Ankara Tabip Odası Başkanı Ali Karakoç, Türk Tabipleri Birliği ve tabip odalarına bağlı hekimlerin İstanbul’dan Ankara‘ya yarın (23 Kasım) “Beyaz Yürüyüş” başlatacaklarını açıkladı. Hekimlerin gündeminde pandemi dönemindeki yoğun çalışma koşulları, mobbing, beş dakikada randevu, uzun nöbet saatleri, verilmeyen özlük ve ekonomik hakları bulunuyor.
ANKA‘ya konuşan Karakoç şunları söyledi: “Yöneticilerin, hekimlerin bağımsızlığını ve özerkliğini zedeleyen baskıları var; bunlara karşı çıkacağız. Genç meslektaşlarımızın çalışma ve eğitim haklarına sahip çıkacağız. Özlük haklarımıza, ekonomik haklarımıza sahip çıkacağız. Türk Tabipleri Birliği’nin 2014 yılında Meclis’e sunduğu Şiddetle Mücadele Yasa Tasarısı’nın bizim istediğimiz gibi uygulanmasını istiyoruz. Halkın sağlık hakkına sahip çıkmak istiyoruz” dedi.
Yürüyüş bitiminde ‘Beyaz Forum’ yapacaklarını belirten Karakoç, “Hem ekonomik özlük haklarımıza hem de toplumun sağlık hakkına sahip çıkmak için nasıl bir yol izleyeceğimizi o Beyaz Forum’da konuşacağız ve bundan sonraki süreci nasıl öreceğimize birlikte karar vereceğiz” diye konuştu.
‘Sağlık Bakanlığı bir yıldır randevu vermedi’
Sağlık emekçilerinin ekonomik ve özlük haklarındaki yıpranma hakkında defalarca Sağlık Bakanlığı’ndan randevu talep ettiklerini ama bir yıldır alamadıklarını aktaran Karakoç, taleplerini de şöyle sıraladı:
“Beş temel talebimiz var. ‘Karanlığa karşı önlüğümüzün beyazına…’ Burada kastımız şu: Sağlık çalışanları ve hekimler üzerinde, yöneticilerin ve Sağlık Bakanlığı’nın, hekimlerin bağımsızlığını ve özerkliğini zedeleyen baskıları var. Bunlara karşı duracağız. Geleceğimize sahip çıkacağız. Bu ülkede çalışma ve eğitim hakkı güvence altında değildir. 2016’dan sonra KHK’larla keyfi ve hukuksuz bir şekilde genç meslektaşlarımız ya görevlerine atanamıyor ya da ihraç ediliyorlar. Bunların çalışma ve eğitim haklarına sahip çıkacağız. Ülkenin içinde bulunduğu politik atmosferden ötürü her gün yeni genç meslektaşlarımız yurt dışına göç etmekte ve yeni bir hayat arayışı içerisindeler. Dolayısıyla ‘Geleceğimize sahip çıkacağız’ diyoruz. ‘Özlük haklarımıza, ekonomik haklarımıza sahip çıkacağız’ diyoruz.”
📣 #EmekBizimSözBizim demek için! 👩🏻⚕️📢 Karanlığa Karşı 🧑🏻🔬📢 Önlüğümüzün Beyazına 👨🏻⚕️📢 Özlük Haklarımıza 👩🏻🔬📢 Halkın Sağlık Hakkına 🧑🏻⚕️📢 Sahip Çıkıyoruz!
‘Ağır koşullar yüzünden nitelikli sağlık hizmeti veremiyoruz’
Karakoç, hastanelerin kendileri için güvenli olmaktan çıktığını da kaydetti, kaydetti; 2003 yılındaki Sağlıkta Dönüşüm Programı ile birlikte çalışma alanlarımızın birer işletmeye dönüştürüldüğüne vurgu yaptı:
“Normalde Dünya Sağlık Örgütü, ‘Bir hasta için en az 20 dakika ayırın, nitelikli bir muayene yapın, hastanın tanısını, tedavisini koyun’ der. Ama Sağlıkta Dönüşüm Programı ile birlikte yanlış bir sağlık algısı oluşturuldu. Basamaklandırılmış sağlık hizmeti tamamen devre dışı bırakıldı. Her hasta ikinci ve üçüncü basamak hastaneye istediği an başvurabiliyor. Biz de sekiz saatlik mesai süresinde 100-120 hasta bakmak zorunda kalıyoruz. Bu süre zarfında yanımızda bir yardımcı personel yok. Dolayısıyla hastalarımıza nitelikli bir sağlık hizmeti sunmuyoruz. Nitelikli bir sağlık hizmeti sunmadığımız için, hastalarımız dertlerine deva bulamadıkları için karşılarında sağlık çalışanları ve hekimleri görüyorlar. Bütün hınçlarını bizden alıyorlar. Sistemin yarattığı aksaklığa, bize şiddetle karşılık veriyorlar. Taleplerimizden biri de Türk Tabipleri Birliği’nin 2014 yılında Meclis’e sunduğu Şiddetle Mücadele Yasa Tasarısı’nın bizim istediğimiz gibi uygulanmasıdır.”
“Beş dakikada hekimlik yapılmaz, beş dakikada sağlık olmaz” diyen Karakoç, . Yani biz, sadece sağlık çalışanlarının ekonomik ve özlük hakları için değil, toplumun daha sağlıklı olabilmesi için, daha nitelikli sağlık alabilmesi için, herkesin ücretsiz, rahat ulaşabileceği ve anadilinde sağlık hizmeti alabilmesi için de mücadele ediyoruz” ifadelerini kullandı.
Ali Karakoç, Covid-19‘un meslek hastalığı olarak kabul edilmesini, performansa dayalı ücretlendirme sisteminin değiştirilmesini de talep ettiklerini belirtti; “Ek ödeme değil, tek ödeme istiyoruz ve bunun da emekliliğimize yansımasını istiyoruz” dedi.
‘Van Denizi’ni ardımızda bırakma zamanı. Rotamız Tatvan üzerinden Batman. Tatvanlılar, bağlı oldukları il olan Bitlis’ten hem nüfus hem de yüzölçümü olarak daha büyük olduğundan olsa gerek, kendilerini, Van ve Bitlis’in arasında ayrı bir “şehir”, nevi şahsına münhasır bir yerleşim; Van Gölü’nü de “Tatvan Gölü” olarak tanımlıyor. Diyarbakır-Van, Elazığ-Van, Siirt-Bitlis ve Ağrı karayollarının kavşak noktasında olduğunu, İran’dan gelen trenlerin feribotlarla Van’dan bu ilçeye geçip yoluna devam ettiğini düşünecek olursak, pek haksız da sayılmazlar.
