Türk Toraks Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Hasan Bayram, hava kirliliği ile Covid-19 ilişkisine dair açıklamalarda bulundu.
Avrupa ve Çin’de yapılan çalışmalarda, hava kirliliğinin yoğun olduğu yerlerde Covid’e bağlı ölümlerin daha yüksek olduğunun görüldüğünü aktaran Bayram, bu yerlerde virüsün hızlı yayıldığının görüldüğünü dile getirdi.
‘Virüs partiküller üzerinde taşınabiliyor’
AA’nın aktardığına göre Bayram, hava kirliliğinin özellikle insanların hava yollarında yol açtığı değişikliklerle virüsün yerleşimini kolaylaştırdığını, özellikle akciğerlerde daha şiddetli hastalığa yol açabildiğini gösterdiğini belirtti ve şunları söyledi:
“Türkiye’de 10 şehirde 13 merkezde yapılan çalışmamızda havada topladığımız partikül dediğimiz zerreciklerde virüs varlığını araştırdığımızda bu örneklerin yüzce 10’unda Covid-19 virüsünün bulunduğunu gördük. Bu araştırmamızda bu virüsün partiküller üzerinde bulunabileceğini ve taşınabileceğini göstermiş olduk.”
‘Açık havada da maske takın’
İtalya’da yapılan çalışmada da benzer bulgular bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Bayram şu uyarıda bulundu:
“Hava kirliliğinin virüsü taşımak gibi bir fonksiyonu olabilir. Onun için açık hava deyip rahatlığa girmememiz gerekiyor. Açık havada da özellikle kalabalık yerlerde maske takılması gerekiyor.”
Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Şişli Belediyesi’nin katkılarıyla 26 Kasım-2 Aralık’ta gerçekleştirilecek 11. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali‘nin bu yılki konusu “Herkes İçin Çevre Adaleti”.
Çevre adaleti konusu akademi ve sinema sanatı perspektifinden farklı boyutlarıyla ele alınacak.
Neler tartışılacak?
Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali Başkanı Prof. Dr. Adem Sözüer, AA muhabirine yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Sinema bölümünde adaletle ilgili filmler gösterime girerken, akademik bölümde ise o yılın konusuyla ilgili tartışmalar yapılıyor. Bu yıl konumuz ‘Herkes İçin Çevre Adaleti’ olduğu için akademik programda çevre hukuku, çevrenin korunmasıyla ilgili hemen her konuya adalet perspektifinden bakan tartışmalara yer veriyoruz. Anayasalarda, uluslararası insan hakları belgelerinde çevre hakkı nasıl düzenlenmiş? Çevre hakkı hayata geçebiliyor mu? Çevreyi bir hak süjesi olarak görebilir miyiz? Adil bir dünyada çevrenin de hakkı diyebilir miyiz? Bunları masaya yatıracağız ve çevreyi bir hak süjesi yapma yolunda nasıl adımlar atabileceğimizi tartışacağız.”
43 film izleyiciyle buluşuyor
25 Kasım’daki festival açılışı Çinli yönetmen Cao Jinling’in yönettiği “Anima” filmiyle yapılacak.
Festivaldeki toplam 43 uzun ve kısa metrajlı film ve belgeselin 26 Kasım’dan itibaren Kadıköy Sineması ve Beyoğlu Atlas 1948‘de gösterilecek. Festival filmlerinin biletleri, Biletix üzerinden satışa sunuldu.
Filmlerin gündüz gösterim ücreti 5 lira, 19.00 ve 21.15 gösterim ücreti 10 lira olarak belirlenirken, tüm gösterimler için öğrenci bilet ücreti 5 lira olacak.
Üniversitede 18 oturum
Festival kapsamında “Altın Terazi Uzun Metraj Film Yarışması” ve “Altın Terazi Kısa Metraj Film Yarışması” da yapılıyor.
Festivalde her yıl akademik program İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde düzenleniyor. “Herkes İçin Çevre Adaleti” teması ile bu yıl katılımcılar, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde uzaktan ve yüz yüze 18 oturum eşliğinde ağırlanacak.
Önce problemi tanımlayalım: Yeryüzü son iki yüzyılda yaklaşık 1,3℃ ısındı. Bu ısınma hepimiz açısından ciddi kötü sonuçlara yol açtı. İnsanlığın ağırlıklı çoğunluğu küresel ısınmadan ve onun getirdiği problemlerden hiç de memnun değil. Hatta çoğu insan açısından bakıldığında durum felaket seviyesine gelmeye başladı.
Bilim insanları yaptıkları çalışmalarla bu ısınmanın daha da artmasının sadece doğrusal değil üstel zararlara neden olacağını ortaya koyuyorlar. Bunun basit anlamı şu: Isınma 1,3℃’den 2,6℃’ye yükseldiğinde yaşayacağımız felaketler sadece iki katına çıkmayacak, belki de on kat artacak. Bu nedenle de küresel ısınmayı mümkün olduğunca düşük seviyede tutmamız gerekiyor. Bilim insanları bu kritik eşiğin 2℃’yi aşmaması gerektiğini kabul ediyorlar. Hatta mümkünse çok daha aşağıda, mesela 1,5℃’de tutulması, özellikle deniz seviyesine çok yakın bölgelerde yaşayan insanların büyük felaketlerle karşılaşmaması için gerekli.
1.5 dereceyi 2033’te, 2 dereceyi 2054’te aşacağız
Bunun ötesinde bilim insanları küresel ısınmanın 1,5 veya 2℃’de tutulabilmesi için en fazla ne kadar sera gazı salınabileceğini de hesaplayabiliyorlar. Isınmanın 1,5℃’nin üzerine çıkmaması için 2022 yılından itibaren toplam 420 milyar tondan az karbondioksit salmamız gerekiyor. Isınmanın 2℃’nin üzerine çıkmaması için de toplamda 1270 milyar tondan az karbondioksit salmalıyız. Ayrıca, bu bir ortalama hesap, yani toplam 420 milyar tondan az karbondioksit salsak bile ısınmanın 1,5℃’nin üzerine çıkması ihtimali %50.
Senede yaklaşık 40 milyar ton karbondioksit saldığımıza göre 1,5℃ ısınma hedefini 2033’te, 2℃ ısınma hedefini de 2054’te aşacağız. Hesap bu denli basit.
Bu hesaba dayanarak bir politika oluşturacak ve tüm ülkelerin de buna uyacaklarını düşünecek olursak, 1,5℃ ısınmanın altında kalabilmek için gelişmiş ülkelerin karbon salımlarını 2025 yılında net sıfır yapmaları, Çin ve Hindistan dahil gelişmekte olan ülkelerin de net salımlarını 2035 – 2040 aralığında sıfıra düşürmeleri gerekiyor. 2℃ ısınmanın altında kalabilmek için de benzer şekilde gelişmiş ülkelerin 2040’ta, gelişmekte olan ülkelerin de 2060-2070 aralığında net sıfıra düşmüş olmaları gerekiyor.
