Ana Sayfa Blog Sayfa 1274

Kağıt toplayıcıları: Olmayan atık yönetiminin işleyen tek halkası

Hepimiz mutlaka her gün en az bir kere olsun arkasında dev bir çuval olan ve önünde kirlenmiş elbiseleriyle onu çekerek götüren insanları görmüşüzdür. “Çekçekçi” olarak da bilinen bu emekçilerin ülkenin çevresine, binlerce ton çöp ithal edip kasalarını dolduranlardan daha fazla hizmet ettiğini söylemek gerekiyor. Tonlarca çöp içerisinden kendileri için kazanç getirecek türde olanları toplayarak yaşamlarını sürdüren bu sınıfın başka önemli bir özelliği de ülkedeki olan ama aslında olmayan etkisiz atık yönetiminin işleyen tek ayağı olmaları! Çünkü belediyeler asfalt yapmaktan atık yönetimini iyileştirmeye fırsat bulamadıkları için çekçekçiler bu alanı önemli ölçüde dolduruyor ve çöp içerisinden toplamda önemli bir miktara tekabül eden plastik, kağıt ve metalleri ayrıştırıyorlar.

Kimi şehirlerde yer altına gömülmüş ve adeta hastalık yuvası olan çöp konteynerlarına, kimi şehirlerde de göz önünde olan ve yine görüntüleriyle bile insanı hasta edebilecek enerji yayan çöp konteynerlarına girerek dakikalarca para edecek şeyleri topluyor ve aslında hiç olmaması gereken bir işi icra ediyorlar. Mevcut durumda bu türden bir faaliyet hem insan onuruna hem de sağlığa aykırı! Sizin kokmasın ya da damlamasın diye 10 tane poşete koyu attığınız çöpleri bu insanlar çoğu zaman çıplak elle yırtıp karıştırarak işe yaradığını düşündükleri şeyleri çıkartıp alıyorlar. Ne kadar para kazandıklarını bilmiyoruz ama çok zengin olmadıkları açık ve net. Öyle olmadıkları için de çalışma şartlarının iyileştirilmesi ve kendilerinin de içinde olduğu bir sistemin kurulması için sözüm ona çevreci büyük gazetecilere program yaptıramıyor, gazetelere devasa reklam veremiyor ve paralarıyla koca ajanslara haber yaptıramıyorlar. Seslerini sadece ufak tefek haber siteleri üzerinden duyurmaya çalışıyorlar.

Bu arada kendilerini çekçekçilerin temsilcisi olarak görenler içerisinde zenginlik elde etmiş olanlar da mesela gazetelere daha önce “istemiyoruz, bizi bitirir” diye karşı çıktıkları çöp ithalatını savunmak için çıkabiliyorlar. Oysa  yapmaları gereken şey ekmeğini sağlıksız ve güvencesiz bir şekilde çöpümüzden çıkartan bu insanların arkasında durmak. Ancak onlardan buna dair bir açıklama görmeniz imkansız.

Çekçekçilik: Bir insan hakları problemi

Aslına bakarsanız çekçekçiler üzerinden yürüyen sistemin kendisi pek öyle savunulabilir bir sistem değil. Çünkü gerek kaçak göçmen emeğinin yoğun bir şekilde sömürüldüğü, mafyalaşmanın ve güvencesizliğin kol gezdiği bu sistem, bir insan hakları problemi. İşte bu durum da bu sistemin düzenlenerek iyileştirilmesini zaruri hale getiriyor. Bu sistemin belediyeler eliyle düzenlenmesi ve bu insanların bu sisteme dahil edilerek atık yönetiminin ona göre oluşturulması şart. Başka türlüsü yani Bakırköy ve Ümraniye’de yapıldığı gibi onları işlerinden edip depolarını dağıtmak ne adil ne de doğru bir yöntem değil! Çünkü bu iki ilçede de zaten doğru düzgün bir çöp yönetimi ilgili belediyeler tarafından becerilemiyor. Doğru işleyen tek sistemi de bu şekilde bertaraf etmenin mağduriyet yaratmaktan başka bir katkısı olamaz.  Çünkü Türkiye kaynağında ayrı toplama konusunda ne yazık ki bir batı ülkesi değil. Yani çöplerin düzenlice ayrıştırıldığı ve bir kültür haine gelmiş kaynağında ayrıştırma sistemi yok ve bunun kısa vadede sadece ayrı ve rengarenk çöp bidonlarıyla oluşturulması da imkansız. Dolayısıyla bu işi yapanların yeraltına itilmeye değil yer üstüne çekilerek güvenceye kavuşturulmaya ihtiyaçları var! İşte bu da ancak çekçekçiler eliyle oluşturulmuş alternatif bir atık yönetim modelinin oluşturulmasıyla ancak mümkün olabilir.

Aslına bakılırsa boşluktan doğmuş mevcut sistem bir fırsatı da beraberinde getiriyor dersek yanlış yapmış olmayız. Çünkü hali hazırdaki tüm çekçekçilerin kayıt altına alınıp belediyelerin yönetiminde ve denetiminde bir sisteme dahil edilmeleri mümkün. Bu durum beraberinde kayıt dışı göçmen/sığınmacı/mülteci emeği sömürüsünün de daralmasına imkan tanıyabilir. Ayrıca kaynağında ayrıştırmayı bir kültür haline getirene kadar bu kabul edilebilir tarafı olmayan toplama düzeninin de kontrolsüzce büyümesinin önüne geçilmiş olunur. Eğer ki bu yapılmazsa ve bu boşluğun büyümesine izin verilirse bu alan kontrolsüz bir iş sahası olmaya devam edecek ve bu adaletsizliğin de sürmesi anlamına gelecek ve daha sonra da iş işten geçmiş olacak.