Denizden 1.690 metre yükseklikte kurulu, yüksek dağlar ve “deniz”in arasındaki yerleşim, 2.879 metrelik Nemrut Dağı’nın da evi.
Yer yer yer sahil şeridinden ve dağların arasından süren normalde iki saatlik yolculuğumuz, sık aralıklarla kurulmuş “güvenlik noktaları”ndaki bitmeyen kimlik kontrolleri yüzünden epeyce uzuyor. Beklenmedik bir durum değil, ancak bu seferkinin göç dalgasıyla ilgisi de açık. Yine de yol kenarlarında gördüğümüz, birkaç parça eşyasını sırtına yüklemiş Tatvan’a doğru yürüyen küçük Afganistanlı göçmen grupları, bu kontrollere “takılmamanın” bir yolunu bulmuş gibi..
Mevsimine rağmen gelemeyen kışa hazırlanan Tatvanlıları, bu dönemde beklenmedik güneşin keyfini sokakları, caddeleri doldurarak çıkarırken bırakmamız gerek, yolumuz uzun. Batman’a, ancak akşam saatlerinde, Van ve Tatvan’da pek tanık olmadığımız, göz gözü görmeyen bir sis ve duman, toz tabakasının eşliğinde varıyoruz. Ama buna ayrı bir başlık açacağız. Artık 540 metre rakımdayız.
Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde Batman Nehri kenarındaki Batman Köyü, Batman Eyaleti veya Batman Beyliği gibi meskûn yerleşim birimlerinden bahsetmiş, ancak kentin tarihi çok daha eski. Sümerler’den bu yana, on bin yılı aşkın bir yerleşik kültüre sahip olmasına karşın, kaderinin 1940’lı yıllarda kenti çevreleyen Raman Dağları’nda petrol bulunmasıyla dramatik şekilde değiştiğini söylemek ise yanlış olmaz. Petrol sanayii ve tesislerine paralel olarak artan yatırımlar adeta “altına hücum” gibi, insanların sadece çevre köylerden değil, bölgedeki illerden de akın akın küçük ilçeye göç etmesine neden olmuş. Bu kez, rafineriyi odağına alarak yeniden kurgulanan kent hayatında daha yakın tarihlerde bir kırılma noktası daha var: 1990’da Beşiri, Kozluk ve Sason ilçeleri Siirt‘ten, Hasankeyf ve Gercüş ilçeleri Mardin‘den alınıp Merkez’e bağlanarak il yapılan kente, aynı tarihlerde bölgedeki köy boşaltmaların ardından yönelen büyük göç hareketi. Böylelikle Batman bir kez daha değişmiş, dönüşmüş, başkalaşmış.
Esmiyor…
Tatvan’da buluştuğumuz ve bundan sonraki güzergahta yol arkadaşım olacak gazeteci Metin Yoksu, il statüsünün bir nedeninin de OHAL valiliklerinin işini kolaylaştırmak olduğunu anlatıyor. Ancak Batmanlıların hayatı pek kolay değil. Yan illerden ilçeler alınsa da pek büyük bir il olmayan Batman’da şimdilerde 600 binin üzerinde insan yaşıyor. Bu kişilerin yaklaşık yüzde 80’inin adresi ise kent merkezinde. Yoksu, henüz ne mekansal ne de kültürel kentleşme sürecinin tamamlanmadığını söylediği ili, “koca bir köy gibi” diye tanımlıyor: “Bu nedenle de sorunları büyüyerek devam eden ve giderek içinden çıkılmaz hale gelen; aşırı ve çarpık yapılaşma, buna eşlik eden altyapı yetersizliği, yeşilsizlik, su ve temiz havaya ulaşamama gibi pek çok meselenin çözümü her geçen gün daha da zorlaşıyor.”
Van, coğrafi konum itibariyle yüksekte ve bu anlamda da şanslı bir noktada bulunmasına rağmen, dağları ve dev gölünün boyunu aşan derdiyle boğuşurken, Batman’ın böyle bir şansı da yok. Çukur bir alanda kurulu kent, bu nedenle de rüzgara hasret. Artan nüfusa paralel gelişen, epey çarpık ve aşırı yapılaşma yüzünden esse bile şehir içinde dolaşacak rüzgar koridorları da oluşamıyor haliyle. Yazları 40-45 dereceyi bulan sıcaklıkları, düzensiz ve dip dibe binalar yüzünden daha da ağır ve yoğun hissettiğini anlatıyor Batmanlılar. Üstelik kenti çevreleyen yeni Ilısu Barajı ve hemen gerisindeki Malabadi’de bulunan Batman Barajı’nın çift taraflı oluşturduğu nemin bölgedeki doğal yaşam, tarım ve insanlar üzerinde yarattığı ve bundan sonra yaratacağı etki henüz hesaba katılmış değil.
Fotoğraf: Metin Yoksu
Yeşilin adı da yok
Tatvan’ı paranteze alacak olursak, Van’dan bu yana süren “yeşil”sizlik hali ise neredeyse bölgenin kaderi olmuş gibi. Kent içi yeşil alanlar, birkaç küçük parkla sınırlı Batman’da. Diyarbakır Caddesi ve Ahmet Arif Bulvarı gibi iki önemli caddenin kenarlarında bir zamanlar ağaçlar varmış Yoksu’nun anlattığına göre, ama son iki yıldır ya bakımsızlıktan ölmüşler veya vahşi budamaya kurban gitmişler ya da ışıklandırma direkleri takmak için kesilmişler. Böyle olunca da kentin en büyük AVM’sinin adının Batman Park olmasındaki ironi gülümsetmiyor. HDP’li belediyenin, kayyım atanmadan önce araç trafiğinin yoğun olduğu yerlerde orta refüjlere diktiği ağaçlar şimdilik yerinde neyse ki. Bu sayede kent gürültüsü de araçlardan çıkan emisyon da bir nebze emiliyor.
Üstelik bu boz bulanık manzara, sadece kent merkezine ait bir durum da değil. Kırsal alan da neredeyse çırılçıplak. Batman’ı çevreleyen ve Hasankeyf’e kadar uzanan Raman Dağı’nda petrol yataklarının yanına yöresine dizilmiş irili ufaklı çekiç başlı sondaj kulelerinden başka leke yok gibi desek yeri. Oysa bu çıplak alanı, bölgeye uygun bir ağaçlandırma projesi yaparak, mesela çalı tipi meşeyle yeşertmek hiç zor değil. Elinizi uzatsanız ulaşabileceğiniz mesafedeki, kentin neresinde başınızı kaldırsanız göz göze geldiğiniz, petrol için delik deşik edilmiş Raman, birilerinin de kendisi ve tüm bölge için hayırlı bir iş yapmasını bekliyor sanki.