Bu hesaptan birkaç sonuç çıkarmamız mümkün:
Avrupa Birliği de dahil olmak üzere hiçbir ülke küresel ısınmanın 1,5℃’de durdurulabileceğine inanmıyor. Salımları önemli sayılabilecek hiçbir ülkenin azaltım hedefleri 1,5℃ azaltımla uyumlu değil.
Avrupa Birliği de dahil olmak üzere çoğu ülke küresel ısınmanın 2℃’de durdurulabileceğine de inanmıyor. İnanıyor olsalar, AB net sıfır salım hedefini 2040, Çin 2050, Hindistan da 2060 gibi bir tarihe koyardı.
Çoğu ülke gözlerini hedefe dikip elinden gelenin en iyisini ortaya koymaktansa rakiplerinin neler yapacağını gözleyerek kendisine bir pozisyon belirlemeye çalışıyor. Gelecekte diğer ülkeler biraz daha ciddi önlemler almayı kabul ederlerse, bu ülkeler de biraz daha ciddi hedefler ortaya koyabilirler.
Ne yazık ki bu rakipleri kollayarak önlemleri belirleme oyununu oynayabilecek vakit kalmadı artık.
Bu konferans da önceki 25’i gibi işe yaramayacak
Glasgow’da Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 26. Taraflar Konferansı yapıldı. İklim bilimi açısından şimdiye kadarki 25 konferansta elde edilen gelişmelere dikkat etmemiz gerekiyor:
Yapılan bunca toplantı, konuşulan onca konu, alınan bunca karar atmosferdeki karbondioksit oranına nasıl yansımış dersiniz? Gözümüz bizi aldatmıyor, merak etmeyin. Kısaca anlatmak gerekirse, hiçbir işe yaramamış. Bu konferans bir işe yarayacak mı? Kesinlikle hayır. Bu bağlamda çok taraflı diplomasinin tamamen boşa harcanan zaman olduğunu görebilmek için 27 sene geçmesi gerekmemeli. Bu toplantılar büyük panayırlardan farklı değil, iklim krizini durdurma yönünde hiçbir faydası olmuyor ve olmayacak da. Lütfen kimse kendini kandırmasın.
Bu toplantıda ilk defa kömürün kötü bir şey olduğu söylenmiş. Kömürün kötü olduğunu 1992 yılında sözleşme imzalandığında da biliyorduk, bunun sonuç belgesine geçmesi 29 yıl aldıysa iklim diplomasisi işlemiyor demektir. İşe yarayan karar gelişmiş ülkelerin kömür kullanımına 2025’ten itibaren moratoryum uygulamaları, gelişmekte olan ülkelerin de bu yıldan itibaren kömürlü termik santral yapmayacaklarını taahhüt etmeleri olurdu.
Bu tür toplantılarda kararların oy birliği ile alınmasına gayret edildiğinden bir hedefe varılabilmesi neredeyse imkansız. Bu nedenle de artık başka bir yol denememiz gerekiyor. Politika açısından bakıldığında bu yolun ikili görüşmeler sonucunda açılabilmesi daha uygun görülüyor. Bu görüşmeler de bazen havuçla, bazen de sopayla yürütülse de çok taraflı görüşmelerin artık bir sonuca varmadığı açık olduğundan denenmesi daha doğru olacaktır.
Konferansta devletler arasındaki en büyük sorunun azaltım miktarlarından çok maddi konularda olduğu görüldü. Kim, kime, nasıl karbon kredisi satacak, bunun piyasası nasıl oluşturulacak diye uzun uzadıya konuşularak çözüm gene neoliberal piyasa ekonomisinde aranmaya çalışıldı. Einstein bizlere bu konuda çözümü en güzel biçimde gösterdi, başımızı beladan kurtarmak için başımızı belaya sokan sistemleri kullanamayız. Artık bize değişik bir sistem ve değişik bir düşünce yapısı gerekiyor.
Geçen hafta karbon sıfır bir gelecekte plastiğe yer yok demiş ve sadece kömürden çıkmanın yeterli olamayacağını, beraberinde plastik üretiminin de azaltılması gerektiğini ifade etmiştik. Ancak gelinen noktada birbiri ardına gelen plastik ham madde üretim fabrikası kurma ya da başvuru haberleri ile plastik ürün üretimi için belirlenmiş organize sanayi bölgeleri planlamaları bu bahsin üzerinde daha fazla durulması gerektiğini zorunlu kılıyor. Üstelik sadece bunlar da değil, çöp yakma, çöp gazlaştırma, siyah karbon ünitesi, plastik kimyasal geri dönüşüm işletmeleri ya da kimya vadisi gibi ne olduğu belirsiz planlama haberleri de birbiri ardına gelince geleceğin öyle karbon sıfır olmaya değil, karbon ve zehir pozitif olmaya doğru hızla ilerlediğini ortaya koyuyor.
Tüm bu saydıklarım bir yana, kendi başına plastik ham madde üretim fabrikaları önemli bir sorun. Çünkü bu tesisler sadece karbon pozitif bir karanlık gelecek yaratmıyor aynı zamanda tarımsal ve denizel üretimi de ciddi anlamda tehdit etme potansiyeli taşıyor. Bunun yanında mesela Adana/Ceyhan’da kurulması planlanan polipropilen tesisi örneğinde olduğu gibi, kilometrelerce öteden borularla su taşınması gibi planlamalar, tehdidin su bütçesi üzerinde de önemli bir baskı oluşturacağını ortaya koyuyor. Benzer bir durum Hatay/Erzin’de kurulum başvurusu yapılan tesis için de geçerli. Bu tesis de su ihtiyacının bir kısmını üzerinde kurulacağı, bölgenin tek tatlı su rezervinden karşılamayı planlıyor. Kalan su ihtiyacını de denizden çekme niyetinde. Neyse ki ÇED bilgilendirme toplantısı bölge insanı tarafından engellenmiş. Darısı projenin iptaline! Adana/Ceyhan’da kurulması için temeli atılan benzer tesiste var olan sessizliğin burada olmaması bölge için sevindirici.