Öneriler

Bu anlamda bazı önerileri de faydalı olabilir diye yeri gelmişken ekleyelim.

  • Tüm atık toplayıcıları kayıt altına alınarak belediyeler kapsamında oluşturulacak bir birim aracılığıyla güvenceye kavuşturulmalı,
  • Güvenceye kavuşturulan toplayıcıların aylık olarak kazandıkları kazanca eşdeğer bir ücrete kavuşmaları sağlanmalı,
  • Çekçekçilerin topladığı atıklar belediyelerin oluşturduğu büyük depolarda iş sağlığı ve güvenliği şartlarına uygun, yangına dayanıklı ve standartlar içerisinde depolanmalı. Bunları satın alan geri dönüşüm işletmeleri bu depolarda biriken atıkları belediyelerden satın almalı ve böylelikle emek sömürüsü çarkındaki aracıların/çantacıların/depocuların sistemden çıkartılmaları sağlanmalı.
  • Belediyeler dışında atık toplama faaliyetinin yasal olmayan ve organize bir şekilde yapılmasının önüne geçilmeli
  • Hükümet çöp ithalatı yapanlara yatırım teşviki vermek yerine ülke içinde kaynağında ayrı toplanan çöplerin geri dönüşümünü teşvik edecek destekler vermeli
  • Belediyeler süreç içerisinde özellikle sitelerin yoğun olduğu alanlarda kaynağında ayrı depolanmayı zorunlu kılacak kararlar almalı ve siteleri buna yönlendirmeli. Tekil apartmanların yoğun olduğu yerlerde de çekçekçilere dayalı bir toplama mekanizması oluşturmalıdır.

Bu öneriler geliştirilebilir. Ancak bir şekilde mevcut haliyle kağıt toplayıcılığının sürdürülebilir bir iş modeli olmadığını belirtmekte fayda var. Üstelik sadece sürdürülebilirlik açısından değil sağlık ve insan onuru açısından da zedeleyici bir sistem. Ne türden bir dram yaşandığı konusunda ise çok az bir fikre sahibiz. Tüm dünyada atık toplama işçilerinin en riskli ve kırılgan grup olduğu sürekli tartışılıyor. Bizdeki durumu diğer ülkelerden ayıran bir şey de yok. Ayrıca bu sistem mevcut haliyle atık yönetim alt yapısının oluşturulmasını da güçleştiriyor.

Bildiğim kadarıyla bu alandaki mağduriyetlere sebebiyet vermemek için birçok belediye sorunu sumen altı etmek zorunda kalıyor ve bu da bu alanın kontrolsüzce gelişmesine zemin hazırlıyor. Bu sistemin bir şekilde kayıtlı hale getirilip bir düzene kavuşturulması şart! Aksi durumda ortaya çıkacak sosyal problemler altından kalkılamaz hale gelebilir ki hali hazırda çoğu yerde geldiği bile söylenebilir.

[Cadı Kazanı] Doğanın dini yok

Geleneksel Karadeniz mimarisini ve yerleşim şeklini bozup dere yataklarına ucube kasabalar kuran yönetimler, iklim değişikliğinin  sonuçlarını kat ve kat yaşamaya başladı.

Yumurta kapıya dayandı artık. Yumurtanın gelişi engellenemez  ama kapı sağlamlaştırılabilir. Oysa kapıyı sağlamlaştırmak yerine her seferinde gösteriş ve oy uğruna, sadece kapı kolu değiştirilip yerine altın yaldızlı olanı takılıyor. Altın gözleri kamaştırsın ki kapının çürüklüğü anlaşılmasın.

Yeni altın yaldızlı bir kapı kolumuz daha oldu, adı da “%21 Büyüme!”.. Meğerse o kadar  yangın, sel ve pandemide  biz büyümüşüz de haberimiz yok! Çocuklar bile artık eski masallara inanmayıp gariplikleri sorgularken, büyükleri  “büyüme” masalıyla uyutmak hala mümkün  görülüyor demek ki.

“Kara büyüme” buram buram fosil yakıt, beton, gıda zehiri,  müsilaj, kısaca iklim krizi kokuyor.

Yorgan gitti kavga bitti mi?

İklim krizinin sonuçlarının daha yüzde birini bile yaşamamışken yangınlar, seller, fırtınalar, hortumlar  unutuldu, yeni masallar anlatılmaya başlandı. Karar vericiler iklim değişikliğine karşı ne yapacaklarını değil, kapı kollarını nasıl yaldızlayacaklarını anlatmaya başladılar bile. Genelgeler, eylem planları, kalkınma planları, cumhurbaşkanlığı yıllık programı, dizim dizim dizildi ama laf çok eylem yok, hedef hiç yok…

Büyük bir sabırla bu metinleri okumaya çalıştım. Çalıştım diyorum; çünkü acaba bir iki tane ayakları yere basan; 2030 yılına kadar fosil yakıtlar tedavülden kalkacak ya da 2030 yılında artık denizleri kirleten hiç bir işletme, fabrika olmayacak veya 2040 yılına kadar benzinli arabalar yok edilecek….ya da 2030 yılına kadar elektrik üretiminin en az yarısı yenilenebilir olacak…..gibi bir kararlılık görebilmeyi ummuştum.

Havanda su döven cümle yığınlarından başka umutlanacak hiçbir şey yok ne yazık ki. Sadece, “planlıyoruz ….öngörüyoruz…. tebliğ hazırlanacaktır….gerekli mevzuat çalışmaları amaçlanmaktadır….” denilmekte.