Kentin yeşille buluştuğu ender alanlar ise üzüm bağları ve seralar. Özellikle Gercüş’te yetiştirilen mazrona, zeyti, kırfok, beyzılhımam, sinceri, bınetati, devami, hoher, tayfi, hıslık, kerküş, hasani vb. gibi çok çeşitli üzümlerden bu yıl kuraklık nedeniyle pek verim alınamamış; zaten bu zenginliği işleyecek bir işletme de yok kentte.
‘Kurşun gibi ağır’ havada Batman’a giriş
Rüzgarına ket vurulmuş, yeşile hasret kentin bundan sonraki güzergahımızda da ne yazık ki sık sık rastlayacağımız gibi, yaz sonlarındaki en büyük derdi ise, kenti çeviren tarlalardaki, özellikle de Batman Çayı’nın karşı yakasındaki Bismil ve Silvan ovalarındaki anız yakma alışkanlığı. Dicle ile Fırat nehirleri arasında kalan bol alüvyonlu ovaları ve bereketli toprakları, ziyaret ettiğimiz dönemde adeta yangın yeri gibi. Arpa, buğday, mercimek, pamuk, soğan, pamuk gibi ana ürünlerden sonra ikinci ürün olarak ekilen mısır hasadı biter bitmez, kalan kök ve sapların yakılarak yok edilme alışkanlığının önüne cezalar, onca ikna çabası ve yapılan çalışmalara rağmen bir türlü geçilememiş.
Fotoğraf: Metin Yoksu.
Havadaki duman ve sisle aynı anda uçsuz bucaksız tarlaların, ortasındaki sayısız ateşi gördüğümde yaşadığım paniği yol arkadaşım gideriyor: Batman’a hoş geldin!
Petrol rafinerisinin yarattığı kirliliğin üzerine “anız yangını” mevsiminin de açılmasıyla, kentin havası adeta solunmaz hale gelmiş. Akşam karanlığı yavaş yavaş basmasına rağmen, kent üzerindeki kahverengi tabakayı gözlerinizle görebiliyorsunuz. Yasak olmasına rağmen ya da bu nedenle özellikle gece yakılan anızların dumanının çukurdaki coğrafi yapısı yüzünden kentin üzerine çöküp haftalarca gitmediğini, aynı dumanın sardığı Bismil-Batman yolunda, bu nedenle çok sayıda ölümlü kaza olduğunu da Batman Çevre Gönüllüleri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Recep Kavuş’tan öğreniyoruz:
“İki ürün alanlar, ekini biçer biçmez kalan anızı yakmaya başlar buralarda. Tek ürün alanlar ise ekim süresi başladığında… Ekim ayında başlayan anız yangınları kasım ayının sonuna kadar sürer gider böyle. Eskiden bütün çiftçiler uluorta yakardı, çevre aktivistleri ve STK’lerin yoğun çabası ve kampanyalar sonucunda artık yasak. Kurumlar da görevlerini yapmaya çalışıyorlar ama bir türlü tam anlamıyla sona erdiremedik.”
Yakın geçmişe kadar tıpkı çift sürmeye gider gibi anız yakmaya gidermiş köylüler. Daha iyi tohum yatağı hazırlamak, yabancı ot ve haşereleri yok etmek, hasat sonrası hemen bir diğer ürünün ekimine geçebilmek için tarlayı hazırlamak, anız saplarının mebzer gözlerini tıkamasını önlemek gibi gerekçelerle… Üstelik yakarak bunları elde etmek neredeyse hiç mümkün değilken ve de aksine zararlıyken. Yasak geldikten sonra geceleri, özellikle çocukları gönderiyorlarmış tarlaya. Bir lastiği ateşe verip traktörün arkasına takan çocuklar da bütün tarlayı yakıyormuş. Kavuş, şimdilerde uydulardan bu yangınların takip edildiğini, ancak soruşturmaların çoğu kez “kimliği belirsiz kişilerce yakılan…” tarlalara gelip dayandığını anlatıyor.
Birileri yakalansa bile Kabahatlar Kanunu veya İl Hıfzısıhha Kurulları’nın kararlarına aykırı hareket etmekten, ulaşımı aksatmak, can güvenliğini tehlikeye atmak gibi suçlamalardan para cezası kesiliyormuş ki bunun da miktarı, elde ettiklerini düşündükleri “faydayı” karşılamıyor belli ki.
Fotoğraf: Metin Yoksu.
Recep Kavuş, Batmanlı çevreciler olarak anız yangınlarına karşı yaptıkları çalışmaları da dile getiriyor:
“Burada aylarca çadır kurduk, nöbet tuttuk biz. Köy köy elimizde pankartlarla dolaştık, camilere gidip imamlarla, din adamlarıyla görüştük halkı ikna etmeleri için. İl Çevre Müdürlüğü ve Tarım Müdürlüğü’ne yaptığımız baskılar sonucunda anız yakmak yasaklandı. Sadece caydırıcı önlemlere odaklanmadık, sap parçalamayla ilgili köylülerin işleri kolaylaşsın diye buna özel makineler alındı, çiftçilere tahsis edildi. ”
Çalışmalarının etkisi olduğunu ancak istedikleri boyuta getiremediklerini, köylülere yönelik bir eğitim çalışması ve etkin denetimin şart olduğunu belirten Kavuş, “Sizin şu anda gördüğünüz bizim en rahat dönemimiz” deyince şaşırıyorum. Kente “yangın zamanı” dışarıdan gelen herkesin aynı şoku yaşadığını söyleyip acı acı gülüyor:
“Birkaç yıl öncesine kadar, bu dönemlerde kentte nefes almak imkansız hale geliyordu, pencereleri bile açamıyorduk. Biz “sıfır” yangın için çalışıyoruz, ancak bu kadarını yapabildik, siz yangınların yüzde 30’unu gördünüz.”
Anız yakmak, sap samanı yok etme yöntemlerinden biri, geçici bir “sıkıntı” olarak görülebilecek bir şey değil. Bir kere, çok büyük alanlarda, sıra sıra bir sürü “yangın”dan söz ediyoruz. Çıkardıkları zehirli gazların haftalarca soluyan insanların gördüğü zarar bir yana toprağın kendisine ve doğaya verdiği zararlar da ağır:
Toprağın bizatihi kendisini imha ediyor, verimli üst tabaka kül oluyor.