Hatay/Erzin bölgesi halkı yıllardır termik santrale karşı mücadele veriyor. Bu mücadele birçok iptali beraberinde getirse de bazı alanlarda yetersiz kalabiliyor çünkü her yere aynı anda enerji harcamak bazen mümkün olamayabiliyor. Ancak yine de önemli bir direnç noktası olduğunu söylemek mümkün. Üstelik çok önemli gerekçeleri mevcut! Çünkü bölge bir narenciye cenneti ve çok önemli bir de kumul sahile sahip. Bölgede bir de çok önemli İssos antik kenti bulunuyor. Tüm bu değerlerin olması ise kirli sanayi tesislerinin bölgeye kurulmasına engel teşkil etmiyor. Bölgede daha önce yapılması planlanan dört tane kömürlü termik santral, halkın karşı koyması sonucu iptal edildi. Ancak Burnaz sahilindeki doğalgaz çevrim tesisinin kurulmasına engel olunamadı çünkü tesis Ali Cengiz oyunlarıyla faaliyete geçirildi. Bölge o kadar büyük bir kirli sanayi baskısı altında ki yakınında bir çimento fabrikası, üç termik santral, asit fabrikaları ve daha nice ağır sanayi tesisleri mevcut.
Yıllık 200 ton zehirli gaz salma potansiyeli var
İşte bunlara ek olarak bir de zehirli plastik ham madde fabrikası kurulma planı, bölgenin kimyasal bir alana dönüşme sürecini daha da hızlandıracak. Bu plastik fabrikası önemli miktarda zehirli gazların salındığı bir üretim sürecine sahip! Bu zehirli gazlar arasında partiküler madde, karbon monoksit, azot oksit gibi gazlar başı çekmektedir. Erzin’de kurulması planlanan boyutta bir tesisten yıllık 200 tona kadar bu gazlardan salınması mümkün! Hal böyle olunca da hali hazırda yeterince kirli bir havaya sahip olan Erzin’in denizden esen hâkim rüzgârların da etkisiyle daha fazla zehirli gaza maruz kalması kaçınılmaz hale geliyor. Bunun yanında tesisteki prosesler esnasında ortaya çıkması muhtemel olan uçucu organik kimyasallar da önemli bir çevre ve halk sağlığı riski yaratma potansiyeline sahiptir.
Bu tür tesislerin özellikle asetaldehit, aseton, benzen, toluen, trikloroetilen, triklorotoluen, ve ksilen benzeri kimyasalları bir ton popipropilen üretimi başına 10 kg’a kadar üretip salması mümkündür. Üstelik bu kimyasalların filtrelenmesi oldukça masraflı olduğu için firmalar tıpkı termik santrallerde olduğu gibi bunları filtrelenmesinden kaçınmaktadır. Bunun yanında filtrelemenin de bu kimyasalların salımını tam olarak engelleyemediği bilinmektedir. Dolayısıyla bu kimyasalların salındığı bir alanda yer alan bitkisel üretim önemli oranda zarar görebilecek, bu kimyasalları soluyan bölge halkının önemli sağlık sorunlarıyla karşılaşması oldukça olasıdır.
Petrokimya birimleri, proses operasyonlarından (buhar yoğuşması gibi), soğutma kulesi blöfünden ve yağmur suyu akışından kaynaklı olarak atık su üretirler. Proses atık suları saatte yaklaşık 15 metreküp (m3/saat) (yılda 500.000 metrik ton üretimine dayalı olarak) miktara kadar çıkabilmektedir. Bu atık suların içerisinde yağ, gres, fenol ve benzen gibi zehirli kimyasallar ve maddeler yoğun olarak bulunabilmektedir. Bu tür tesislerin en önemli harcama kalemlerinden biri olan arıtma tesislerine bu düzeyde bir yatırımdan kaçındıkları yaygın olarak bilinmektedir. Bu atık sular da çoğunlukla ve “yanlışlıkla” gece saatlerinde en yakın sucul ortama boşaltılmaktadır. Bu durum da hem yer üstü hem de yeraltı sularını önemli ölçüde kirletme riskine sahiptir. Nitekim bölgedeki yeraltı suyu rezervinin önemi düşünüldüğünde önemli bir halk sağlığı ve çevre felaketi yaşanması işten bile değildir. Petrokimya tesisleri ayrıca toksik organikler ve ağır metallerin varlığı nedeniyle bazıları tehlikeli kabul edilebilecek katı atıklar ve çamurlar da üretir. Asetaldehit, asetonitril, benzil klorür, karbon tetraklorür, kümen, ftalik anhidrit, nitrobenzen, metil etil piridin, toluen diizosiyanat, trikloroetan, trikloroetilen, perkloroetilen, hidranilin, diizosiyanat, etilen dibromid, toluendiamin, epiklorohidrin, etil klorür, etilen diklorür ve vinil klorür gibi son derece zehirli kimyasallardan önemli miktarlarda üretilebilir. Bir de işin mikroplastik kirliliği boyutu söz konusu.
Birçok araştırıcı, Akdeniz’in önemli bir plastik çöp birikim noktası olduğunu hatta öyle ki dünya okyanuslarındaki beş çöp girdap bölgesine ek olarak altıncı girdap noktası olarak tanımlanabileceğini belirtilmektedirler. Dahası Akdeniz’in plastik kirliliği açısından en kirli bölgesinin Kilikya alt havzası olduğu da ayrıca belirtilmektedir. Bu bölgeye kıyı olan Türkiye’nin Levantin kıyıları, Akdeniz’in, plastik açısından, en kirli bölgelerinden biri olduğunu belirtmekte fayda var. Öyle ki bu bölgeye özellikle Suriye, Mısır, Lübnan, Filistin ve İsrail gibi Doğu Akdeniz’e kıyısı bulunan ülkeler orijinli birçok çöpün de geldiği birçok çalışmada belirtilmiştir. Bunun yanında endüstriyel ve gemicilik faaliyetlerinden kaynaklı makro ve mikroplastik çöpler de özellikle İskenderunKörfez bölgesinde yoğun olarak bulunmaktadır.
Bu mikroplastik çöpler içerisinde plastik ham peletler oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Daha önce yaptığımız bir çalışmada, Mayıs 2018 döneminde, Hatay/Dörtyol ve Erzin bölgesindeki kumul sahillerde kg kum başına ortalama olarak 33 adet pelet mikroplastik olduğunu tespit etmiştik. Bu tesisle birlikte bu miktarların artacağı şüphesiz! Nitekim bu tür tesislerin ciddi bir mikroplastik pelet sızdırdığı tüm dünyada yaygın olarak bilen bir gerçek.Daha proje alanının iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek alanlardan biri olduğuna değinmedik bile. Ayrıca tesisle beraber günde nereden bakarsanız 50’ye yakın tır bu plastik ham maddeleri ülkenin çeşitli illerine taşıyacak ve bu taşıma esnasında da ciddi bir kirlilik söz konusu olacak. Üstelik kamyonların geçeceği güzergâh narenciye bahçelerinin ortası! Sonuç olarak Hatay/Erzin polipropilen üretim fabrikası tarımsal ve denizel alana kast etmekten başka bir anlam taşımamaktadır.
