldiğinin farkında

Gravas’ı ilk dinlediğimde şarkı söyleme tekniğinin mükemmelliği kadar sesinin sadeliği, içtenliği, yumuşak tınılı koyu-güçlü rengi ve tüm bunlardan kaynaklanan eşsiz güzelliği beni etkilemişti. Bu güç, güzellik söylediği şarkılara olan tutkulu sevgisinden kaynaklanıyor bana göre. Yürekten, aşkla söylenen bir şarkıydı Dursun Bebek.

Son albümünün de adı “El Amor Es Vida/ Aşk hayattır”. Alexandra Gravas için müziğin hayatının aşkı olduğu da bir gerçek. Şarkı söylemek için hayata geldiğinin farkındadır Gravas ve henüz 18 yaşında sanat hayatını bitirebilecek bir ses sorununun üstesinden gelme iradesini gösterir.

Alexandra Gravas klasik batı müziğinin şarkı söyleme tekniklerini, tutkuyla bağlı olduğu Yunan şiirinin ritmik incelikleri ve geleneksel Yunan müziğinin tarihsel kökleriyle ustaca buluşturan bir sanatçı. Çocukken eline geçen bir kasette dinlediği bir Theodorakis şarkısı onu çok etkiler. Şarkının şiiri Seferis’e aittir ve annesine Yunanca öğrenmek istediğini söyler.

Mikis Theodorakis’le ölene kadar süren dostluklarının o şarkıyla başladığını söylemek pekâlâ mümkün. Mikis Theodorakis bir söyleşide onun için “Yorumlarının her biri, çalışmamın en gizli yönlerine derinlemesine nüfuz ediyor” diyordu.

Ağırlıklı olarak Mikis Theodorakis, Mimis Plessas gibi çağdaş Yunan bestecilerin yapıtlarını seslendirse de Rebetiko’dan, Yunan halk şarkılarına, dünyadan farklı türlerde iyi müziklere açık çok geniş, etkileyici bir repertuardan beslenen müziğiyle, etkileyici sesiyle gerek Yunanistan’da ve gerekse dünyanın birçok ülkesinde tanınan bir sanatçı.

Gravas çağdaş Yunan bestecileri dışında Jonnusuke Yamamoto,  Francis James Brown, Dante Borsetto, Otto Freudenthal, Achim Burg ve Harue Kunieda gibi uluslararası üne sahip bestecilerin eserlerine de repertuarında yer veriyor. ABD’den Çin’e kadar birçok kentte önemli konser salonlarında sahne alan Gravas, Türkiye’de de konser verdi.

Son albümünü Meksika’da kaydetti

Gravas albümlerini kendisi yayımlıyor. İstediği şarkıları seçiyor, başında “onu çal, bunu söyle!” diyen bir yapımcı istemiyor. Daha önce Yunanistan’da yayımlanan Mikis Theodorakis’in çalışması olan “Carnaval/ Raven”, “On the Wings of Love/ Aşkın Kanatlarında” ve “#discoveries/ Keşifler” albümüyle ülke çapında büyük başarılar kazanan Gravas’ın son albümü “El Amor Es Vida/ Aşk Hayattır”ı pandemi günlerinde Meksika’da kaydetti.

Albümün yapım hikâyesi de hayli ilginç: 2013’den zaman zaman konser verdiği Meksika’ya bir başka konser için gider. Mexico City’de pandemi nedeniyle dört ay mahsur kalır ve Meksika’daki yapımcısı da ona “Haydi, çalışmaya başla!” der. Albüm bu yıl Mart ayında Meksika’da ve Yunanistan’da yayımlandı. Gravas Meksika geleneksel halk şarkılarına yaklaşımı ve bu şarkıları yorumlamadaki başarısıyla Meksika’da ilgi odağı oldu. Gravas, 4. Kişisel albümünün kayıtlarını tamamlamış ve 2022’de yayımlanacakmış. O albümü de merakla bekliyorum.

Gravas’ın bir başka hayali de Sümeyra’nın yaşarken ona verdiği partisyonlardan yola çıkarak onun türkülerini piyano ve yaylılar eşliğinde Türkçe olarak seslendirmek ve bir albümde toplamak.

