Almanya Başbakanı Angela Merkel, verdiği demeçte nükleer enerjiden çıkmakla ülkesinin doğru olanı yaptığını söyledi.
Reuters’a konuşan Merkel, “Elbette kömürden ve nükleer enerjiden vazgeçerek şimdi enerji dönüşümünü başarmak gibi iddialı ve çetin bir ödevle karşı karşıya olduğumuz doğrudur” dedi.
Merkel açıklamasında “Ancak bunu doğru yaparsak ülkemizin bunun karşılığını alacağı da bir o kadar doğrudur” ifadelerini kullandı.
Fransa’da durum farklı
DW Türkçe’de yer alan habere göre Merkel, iklim değişikliğiyle mücadele nedeniyle yatırımcılarda nükleer enerjiye yeniden büyük bir ilgi oluşmasını beklemediğini söyledi.
Fransa’da enerji şirketlerinde devletin payının büyük olması nedeniyle durumun farklı olduğunu söyleyen Merkel, nükleer santrallere özel yatırımların dünya genelinde sınırlı olduğunu belirtti.
Radyoaktif atıkların depolanması sıkıntılı
Merkel yaptığı açıklamada “İnşaat halindeki reaktörlerde sık sık masraf artışları ve gecikmeler yaşanıyor” ifadelerini kullandı.
Radyoaktif atıkların kalıcı olarak nerede depolanacağı sorusuna net bir yanıt verilemediğine dikkat çeken Merkel, “Nükleer enerjinin kilovatsaatlik birim fiyatı deniz üstü rüzgar enerjisinin birim fiyatından daha düşük değil” dedi.
2021 su/tarım yılına ilişkin, Meteoroloji Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan “2020-2021 Su Yılı 12 Aylık Alansal Kümülatif Yağış Raporu” açıklandı.
2021 su/tarım yılı yağışları, normal değerlerin ve geçen yıl aynı dönem yağışlarının altında gerçekleşti.
‘En fazla azalma Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde’
AA‘da yer alan haberde yağışlarda uzun yıllar verilerine göre, belirlenen normale kıyasla yüzde 19, 2020 su/tarım yılı yağışlarına göre yüzde 16 azalma yaşandı. Metrekareye düşen yağış miktarı da 465,5 milimetre olarak gerçekleşti. Uzun yıllar ortalamasına göre normal değeri 574 milimetre olan yağışlar, geçen yıl 552,6 milimetre olmuştu.
Normale kıyasla en fazla azalma yüzde 39 ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kaydedildi. Yağışlar Marmara ve Karadeniz bölgelerinde normali civarlarda, diğer bölgelerde ise normallerin altında gerçekleşti. Doğu Anadolu’da yüzde 32, Akdeniz’de yüzde 24, İç Anadolu’da yüzde 22’lik azalma görüldü.
İl geneli yağışlarda en yüksek yağış, 1667 milimetre ile Rize’de, en düşük yağış 241 milimetre ile Mardin’de kayıtlara geçti. Normallerine göre en fazla azalma yüzde 54 ile Mardin’de, en fazla artma yüzde 26 ile Düzce’de oldu.
Karadeniz Bölgesi, Marmara Bölgesi’nin doğusu ve Trakya’nın doğu kesimleri ile Ardahan’da 125 günün üzerinde yağışlı gün gerçekleşirken, Mersin, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin, Diyarbakır ve Şırnak çevrelerinde 60 günün altına düştü.
Ülke genelindeki kuraklık en çok tarım alanlarını etkiledi. Tütün, zeytin, üzüm, incir, pamuk ve turunçgiller gibi tarım ürünleri üretimin önemli kısmının yapıldığı Ege Bölgesi’nde de su/tarım yılı yağışları, normal miktarın gerisinde kaldı. Ege’de 2021 su/tarım yılı yağışları normale göre yüzde 18, 2020 su/tarım yılına göre yüzde 5 azaldı.
‘Suya toleranslı ürüne doğru kayma oldu’
İzmir Tarım ve Orman Müdürü Mustafa Özen ciddi anlamda bir susuzluğa doğru gidildiğini ifade etti ve “İzmir ölçeğinde 2020 yılına göre ‘çok aman aman’ etkilenmedik ama komşu illerimiz Manisa, Aydın, Denizli ciddi şekilde kuraklıkla mücadele ediyor ve derinden hissetmeye başladı” ifadelerini kullandı.