Bana göre, İskoçya Glasgow’da gerçekleştirilen İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 26. Taraflar Konferansı’nda (TK-26) ülkeler bazı konularda ilerleme sağlamakla birlikte, iklim değişikliği savaşımı ve Paris Anlaşması’nın 1.5-2 °C küresel ısınma hedeflerinin tutturulması vb. gibi yaşamsal konularda gerekli olan ve ısrarla gerçekleştirilmesi beklenen “daha güçlü, daha azimkâr sera gazı azaltım yükümlüklerinin kabulü”, “fosil yakıtların özellikle kömür kullanımının hızla terkedilmesi” ve “etkilenebilirliği yüksek gelişmekte olan ve az gelişmiş yoksul ülkelerin gereksinim duyduğu iklim finansmanının sağlanması” vb. konuları önümüzdeki yıllarda da ‘gürültülü ve şaşalı bir biçimde’ görüşmeyi sürdürme konusunda anlaştılar.
Dahası, bir kez daha tıpkı Paris Antlaşması’nın kendisinin de bu düşünsel yaklaşımla oluşturulmuş ve yaygın bir kabul görmüş olmasına benzer şekilde, “en kötü anlaşma/uzlaşma hiç anlaşma/uzlaşma olmamasından daha iyidir” ön savı temel alınarak “Glasgow İklim Anlaşması” taraflarca kabul edildi.
Glasgow’da on dört gün ve birkaç tam gece süren BMİDÇS TK-26 kapsamındaki hükümetlerarası görüşmeler, bazıları ilk ve çığır açan yükümlülükler olan, kömürün devre dışı bırakılmasının zaman içinde olsa bile ilk kez TK metinlerinde yer alması, bazılarınca açık ve yeterli görülmeyen karbon piyasaları kuralları vb. konular, 2022 dâhil önümüzdeki yıllar içinde gerçeklere karşı sınanması gerekecek “Paris Antlaşmasının 1.5-2 °C küresel ısınma hedeflerine ulaşılması” gibi bazı büyük beklentileri de üretti.
Bu değerlendirme girişinin ardından, Glasgow’un başlıca sonuçlarını şöyle özetleyebilirim:
Öncelikle, tarafların zamanla kömür kullanımını azaltmayı, verimsiz fosil yakıt sübvansiyonlarını sona erdirmeyi, Paris Anlaşması küresel ısınma hedefine yönelik yükümlülüklerini daha kısa sürede artırmayı ve tüm bunların önemini kabul etmelerini ciddiye aldığımı söylemek istiyorum.
Kabul edilenler ve varsayımlar
Zaman zaman çok hararetli geçen BMİDÇS TK-26 görüşmelerinin ardından delegeler, kömür kullanımını zamanla azaltma, verimsiz fosil yakıt sübvansiyonlarını sona erdirme ve iklim değişikliği savaşımı hedeflerini daha erken bir zamanda güçlendirme (daha azimkar kılma) konularında anlaştılar.
Kabul edilen Glasgow İklim Anlaşması, Dünya ülkelerini Yerküre’nin yüzey sıcaklıklarında gözlenen hızlı artışı sanayi öncesine kıyasla 1.5 °C’de sınırlandırma ya da 2 °C’nin oldukça altında tutmaya yönelik küresel ısınma hedefleri konusunda zorluyor. Ancak bugünkü bilimsel bilgi düzeyimize göre (ör. IPCC, UNEP ve Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) önceki ve 2021’deki yeni çalışmalarına göre), bunu garanti altına almıyor.
Glasgow İklim Anlaşması, Dünya’nın en büyük sera gazı yayıcılarından ikisi olan ve kömür kullanımının kısa sürede sonlandırılmasına ilişkin karar maddesi konusundaki dilin sulandırılmasını isteyen Çin ve Hindistan‘ın son dakika itirazlarına karşın kabul edildi. Bu değişikliğe, başta ABD,OECD’nin özellikle ekonomileri kömüre dayalı ülkelerinin göz yumduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Delegeler ayrıca karbon piyasaları kuralları kapsamında karbon kredisi ticareti, altı yıllık kilitlenmenin kırılması ve ulusal olarak belirlenmiş katkı belgelerindeki (NDCler) ‘gönüllü’ yükümlülüklerin ya da niyet beyanlarının incelemesini-denetlenmesini artırmak için sera gazı salımları raporlama yönergeleri ilke ve çerçevesini de onayladılar.
Bu nedenle, ABD ve bazı gelişmiş (OECD, AB) ülke temsilcileri, bilimci ya da uzmanları, kurumsal ya da bağımsız yorumcu ve gözlemcileri, Glasgow İklim Anlaşması’nı, özellikle kömürün zamanla devre dışı kalması kararını önemli bir atılım olarak kabul ettikleri için, uzun süredir TK gözlemcilerinin beklediğinden daha iddialı bir anlaşma olarak görme eğilimindedir. Ancak bu yaklaşım, gerçekte en büyük kirleticilerin, özellikle Çin, ABD ve Hindistan’ın önümüzdeki on yıllarda salımlarını azaltıp sıfırlama sözlerini yerine getireceklerine ilişkin büyük bir varsayıma dayanıyor.
Hedeflere ulaşmak için neler gerekecek?
IPCC ve IEA’nın yeni çalışmalarının da açıkça gösterdiği gibi, 2050’ye kadar net sıfır karbon ya da sera gazı salımı hedefine, başka bir deyişle karbon nötr bir Dünya’ya ulaşmak, temiz yeni ve yenilenebilir enerjiye ve temiz-verimli teknolojilere trilyonlarca dolarlık yatırım ve içten yanmalı motorlu arabalar, kirletici termik santral ve fabrikalar da dahil olmak üzere fosil yakıtlı yatırım ve uygulamalara küresel ölçekte daha güçlü kısıtlamalar gerektirecek.
Anlaşma ayrıca, gelişmekte olan ülkelerin temiz enerjiye geçişine ve daha aşırı hava koşullarına hazırlanmalarına yardımcı olmak için zengin ülkelerden mali destek toplamak için yeterince çaba göstermediği için eleştirildi. Uzmanlar ayrıca, benim de tümüyle katıldığım bilimsel bir kaygı olan, karbon piyasası kuralları üzerindeki tavizlerin, küresel ısınmaya yol açan sera gazlarının salımlarını azaltma çabalarını sekteye uğratabileceği konusunda da uyarılarını sürdürmektedir.
Gerçekte, BMİDÇS kapsamında iklim anlaşmaları, doğaları gereği, 190’dan fazla ülkenin tek tek ya da bölgesel dayanışma (ör. Afrika’da kuraklık ve çölleşmeden ya da Maldivler, Seyşeller, Bangladeş gibi deniz seviyesi yükselmesinden etkilenen alçak ada ve alçak kıyı ülkeleri, vb.), bütünleşme ya da ekonomik işbirliği örgütlerine üye ülkelerin çatışan çıkarlarını dengelemek zorunda oldukları için karmaşık uzlaşmalardır.