Topraktaki bütün canlıları, organik maddeleri, mikroorganizmaları, gübre görevini gören hayvan atıklarını, bitki atıklarını yok ediyor, bunlar kompost haline gelemiyor. Halbuki organik maddenin ayrışma ürünü olan humus,, bitkilerin gelişmesi için gerekli besin maddelerinin bir kısmının kaynağı. Ayrıca toprakta yağış sularının emilmesini ve tutulmasını da sağlıyorlar.
Sap ve anızların yakılması ile toprağın bitki büyümesini teşvik eden karbon ve azot kaybı artıyor.
Toprak, anızların kümeleşmeyi sağlayarak önlediği su ve rüzgar erozyonuna açık hale geliyor; havalanamıyor.
Tarlalardaki atıklarla beslenen hayvan popülasyonunun azalmasına yol açıyor.
Doğal dengeyi bozuyor. Yaban hayvanları ya yuvalarını terk ediyor ya da yanarak can veriyor. Hemen yüzeydeki veya biraz altında yaşayan hayvanlar ise bu yangınlardan kaçıp kurtulamıyor.
Ağır, yoğun ve nefese almayı zorlaştıran bir hava kirliliği oluşturuyor
Zaten az olan mera, bahçe, koruluk ve ormanlık alanlara sıçrayarak buraların da yanmasına sebep oluyor.
Ulaşımı engelliyor ve bazıları ölümlü kazalara neden oluyor.
Kavuş’un önerileriyse şöyle:
“Bölgede, yemde dışa bağımlılık, artan masraflar, yayla yasakları gibi bir sürü nedenden dolayı hayvancılık azaldı. Hayvancılığın yoğun yapıldığı dönemlerde, tarlalarda kalan bu saplar hayvan yemi olarak kullanılırdı. Şimdi tarlada kalıyor. Bölgede can çekişen hayvancılığın, başka nedenlerin yanı sıra bu yüzden de canlandırılması lazım.
Ayrıca hem zorla boşaltmalar hem de işsizlik ve tarım-hayvancılık politikaları yüzünden köyler boşaldı, insanlar şehirlere aktı, tarlalar sahipsiz kaldı. Yeniden tarım ve hayvancılığa dönüş için teşvik ve destek çok önemli.
Yanı sıra, bu sapların bertaraf edilmesi için, ekonomiye kazandırılması, samana dönüştürülmesi için geleneksel yöntemlerin yanı sıra teknolojik bir sistem kurulmalı. Bu yapılana kadar da acil bir şekilde, anızı parçalayacak, toprağa karıştıracak parçalama makinelerinin devlet kurumları tarafından satın alınıp köylüye ulaştırılması gerekiyor. Yoksa biz bu yangınları daha çok yaşarız.”
Suyun da derdi çok
Hava kirli Batman’da. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın verilerinde de en çok “kırmızı” ya da “turuncu”yla resmediliyor. Bakanlık bürokratları, alarm anlamına gelen bu renklerin altına “dışarı çıkmak, açık havada, spor, yürüyüş için uygun değil” uyarısını yerleştiriyor.
Ama kent sudan yana da dertli. Bir kere hem iklim değişikliğinin sebep olduğu kuraklık, yağış yetersizliği hem de su yönetiminin düzgün yapılamaması yüzünden yeraltı sularına bağımlı. Silvan-Bitlis arası su arayan sondaj kuyularıyla bezeli olmasına karşın yapılan sondajların 10-15 metrelerden 150 ila 400 metrelere kadar indiğini öğreniyoruz. Kentteki binaların çoğunda da düzenli ve sistematik bir su kesintisi yapılıyormuş.
Fotoğraf: Metin Yoksu.
Dicle ve Fırat gibi iki kadim nehrin arasında, Batman ve Garzan çaylarıyla göletlerin bulunduğu bir alanda, su yoksunluğu çekmek, tarifi zor bir hal. Ancak şehri çevreleyen iki çayın barajlar ve taş-kum ocakları yüzünden debisi düşe düşe uçup gidecek gibi olduğunu görünce kuyu ihtiyacını anlıyoruz. Kuzeyden gelip verimli ovaları dolaşarak kente doğru akan geniş Batman Çayı, az gerisindeki Malabadi Barajı yüzünden ince bir su yolu haline gelmiş. Bu da yetmemiş, Dicle ile buluştuğu noktaya kadar kıyısında dizi dizi sıralanan kum ocakları dere yatağına büyük zarar vermiş, doğal yapısını deforme etmiş. Sürekli değişen dere yatağı ve baraja bağlı su debisi, her yıl onlarca boğulma vakasının yaşanmasına neden oluyormuş.
Kente girerken, çay boyunca geçtiğimiz güzergahtaki kum ocaklarının akşam karanlığında bile halen dereden kum çektiğini görünce, neden bahsedildiğini anlamak zor değil.
Dicle Nehri’nin ana kollarından biri olan ve Batman’ı çevreleyen bir diğer akarsu; Garzan’nın Dicle’yle bağı ise artık hayli sorunlu. Garzan Çayı, artık kent merkezinden ziyade İki Köprü beldesi ile Beşiri ilçesinden geçerek Ilısu Barajı’na dökülüyor.
“Ana nehir” Dicle ise en çok statüsüzlükten mustarip. Kaynağın bir kolu Hazar’a diğer kolu ise yöre halkınca kutsal sayılan Diyarbakır-Lice’deki Berkleyn Mağarası’ndan Bismil’e kadar olan kısmı “nehir” olarak kabul edilmiyor. Nehir statüsü ancak Bismil’in aşağısından sınıra kadar olan bölüm için tanınmış. O da, öncesindeki bir dizi barajın üzerine, kadim kent Hasankeyf’i de sular altında bırakmak pahasına yapılan Ilısu Barajı nedeniyle baraj gölü haline gelmiş durumda. Metin Yoksu, 400 kilometrelik alanın baraj gölünden çok, şimdiden boşaltılan atıklar yüzünden dev bir foseptik çukuruna dönüştüğünü söylüyor:
“Bu foseptik, Botan Vadisi, Başur Çayı, Garzan’ın tamamını, Mezopotamya’nın en verimli arazilerini, Hasankeyf gibi bir değeri ve onun hemen aşağısında, bölgenin ilk liman kenti olan Tel Fafan ve onlarca tarihi alanı su altında bıraktı. Ayrıca barajla birlikte, devasa bir ekolojik kırım da yaşandı. Halen de yaşanıyor. Geçen yıl Bismil-Ağılköy mevkiinde, binlerce balık öldü. Onlarca kilometrelik alanda hızlı, kontrolsüz ve ani su çekilmesi nedeniyle oluşan gölcüklerde sıkışıp kalan balıkların çırpınarak ölümlerini izledik yaz boyu. Nehirde yaşayan kimi canlıların akıbetini ise bilmiyoruz. Fırat kaplumbağası gibi koruma altında olan çok özel bir türü bir süredir gören yok. Onlarca kuş türü, sürüngenler, amfibikler ve yaban hayatı ya yok oldu ya büyük zarar gördü. Diyarbakır, Bitlis, Batman, Siirt ve Mardin’in kanalizasyon dahil tüm atıklarının dolduğu Ilısu’da ölü balıklar, lastikler, çöpler, insan dışkılarının fotoğraflarını çeker olduk.