Ağırlıklı olarak Meksika’dan halk şarkılarının yer aldığı “El Amor Es Vida/ Aşk Hayattır” albümünde Brezilya, Küba, Arjantin ve İspanya’dan da şarkılar var. Albüm Gravas’ın türler arasında kesişen, onun eşsiz, çok dilli şarkıcı yönünü de ortaya koyan bir çalışma.

Gravas ana dili Yunanca dışında İngilizce, Fransızca, Almanca ve İspanyolca şarkıları da aynı ustalıkla seslendiriyor. Zamanın bize dayattığı dil ve kültür engellerini kolayca aşabiliyor.

Daha önce hiç bilmediği bir dilde şiirin duygusunu anlamaya çalışarak, bu duyguyu ruhunda içselleştirerek dışa vurmaya çalışmak için olağanüstü bir çaba gösteriyor ve sonuçta kusursuz bir yorum ortaya çıkıyor. Böylece aslında daha önce çok kez birçok farklı müzisyenden dinlediğimiz bu Latin şarkıları onun sesinin büyülü tınısıyla çok farklı, taptaze bir boyuta taşınıyor.

Albümü dinlediğinizde sizler de bana hak vereceksiniz, kusursuz bir İspanyolca yorum sizleri karşılayacak bu albümde. Son albümünde ona eşlik eden gitarist Juan Carlos Allende. “Çoğu kişinin yaptığını söylüyor ama bunu başka hiç kimsenin yapmadığı gibi yapıyor… türleri aşan bir tarzla ve bu onu eşsiz kılıyor” diyordu kendisiyle yapılan bir söyleşide.

Albümde iki usta gitarist Gravas’a eşlik etti

12 şarkıdan oluşan albümde sanatçıya daha önce Meksikalı efsane şarkıcı Chavela Vargas ile çalışan iki usta gitarist eşlik etti: Los Macorinos grubu üyeleri Miguel Peña ve Juan Carlos Allende. İkili 2003 yılından Vargas’ın hayata veda ettiği 2012 yılına kadar onunla birlikte çalıştılar.

Daha sonra Lila Downs da dâhil olmak üzere Meksika’nın önde gelen şarkıcıları Eugenia León, Tania Libertad, Olivia Gorra, Eva Maria Santana, Mon Laferte ile çalışan grup 2017’de Meksikalı şarkıcı Natalia Lafourcade ile birlikte En İyi Latin Amerika Müzik Albümü Latin Grammy Ödülü’ne layık görüldüler.

Gravas’ın deyimiyle Meksika folklorunun bu iki yaşayan efsanesi (Allende 79, Peña 81 yaşında) hayatında tanıdığı en şeker, müzik dolu, sevgi dolu insanlar. Gravas yakında albüm konserleri için Meksika’ya gidecek. 2022 yazında iki gitaristle birlikte Yunanistan’da bir dizi konser vermeyi düşünüyor. Umuyorum Alexandra Gravas Meksika’da büyük bir beğeniyle karşılanan son albümü “El Amor Es Vida”da yer alan şarkılarıyla Yunanistan’dan sonra İstanbul’da da bir konser verir.

Gravas yurt dışında verdiği konserlerin bir bölümünü her zaman Yunan müziğine ayırıyor. Bu albümünü Meksika’da ve İspanyolca kaydetmiş olsa da Yunan müziğinin ve Yunan kültürünün elçisi olduğunu bu albümde de unutmamış ve Mikis Theodorakis’in başyapıtlarından Canto General’de yer alan, şiiri Pablo Neruda’ya ait “Y El Hombre Recogió” müzik temasının mükemmel bir uyarlamasına da son albümünde yer vermiş. Albüm bu şarkıyla kapanıyor. Canto General aslında oda orkestrası ve koro için yapılmış bir eser. Gravas önce iki usta gitarcıyla şarkıyı düzenler. Ama albüme koymak için Theodorakis ’den izin almak zorundadır. Çıkan iş Theodorakis’i de fazlasıyla memnun etmiştir. İstisnai bir şey olur ve zor da olsa çalışmayı albüme koymak için gereken izni alınır.