BBCWorld canlı yayını sırasında M. Türkeş tarafından çekilmiştir.
Glasgow’un ilginç yanlarından biri, üzerinde uzlaşılan anlaşmaya ilişkin olarak, son saatlerde başta konferans başkanı, Maldivler gibi alçak ada ülkeleri ve ABD gibi zengin büyük karbon salan ülkeler de dâhil olmak üzere, pek çok delegenin görüşmelerin uzun zamandır beklendiği şekilde ve yeterince ileri gitmediğinden şikâyetçi olmasıydı. Delegeler ayrıca Hindistan’ın son taslağı sulandırarak değiştirmesine izin verilmesine öfkelerini dile getirdiler. Küçük bir değişiklik gibi görünse de Avrupa ülkeleri, bilim insanları ve bazı kuruluş temsilcileri bu değişikliğin 1.5°C hedefini karşılamayı zorlaştıracağı konusunda uyardı.
Konferans Başkanı Alok Sharma, kömürün geleceğine ilişkin son dakika pazarlığının çoğu ülkeyi dışarıda bırakan küçük gruplar halinde yürütüldüğünden duyduğu üzüntüyü dile getirmesine kaşın, BMİDÇS 26 Taraflar Konferansı resmi karar metni (Decision 1/CP.26 Version 13/11/2021 08:00) cumartesi akşamı ‘alkışlar ve sevinç çığlıklarıyla’ onaylandı. Başkan Sharma, genel kuruldaki resmi kapanış konuşmasında ayrıca, gözyaşlarına hâkim olmakta zorlanarak (bkz. üstteki fotoğraf) “Bu sürecin gelişme şekli için özür dilerim ve çok üzgünüm,”; “Derin hayal kırıklığını da anlıyorum, ancak daha önce de belirttiğiniz gibi bu paketi korumamız da hayati önem taşıyor” dedi.
En başta da belirttiğim gibi, Glasgow İklim Anlaşması’na göre, diğerlerinin yanı sıra, ülkelerden özellikle iklim değişikliği savaşımına karşı sunmaları gereken yeni ya da güçlendirilmiş ulusal olarak belirlenmiş katkı belgelerini (NDCler) 2022 yılının sonuna kadar -başta 1.5-2 °C gelmek üzere- Paris Antlaşması’nın hedeflerine uygun hale getirmeleri de isteniyor.
Bu noktada Glasgow İklim Anlaşması’yla iklim değişikliği savaşımı ve Paris Antlaşması’nın küresel ısınma hedefleri açısından gelinen noktayı, bir kez daha bilimsel açıdan kısaca değerlendirmek istiyorum. Örneğin, IPCC, UNEP ve IEA’nın var olan en güncel çalışmalarına ek olarak, Glasgow’daki resmi görüşmeler sürerken, yeni bir İklim Eylemi İzleyici çalışması (Climate Action Tracker study), Paris Anlaşması çerçevesi kapsamında sunulan NDC’ler olarak adlandırılan en yeni 2030 hedeflerinin ya da yükümlülük planlarının hala yeterince ileri gitmediğini gösterdi. Taraflar bu anlaşmayla, BM’nin Glasgow görüşmelerinden önce öngördüğü 2.7 °C’ye (IEA’nın 2.6 °C) oranla daha düşük olmakla birlikte yine de Yerküre’yi 2100 yılına kadar olasılıkla 2.4 °C’lik bir küresel ısınmayla karşı karşıya bıraktılar. Öte yandan, Glasgow’a katılan hükümetler, uzun vadeli yükümlülükleri ve 2050’ye kadar net sıfır salım hedefleri de dâhil olmak üzere duyurdukları her şeyi yerine getirseler bileki böyle bir Dünya ve bunun küresel düzeyde garanti altına alınmasına ilişkin herhangi güçlü bir irade ne yazık ki henüz yok, küresel yıllık ortalama yüzey sıcaklıkları 2050’ye kadar olasılıkla 1.8°C kadar ya da büyük bir olasılıkla daha fazla artacaktır.
Yeni bir enerji ekonomisi şart
BM Çevre Programı (UNEP), Glasgow BMİDÇS Konferansı sırasında ve hemen öncesinde sunulan yeni NDClerin ve 2050’ye kadar net sıfır salım yükümlülüklerinin, başta karbondioksit (CO2) öngörülen sera gazı salımları ile iklim açısından güvenli bir gelecek arasındaki boşluk ya da salım açığı üzerinde yalnızca kademeli bir etkiye sahip olacağı sonucuna vardı. Bu ise, ayrıntıların eksikliği, evrensel salım raporlama ve doğrulama sistemleri ve 2030 sonrası hedeflerin yetersizliği nedeniyle, “net sıfır yükümlülüklerinin ulaşılabilir olup olmayacağı konusu belirsizliğini koruyor” anlamına geliyor.
Çok iyimser bir yaklaşımla, ‘olur da’ taraflar aniden küresel iklim değişikliği savaşımı açısından gerekli olan sert önlemleri kendileri benimserlerse, bu hedefe ulaşma olasılığı şimdi çok daha zayıf olmakla birlikte yine de canlı tutulabilir. Bunu yazmamın somut gerekçesi, Glasgow’dakine benzer dönüm noktası iklim antlaşmalarının önemli piyasa sinyalleri gönderebilmesi ve ekonomileri yeniden şekillendirebilecek oluşudur.
Örneğin, pek çok iklim finansmanı ve gerekli teknolojik dönüşüm değerlendirmesine göre, hükümetler 2015 Paris Antlaşması’nı kabul ettiğinden beri başta güneş, rüzgâr, piller ve diğer yenilenebilir teknolojilere 2.2 trilyon dolardan fazla para harcadı. Bu, elektrikli arabalardan elektrik şebekelerine kadar tüm endüstrileri değiştirebiliyor. Bir başka örnek, yeni yeşil ekonominin simgesi olan Tesla Inc şu anda 1 trilyon dolardan fazla değere sahip ve Dünya’nın eski otomobil üreticilerinin piyasa değerini gölgede bırakıyor.
IEA Dünya Enerji Görünümü 2021 Raporu’na göre, iklim değişikliği savaşımının başarıya ulaşması için “Yeni Bir Enerji Ekonomisi Gerekiyor”. Bu çalışmanın “Teknoloji ve Bölgelere Göre 2020-2050 Dönemindeki Seçilmiş Temiz Enerji Teknolojileri İçin Kestirilen Pazar Payları” bölümündeki kestirimlere göre, 2050’ye Kadar Net Sıfır Salım Senaryosu altında 2050’ye kadar en fazla yatırım gerektiren teknolojiler, büyüklük sırasıyla bataryalar (piller), açık deniz rüzgâr enerjisi ve yakıt hücresidir. Tek başına pillerin, kestirilen toplam 1.2 trilyon dolarlık pazar payının % 70’ine ulaşacağı öngörülüyor.