Bu büyümenin, kalkınmanın yeşili hangi yeşil?

Yeşil deyince sadece renk olarak bir yeşil ve tabii paranın yeşili algılanıyor olmalı ki, Avrupa Birliği’nin “Yeşil Mutabakat” metni yayımlandıktan sonra Ticaret Bakanlığı‘nın liderliğinde hazırlanan “Yeşil Mutabakat Eylem Planı 2021″de paçaları tutuşturan en önemli şey,  Yeşil Mutabakat uygulandığında birliğe ihracat yapamama korkusu. Kuraklık ve su sorunu da kapıya dayanmışken bu neyin telaşı acaba?

Garabetlikler bununla da bitmiyor tabi, eğer 60 sayfalık eylem planını okumaya sabrınız yeterse, yıllık program ve kalkınma planını saymıyorum bile, biz hangi gezegende yaşıyoruz acaba diye derin bir düşünceye dalabilirsiniz.

Hukuk, sukuk olunca…

Bütün garabetlikleri anlatmak sabrınızı zorlayayacağı için bir tek zurnanın zırt  dediğini yazıyorum.

Eylem Planı hdeflerinde önce şu cümleye rastlıyorsunuz:

Türkiye’nin uluslararası yeşil finansman ve yeşil yatırımlardan alacağı payın artırılması ve bu doğrultuda ülkemizde yeşil finansmanın gelişimini sağlayacak ekosistemin güçlendirilmesi, sürdürülebilir, kaynak-etkin ve yeşil bir ekonominin gelişiminin desteklenmesi için önem taşımaktadır.”

Sonra da iklim krizi için yapılması gerekenlerin başına konan “yeşil” kelimesinin farklı bir rotasının da olduğunu görüyorsunuz. Çoğunuz belki de hepiniz  aşağıdaki paragrafı okuduğunuzda hiçbir şey anlamayacaksınız:

“…..Bu kapsamda, Cumhurbaşkanlığı Finans Ofisi tarafından hazırlanacak olan Yeşil Sukuk Çalışma Raporunda, başta yeşil sukuk olmak üzere dünyada kullanılan İslami yeşil finans ürünlerinin tanıtılması; dünya genelinde ve seçilmiş ülkelerde İslami yeşil finansa yönelik artan ilginin kaynakları ile bu yerlerde İslami yeşil finansın gelişim potansiyeli; Türkiye’de katılım yeşil finans ve yeşil sukukun arz ve talep potansiyeli; İstanbul Finans Merkezi projesinin yeşil sukuk arz ve talebine yönelik etkileri; mevcut yeşil sukuk mekanizmaları ayrıntılı olarak incelenerek, Türkiye için yeşil sukuk modeli önerileri, dünyada ve Türkiye’de yeşil sukuka ilişkin mevcut mevzuat ile Türkiye’de mevzuatın geliştirilmesine yönelik önerilerin yer alması planlanmaktadır.”

Evet ben de“yeşil sukuk” terimini ne olduğunu bilmiyordum, ilk kez duydum ve tabii araştırdım. Size bulduğum en akademik anlamını açıklıyorum:

“Yeşil sukuk, bir yandan çevresel amaçlara hizmet ettiğinden ve bir yandan da Şeriat’a uyumluluk gösterdiğinden oldukça geniş kapsamlı bir yatırım alanını kapsamaktadır. Bu  anlamda yeşil sukuk tanımlanırken bu iki husus  yani  çevreye duyarlılık ve  Şeriat’a uyumluluk vurgulanmakta,  bir  arada ele  alınmaktadır.”(*)

Çevresel amacın nasıl bir şeriat özlemi olabilir bilmiyorum, tek bildiğim doğanın dini değil, doğanın bilimi var.

İklim krizi herkese; müslümanına, hıristiyanına, musevisine de aynı sonu yaşatacak!

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt) 

(*)Mehmet ElaOsmaniye Korkut Ata University

 

 

 

Türkiye’de balina Kiska’nın mutsuzluğunu paylaşan çok fazla hayvan var

Kanada‘daki tematik su parkı Marineland’de 44 yıllık yaşamının büyük çoğunluğunu “insanları eğlendirmek” için esaret altında geçiren balina Kiska’nın kendisini öldürmek için tutulduğu beton tankın duvarlarına vurmasını gösteren görüntüler büyük bir tepki topladı.

Ancak ne yazık ki Kiska’nın yaşadığı hisleri Türkiye’deki yunus parklarında, hayvanat bahçelerinde ve çiftliklerde esaret altında tutulan birçok hayvan da paylaşıyor.

Türkiye’de 10 yunus parkı var

Yunuslara Özgürlük Platformu’ndan Öykü Yağcı, Türkiye genelinde çoğunluğu turistik şehirlerde olmak üzere toplamda 10 tane yunus parkı olduğunu söyledi. Bu parklarda yunusların yanı sıra beyaz balinalar, deniz aslanları ve kürklü foklar da yer alıyor.

Birçok türün yurtdışındaki denizlerde yakalanarak getirildiğini belirten Yağcı, “Tesis işletmecileri vicdanları rahatlatmak amacıyla bu hayvanların esaret altında dünyaya geldiğini söylüyor. Ancak araştırmalar bunun doğru olmadığını ortaya koyuyor” dedi.

Doğadan yakalanıp esir alınıyorlar

Nesli Tehlike Altındaki Türlerin Ticaretine İlişkin Sözleşme (CİTES) tarafından hazırlanan rapora göre 2005-2017 yılları arasında 75 yunus Türkiye’ye getirilmiş.