Gravas 2017 yılında sanata katkılarından dolayı Yunan UNESCO Pire ve Adaları ödülüne layık görüldü. 2020 yılında uluslararası kariyeri için Meksika (Fundacion Concamin), Avusturya (Avusturya Helen Şirketi) ve Ocak 2020’de Uluslararası Sanatsal Başarıları nedeniyle Yunan Aktörler Derneği (T.A.S.E.I) tarafından ödüllendirildi.

Gravas 20 Eylül’de İstanbul’da

Etnisite, dil, din, sınır tanımaksızın, küresel bir kültür ve barış elçisi gibi dünyayı dolaşan Alexandra Gravas 20 Eylül’de İstanbul’da Cemal Reşit Rey Konser salonunda Ruhi Su Dostlar Korosu ile birlikte sahne alacak. Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği’nin davetiyle ülkemize gelecek olan Gravas konserde geçtiğimiz günlerde hayata veda eden, çağdaş Yunan müziğinin en önemli isimlerinden Mikis Theodorakis’in bestesi “Omorfi Poli” yi Ruhi Su Dostlar Korosu ile birlikte Theodorakis’in anısına ithafen yorumlayacak.

Gravas bu şarkıyla, bir anlamda ustası Theodorakis’i, 40 yıldan beri dostluk ve barış için mücadele ettiği kardeş topraklarda, İstanbul’da bir kez daha anacak olmanın heyecanını yaşamak istiyor ve o anı sevinçle bekliyor.

Konser öncesi 13 Eylül Pazartesi günü 13.00’de 95.0 Açık Radyo’da Babil’den Sonra programımda Alexandra Gravas’ı konuk edeceğim. Son albümü “El Amor Es Vida”dan şarkılara da yer vereceğimiz programda, Muammer Ketencoğlu’nun eski grubu “Kompania Ketencoğlu”da söylediği Rebetiko şarkılarıyla tanıdığımız arkadaşımız İvi Dermancı bize çeviri desteği verecek. Programı www.acikradyo.com.tr’den dinleyebilirsiniz.

Alexandra Gravas ile daha önce hiç karşılaşmadım ama hakkında okuduklarımdan yola çıkarak diyebilirim ki, başarısının sadece kendisine ait olmadığını, birlikte çalıştığı müzisyenlerle birlikte bu başarıya ulaşabildiğini samimiyetle ifade etmesiyle; sadece yol arkadaşlarıyla değil karşılaştığı her hangi bir insanla da aynı samimiyetle diyalog kurmasıyla ünlüler dünyasında pek de alışılmadık bir portre çiziyor. Radyo kaydını ve 20 Eylül’de İstanbul’da onunla yüz yüze karşılaşacağım anı heyecanla bekliyorum.

 

*Alexandra Gravas’ı alexandragravas.com’dan takip edebilirsiniz.

 

 

 

Piyale Madra çiziyor

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “Yeşil Gündem”ini yorumluyor. 

Validebağ Korusu’na ekosistem tabanlı yönetim planı

Gün geçmiyor ki ülkenin bir köşesinde ormanını, suyunu, toprağını korumak için gecesini gündüzüne katan, polis ve jandarma ile karşı karşıya gelmeyi, gözaltına alınmayı ve hatta yargılanmayı göze alan yöre halklarının eylemlerine şahit olmayalım. Aslında yalnızca yüzyıllardır kendilerini koruyup kollayan doğalarına sahip çıkmıyor bu insanlar, aynı zamanda anayasal yurttaşlık görevlerini de yerine getiriyorlar. Çünkü Anayasa’nın 56’ncı maddesinin birinci fıkrası tam olarak şöyle:

“Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.”

Burada asıl sorunun anayasal görevini yerine getiren yurttaşlar değil de anayasal görevini yerine getirmeyen devlet olduğunu söylemeye gerek olduğunu sanmıyorum. İşte, devletle yurttaşın karşı karşıya geldiği alanlardan birisi de İstanbul’un tam göbeğinde, Üsküdar’ın Kadıköy sınırında yer alan Validebağ Korusu. Gelin bu muhteşem kent korusunun öyküsüne biraz yakından bakalım.