Kısa Sonuç
Özetle, Glasgow’da insanın küresel iklim sistemi üstündeki olumsuz etkisini azaltmak ve küresel iklim değişikliğini önlemek ve/ya da etkisini azaltmak açısından dikkate değer birkaç kazanım vardı. Ülkeler, önümüzdeki yıllardaki karbonsuzlaşma (ör. 2050’ye kadar net sıfır karbon salımı) planlarını daha da hızlandırmayı ve özellikle Paris Anlaşması kapsamında belirlenen beş yıllık programa göre 2025 yerine 2030 yılına kadar sera gazı salımlarını azaltma hedeflerini güçlendirmeyi yüklendiler.
Gelişmiş ülkeler, 2025 yılına kadar gelişmekte olan ülkelerdeki uyum için gerekli olan finansmanı iki katına çıkarmaya “teşvik edildi”. Küresel bir karbon piyasası için bir çerçeve oluşturmaya yönelik kurallar onaylandı ve böylece 2015’ten beri görüşmecileri rahatsız eden bir sorun ‘çözülmüş’ oldu. Paris Antlaşması’nın 1.5-2 °C küresel ısınma hedeflerinin tutturulması için gerekli olan bilimsel bir öneri olan “2030 yılına kadar insan kaynaklı karbondioksit (CO2) salımlarının 2010 yılına göre % 45 oranında azaltılmasının gerekliliği” resmen tanındı.
Sonuç olarak, Glasgow İklim Anlaşması’nın görünüşte sağladığı tüm bu ‘resmi’ ilerlemelerin arka planındaki gerçeklik ise bize başka şeyler söylüyor. Yukarıdaki paragraflarda yaptığım bilimsel değerlendirmede de vurguladığım gibi, Glasgow Konferansı’nı doğrudan niteleyen acı gerçek, Dünya’nın 2015 Paris Antlaşması’nda söz vermesine karşın, küresel ısınmayı sanayi öncesi seviyelerine kıyasla 1.5 °C’de sınırlayamamasıydı.
Ocak 2020’de bir cuma günü öğleden sonra Amerikalı gazeteci Patrick Radden Keefe, Hanover’deki Kokenhof Otel‘in konferans salonunda ünlü Alman rock grubu Scorpions’un solisti Klaus Meine’yi bekliyordu. Keefe, kendisi için 10 yıl önce başlayan esrarengiz bir hikayenin belki de aydınlığa kavuşması ümidiyle ünlü solistle bu röportajı ayarlamıştı. Çok samimi bir havada başlayan görüşmede Klaus Meine, Keefe’in sadece bu röportaj için kalkıp New York’tan Hanover’e gelmesine ve Kiev’de verdikleri konseri de izlemiş olmasına oldukça şaşırmıştı. Soğuk savaş öncesi Rock müziği konusunda bir araştırma yaptığını söyleyen Keefe, konuyu grubun imza şarkısı Wind Of Change’e getirince Meine, şarkının hikayesini çocukluk ve gençlik anılarına kadar dönerek samimi bir şekilde ve daha önceki röportajlarda anlattıklarına yeni detaylar da ekleyerek anlatmıştı.
Bu samimi anlatımı hikayemizin ilerleyen satırlarına bırakalım ve Patrick Keefe’in kafasını 10 senedir kurcalayan ve onu sonunda bu röportajı yapma noktasına kadar getiren konuya gelelim.
Rock ‘soslu’ Soğuk Savaş
Keefe, söyleşinin ortasında sonunda cesaretini toplamış ve baklayı ağzından çıkarmıştı. “Bazısöylentiler var” diyerek konuya girdi ve “Wind Of Change”in yazılmasında CIA’nin parmağı var mıydı?” diye şaşırtıcı bir soru sordu.
New York’lu gazeteci, 2010 yılında CIA’daki bir kaynaktan böyle bir söylentiyi duymuş, ama yaptığı araştırma sonucunda CIA bilgiyi ne doğrulamış ne de yalanlamıştı.
Klaus Meine, soru karşısındaki şaşkınlığını gizlemeyecek ve sonrasında gülerek herhalde “Şaka yapıyorsunuz” diyerek birden soğuyan havayı yumuşatacaktı. Aslında böylesi cüretkar bir soruya karşı sakin kalması büyük bir olgunluktu ve akıllıca bir cevapla konuya kendi açısından noktayı koydu: “Büyüleyici ve çok eğlenceli bir hikaye, bundan güzel bir film olur” dedi ve ilave etti: “Bunun düşünülmesi bile müziğin ne kadar güçlü olduğunu ve bir şeyleri değiştirebileceğini gösteriyor”
Keefe aslında büyük bir olasılıkla bu cevabı bekliyordu ama bir poligraf gibi Klaus Meine’in tepkilerinden ve vücut dilinden bir sonuç çıkarmayı planlamıştı. Söyleşiyi takip eden mayıs ayında Keefe, 11 bölümlük “Wind of Change” adlı podcastinin sekizinci bölümünde bu röportajı yayınladı ve ünlü şarkıcının cevaplarını samimi bulduğunu itiraf etti.
Wind of Change’in neden bu kadar önemli bir şarkı olduğunu ve CIA’nin dahi burnunu sokabileceği bir komplo teorisine konu olabilmesini anlamak için o yıllarda devam eden Soğuk Savaş’a biraz değinmek gerekiyor.
Tarih sayfalarında çok kısa bir gezinti yaparsak, 1917’de Çarlık Rusya‘sı sona ermişti ve 1922’de de Transkafkasya Federasyonu, Ukrayna ve Belarus cumhuriyetleri Rusya ile birleşerek Sovyetler Birliği’ni meydana getirmişlerdi. Almanlara karşı II. Dünya Savaşı’nın galip devletleri arasında olan Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği, savaş sonrasında Baltık ülkeleri ve Balkanlar’daki müttefikleriyle NATO’ya karşı Varşova Paktı‘nı oluşturmuş ve Soğuk Savaş dönemi başlamıştı. 1961 yılında da Sovyetlerin kontrolündeki Doğu Berlin ile Batı Berlin arasına meşhur Berlin duvarı yapılmış ve Doğu Alman vatandaşlarının Batı Almanya’ya kaçışı engellenmeye çalışılmıştı.