Raporda Japonya, Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerden getirilen yunusların doğadan yakalandığı belirtiliyor.

Esaretteki ölüm oranı yüzde 60 daha fazla

Esarete alındıktan sonraki ölüm oranlarının çok yüksek olduğuna dikkat çeken Yağcı, “Doğada 50 yıl yaşayanlar 12-15 yıl ancak yaşayabiliyorlar. Yapılan araştırmalar deniz memelilerinin esaret altındaki ölüm oranlarının doğal alanlarındaki ölüm oranlarından yüzde 60 daha fazla olduğunu ortaya koyuyor” bilgilerini paylaştı.

Öykü Yağcı, esaret altında dünyaya gelenlerin yüzde 52’sinin ise henüz bir yaşını bile doldurmadan yaşamını yitirdiğini söyledi ve örnek olarak Bulgaristan’da doğduktan dokuz gün sonra annesi ile gösteri yapmaya zorlanan ve yaşamını yitiren yunusu gösterdi.

Kronik stres altındalar

Kiska’nın yaşadıklarının yalnızca orkalara özgün olmadığını belirten Yağcı, “Etrafı tellerle çevrilmiş kafeslerin ve beton tankların her gün yüzlerce kilometre kat etmeye alışkın hayvanlar için hapishaneden farkı yok” dedi.

Özgürlüklerinden alıkonulmuş olan hayvanların kronik stres altında olduğunu belirten Yağcı, “Doğal olmayan bir ortamda yaşamaya zorlanmaları, ışıklar, seyircilerin alkışları, gürültü, duyusal örselenme, anne-yavru arasındaki ilişkinin zarar görmesi ve öğrenilmiş çaresizlik hissi onları strese sokuyor” dedi.

Depresyon ilaçları veriliyor

Bu çaresizlik hissi ve stres de hayvanlarda depresyona, yeme bozukluklarına, zayıflamış bağışıklık sistemine ve vücutta iltihaplar oluşmasına neden oluyor.

Öykü Yağcı, bu sorunları yaşayan hayvanlara depresyon ilaçları ve ülseri önlemek için mide ilaçları verilmesinin de yaygın bir pratik olduğunu söyledi.

Bu koşulların hayvanların saldırganlaşmasına da neden olduğunu ifade eden Öykü Yağcı, “Bazen hiç hoşlanmadıkları bir birey ile aynı havuza kapatılıyorlar. Sonuçta onların da sosyalleşebildikleri veya anlaşamadıkları türler var. Bu durumda da birbirlerine zarar verebiliyorlar” dedi.

‘Suda hareketsiz kalmak çaresizliğin belirtisi’

Kendini öldürmeye çalışmanın yanı sıra su üzerinde hareketsiz kalma gibi durumların da hayvanların sıkıntı içerisinde olduğunun göstergelerinden olduğunu belirten Yağcı, “Yunus parklarında yunusların suyun yüzeyinde sabit kaldığını görüyoruz. Bunun normal bir davranış olmadığını anlamak lazım. Bu durum da mutsuzluğun, çaresizliğin belirtisi” dedi.

Öykü Yağcı, “Kendine zarar verme dışında esaretin kendisi zaten bir şiddet biçimi. Ömür boyunca kapalı tutmanın, zorla eğitim vermenin kendisi şiddet” ifadelerini kullandı.

‘Şahıslara hayvanat bahçesi açma izni verildi’

Uzun yıllardır hayvanların özgürlüğü için mücadele ettiklerini aktaran Öykü Yağcı, yeni kabul edilen Hayvanları Koruma Kanunu’nun yeterli olmadığı gibi mevcut durumu da daha fazla kötüleştirdiğini söyledi.

Öykü Yağcı, “Şahıslara hayvanat bahçesi açılması için izin veren bir madde geçirildi. Yeni yunus parkı açılmayacağı söylendi ancak zaten halihazırda yeterince var. Yunus parklarının en geç bir yıl içerisinde kapatılmasını istemiştik. En fazla 10 yıl içerisinde kapatılması kararı çıktı” bilgilerini paylaştı.

Yasadışı uygulamalara devam edebilecekler

Yeni kanunda eklenen maddelerden birisi de yeni deniz memelisi getirilmemesi oldu. Ancak bu maddenin de uygulama aşaması soru işaretleri yaratıyor. Yıllardır yasak olmasına rağmen tesislerin Türkiye sularından yunus avladıklarını ve ölenlerin yerine bu hayvanları yerleştirdiklerini belirten Yağcı, şunları söyledi:

“İthalat zorlu ve pahalı olduğu için yasak olmasına rağmen bunu tercih ediyorlar. Yeni konulan deniz memelisi getirilmemesi şartı o yüzden istismara açık bir konu. Çip takılacak deseler çip yerleştirme sırasında da hayvanların zarar görme ihtimali var.”

‘Çiftliklerde ve fabrikalarda da durum benzer’

Esaret altında tutulan hayvanların sadece yunus parklarında, hayvanat bahçelerinde olmadığına dikkat çeken Öykü Yağcı, fabrika ve çiftliklerde de hayvanların aynı sıkıntıları yaşadığını söyledi.

“Tavuklar oldukça küçük kafeslere tıkılıyor, gagaları henüz civcivken birbirlerine zarar vermemesi için kesiliyor. Domuzlar ve inekler kendi çevrelerinde dahi dönemeyecekleri kulübelerde tutuluyor.”

“Kiska duyarlılık yarattıysa ne kadar mutluyuz” diyen Yağcı, insanlara bu tarz tesislere gitmemelerinin yanı sıra Türkiye’deki diğer türleri de düşünüp hayatlarındaki kararları yeniden gözden geçirmeleri çağrısını yaptı.