Validebağ Korusu’nun tarihi 1800’lerin başına kadar dayanıyor. Sultan III. Selim’in annesi Mihrişah Sultan için Çamlıca eteklerinde yaptırdığı bağ evi, korunun temel taşı. Abdülmecit tahta geçince bu bağ evini Valide Sultan’a hediye ediyor. Valide Sultan’ın bağ evi çevresini değişik üzüm çeşitleri, meyve ağaçları ve diğer bitkilerle yeşillendirmesiyle alan Validebağ olarak anılmaya başlanıyor. Aradan geçen yaklaşık 200 yıl boyunca korunarak bugünlere kadar gelen ve İstanbul gibi acımasız bir beton yığınının ortasında insanı hayretlere düşürecek kadar doğal kalabilmiş çok ama çok özel bir alan Validebağ Korusu. Aynı zamanda 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak 1999 yılında tescil edilmiş olan koru ile ilgili olarak yapılan çalışmalar[1] korunun bir metropol için eşsiz değer taşıyan niteliklerinin ipuçlarını ortaya koyuyor:

  • Koruda yaşları 15 ile 400 arasında değişen yaklaşık 4 bin adet ağaç ve ağaççık bulunmaktadır.
  • İstanbul genelinde sayıları giderek azalan sakız ağaçlarından koruda bolca bulunmakta ve üç tanesi 250-300 yaşlarında ve anıtsal nitelik taşımaktadır.
  • Üsküdar’da bulunan anıtsal ve korunmaya değer ağaçlardan dokuzu (iki erguvan, iki fıstıkçamı, dört sakız ve bir meşe) koruda yer almaktadır.
  • Koru 24 yerli kuş, 75 geçit kuşu, 12 kış göçmeni, 12 yaz göçmeni ve 2 diğer kuş türü olmak üzere toplam 130 kuş türüne yaşam alanı oluşturmaktadır.
  • Validebağ Korusu’nda 31 kelebek türü yaşamaktadır.
  • Ağaç ve ağaççıklara ek olarak koru 42 otsu bitki türüne ev sahipliği yapmaktadır.

Koruda ne yapılmak isteniyor?

Üsküdar Belediyesi 2018 yılında İBB tarafından yapılan “Validebağ Korusu Millet Bahçesi Uygulama Peyzaj Projesi”ni bazı değişikliklerle uygulamak istiyor. İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Doğan Kantarcı’nın hesaplamalarına göre millet bahçesi projesinin uygulanması için toplam alanı 354 bin metrekare olan korunun en az 140 bin metrekaresi tahrip edilecek. Böyle büyük bir ekolojik yıkıma yol açacak olan projenin 1. Derece Doğal Sit Alanı olan koruda uygulanması, her nasılsa İstanbul 6 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından uygun bulunmuş. Validebağ Gönüllüleri Derneği tarafından İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nde açılan dava projenin yürütmesinin durdurulması kararını vermiş durumda, fakat nihai karar henüz belli değil.

İBB bünyesinde faaliyet gösteren İstanbul Planlama Ajansı (İPA) ağustos ayı başında Validebağ Korusu ile ilgili bir çalıştay düzenledi ve korunun geleceğinin tartışılmasına zemin hazırladı. Davetli olarak katıldığım çalıştayda koru için ekosistem tabanlı yönetim planı yapılması gereğini dile getirdim. Önerim hem çalıştayda hem de çalıştay sonuçlarının değerlendirildiği sivil forumlarda kabul gördü.

Ekosistem tabanlı yönetim planı nedir?

Ekosistem tabanlı yönetim planı, bu tür doğal alanların ekolojik süreçlerinin ve ekosistemin devamlılığını esas alan, bu süreçler ve devamlılığa zarar vermemek koşulu ile sınırlı insan kullanımlarını tanımlayıp yöneten planlardır. Adeta doğal alanlar için anayasa niteliğindedir ve o anayasanın değiştirilemez hükmü, ekolojik süreçlerin ve ekosistem devamlılığının her koşulda ana ilke olarak gözetilmesi ve bu ilkeden hiçbir nedenle taviz verilmesinin söz konusu olmamasıdır.

Böyle bir plana kesinlikle ihtiyaç bulunuyor. Çünkü alanın yönetiminden şu ya da bu şekilde sorumlu olan kurumların (Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Üsküdar Belediyesi) alanın değeri ve korunması ile ilgili kararlı bir tutumlarının olmadığı açık. Tersine, Üsküdar Belediyesinin alanı herhangi bir kentsel yeşil alan olarak değerlendirdiği yukarıda açıklanan millet bahçesi projesinden belli. 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak tescilin bile bu tür alanları koruyamadığı da görülüyor.