Soğuk savaş döneminde CIA, Sovyetler Birliği’ndeki rejimi zayıflatmak için rejim karşıtı tüm hareketleri ve sanatsal aktiviteleri destekliyor veya gerekirse finanse ediyordu. Sovyet yazarı Boris Pasternak tarafından yazılan ve Sovyetler Rejiminin resmi görüşüne uygun olmadığı için yasaklanan Dr. Zhivago adlı kitabının binlerce kopyasını el altından Sovyetler Birliği’nde dağıtmaları buna bir örnekti. 1961 yılında ünlü şarkıcı Nina Simone’un Nijerya’ya konsere gitmesinde de CIA’nin parmağı vardı ama sanatçının bundan hiç haberi olmamıştı.
Acaba Sovyetler’deki gençliğin değişim taleplerini tetiklemek için CIA “Scorpions”un müziğini kullanmış olabilir miydi?
Dünyanın değiştiği anın tınısı
Berlin duvarının inşa edildiği yıllarda müziğe yeni başlayan bir genç olan Klaus Meine, 1965 yılında Rudolph Schenker tarafından kurulan Scorpions grubuna dört yıl sonra katılmıştı. Hard Rock ve Heavy Metal türünde müzik yapan ve şarkılarını İngilizce söyleyen grup, 1978 yılından sonra Almanya dışında da ünlendi. 1984 yılında çıkardıkları “Still Loving You” adlı baladları grubun soft rock tarzındaki ilk örneklerinden biriydi ve şarkı, Fransa’da liste başı olduğu döneme denk gelen “Baby Boom”un nedeni olarak gösterilmişti.
Grup 1988 yılında Sovyetler Birliği’ne turneye gitti fakat Leningrad konserlerinden sonra Moskova’daki konserleri son anda güvenlik gerekçesi ile iptal edildi. Klaus Meine söyleşisinde “Rock and Roll özgürlüğün sesiydi ve Kızıl Meydan’da bu kadar rock and roll iyi bir fikir değil diye düşünmüş olacaklardı. Müzik onlara göre bir tehditti ve yeni jenerasyon batıdan gelen bu zehire çok açıktı” diye yorum yapmıştı.
Bir yıl sonrasında Scorpions grubunun da menajeri olan Doc McGhee, Moskova’da Müzik Barış Festivali adı altında iki günlük bir rock festivali için izin almayı başardı. Bon Jovi, Ozzy Osborne ve Scorpions’un katıldığı bu festivali ve Wind of Change’in doğuş hikayesini birinci ağızdan dinlemek için Klaus Meine’in 2020’deki söyleşisine dönelim:
“Bizim için çok heyecanlı bir deneyimdi. Bir Alman olarak bakınca belki de amcam Stalingrad’a tank ile gelmişti, biz ise müzik için buradaydık. Sonra Moskova nehrinde o tekne gezisine çıktık. Gemide tüm ülkelerden müzik grupları vardı, Kızıl ordu askerleri vardı, müzik hepimizi birleştiriyordu. Bir sene önce burada konser verememiştik. İşte o iki gün “Wind of Change”e ilham kaynağı olmuştu. Dünya benim gözlerimin önünde, tam da o anda değişiyordu.
Klaus Meine, ağustos ayındaki turneden sonra şarkıyı tam olarak 3 Eylül 1989 gününde Hanover’deki evinde yeni aldığı Yamaha sytnthesizer’ında besteledi. Tarihi çok net hatırlıyordu çünkü el yazısı ile şarkının sözlerini yazdığı kağıda günün tarihine de atmıştı. Gitar çalmadığı ve evde başka da bir enstrüman olmadığı için şarkının giriş müziğini ıslığı ile bestelemişti. Konserlerinde binlerce dinleyicinin ışık yakarak toplu halde çaldıkları o ünlü ıslık böyle ortaya çıkmıştı.
Moskova’da ilerliyorum Gorki Park’a doğru Değişim rüzgarını dinleyerek
Şarkının yazılmasından sadece iki ay sonra Kasım 1989’da Berlin Duvarı yıkıldı. 1990’ın ocak ayında yayınlanan “Wind of Change”, dünya çapında 14 milyon kopya satarak tüm zamanların en çok satan single’ları arasına girdi. Yıkılan Berlin Duvarı’nın ve tüm dünyadaki özgürlük mücadelelerinin görüntülerinin olduğu video klipleri, Youtube’da bugüne kadar 900 Milyon kere izlendi.
Soğuk savaşın sona ermesinin sembol şarkısı olarak kabul edilen “Wind of Change”, Scorpions tarafından duvarın yıkışının 10.yıldönümünde Brandenburg Kapısı‘nda seslendirildi. 2005 yılında Alman ZDF televizyonu izleyicileri şarkıyı yüzyılın şarkısı seçtiler. Sovyetler Birliği’nin resmi olarak dağılmasından sadece 10 gün sonra dönemin lideri Mikhail Gorbachev tarafında Kremlin’e davet edilen grup üyeleri “çocuk hastanesi” yapımında kullanılmak üzere şarkı haklarından kazandıkları 70.000 dolarlık çeki Gorbachev’e takdim ettiler.
Scorpions, 2022 yılında yeni bir stüdyo albümü çıkaracağını duyurdu.
Patrick Keefe’in fantastik podcast’inin ise televizyon dizisine uyarlanacağı söyleniyor. Klaus Meine’in de şaka ile karışık söylediği gibi bu komplo teorisinden soğuk savaşı anlatan güzel bir dönem dizisi çıkabilir.
Kaynakça
Giles J., Scorpions share the story behind “Wind of Change”, ultimateclassicrock.com, September 2015,
Words in Bucket, Wind Of Change -Scorpions,October 2015
Chick S., Wind of Change: did the CIA write the cold war’s biggest anthem? The Guardian, 15 May 2020,
Meraklı Tilki Kitaplığı’ndan yakın tarihte çıkan Finn ile Bahçedeki Dostları büyük şehre yeni taşınmış bir çocuğu konu ediyor. Annesiyle birlikte neden köydeki evlerinden ayrılıp dedenin apartman dairesine yerleştiklerini bilmiyoruz. Tek bildiğimiz şu: Finn durumdan hoşnut değil. O gri binalarla dolu şehrin kasvetine bir türlü alışamıyor ve doğayı çok özlüyor.
Sık sık birlikte dışarı çıkıp harika vakit geçirdiği dedesi olmasa onun için her şey daha da zor olurdu mutlaka. Üstelik dedesinin bir bostanı da var. Finn, şehrin göbeğinde yan yana sıralanan bir sürü bahçeyle karşılaşmayı ummuyordu. Dedesinin bostanında, ormanda yaşadıkları bilinen kirpi ve tilki gibi hayvanlarla karşılaşmayı da… Bunun üzerine dedesi onu bu canlıların özellikleri konusunda bilgilendiriyor, dahası torununa, hayvanlara yemek ve korunaklı bir yuva bulma konusunda nasıl yardımcı olabileceğini öğretiyor. Başta sadece kirpilere ilgilenen Finn, sonunda tilkinin de acıkıp susayan, ihtiyaçları olan bir canlı olduğunu kavrıyor. Önceleri tilkiyi, kirpilerin yemeğini yemesin diye bostandan kovaladığı için pişmanlık duyup tilkiyi de beslemeye başlıyor. Bir zaman sonra tilki de kirpi gibi anne oluyor. Bostanın müdavimi iki hayvan ailesiyle kurduğu bağlar Finn’e, köyden uzak olsa da doğayı tekrar duyumsatıyor.