Çalışanlara çağrı

Hayvan hakları ihlallerinin daha çok orada çalışan kişiler tarafından ortaya çıkarıldığını ve bunun savunuculuk için oldukça önemli olduğunu dile getiren Öykü Yağcı, son olarak şu çağrıda bulundu:

“Çalışanların arka plandaki kötü koşullara dair çektiği görüntüler hayvan hakları savunuculuğunda oldukça işe yarıyor. Biz bu çağrıyı 2010 yılında yaptığımızda çok fazla ihlal bildirimi gelmişti. Çalışanlar baskı altında oldukları için çekiniyorlar ancak kamuoyundan gizlenen her türlü ihlali fotoğraf ve videolarla bize gönderirlerse kimlikleri gizli kalacak şekilde biz de gerekenleri yapabiliriz.”

Rapor: İstanbul’da yıllık kira artış oranı yüzde 50,7 oldu

İstanbul‘da kira fiyatlarında yaşanan artış Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (BETAM) tarafından hazırlanan raporla bir kez daha gözler önüne serildi.

Bunun yanında, yazlık konutlarda devam eden talep artışının konutların değerlerini de yükselttiği görüldü.

Yaşanan fiyat artışları

Rapor, sahibinden.com’un emlak kategorisindeki veri havuzu analiz edilerek elde edilen istatistiki veriler üzerinden, BETAM uzmanlarının yorumlarını içeriyor.

Rapora göre, ağustosta yıllık cari fiyat (ilan fiyatı) artış hızının geçen ayki tempo kaybından sonra tekrar yükseldi.

Temmuzda yüzde 37,9 olan ilan fiyatındaki yıllık artış oranı ağustosta yüzde 38,9 oldu. Böylece, geçen yılın aynı döneminde 3 bin 155 TL olan Türkiye geneli ortalama satılık konut ilan metrekare fiyatı ağustosta 4 bin 382 TL’ye ulaştı.

Üç büyük ilde satılık ilan sayısı yükseldi

İstanbul, Ankara ve İzmir‘de hem satılık ilan sayısının (satılık konut arzı) hem de satılan konut sayısının (satılık konut talebi) bir önceki aya göre yükseldiği gözlendi.

Bu illerde konut arzı yaklaşık aynı iken, İstanbul’daki konut talebinde görülen artış diğer illere göre daha belirgin.

Satılık ilan sayısı İstanbul’da yüzde 3,8 (208 binden 216 bine), Ankara’da yüzde 3,8 (74 binden 77 bine), İzmir’de ise yüzde 3,5 oranında arttı (63 binden 65 bine). Öte yandan, satılan konut sayısı bir önceki aya göre İstanbul’da yüzde 28,9 (10 binden 13 bine), Ankara’da yüzde 22,6 (3.678’den 4.509’a) ve İzmir’de yüzde 23,1 (2.617’den 3.223’e) oranında yükseldi.

Yıllık kira artış oranları

Ağustos’ta kiralık ilan metrekare fiyatı yıllık artış oranı üç büyük ilde de yükselirken, yıllık kira artış oranı geçen aya göre İstanbul’da 8,4 yüzde puan, Ankara’da 1,8 yüzde puan ve İzmir’de 6,8 yüzde puan arttı.

Yıllık kira artış oranı ise İstanbul’da yüzde 50,7, Ankara’da yüzde 31,8 ve İzmir’de yüzde 30,9’a ulaştı. Böylece 2020 Ağustos’ta İstanbul’da 21,1 TL, Ankara’da 11,7 TL ve İzmir’de 16,7 TL olan ortalama kiralık konut ilan metrekare fiyatları, bu illerde sırasıyla 31,8 TL’ye, 15,4 TL’ye ve 21,8 TL’ye yükseldi.

Bu yılın ilk yarısında dünya genelindeki elektrikli araç satışları üç kat arttı

Pazar araştırma ve danışmanlık kuruluşu Wood Mackenzie dünya genelindeki elektrikli araç satışlarının 2021’in ilk yarısında bir önceki senenin aynı dönemine göre üç kat artış gösterdiğini açıkladı.

Kuruluşun derlediği verilere göre yılın ilk altı aylık döneminde tüm dünyada 2,4 milyon adetin üzerinde elektrikli araç satışı gerçekleşti.

6 milyon adedi aşması bekleniyor

Yeşil Ekonomi’nin haberine göre binek araç satışları içindeki elektrikli araç pazar payı da bir yıl önceye göre iki kata yakın artış göstererek yüzde 7 seviyesine ulaştı.

Bununla birlikte kuruluş satış rakamlarının yılın ikinci yarısında daha da yükseleceğini ve 2021’deki toplam satış rakamının 6 milyon adedi aşacağını öngörüyor.

Çin ve Avrupa zirvede

Çin ve Avrupa bölgelerinin her birinde 2,5 milyon adetlik satış rakamına ulaşılacak ve toplam otomobil pazarında yüzde 47’lik payı olan bu iki bölgenin elektrikli araç pazarındaki payları ise yüzde 85’e yükselecek.

Analizde ilk yarıda Çin’de 900 bin adetlik tam elektrikli araç satışı gerçekleştiğine dikkat çekilirken, bunda teşvik politikasının iki yıl uzatılması ile birlikte ülkedeki elektrikli araç pazarındaki çeşitliliğin de etkili olduğuna dikkat çekildi.