Ekosistem tabanlı yönetim planı alanın korunması için bazı somut faydalar üretecek. Her şeyden önce alanın doğal ve kültürel değerleri derli toplu bir şekilde ve net olarak ortaya konulacak. Alandaki doğal yapının yani ekosistemin bileşenleri ve bunlar arasındaki ilişkiler tanımlanacak. Ayrıca toplumun alan ile ilgili beklentileri analiz edilecek ve ekosistemi koruyarak bu beklentileri karşılamanın yol ve yöntemleri ortaya konulmuş olacak. Elbette mevcut şartlarda Validebağ’ı korumayı amaç edinen sivil inisiyatiflerin irade ve kararlılığı ile yapılabilecek bu tür bir planın yasal bir bağlayıcılığı olmayacak. Buna rağmen plan, alanı savunmak için yapılacak hukuki mücadele dâhil her türlü girişime sağlam bir zemin oluşturacak.

Şimdi söz gerekli iradeyi ve kararlılığı ortaya koyması gereken sivil inisiyatifler ve gönüllü olarak emeğini ve bilgisini ortaya koyması gereken uzmanlarda. Gelişmeleri bekleyip göreceğiz.

*

[1] a-Validebağ Korusu Çevrimiçi Seminerler Dizisi Sonuç Raporu. Validebağ Savunması, Mayıs 2021.
b-Validebağ Korusu Amenajman-Silvikültür Planı 2007-2016. İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü

Afganistan Savaşı’nın ABD’ye ekonomik maliyeti

[email protected]

Afganistan ve ABD bugünlerde dünya gündeminin en ilgi çeken konularından birisi. ABD’nin, beklendiği üzere, Afganistan’dan çıkacağını açıklamasının ardından Taliban’ın olağanüstü bir hızla ve hiçbir dirençle karşılaşmadan ülkede yönetimi ele geçirmesi tüm dünyanın dikkatini bu ülkeye çekti. 11 Eylül 2001’in hemen ardından Afganistan’a giren ABD tam 20 yıl bu ülkede kaldı. Bu savaşın amacı, özelde ABD’ye, genelde Batı’ya karşı savaş açmış olan El-Kaide ve onu destekleyen Taliban’ın tesirsiz hale getirilmesiydi. Afganistan’da Taliban’ın tekrar kontrolü ele geçirmesi “Pekiyi bu amaca ulaşıldı mı?” sorusunu tartışmaya açık hale getiriyor. Ama biz yine de bunu konunun uzmanlarına bırakalım.

Son günlerde, ABD’nin Afganistan’ı terk etme kararını açıklamasıyla birlikte, 20 yıl zarfında ABD’nin bu savaş için 2 trilyon ABD Doları harcadığına dair birçok bilgi dolaşıyor ortalıkta. ABD basınında ve düşünce kuruluşlarında bu doğrultuda birçok yorum da çıktı son haftalarda. Bu haftaki yazımda bu harcamaların detayına başka bir pencereden bakmak istiyorum.

Ama bu savaşın ABD’ye ekonomik maliyetinden çok daha önemli, çok daha ağır bir insani boyutu ve maliyeti de var. Her iki taraftan da, ama daha çok Afgan vatandaşı olan, yüzbinlerce kişi öldü. Nisan 2021 itibarıyla bu savaşın Afganistan cephesinde ölen insan sayısı 174 bin civarında. Bunun 69 bini polis ve asker, 51 bini muhalif savaşçılar ve 47 bini siviller olmak üzere toplam 167 bini Afganlı. Ayrıca 2448 Amerikan askeri, 3846 Amerikan sözleşmeli elemanı, 1144 müttefik ülke askeri, 72 medya çalışanı ve 444 insani yardım kuruluşu çalışanı hayatını kaybetmiş durumda. Bu savaşın bir de Pakistan cephesi var. Pakistan’da aynı dönemde ölenlerin sayısı ise 67 bin kişi. Böylece Afganistan Savaşı’nın yol açtığı toplam can kaybının 241 bin kişi olduğunu görüyoruz. Tam tamına çeyrek milyon can kaybı! Bu rakam, Karayipler’deki birçok ada ülkenin nüfusuna eşit!