Mustafa Özen şu açıklamalarda bulundu:
Kuraklık çalıştayı düzenleyerek bunun neler getireceğini, nasıl olumsuzluklarla karşı karşıya kalacağımızı, alınması gereken tedbirleri paydaşlarımıza anlattık. Çiftçimiz, üreticimiz değişen iklim koşullarına göre bitki desenini değiştirse de bunu zamana yaymak yerine biz de bir an evvel bu tedbiri almak adına üreticimizi kuraklığa toleranslı, daha az su isteyen çeşitliliğe doğru yönlendirmek adına çalışmalar yaptık.
Örneğin Menemen’de pamuk ekilir ağırlıklı olarak. Ekim sezonu başlangıcında üreticilere bol miktarda su veremeyeceğimizi söyleyerek onları yönlendirdik, 10-15 bin dönüm olan ay çiçeği ekimi 55 bin dönümlere çıktı. Suya toleranslı ürüne doğru kayma oldu.”
‘Damlama sulama sistemine geçmek gerek’
Bakanlığın basınçlı sulama sistemlerine hibe desteği verdiğini aktaran Özen, silajlık mısır ekiminin yoğun olduğu Tire ile pamuk ekimi yapılan Dikili’de deneme yaptıklarını aktararak şu değerlendirmeleri yaptı:
Salma veya vahşi sulamayla vermiş olduğumuz suyun yüzde 60-70’lik kısmı bitkiye temas ediyor ama damlama sulama sistemiyle, salma sulama sisteminde verdiğimiz su miktarının yüzde 40’ını veriyoruz. Vermiş olduğumuz miktarın yüzde 95’i bitkiye temas ediyor. Bunlar su kaynaklarımızı daha uzun süre kullanabileceğimizin yöntemleridir.
Bir an evvel bu yöntemlere geçmemiz gerekiyor. Susuzlukla mücadele ve ülkenin genelinde susuzlukla, kuraklıkla ilgili bitki deseninin nasıl olması gerektiğine yönelik çalıştay yapıldı, sonuç bildirgesi yayınladı. Üreticimize büyük görev düşüyor. Eğitimler veriyoruz, tavsiyelerde bulunuyoruz. Üreticilerimizin bunu kabul etmesi ve destek olması gerekiyor.”
BBC, internet ansiklopedisi Wikipedia‘nın birçok dildeki sayfalarında iklim krizi konusunda asılsız iddialar yer aldığını ve komplo teorilerinin yaygınlaştırıldığını ortaya çıkardı.
Swahili, Kazak ve Belarus dillerinin de aralarında bulunduğu bazı Wikipedia sayfalarındaki girdilerde bilim insanlarının iklim değişikliğinin sebepleri konusunda hemfikir olmadıkları iddia ediliyor.
Halbuki küresel ısınmanın insan faaliyetlerinden kaynaklandığı konusunda bilim dünyasında büyük ağırlık görüş birliği içinde.
‘Bulgular endişe verici’
Sitenin yönetiminden sorumlu Wikimedia Vakfı’nın bir temsilcisi, bulguların “endişe verici” olduğunu, çok daha fazla sayıda gönüllü editöre ihtiyaç duyduklarını söyledi.
Çince Wikipedia’nın “iklim değişikliği” sayfasında, gezegenin atmosferindeki ısı yükselmesinin muhtemel sebepleri arasında güneşteki kozmik olaylar sayılıyor.
Komplo teorileri yer alıyor
Totaliter bir dünya hükümetinin oluşmaya başladığı gibi asılsız ve kanıtlanmamış başka teoriler de bu listede yer alıyor ve iklim değişikliğiyle mücadele çağrıları bazı esrarengiz mali çıkarlarla ilişkilendiriliyor.
Hırvatistan Wikipedia’sındaki küresel ısınmayla ilgili sayfaların üçte biri iklim değişikliğine dair bilimsel bulguların sorgulanmasına ayırılmış ve içinde komplo teorileri de yer alıyor.
‘Daha çok insana ihtiyacımız var’
Wikimedia Vakfi’nın kıdemli program stratejisti Alex Stinson “Bu durum beni çok kaygılandırıyor. İşte bu yüzden projede çalışacak daha çok insana ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.
Wikipedia 300’den fazla dilde yayınlanıyor ve her bir dilin ayrı içeriği ve gönüllü editörleri var. İnternet bağlantısı olan herkesin üzerinde değişiklik yapabileceği bu sayfaların kalitesi de bu gönüllü editörlere bağlı olarak değişiyor.