Kentlerdeki ve tarımsal arazilerdeki zirai ilaçlamalardan zehirlenen suyun baraja karışması da cabası.”
Ancak, bir sonraki durağımız Hasankeyf’in hali pür-melali, kendi başına bir haber-izlenim yazısını hak ediyor. O halde sabah erkenden Hasankeyf’e doğru yola koyulmanın zamanı…
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Kasım 2021 Tüketici Güven Endeksi verilerini yayınladı.
Buna göre; mevsim etkilerinden arındırılmış tüketici güven endeksi, kasımda bir önceki aya göre yüzde 7,3 oranında azaldı. Ekim ayında 76,8 olan endeks, kasım ayında 71,1 oldu. (Endeks 0 ile 200 aralığında değerlendiriliyor. 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser; 100’den küçük olması tüketici güveninde kötümser bir durum olduğunu gösteriyor.) Böylelikle 2004 tarihinden bu yana tutulan endekste en düşük seviye kaydedildi.
Geçen 12 aylık döneme göre mevcut dönemde hanenin maddi durumu endeksi ise ekim ayında 60,7 iken kasımda yüzde 7,5 oranında azalarak 56,1 oldu.
Gelecek 12 aylık döneme ilişkin hanenin maddi durum beklentisi endeksi de ekim ayında 75,6 iken, kasım ayında yüzde 8,8 oranında azalarak 68,9 oldu. Gelecek 12 aylık döneme ilişkin genel ekonomik durum beklentisi endeksi ekim ayında 74,2 iken, kasım ayında yüzde 8,1 oranında azalarak 68,2 olarak gerçekleşti.
Geçen 12 aylık döneme göre gelecek 12 aylık dönemde dayanıklı tüketim mallarına harcama yapma düşüncesi endeksi de ekim ayında 96,6 iken, kasımda yüzde 5,4 oranında azalarak 91,4 oldu.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sözcüsü Murat Ongun, tramvaya dışkı konularak İstanbul’u toplu taşıma araçlarıyla gezen köpek Boji’ye “kumpas kurulması” olayının ardından, hayvana geniş arazisi olan bir aile aradıklarını söyledi.
HaberTürk yazarı Nagehan Alçı’ya konuşan Ongun, söz konusu iftiradan sonra, Boji’nin Belediye barınağına alındığını ve burada dinlendiğini anlattı. Boji’nin geniş alan ihtiyacı olan bir köpek olduğunu, böyle bir yerde bakıldığını ve dinlendiğini söyledi.
İftira olayından sonra Boji’yi sokağa geri bırakmak konusunda endişe yaşadıklarını belirten Ongun, “Bunca spekülasyondan sonra başına bir şey gelmesinden korkuyoruz” dedi.
İstanbul sokaklarında serbestçe dolaşan ve toplu taşıma araçlarını kullanarak bütün kenti gezen Boji, geniş alana ihtiyaç duyan bir köpek olduğu için sahiplenmek isteyen aileninin de geniş bir arazisi olması gerekiyor.
Ne olmuştu?
Geçen hafta sonu, sosyal medyada otobüs, metrobüs, vapur gibi toplu taşımayla İstanbul’un dört bir yanını dolaşan, kendi kartı bile olan köpek Boji’nin tramvay koltuğuna dışkıladığı iddiası ortaya atıldı. Bunun üzerine belediye hesabından Boji’nin gün boyu barınakta olduğunu gösteren bir video yayınlandı.
Boji için açılan Twitter hesabından da “Bugün tüm gün kulübedeydim, İstanbul’u gezmedim bile. Tramvayı kirletip suçu bana atmışsın, kötüsün” diye bir yanıtla iddialar yalanlandı.
Daha sonra İBB Sözcüsü Murat Ongun tarafından paylaşılan ve tramvaydaki kamera kayıtlarına dayanan videoda “Boji’nin tramvaya kaka yaptığı iddia edilmişti. Ama kameralar bize bu akıl almaz görüntüleri gösterdi, izleyin” denilerek, dışkıyı bir yolcunun bıraktığını gösteren görüntüler paylaşıldı.
Olay, özellikle sosyal medyada büyük tepki topladı. Yapılan eylemin akıl almaz oluşu karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen çok sayıda kişi, cebinde dışkıyla gezen kişinin kim olduğunu ve amacının ne olduğu üzerine tartışmalar yürüttü. Gazeteci İsmail Saymaz da, söz konusu olaya tepki göstererek, “Boji’ye bile kumpas kuranın bok kadar değeri yoktur” yazdı.
Kocaeli‘de A.M. isimli bir erkeğin önce yolda takip ederek cinsel saldırıda bulunmaya çalıştığı, kendisine direnilince de başına taş ile vurarak ağır yaraladığı Ayşegül Aydın yaşamını yitirdi.
Henüz 16 yaşındaki Aydın, 12 Temmuz tarihinden bu yana kaldırıldığı hastanede yaşam savaşı veriyordu.
Çıkarıldığı mahkemece tutuklandı
Olay, Gebze ilçesinde 12 Temmuz günü meydana gelmişti. Saldırı yaşandığında Ayşegül Aydın, dershaneden eve dönüyordu. A.M. kız çocuğunu ağaçlık alana sürüklenmeye çalışmış, kendisine direnince de başından yaralayarak yol kenarına taşımıştı.
Yoldan geçenlerin görüp ihbar etmesiyle bölgeye gelen sağlık ekibi, Ayşegül Aydın’ı hastaneye kaldırdı. Olayla ilgili sürdürülen soruşturma kapsamında yakalanan A.M., çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
Başına aldığı darbeyle yaralanan Ayşegül Aydın ise Gebze’deki özel bir hastanede yoğun bakıma alındı. Ayşegül Aydın gece saatlerinde hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen yaşamını yitirdi.
Erkekler 2020’de 284 kadını öldürdü
bianet‘in 1 Ocak 2020-31 Aralık 2020 döneminde Türkiye’deki yerel, ulusal ve internet basınına yansıyan haberlerden derlediği Erkek Şiddeti Çetelesi’ne göre, erkekler, 2020’de en az 284 kadınıöldürdü.