Ekonomik maliyet

ABD’nin Brown Universitesi bünyesindeki Watson Enstitüsü’nün “Savaşın Maliyeti“ adlı bir projesi var. Bu proje kapsamında ABD’nin girdiği savaşların insani, sosyo-politik ve ekonomik maliyetleri araştırılıyor. Yukarıdaki ölü sayısı dahil bu yazıda kullanacağım bütün veriler bu proje kapsamında yapılmış çalışmalardan derlendi.

Bu proje kapsamında yapılan hesaplamalara göre 20 yılda doğrudan Afganistan savaşıyla ilgili olarak yapılan harcama 2,3 trilyon dolar seviyesinde. Bunun dökümüne baktığımızda şu ana kalemleri görüyoruz:

  1. Savunma Bakanlığı yurt dışı savaşlar bütçesi: 1055
  2. Dışişleri Bakanlığı savaş bütçesi: 60
  3. Savunma Bakanlığı ana bütçesinde ilave savaş harcamaları: 433
  4. Savaş gazileri için yapılan harcamalar: 233
  5. Savaş için yapılan borçlanmanın faizi:532

TOPLAM: 2.313

Bu kalemlerin alt detaylarına ait bilgilere ulaşmak maalesef mümkün olmadı. Bu ana kalemlere biraz daha yakından bakalım. Birinci kalem, Savunma Bakanlığı‘nın (Pentagon) doğrudan savaşla ilgili giderlerinden oluşuyor. İkinci kalem Dışişleri Bakanlığı’nın savaşla birlikte artan ve yoğunlaşan diplomatik faaliyetlerinin getirdiği ek giderler. Bunlar arasında ödenen ücretler, güvenlik harcamaları ve ilave diplomatik misyon binası inşaat maliyeti var. Pentagon’un ana bütçesindeki artışlar ise savaşın yarattığı etkilerden kaynaklanan giderler. Örneğin savaş nedeniyle daha fazla askerin istihdam edilmesi için bütün asker ücretlerinde artış yapılması gibi. Dördüncü kalem savaş gazilerinin sağlık, tedavi ve bakım giderlerinden oluşuyor ve üstelik bu gider savaş bitince bitmeyip çok uzun yıllar devam ediyor.

Son kalem ise faiz ödemeleriyle ilgili. Savaş için yapılan harcamaların tamamına yakını borçlanmayla yapılmış durumda. Dolayısıyla uzun yıllar boyunca bu borcun faizinin ödenmesi gerekecek. İşte bu nedenle faiz kalemi toplam harcamanın neredeyse dörtte birine tekabül ediyor.

Yukarıdaki askeri harcamalara ilaveten, Beyaz Saray tarafından geçtiğimiz Haziran ayında yayımlanan bir dokümana göre ABD Afganistan’a son 20 yılda 128 milyar dolarlık da yardım yapmış durumda. Bu yardımın 88 milyar doları güvenlik amaçlı, 36 milyar doları siviller için ve 3,9 milyar doları insani yardım olarak yapılmış. Bu harcamaların detayları konusunda da maalesef bilgi sahibi değiliz.

Bu harcamaların ne kadarı Afganistan içinde yapıldı?

ABD’nin Afganistan Savaşı için yaptığı harcama trilyon dolarları buluyor ama acaba bu paranın ne kadarı Afganistan’da yani savaş mahallinde harcandı, ne kadarı silah, uçak, füze, enerji, haberleşme, askerlerin yiyecekleri vs. olarak Amerikan ekonomisine geri döndü? Savaş mahallinde harcanması elbette yerel ekonominin gelişmesine de ciddi bir destek verecektir. Ancak, bu soruya net bir cevap almamıza imkan verecek bir veri setine maalesef sahip değiliz. Ama yukarıda verdiğim dökümü temel alarak bazı tahminlerde bulunmak mümkün.