Bostandaki canlıları bulma oyunu
Büyük boy resimli kitabın sayfalarında Mavi Baştankara’dan Kısa Kuyruklu Tarla Sıçanı’na, Kardinal Böceği’nden Bahçe Salyangozu’na onlarca hayvanın çizimi var. Onları resmedilen sahnelerde bulup keşfetmek kitabı karıştıran çocuk okur için ayrı bir heyecan. En arkada “Büyükbaba Sid’in Bostanında Yaşayan Canlıları Bulabilir Misin?” başlığı altında toplanan hayvan ve bitkilerin küçük resimlerinin yanında bir de isimleri yazılı.
Resimli kitabın hikâyesinin sonlandığı yerde, kirpi ve tilkiye özel iki bilgi sayfası ayrılmış. Burada onların en temel özelliklerinin yanı sıra, kirpinin kakasının neden parladığı gibi ayrıntıları da öğreniyoruz.
Rachel Lawston’un yazdığı Lia Visirin’in resimlediği resimli kitabın temel amacı şehirli çocukların doğayla güçlü bağlar kurmasına yardımcı olmak. Keşke Türkiye’de de kentlerin göbeğinde ya da herkes için ulaşılabilir çeperinde de kirpiler, tilkiler görebilsek, hafta sonları uzun araba yolculukları yapmaya gerek kalmadan yürüyüş mesafesindeki bostanlara gidip kendi ektiğimizi biçtiğimizi toplayıp yiyebilsek.
Bahçe, doğanın yerini alabilir mi?
Böyle olmayınca da bu resimli kitap daha çok hayali, ecnebi dünyaları anlatıyormuş hissi uyandırıyor. Giderek bizden uzaklaşan, büyüyen kentlerin istilasına uğrayan doğanın “bahçeler”le özdeşleştirilmesi de eleştirel bir okumayı gerektiriyor. Yaşanabilir kentler içindir bahçeler, yoksa doğanın yerine ikame edilemezler…
Tabii yazar ve çizerin niyeti bambaşka: “Bu kitap büyük şehirlerde yaşayan çocukların çevrelerini saran doğayı yakından tanımalarına yardımcı olmak ve doğaya besledikleri sevginin yaşam boyu sürecek bir tutkuya dönüşmesine ilham vermek için kaleme alındı,” deniyor içi kapakta. Doğa eğitmeni Paul Lawston tarafından onaylandığı da vurgulanıyor.
Herhangi başka bir sanat dalı gibi çocuk edebiyatın da onaylanmaya ihtiyacı yoktur hâlbuki. Ama belki de edebi bir iddiası olmayan bu kitabı daha ziyade küçük yaş grubuna hitap eden kurgu dışı popüler bilim kategorisinde değerlendirmek gerekir. Açıkçası o açıdan da epey zayıf ve sevimli resimlerine rağmen göz doldurmayı başaramıyor.
*
Rachel Lawston.
Rachel Lawston: Çocuk kitapları yazarı, kitap tasarımcısı ve doğa tarihi meraklısıdır. Amatör ama hevesli bir orkide avcısı, kuş gözlemcisi ve yarasa detektörüdür! Walker Books ve Penguin Random House’un da içinde olduğu pek çok yayıncıyla tasarımcı olarak çalıştı. Barnes’taki WWT Londra Sulak Alanlar Merkezi’nde gönüllü olarak çalışmaktan büyük keyif alıyor.
Lia Visirin:Transilvanya’da, dağlarla ve Orta Çağ kaleleriyle çevrili küçük bir kasabada dünyaya gelen bir çocuk kitabı çizeridir. En büyük iham kaynağı doğadır.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Afganistan‘da akut gıda güvensizliği yaşayan insan sayısının en az 18,8 milyon olduğunu açıkladı.
Örgüt, bu sayının yıl sonuna kadar 22,8 milyon olacağını tahmin ediyor.
Çok daha fazla yardıma ihtiyaç var
Örgüt tarafından yapılan açıklamada, Afganistan halkının kuraklık, kırsal geçim kaynaklarının ve ekonominin çöküşüyle karşı karşıya olduğu kaydedildi.
FAO, tarımsal üretimin sürdürülebilmesi için farklı bölgelerde çiftçi ve besicilere yardımlar sağladığını, ancak bu yardımlardan çok daha fazlasına ihtiyaç olduğu belirtildi.
FAO konuyla ilgili açıklamasında, “Afganistan’da bugün en az 18,8 milyon insan akut gıda güvensizliği ile karşı karşıya. Günlük olarak kendilerini besleyemiyorlar ve bu sayının 2021 sonunda 22,8 milyon kişiye yükselmesi bekleniyor” dedi.
FAO Genel Direktörü Çü Dongyü de “Afganistan’ın açlık tuzağından kurtulmasına yardım etmemiz gerekiyor. Milyonlarca Afgan, hayvanları ölürse ya da tarlaları ekilmezse felaketin eşiğindeler. Tarım ve hayvancılıkta üretim için acil yatırım gerekiyor” ifade etti.
FAO’nun Afganistan Temsilcisi Richard Trenchard da Afganistanlı çiftçilerin yeniden gıda üretebilmeleri için nakit ihtiyacı olduğuna dikkati çekti ve “Tarım bekleyemez, Afganistan halkı bekleyemez” diye de ekledi.
Erzurum‘da saat 15.40’ta merkez üssü Köprüköy ilçesi olan deprem meydana geldi.
Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) verilerine göre deprem 5,1 büyüklüğünde, Kandilli Rasathanesi‘nin verilerine göre ise 5.2 büyüklüğünde ölçüldü.
Yol kapandı
Kandilli Rasathanesi, saat 15.40’ta merkez üssü Köprüköy ilçesi olan depremin derinliğini 5 km olarak ölçtü.
Depremin ardından Köprüköy ile Hınıs‘ı birbirine bağlayan yol kayaların düşmesiyle ulaşıma kapandı.
3-4 köyde yıkım ihbarı
NTV canlı yayınına katılan Erzurum Valisi Okay Memiş, ”3-4 köyde yıkım ihbarı olduğu bilgisi geldi. Can kaybına ilişkin bilgi yok” ifadelerini kullandı.
Memiş daha sonra yaptığı açıklamada, Topçu Mahallesi‘nde enkaz altında kalan iki kişinin sağ çıkarıldığını bildirdi.