2020’de aralarında transların da olduğu en az 255 kadının ölümü basına “şüpheli” olarak yansıdı.
Kocaeli‘nin Dilovası ilçesinde, İzmit Körfezi‘ne dökülen Dilderesi, köpürerek renk değiştirdi. Derenin rengi çamur rengine dönerken vatandaşlar kirliliğin kaynağının bulunması konusunda yetkililerden yardım bekliyor.
Dilderesi’ndeki kirliliğe fabrikaların atık sularının neden olduğu düşünülüyor. Atık suların döküldüğü bölgede renk değişimi yaşanıyor.
DHA’nın aktardığına göre derede zaman zaman bu durumun yaşandığını belirten vatandaşlar, kirliliğe neden olan kuruluşun tespit edilmesi için yetkilerden yardım istedi.
Geçtiğimiz üç hafta içinde Şehir Plancıları Odası (ŞPO) İzmir Şubesi’nin açtığı bazı imar planı değişikliğinin iptali davaları sonuçlandı. Gerek İzmir Büyükşehir Belediyesi, gerekse Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın İzmir il sınırları içinde yaptığı çok sayıda imar plan değişikliği bu davalar sonucu yargıdan döndü.
Geçtiğimiz üç hafta içinde yargıdan dönen ilk plan değişikliği Foça ilçesi İngiliz Burnu mevkiindeydi. 1. derece arkeolojik sit alanını imara açan bakanlığın imar plan değişikliği ŞPO İzmir Şubesi’nin açtığı dava sonucu İzmir 5. İdare Mahkemesi’nin verdiği karar ile iptal edildi. İkinci iptal kararı ise Dikili’den geldi. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kararı ile Dikili’de imara açılan 5403 Sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu’na göre korunması gereken sulu mutlak tarım arazileri ile ilgili karar bilirkişi raporlarına dayanarak İzmir 5. İdare Mahkemesi’nin verdiği karar ile iptal edildi. Diğer bir iptal haberi de uzun bir süredir devam eden başka bir davadan geldi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onanan ve kamuoyunda Akarca Balıkçı Barınağı planları olarak bilinen Seferihisar Akarca’da yapılan plan değişiklikleri, ŞPO İzmir Şubesi’nce açılan dava sonucunda hazırlanan bilirkişi raporunda yer alan hususlar dikkate alınarak, İzmir 6. İdare Mahkemesi tarafından önce yürütmesi durduruldu; arkasından da iptal edildi. Son iptal haberi ise birkaç gün önce Tire’den geldi. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin zeytinlik alanları imara açan kararı ŞPO İzmir Şubesi’nin açtığı dava sonucu İzmir 4. İdare Mahkemesi tarafından; planlama ilkelerine, şehircilik esaslarına, kamu yararına ve 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu ile 3573 sayılı Zeytinliklerin Islahı ve Yabanilerin Aşılattırılması Kanunu hükümlerine aykırı bulunarak iptal edildi.
Yeni iptaller yolda
Şehir Plancıları Odası ve Mimarlar Odası İzmir Şubelerince gerek İzmir Büyükşehir Belediyesi, gerekse Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın İzmir il sınırları içinde yaptığı imar plan değişikliklerine karşı İzmir İdare Mahkemelerinde halen süren başka imar planı iptal davaları da var. Bu davaların da önümüzdeki günlerde sonuçlanması bekleniyor.
Peki, neden İzmir’de imar plan değişiklikleri arttı? Üstelik bu imar plan değişiklikleri neden arkeolojik alanların, tarım arazilerinin, zeytinliklerin ve korunması gereken sulak alanların imara açılması yönünde yapılıyor? Bazı bölgelerde imar plan değişiklikleri daha önce de yapılmak istenmiş ve o zamanda yargıdan dönmüştü. Üstelik halen itiraz ve dava aşamasında olan bölgeler de var. Bunların başında Alsancak-Kahramanlar (Konak 1. Etap) 1/5000’lik imar planları geliyor. Bölgede Bayraklı benzeri gökdelenlerin önünü açan imar plan değişikliği, daha önce de tam dört defa yargıdan dönmüştü. Yargı kararlarını dikkate almadan ve meslek odalarına danışmadan Konak Belediyesi tarafından yapılı; Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylanan plan beşinci defa meslek odalarının başvurusu ile yargı önünde…
Öte yandan Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Çeşme Turizm Projesi ile de tarım alanları, doğal yaşam bölgeleri imara açılmak, Çeşme sahil şeridine ‘turizm’ adına el konmak isteniyor. Üstelik Çeşme Belediyesi’nin de projeye destek verdiği artık bir sır değil. İzmir Büyükşehir Belediyesi ise sessizliğini koruyor. Proje sınırlarına karşı kentteki meslek odaları ve İzmirliler iptal davası açtı, davanın bilirkişi keşfi geçtiğimiz günlerde yapıldı. Keşfe davacı meslek odalarının tüm çağrılarına rağmen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı katılmadı. Kent merkezine yakın bir konumda olan kentin son yeşil alanlarından da olan İnciraltı bölgesindeki tarım alanlarının da Narlıdere ve Büyükşehir Belediyeleri tarafından imara açılmak istendiği de tüm kentte uzun bir süreden beri konuşuluyor.
Kentsel rant uğruna…
Tüm bunlar neden oluyor? Neden bugün İzmir, merkezi yönetimiyle, yerel yönetimiyle yoğunluk artırıcı imar plan değişiklikleri baskısı altında tutuluyor? Nedeni basit: Kentsel rant. İmara açılmak istenen tarım alanları, zeytinlikler, arkeolojik alanlar İzmir’in en değerli bölgelerinde bulunuyor. Bu nedenle son yıllarda yükselen bir değer olan İzmir kentinin toprağına, doğal yaşamına, ekosistemine el konmak isteniyor. Ama merkezi yönetimiyle, yerel yönetimiyle bunu yapmak isteyenlerin unuttukları bir nokta var: İzmir 80’li yılların ikinci yarısında çevre hareketlerinin ülkemizde ilk başladığı kent. Bugün de çevre hareketlerinin merkezi durumunda… İzmirli havasını, suyunu, toprağını geçen haftalarda Çeşme Turizm Projesi’nin mahkeme keşfinde de gösterdiği gibi savunmayı iyi bilir. Ayrıca başta Şehir Plancıları Odası ve Mimarlar Odası olmak üzere meslek odalarının İzmir Şubeleri de yıllardır karşılarında kim olursa olsun kente ve kentliye sahip çıktı, yanlış imar planı değişikliklerinin karşısında durdu.