ABD’deki artış yavaş

Analizde verilen bilgilere göre ilk yarı yılda ülkede 5 bin dolarlık fiyata sahip olan Wuling firmasının Hongguang Mini modeli 180 bin, bundan dokuz kat pahalı olan Tesla’nın Model 3 ve Model Y araçları 161 bin adetlik satış rakamlarına ulaştı.

Kuruluşa göre aynı dönemde ABD’de ise elektrikli araçların halen lüks segmentte olmaları nedeni ile yalnızca yüzde 1,4 oranında artış ile 270 bin düzeyinde elektrikli araç satışı gerçekleşti.

WoodMackenzie 2050 yılına kadar dünyada satılan tüm araçların yüzde 55’inin elektrikli olacağını ve bu tarihte toplamda 700 milyon elektrikli araç rakamına ulaşılacağını öngörüyor.

Türkiye Elektrikli ve Hibrid Araçlar Derneği (TEHAD) verilerine göre 2021’nin ilk yarısında 894 tam elektrikli, 11.851 adet de hibrid otomobil satıldı. Bir önceki yılın ilk yarısında ise 173 adet tam elektrikli 4.698 adet de hibrid otomobil satılmıştı.

Taliban’ın görev başındaki gazetecilere şiddet uyguladığı raporlandı

İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), Afganistan‘da Taliban‘ın yönetimi ele geçirmesinin ardından basın mensuplarına yönelik saldırılarla ilgili bir rapor hazırladı.

Raporda, son iki gün içerisinde Afganistan’da düzenlenen Taliban karşıtı gösterilerde en az 14 gazetecinin gözaltına alındığı ve altısına gözaltında şiddet uygulandığı belirtildi.

‘Afganistan’da basın özgürlüğü sona erdi’

Birçok gazetecinin Taliban üyeleri tarafından şiddete maruz bırakıldığını ifade eden CPJ’nin Asya Koordinatörü Steven Butler, “Taliban’ı, misilleme korkusu olmadan basın mensuplarının özgürce çalışmasına izin vermeye çağırıyoruz” ifadelerini kullandı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü Asya Başkan Yardımcısı Patricia Gossman da, “Taliban yetkilileri, ‘İslami değerlere saygı duydukları’ sürece medyanın çalışmasına izin vereceklerini iddia ettiler ancak gazetecilerin gösteriler hakkında haber yapması zaman geçtikçe zorlaşıyor” dedi.

Guardian gazetesine konuşan kıdemli Afganistanlı bir gazeteci, “Medyada yansıtılan Taliban ile sahadaki Taliban arasında büyük fark var” dedi. “Afganistan’da basın özgürlüğü sona erdi” ifadelerini kullanan gazeteci, üst düzey Taliban yetkilileri ile sokaktaki militanlar arasında uyuşmazlık olduğunu dile getirdi.

Kadınlara saldırı

Çarşamba günü “Kadınlar için eşit hak ve yeni kurulan hükümette kadınlara yer verilmesi” talebiyle başkent Kabil caddelerinde protesto yürüyüşü düzenleyen kadınlara, Taliban militanları sert bir şekilde müdahale etmişti.

Güvenlik nedenleri ile Sara takma ismi ile BBC’ye konuşan bir protestocu, “Bu durumu kesinlikle kabul etmiyoruz ve bu yüzden sokaklardayız” dedi.

Jia ismini kullanan bir başka protestocu, da “Protestomuzu barış içinde yürütüyorduk. Daha sonra her birinde yaklaşık 10 Taliban üyesi olan dört-beş araç gördüm. Ardından durdurulduk, kırbaçla dövüldük, elektrik şoku veren coplarla şiddet gördük ve hakarete uğradık” ifadelerini kullandı.

Geçici hükümet kurulmadan önce Taliban yetkilileri, kadın haklarına bağlı olduklarını ve kadınların eğitim görmesine ve iş sahibi olmasına karşı olmadıklarını iddia etmişti.

Protestoyu takip eden gazetecilere saldırı

Taliban, bu protestoyu takip eden gazetecilere de saldırmıştı. Afganistan haber kuruluşu Etilaatroz, çarşamba günü beş muhabirinin gözaltına alındığını açıklamış, Taki Deryabi ve Nematullah Nakdi isimli iki gazetecinin kablolarla dövülerek hastanelik edildiğini belirtmişti.

Nakdi, meslektaşı Deryabi ile Taliban karşıtı protestoları organize etmekle suçlandıklarını söylemiş, bir polis merkezine götürüldüklerini ve burada cop, kablo ve kırbaç ile şiddete uğradıklarını anlatmıştı. Nakdi, “Bir Taliban mensubu ayağını başıma koydu ve yüzümü betona çarptı. Kafamı tekmelediler. Beni öldüreceklerini sandım” demişti.

Etilaatroz Genel Yayın Yönetmeni Zeki Deryabi ise, iki çalışanın dört saat boyunca işkenceye maruz bırakıldığını ifade etmişti.

AFP Türkiye bürosu kapısına grev kararı asıldı

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ile Agence France-Presse (AFP) Türkiye bürosu arasında süren toplu pazarlık süreci anlaşmazlıkla sonuçlanınca ajansın kapısına grev kararı asıldı. Önümüzdeki günlerde anlaşmanın sağlanmazsa çalışanlar greve çıkacak.

Sürece ilişkin AFP binası önünde açıklama yapan TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş, gazetecilerin taleplerine kulak tıkayan işveren temsilcilerinin adeta ‘alay eden’ tekliflerle masaya geldiğini söyledi.