Yukarıdaki beş ana kalem harcamanın son üç kalemi tamamen ABD içerisinde yapılan harcamalardan oluşuyor. Dolayısıyla toplam 2,3 trilyonun 1,2 trilyonunun Afganistan’da harcanmadığı net bir şekilde ortada. Kalan 1,1 trilyonluk harcamanın ise önemli bir kısmının ABD’ye geri döndüğünü varsayabiliriz. Çünkü bir savaşta en büyük gider kalemi kullanılan silah, uçak, füze ve cephane olacağına ve bunların tamamına yakınının ABD’den geldiği bilindiğine göre bu varsayımı yapmak yanlış olmayacaktır. Ayrıca enerji, haberleşme, yiyecek gibi lojistik desteklerin de bir kısmı bölgedeki müttefik ülkelerden sağlansa bile çoğunluğunun büyük olasılıkla ABD’den temin edildiği söylenebilir. Ölenler içerisinde oldukça yüksek bir sayıda olan sözleşmeli eleman sayısı, destek hizmetlerinde çok sayıda özel sektör elemanı sivilin çalıştığını göstermektedir.

Afganistan içerisinde harcanan paraların büyük bir kısmı istihdam edilen Afgan çalışanlara ödenen maaşlar, istihbarat harcamaları, sahadaki askerlerin ulaşım giderleri, askeri ve diplomatik amaçla yapılan inşaat harcamaları, ülke içerisinden tedarik edilen bazı malzeme ve gereçler vb. harcamalardan oluştuğu tahmin edilebilir. Bu harcamaların da toplam 1,1 trilyonluk doğrudan savaş harcamaları içerisinde küçük bir oranı (yüzde 5-25) geçmeyeceği açıktır. Yüzde 10’u esas aldığımız takdirde toplam 110 milyar dolar (yüzde 20’yi esas alırsak toplam 220 milyar dolar) Afganistan içerisinde harcanmış demektir. Bu da 2,3 trilyon dolarlık toplam Afganistan Savaş harcamalarının yaklaşık yüzde 5 (yüzde 10)’ini oluşturmakta. Bu noktadan hareketle, ABD’nin Afganistan Savaşı ile ilgili harcamalarının esas olarak ABD içerisinde kaldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu sonuç ise ABD içerisinde sürekli savaş çığırtkanlığı yapan kimi politikacıların ve bunları destekleyen savunma sanayi gibi bazı endüstrilerin ve lobilerin davranışlarının daha net anlaşılmasına imkan veriyor!

[Bir şarkının hikayesi] My Way/ Frank Sinatra

1965 yılında henüz 18 yaşında iken Eurovision şarkı yarışmasında Luxemburg’u temsil etmek üzere seçilen France Gall, müzisyen bir aileden geliyordu. Kendisine önerilen 10 şarkı arasından, yarışmanın alışılmış formatından oldukça farklı bir türde olan “Poupée de Cire, poupée de son” adlı şarkıyı seçen genç şarkıcı, sırası gelip sahne aldığında en iyi performanslarından birini gösterememişti. Şarkısını söyledikten sonra o zamanki erkek arkadaşı ve tecrübeli şarkıcı Claude François’yı aradı. Cloclo ismiyle de bilinen sevgilisi telefonda “Berbattın, üstelik bir de detone oldun” diyerek onu azarladı, fakat gelin görün ki jüri şarkıyı sevmişti ve France Gall birincilik ödülünü kazandı. Genç şarkıcının bu başarısı ve Eurovision sonrası yıldızının parlaması, ilişkisi için pek iyi olmamıştı. Claude François kıskançlıktan çıldırıyordu ve genç sevgilisini terk etti. İlişkileri daha sonra devam etse de 1967 yılında kesinlikle sona erdi.

O yıllarda İngilizce şarkıları Fransızca sözlerle yorumlayarak birkaç aranjman yapan Claude François için, müzik kariyerinin parlak yıllarında olduğu söylenemezdi. Bir yandan da biten ilişkisinin üzüntüsünü yaşıyordu. Bir gün müzik yazarı Jacques Revaux, daha önce beğenmediği ve Mireille Mathieu ve Michel Sardou’nun da reddettiği bir şarkıyı tekrar dinletmeye geldiğinde havuzunda dinleniyordu.

Claude François ve Jacques Revaux.