Ne olursa olsun, çevre ve meslek örgütleriyle birlikte mücadele devam edecek; İzmir’i yaşanır bir kent olarak koruyabilmek için…
Kazdağları’nda, Cengiz Holding’in Halilağa Bakır Maden Ocağı ve Zenginleştirme Tesisi Projesi için TEMA Vakfı ve Çan Çevre Derneği’nin açtığı davanın bilirkişi keşfi protestolar eşliğinde yapıldı.
Davacı tarafın keşfe katılma isteği hakim tarafından kabul edilmedi. Avukat Burcu Özaydın, projenin üç köyün su varlıklarının maden projesi alanında bulunduğunu, Çanakkale ve Bayramiç bölgesini de kapsayacak genişlikte bir alanda içme sularına ağır metallerin karışacağını, tarım ve hayvancılığın duracağını söyledi.
Cengiz Holding 2019 yılında Halilağa Bakır Ocağı Tesisini 55 milyon dolara satın alarak, Kapasite Artışı, Cevher Zenginleştirme Tesisi ve Atık Depolama Tesisi Projesi için çalışma başlatmıştı.
‘Defol Cengiz’
Projenin iptali için açılan davada, bilirkişi keşfi öncesinde Hacıbekirler köyünde bir araya gelen köylüler, altın madeni açılmasına karşı mücadeleden vazgeçmeyeceklerini söylediler.
“Kazdağları’ndan defol Cengiz”, “Cengiz Holding, Kazdağları’nı terk et” yazılı parkart taşıyan köylüler ve doğa savunucuları, Kazdağları’nın madenlerle zehirlenmesine izin vermeyeceklerini ifade ettiler.
Çanakkale Bayramiç'e bağlı Hacıbekirler Köyü'ndeyiz. Birazdan Cengiz'in talan projesi için bilirkişi incelemesi başlayacak.
Cengiz Holding'in bu ülkeye verdiği zararlara bir yenisini daha eklemesine, Kazdağları'nı madenlerle zehirlemesine izin vermeyeceğiz!#DefolCengizpic.twitter.com/iVSQPzpVnG
Cengiz Holding’in bakır madeni projesi için üç ayrı dava açıldı. Birinci dava TEMA Vakfı ve Çan Çevre Derneği‘nin, ikincisi; Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Çanakkale Tabip Odası, Gülpınar Sürdürülebilir Yaşam Derneği, Çanakkale İnsan Hakları Derneği, Ege ve Marmara Çevre Belediyeler Birliği, Ayvalık Tabiat Derneği ile 80’in üzerinde vatandaşın katılımcısı olduğu dava, üçüncüsü ise Ziraat Mühendisleri Odası’nın davası.
Davalardan ikisi için ara karar verilerek yürütmeyi durdurma kararı TEMA’nın açtığı davaya birleştirildiği için, söz konusu diğer iki davayı açan kurum temsilcileri de bilirkişi keşfine davacı olarak katılmak istedi. Dilekçelerini vermelerine ve talepleri uzun tartışmalara rağmen hakim tarafından kabul edilmeyince, bu tutum protesto edildi.
"Kazdagları'ndan defol Cengiz!"
Sarayın çantacısı Mehmet Cengiz'in Kazdağları'nda 3 buçuk milyon ağacı kesmeyi, koca bir ekosistemi yok etmeyi planladığı Halilağa Altın ve Bakır Madeni Projesi'nin bilirkişi keşfi öncesi yöre halkının talebi net; #DefolCengiz! pic.twitter.com/30y4vxzdra
— Kazdağları İstanbul Dayanışması (@kazdaglariist) November 21, 2021
‘Bakır görünümlü altın’
Gazete Duvar’ın haberine göre Ekoloji Birliği Eş Sözcüsü ve Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Başkanı Süheyla Doğan, bakır ile altın madenlerinin birlikte yürütüldüğüne dikkat çekerek, “Kamuoyunun tepkisinden kurtulmak için altın yerine bakır deniyor. Bakır görünümlü altın madeni yapmak istiyorlar. Çok büyük bir alan. 5 bin hektarın üzerinde ruhsat alanı, bunun içinde de 600 hektarın üzerinde ÇED alanı var. Bu maden Kazdağları’nı talan edecek projelerden sadece biri. Cengiz Holding’i ve diğer doğa talanı projeleri Kazdağları’nda istemiyoruz” dedi.
TEMA Vakfı, Çan Çevre Derneği ve davacılar adına konuşan avukat Burcu Özaydın, “Biz altı tane STK ve 80 yurttaş olarak ayrı bir dava açtık. Bizim davamızda olacağı için bu rapor, bilirkişi keşfine katılmak istediğimizi belirten bir dilekçe verdik ancak, hakim keşfe katılma talebimizi reddetti. Sadece gözlemci olarak katılabildik” şeklinde konuştu.
‘Binlerce hektarlık alan yok edilecek’
Tarım ve hayvancılıkla geçinen köylerde bu faaliyetlerin yürütülmesinin mümkün olmayacağını ifade eden Özaydın, şunları kaydetti:
“Temel içme suyu kaynakları maden alanında kalıyor. ÇED raporunda da ‘evet bu köylerin su kaynakları maden alanında ama biz köylere başka yerden su getireceğiz’ deniliyor. Nereden su getirecekler hiç belli değil. Zaten bu madenin kurulması durumunda yer altı sularına ciddi oranda ağır metaller kimyasallar, zehirler karışacak. Madenleri ayrıştırmak için siyanür havuzları, yüzlerce metre derine inen cehennem çukurları açılıyor. Yeraltına sularına doğrudan ağır zehirler karışıyor. Sadece bu üç köy değil bütün Ezine ovası, Bayramiç ovacı yeraltına karışan kimyasallardan dolayı zehirlenecek. Ne içme ne kullanma suyu kalacak, üç köy haritadan silinecek. Köylüler, başından beri bu projeye itiraz ettiklerini istemediklerini belirtiyorlar. Bütün Bayramiç halkı, Çanakkale halkı her yerde ifade etmesine rağmen ısrarla bu proje yapılmak isteniyor. Sadece 15 yıl buradan altın ve bakır madeni çıkarabilmek için bütün bu ovayı dağı, yüzlerce dönem araziyi, binlerce hektarlık alanı yok edecekler.”
Bedelinin 923 milyon TL olduğu çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) dosyasında ifade edilen projede, ÇED izni alanı yaklaşık 600 hektar ve üç poligondan oluşuyor.