Stinson farklı dillerde daha fazla gönüllünün çalışmasının komplo teorilerinin ve asılsız bilgilerin sayfaya sızmasını engelleyebileceğini söylüyor.
Farklı çevrelerden kişilerin olması önemli
ABD’de yaşayan Japon yazar Yumiko Sato platformda yer alan yanlış bilgiler üzerine bir araştırma yapmış.
“Wikipedia, editör topluluğunun geniş ve farklı farklı çevreler ve görüşlerden kişiler olmaları halinde başarılı olabilen bir platfom” diyor.
2001 yılında başlatılan internet ansiklopedisi Wikipedia halen dünyanın en çok ziyaret edilen sitelerinden biri.
En büyük birimi olan İngilizce dilindeki sayfalar her ay 40 binden fazla kullanıcı tarafından edit ediliyor.
Editörler denetliyor
İngilizce Wikipedia’nın iklim krizi sayfaları üzerinde çalışan bu konuyla çok ilgil bir grup i editör düzenli olarak sayfaları dolaşıp bilim dışı ya da yanıltıcı bilgi olup olmadığını denetliyor.
Fakat aynı titizlik İngilizce dışındaki bazı dil sayfaları için geçerli değil. Şu anda Wikipedia’nın 150 den fazla dildeki sayfaları, ayda 10’dan az gönüllü editör tarafından düzenli olarak kontrol ediliyor.
Sato, bu dillerde editörlerin sayısının az olmasının yanısıra farklı çevrelerden de gelmediklerine bu nedenle denetimin zayıfladığına dikkat çekiyor.
Dezenformasyonun geriletilmesi
Wikipedia’nın en temel ilkelerinden biri öz yönetim, yani gönüllü editörlerin denetimi çerçevesinde herkesin katkı yapabilmesi.
Dolayısıyla dil sayfalarının editörleri müdahale etmedikçe Wikimedia Vakfı’nın yapabileceği fazla bir şey yok.
Vakıftan Alex Stinson “Vakıf hiç bir zaman editoryal politikaya doğrudan müdahale etmedi. Bu bizim çalışma biçimimiz değil” diyor ve ekliyor:
“Bizim dezenformasyonu geriletmemiz gerekiyor. Fakat bu da bu dillerde bilimsel verilere hakim kişilerin sayfalara girip müdahale etmesiyle olabilir.”
ESG araştırma ve yatırım yöneticisi Arabesque, küresel olarak en büyük 5 bin şirketin iklim riskleri üzerine yaptığı raporlamaları mercek altına aldı.
Araştırma sonuçlarına göre şirketlerin yalnızca yüzde 1,2’si İklimle İlgiliFinansal Açıklamalar Görev Gücü’nün (TCFD) 11 tavsiyesinin tümü hakkında rapor verdi. Yüzde 54’ü ise herhangi bir raporlama yayımlamadı.
TCFD, G20 ülkelerinden düzenleyiciler, merkez bankaları ve hazine yetkililerini bir araya getiren ve 2017 yılında şirketlerin iklim değişikliğinden kaynaklanan riskleri ve fırsatları gönüllü olarak nasıl açıklayabilecekleri konusunda tavsiyeler sunan Finansal İstikrar Kurulu tarafından kuruldu.
En kötü sırada sağlık ve teknoloji hizmetleri
Arabesque Başkanı Daniel Klier, “Verilen sözleri yerine getirmemiz gerekiyor. TCFD herkesin baktığı çerçeve. Açığa çıkarmanın kalitesi oldukça önemli ölçüde iyileştirilmelidir” dedi.
Arabesque’in analizine göre, yüzde 70’inden fazlası hiçbir rapor sunmadığı için en kötü durumdaki şirketler sağlık ve teknoloji hizmetleri şirketlerinden oluşuyor. Enerji şirketleri ise en fala bilgi verenler arasında yer aldı.
Şiddetli yağışlar Kanada‘nın British Columbia eyaletini etkisi altına aldı. Yağışın neden olduğu sel ve heyelan nedeniyle bir kişi hayatını kaybetti. Eyalette iki kişiden de haber alınamıyor.
OHAL ilan edildi
Ülkedeki sel nedeniyle yaklaşık 18 bin kişi yerinden oldu, binlerce ev de hasar gördü. British Columbia yönetimi meydana gelen felaketlerin ardından Olağanüstü Hal (OHAL) kararı aldı.