Enflasyon altında zam önerildi

Türkiye’de her ne kadar ‘kriz yok’ dense de gıdaya, giyime, kiraya, elektriğe yapılan zamların herkesin hayatını zorlaştırmakta olduğunu, gazetecilerin ay sonunu getirmekte güçlük çektiğini ifade eden Durmuş şunları söyledi:

“TÜİK tarafından açıklanan enflasyonunun yüzde 19 olduğu, gerçek enflasyonunun ise yüzde 30’ları geçtiğin bir tabloda işveren temsilcilerinin çalışanlara teklifi sadece yüzde 11. AFP Türkiye ofisinde çalışan meslektaşlarımız fahiş ücret artışları talep etmiyor sadece enflasyon karşısında ücretlerini korumaya çalışıyorlar.”

Kuzey Ormanları Savunması: Plantasyon adına yapılan ağaç kesimleri durdurulmalı

Kuzey Ormanları Savunması, gençleşme ya da plantasyon adı altında yapılan odun üretimi için devam eden ağaç kesimlerine dur demek amacıyla bugün saat 14.00’te İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü (OGM) önünde bir araya gelerek basın açıklaması düzenledi.

Yapılan açıklamada, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli istifaya davet edildi.

‘Kesimlere dur deme zamanı geldi’

Basın açıklamasında, OGM verilerine göre 2000’li yılların başında odun üretimi 8 milyon metreküp civarındayken, 2020’li yıllara gelindiğinde bu rakamın 25 milyon metreküpe yaklaştığı belirtildi. Bu kesimlerin ülkenin entegre ağaç
sanayisini desteklemek amaçlı yapıldığının da bilindiği ve bu kesimlere artık dur deme zamanının geldiği ifade edildi:

Bu miktarın, önümüzdeki dönemlerde yıllık 50 milyon metreküpe çıkacağı ifade ediliyor. Biliyoruz ki Türkiye, birim alanda en fazla odun üretimi yapan ilk 5 ülke arasında yer almaktadır.

Yanlış politikaların sonucu kaynak arayışı çerçevesinde başvurulan çarelerden birisi olan odun üretimi amaçlı kesimlere dur deme zamanı geldi. Madenler, enerji tesisleri, plansız şehirleşme, hızlı yapılaşma ve bunlara eklenen odun üretimi sonucu artan ormansızlaşma bir yana, son dönemlerde söndürlemeyen yangınlar da ormanlarımızın hızla azalmasına neden oluyor. Sonuç olarak sadece ormanlarımızı değil, yaşam alanlarımızı, su havzalarımızı, biyoçeşitliliğimizi, yaban hayatımızı dolayısıyla geleceğimiz kaybediyoruz.

‘Sizin göreviniz bahaneler anlatmak değil’

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’ye ithafen, şunları söylendi:

Sayın Bakan,

Uzun zamandır, özellikle orman yangınları dönemi ve sonrasında yaptığınız açıklamaları takip ediyoruz. Geçmiş dönemlere baktığımızda 20 yılda yanması muhtemel ormanlık alanımız 10 gün içinde yandı.

Yapılaşma, sanayileşme ile insanların orman alanlarını daha fazla kullanır hale geldiği bir dönemde orman yangını riskinin arttığını sokaktaki her vatandaş gayet iyi biliyor. Küresel iklim değişikliği nedeniyle, dünyanın her yerinde, Amerika Birleşik Devletleri’ nde, Avustralya’ da, Sibirya’ da söndürelemeyen yangınları izliyoruz. Bir kaç yıl önce Yunanistan’ daki orman yangının nasıl bir felakete dönüştüğünü gün be gün takip ettik. Her yıl İspanya’da, İtalya’da ve ülkemizde artan sayıda ve büyüklükteki orman yangınları haberlerini alıyoruz.

Siz ise bize sürekli olarak yangınların neden söndürülemediğini anlatıyorsunuz. Sizin göreviniz bize bu bahaneleri anlatmak değil, erken uyarı sistemi ile bu riskleri görmek, çağdaş ilk müdahale uygulamaları ile yangınları büyümeden söndürmek. Sizin göreviniz bize bahaneler sunmak değil, yangınları söndürmek. Gerçekten bu riskleri ön göremeyecek, görevinizi layıkıyla yerine getiremeyecek kadar beceriksiz misiniz?

Yoksa hazine de kaynak kalmadığı için, yanan yanar, yangından sağlam kalanlar odun üretimi olur diye düşünecek kadar çaresiz misiniz ? Odun üretimindeki artış böyle düşünmemize neden oluyor ve bu soruları size soruyoruz.”

Ayrıca, OGM’ye de “Sayın OGM, Kasım 2021’ de Sayıştay Raporu’ndan yaptığımız alıntılarla tweetler attık, biliyorsunuz. O zaman da ifade ettik ki asıl sorumlululuğunuz dışında pek çok işle uğraşıyorsunuz. Ama yapmanız gereken ormanlarımızı korumak. Belli ki aldığınız talimatları uyguluyorsunuz. Bu talimatları yerine getirirken bizim yaşam alanlarımızı, su havzalarımızı, suyumuzu, havamızı yok ediyorsunuz. Tabi kendi ekmeğinizi de yok ettiğinizin farkındasınız değil mi?” sorusu yöneltildi.

‘Ormanlarımıza sahip çıkmaya devam edeceğiz’

Öte yandan, Tarım ve Orman Bakanı istifaya davet edilirken, ormanları koruma mücadelesinden vazgeçilmeyeceği kaydedildi:

Sayın İstanbul Halkı ve Türkiye,

Durdurulamayan ya da durdurulmak istenmeyen orman yangınları yanı sıra, şuursuzca devam eden, ülkenin her yerinde tanık olduğumuz, maden işletmeleri için, taş ocağı ve enerji tesisleri faaliyetleri için, ahşap sanayisinin hammadde ihtiyacı için yapılan kesimleri durdurmak hepimize düşen bir görev.