2 yıl inşaat dönemi, 15 yıl işletme dönemi ve 2 yıl kapatma döneminin planlandığı ‘Halilağa Bakır Projesi’ için, her ne kadar “bakır madeni projesi” dense de proje alanında 2012 yılında “Halilağa Altın Madeni Projesi” ismiyle ÇED süreci yürütülmüştü. O proje de ÇED olumlu kararı almıştı. Ancak yine, yöre halkı ve çevre örgütlerinin tepkisi bu projenin gerçekleşmesini engellemişti.
Giresun‘un bağlı Şebinkarahisar ilçesinde Nesko Madencilik AŞ’ye ait maden ocaklarında kullanılan siyanür atıklarının depolandığı flotasyon tesislerindeki havuzlar patladı.
Patlamayla birlikte tesisin çevresinde bulunan dereye karışan atıklar, derenin devamında bulunan Kılıçkaya Barajı‘na ulaştı. Yedikardeş Köyü‘ne ait bahçeler kullanılamaz hale geldi. Aynı yerde 2018’de de benzeri bir felaket yaşanmış, 8 milyon balık ölmüştü.
Mağdur olan ve zehirli atıklar dolayısıyla ciddi endişe taşıdıklarını belirten çevre halkı, patlama sonrasında bahçelerinin kullanılamaz hale geldiğini belirtti.
NESKO Madencilik AŞ’ye ait flotasyon tesisindeki zehirli atıkların depolandığı havuzların patlamasıyla bir iş makinası hafriyatın altında kaldı.
Yaşanan patlama sonucunda herhangi bir insanın kaybı ve yaralı olmadığı bilgisi paylaşıldı.
‘Bi uyarıda bulunmuştuk’
Şebinkarahisar Yedikardeş Köyü Derneği konuyla ilgili yaptığı açıklamada maden işletmelerinin bölgeye verdiği zarar için “Tüm flora, fauna zarar görmüş ve topraklarımız, bitki örtümüz ve sularımız zehirlenmiştir” dedi.
Atıkların tamamının derenin devamında bulunan Kılıçkaya Barajımıza karıştığı belirtilen açıklamada “Bu konuda geçmişten bugüne kadar yöre halkı, sivil toplum kuruluşları ve tüm çevre bilincine sahip olan duyarlı insanlarımız tarafından yapılan sözlü ve yazılı uyarılar, tüm yazılı başvuruların dikkate alınmaması sonucu bu çevre felaketine sebebiyet verilmiştir” ifadeleri kullanıldı.
Fotoğraf: Eralp Atabek
‘Yasal hakkımızı sonuna kadar kullanacağız’
Açıklamada “Çevre Kanunu ve ilgili mevzuat hükümlerine riayet etmeden yapılan kontrolsüz madencilik ve kontrolsüz cevher işleme ve kontrolsüz, bilinçsiz depolama sonucu bu felaketin geleceği açıkça ortada olduğu halde görevli, yetkili ve sorumlular gereğini yapmadıkları için bölgedeki tüm flora, fauna zarar görmüş ve topraklarımız, bitki örtümüz ve sularımız zehirlenmiştir” denildi.
“Bu elim ve kabul edilemez sonuca sebebiyet verenleri kamuoyu önünde hesap vermeye davet eden dernek, bu süreçte yasal haklarını sonuna kadar kullanacaklarını söyledi: “Sadece ilçemizdeki madenlerin işlenmesinden oluşan atıkların değil, Giresun’un diğer ilçelerindeki madenlerin atıklarının da taşınarak depolandığı bu tesislerin patlamaya hazır bir bomba haline geldiği açıkça ortadayken büyük bir hırsla ve vahşice yapılan bu depolamaya göz yumanlar bölgede bu felaketten etkilenen tüm canlıların vebalini taşıyacaklardır. Yapılan hukuka aykırı ve suç teşkil eden eylemler sonucu doğan çevre felaketi nedeniyle buna sebebiyet verenleri kınıyor ve bir sivil toplum kuruluşu olarak geçmişte sorumluluklarını yerine getirmeyenleri göreve davet ediyoruz.”
Barajlarda günlük ölçüm yapılsın
Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri Gönüllü Avukatı İsmail Hakkı Atal, acilen Kelkit Çayı, Kılıçkaya, Suat Uğurlu ve Çamlıca barajlarında günlük ölçüm yapılarak sonuçlarının kamuoyuna açıklanmasını istedi.
Atal açıklamasında “Giresun, Tokat ve Sivas’taki yurttaşlar, muhtarlıklar, çevre dernekleri, siyasetçiler ve odalar, bulundukları ilin sınırları içindeki tüm akarsulardan ve bilhassa Kelkit Çayı, Kılıçkaya Barajı, Suat Uğurlu Barajı ve Çamlıca Barajı’ndan her gün için ayrı ayrı numune alınarak siyanür ve ağır metal ölçümü yapılıp sonuçlarının taraflarına bildirilmesi ve ayrıca halk sağlığı ve ekonomik boyuttaki zararın daha da artmaması için kamu idareleri tarafından ivedilikle tedbir alması konusunda harekete geçti. Giresun, Tokat ve Sivas’ta yaşayan vatandaşlar, bulundukları illerin İl Hıfzıssıhha Kurulu ve İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğüne de bu konuda dilekçeler vermeye hazırlanıyor” ifadelerini kullandı.
ABD‘nin Wisconsin eyaletinde bir araç sürücüsü arabasını yolda Noel geçidi yapan kalabalığın üzerine sürdü.
Waukesha kentinde yaşanan olay sonucu en az beş kişi öldü, 40’tan fazla kişi yaralandı. Polis müdürü Dan Thompson, can kayıplarının olduğunu doğruladı ancak “ailelere haber verilene dek” hayatını kaybedenlerin isimlerini açıklamayacaklarını söyledi.
Sosyal medyada paylaşılan videolarda aracın kırmızı bir SUV olduğu görüntüleniyor. Thompson basına yaptığı açıklamada, şüpheli aracı ele geçirdiklerini aktardı.
Graphic video shows a speeding vehicle ram through participants of the Christmas parade in #Waukesha, Wisc. Few details confirmed at this point though the police said they have a person of interest they’re looking into. https://t.co/zKEX1VoC2T
Inter Point Allert şüphelinin Darrell E. Brooks olduğunu duyurdu. Tutuklama, engelleme, darp, yasal cinsel ayartma, boğma ve boğma, mülke zarar verme, yasadışı ateşli silah bulundurma, kefaletle atlama, aile içi şiddet, uyuşturucuyla ilgili suçlamalara direnme sabıkaları bulunuyor.
Olaydan iki gün önce, üç kabahat ve iki suç için 1.000 dolarlık kefalet ödedikten sonra hapishaneden serbest bırakıldığı belirtiliyor.