Şarkı bu sefer ilgisini çekmişti. Birkaç akoru değiştirdi ve genç sevgilisiyle olan ayrılığının kalp kırıklığı ile “Comme d’habitude” ün sözlerini kaleme aldı. Türkçeye “Her zaman olduğu gibi” şeklinde tercüme edebileceğimiz “Comme d’habitude”, sonuna gelinen bir ilişkide günlük alışkanlıkların monotonluğuyla aşkın sona ermesini anlatıyor gibi gözükse de aslında Claude François’nın, hayatının aşkı olabilecek kadına özlem dolu bir veda ve özür mesajıydı.

1 dolarlık klasik

Bir havuzun kenarında hayat bulan ve aynı isimli albümle stüdyo kaydı yapılan “Comme d’habitude”ün hikayesi aslında daha yeni başlıyordu. Birkaç ay sonra Kanadalı şarkıcı Paul Anka bir kayıt için Paris’e gelecek ve taksi ile stüdyoya doğru giderken radyoda “Comme d’habitude”ü dinleyecekti. Aynı gün stüdyoda Jacques Revaux’nun bulunması elbette çok büyük bir şanstı ve Paul Anka prodüktörlerden orijinal şarkı telif haklarının kendilerinde kalması şartı ile “1” dolara, yani sembolik bir ücretle şarkıyı Atlantik‘in öteki yakasında İngilizce sözlerle aranje etme hakkını alacaktı.

Paul Anka Amerika’ya döndükten kısa bir süre sonra bir akşam Florida’da Frank Sinatra ve birkaç “mafioso” ile beraber bir akşam yemeğindeydi ve ünlü şarkıcı ona dönüp “Bu işler artık beni hasta ediyor, işi bırakıyorum” demişti.

Sanatçı, Florida’dan New York’a döndükten sonra bir akşam oturup şarkının melodik yapısını da biraz değiştirerek sözleri Frank Sinatra için uyarladı.

Anka ve Sinatra.

Sabahın birinde IBM elektrikli daktilomun başına oturdum ve eğer Frank bu şarkıyı yazsaydı ne derdi diye düşündüm. Metaforik olarak “Ve işte şimdi son yakındır” diye başladım. Okuduğum yazılarda herkesin “benim buyum, benim şuyum” dediğini fark etmiştim. “ Ben jenerasyonundaydık” ve Frank bunu anlatmak  için kullandığım kişi oldu”

10’dan fazla dilde 1327 versiyon

Anka, sabahın beşinde şarkının İngilizce aranjmanını bitirdi ve Frank’i Nevada’da kaldığı Caesar’s Palace otelinden arayıp “Senin için çok özel bir şeyim var” dedi. Tabi ki Paul Anka’nın plak şirketi şarkıyı kendine saklamadığı için ona epeyi bozulmuştu. Frank Sinatra 20 Aralık 1968’de şarkıyı tek seferde kaydettikten kısa bir süre sonra Paul Anka da şarkıyı kaydetti, hatta daha sonraları dört ayrı sanatçı ile düet de yapacaktı.

 

“Comme d’ habitude” Sinatra’nın “My Way” yorumuyla artık bir klasik olmuştu. Elvis Presley de 70’lerdeki konserlerinde şarkıyı söyledi ve ölümünden kısa bir süre sonra, 1977 Ekim’inde single’ı yayınlandı. Elvis’in yorumu da çok başarılı oldu ve single 1 milyondan fazla kopya sattı.

Comme d’habitude, 570 sanatçı tarafından 10’dan fazla farklı lisanda, 1327 kere değişik versiyonlarda kaydedildi. Bu rakamlarla şarkı şüphesiz erişilmez bir rekora sahip oldu. İspanyolca versiyonu “A Mi Manera” Gypsy Kings ve Julio Iglesias tarafından seslendirildi.

Frank Sinatra’nın imza şarkısı olmasına karşın, Nancy Sinatra babasının şarkıyı “Aşırı benmerkezci” bulduğu için fazla sevmediğini, ancak şarkının “kendisine yapıştığını” söylemiştir.

Kaynakça

Nostalgie fr, Claude François: Tout ce qu’il faut savoir sur “Comme d’habitude” 2018
Franceinfo, De “Comme d’habitude” à “My Way”,25.07.2017
Gruel C., Comme d’habitude, L’histoire d’un tube mondial, 09.03.2018
Comme d’habitude, My Way, Claude François, France Galle, Wikipedia
My Way, Songfacts