Bu gidişe hep beraber dur demenin zamanı geldi, geçti. Zira yok olan, ormanlarımız değil, su havzalarımız, suyumuz, havamız, biyoçeşitliliğimiz.

Bugün burada Orman Bakanı’nı istifaya çağırıyoruz. Aynı zamanda OGM’yi, odun üretimi amaçlı kesimlerini ve sayıştay raporlarında belirtilen, üstüne vazife olmayan faaliyetlerini durdurmaya, aynı raporda belirtilip yapması gerektiği halde yapmadığı faaliyetleri yerine getirmeye, asli görevi olan ağacı, ormanı her şeyden üstün tutmaya davet ediyoruz. Herkes görevini yapsın.

İstanbul Halkı ve tüm Türkiye olarak yaşam alanlarımıza, ormanlarımıza sahip çıkmaya devam edeceğimizi buradan kamuoyuna duyuruyoruz.

Edirne’de bir öğretmen, kuruyan kanaldaki balıkları pet şişeyle Tunca Nehri’ne taşıdı

Edirne‘de Devlet Su İşleri’ne (DSİ) ait olan ve işletmesi Abdurrahman Mahallesi Sulama Kooperatifi‘ne devredilen sulama kanalı, çeltik tarlalarının sulama sezonunun bitmesiyle kurumaya terk edildi.

Meriç’ten daha önce pompalanan sularla kanala gelen balıklar da ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.

Kanalın geçtiği İstasyon Mahallesi‘nde durumu fark eden coğrafya öğretmeni Süleyman Ekiz, balıkları su dolu pet şişelere doldurdu ve aracıyla yaklaşık 1 kilometre mesafedeki Tunca Nehri‘ne bıraktı.

‘Binlerce balık ölmek üzere’

Sulama kanalında çok fazla balık olduğunu, kendi çabasıyla balıkları kurtarmaya çalıştığını belirten Ekiz, DHA’ya yaptığı açıklamada “Sanıyorum, çeltik sulamaları durunca sular kesilmiş ve binlerce balık kanalda susuz kalmış ve ölmek üzereler” dedi.

Ekiz açıklamasının devamında “Bu kanala çeltik sulamaları için zaman zaman su veriliyor. Pompayı kapattıkları zaman burası biraz daha çukur olduğu için su kalmıyor. Bu nedenle de bu balıklar burada kalmış. Kurtarılmazlarsa ölecekler. Su kurursa tamamen ölecekler. Bugünümü bunlara ayırdım, kurtarabildiğim kadarını kurtaracağım” ifadelerini kullandı.

Fotoğraf: DHA

Kanala yeniden su verildi

Yetkililerden konuyla ilgili destek beklediğini söyleyen Ekiz, “İnşallah, yetkililer destek verirler çünkü aşağı yukarı o kanalda 15-20 bin balık var. Kanaldaki sular kesilince hepsi orada kalıyor. Ben tesadüfen rastladım. 7-8 kez nehre gidip geldim, artık gücüm kalmadı. Yetkililerden rica ediyorum, inşallah o balıkları kurtarırlar” dedi.

Haber verilmesi üzerine ise DSİ 11’inci Bölge Müdürlüğü yetkilileri devreye girerek sulama kanalına yeniden su bırakılmasını sağladı. Kooperatif yetkilileri de sulama sezonunun bitmesiyle birlikte kanala Meriç Nehri’nden su akışının durdurulduğunu belirterek, gerekli önlemleri almaya çalıştıklarını söyledi.

Küresel deniz üstü rüzgar kurulu gücü artıyor

Küresel Rüzgar Enerjisi Konseyi (GWEC) tarafından hazırlanan “Deniz Üstü Rüzgar Raporu 2021” başlıklı rapor yayınlandı. Rapora göre 2020 yılında küresel elektrik üretiminin yüzde 5’i deniz üstü rüzgar santrallerinden karşılandı.

Rapor, 2019’da başlayan ve etkisi halen devam eden yeni tip koronavirüs salgınına rağmen deniz üstü rüzgar enerjisi sektörünün 2020’de en iyi ikinci yılını yaşadığını belirtiyor.

İlerki yıllarda artış devam edecek

Bu ilerlemenin önümüzdeki yıllarda da devam edeceği belirtilen raporda deniz üstü rüzgar enerjisi kapasitesinin 2025’te yıllık 20 gigavat artış oranını aşacağı belirtiliyor. Aynı dönemde deniz üstü rüzgar enerjisinin, toplam elektrik kurulu gücündeki payı yüzde 6,5’ten yüzde 20’ye yükselecek.

AA’nın aktardığına göre Asya pazarı, ağırlıklı olarak ekipman üretimi ve kurulu güçte öncü olurken, bunu Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika ülkeleri takip etti. Kurulu deniz üstü rüzgar gücü 2020 sonunda 6,1 gigavat artışla 35,5 gigavata yükseldi.

Fotoğraf: AA

Yeni teknolojilerle daha da büyüyecek

Raporda değerlendirmelerine yer verilen GWEC Yönetim Kurulu Üyesi Alastair Dutton, 2020 sonunda dünya genelindeki deniz üstü rüzgar kapasitesinin 35 gigavata ulaşmasının salgın şartlarına rağmen bir başarı olduğunu ifade etti.

Dutton, deniz üstü rüzgar enerjisi sektöründeki büyümenin yeni teknoloji ve yüzen rüzgar santralleri gibi uygulamalarla daha da artacağını kaydetti.