Yönetim tarafından yapılan açıklamada, “Selden kaynaklanan etkiler nedeniyle tahliye edilen 17 bin 775 kişi var” denildi.
British Columbia Başbakanı John Horgan ise, “Eyalet, federal ve yerel yönetimler, afetle mücadele ederken insanların ve toplulukların ihtiyaç duydukları yardımı almalarını sağlamak için acil durum personeli ile birlikte çalışıyor” ifadelerini kullandı.
— Parents For Future #EndFossilFuels – P4F Germany (@parents4future) November 17, 2021
Yollar trafiğe kapandı
British Columbia yönetimi, OHAL’in 14 gün süreceği ve gerekirse uzatılabileceği bilgisini paylaştı.
13-15 Kasımda etkili olan yoğun yağışların neden olduğu sel ve heyelan nedeniyle British Columbia’nın Lower Mainland bölgesi ile eyaletin iç kesimlerini birbirine bağlayan yollar trafiğe kapandı.
Dereköy Yaylası’nda yaklaşık iki yıldır devam eden kömür madeni karşıtı mücadele devam ediyor.
Kömüre karşı mücadeleyi en başından bu yana en önde sürdüren Dereköylü Kadınlar, Antalya’nın en önemli iki yaylasından bir olan Korkuteli’nin meşhur Çarşamba Pazarı’nda basın açıklaması yaptı.
‘Korkuteli Barajı’nı besleyen tek su kaynağı’
Açıklamada “Dereköy Yaylası Korkuteli’nin tek su kaynağının çıktığı su havzasının içerisindedir. Korkuteli için hayati önemdedir. Burada kömür ocağı açılamaz, suyu koruma mücadelemize destek verin, bizler kömüre hayır diyoruz” ifadeleri kullanıldı.
Korkuteli Çayı‘nın Korkuteli Barajı’nı besleyen tek su kaynağı olduğu hatırlatılan açıklamada “Havza’dan çıkıp baraja giden sular, barajdan toplam 17 mahallenin (köyün) tarımsal üretimi için kullanılmaktadır. Tüm Korkuteli’nde 57 bin dekar tarım alanında sulu tarım yapılmaktadır ve bu alanların en önemli bölümü meyve üretimi için kullanılmaktadır” denildi.
‘Biz ne yapacağız?’
Antalya Bugün’ün aktardığına göre Dereköy kadınlarından kömüre hayır diyen ve davacılardan biri olan Zeliha Özdemir, “Bu yıl sondaj kuyularımız erkenden kurudu. Temmuz ayında bahçemizde ürettiğimiz fasulye, domatez, biber daha üretimin ortasındayken sular kurudu. Bahçemizi sulayamaz hale geldik. Önce üretim düştü, sonra da diktiğimiz ürünlerimiz tamamen kurudu. Kömür madeni, su havzasına açılırsa bizler ne yapacağız?” sorusunu sordu.
Dereköy kadınlarından Neslihan Gedikoğlu ise “Yazlık ürettiğimiz lahana, kereviz daha söküme gelmeden sondajımız kurudu. Kuruma Temmuz ayında başladı, Ağustos’ta tamamen kurudu. Köyde kurumayan birkaç sondajdan sulamaya çalıştık ama istediğimiz randımanı alamadık. Sularımız yaz sonunda tamamen kurudu. İhracatını yaptığımız kayısı ağaçlarımız ve diğer ağaçlar kuruyacak diye çok korktuk. Köyde yaklaşık 25 sondaj kuyusu kurudu. Sulama kooperatifine ait 5 kuyudan 3’ü kurudu. Bütün mahalle olarak aynı sıkıntıyı yaşadık. Bu nedenle su kaynaklarımızın üzerine kömür madeni açılmasını istemiyoruz, kömüre hayır diyoruz!” dedi.
Bilirkişi incelemesi yapıldı
Dereköy Kadınları hep bir ağızdan, Yaylamızda kömür madeni açtırmayacağız!” şeklinde sloganlarla tüm yaşam savunucularından dayanışma için destek çağrısında bulundu.
Açılan davalara ilişkin mahkeme, 18 Kasım 2021 tarihinde Dereköy Yaylası’nda Bilirkişi incelemesi yaptı.
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) iklim krizinin etkilerini azaltmak amacıyla dünyanın en büyük ve uzun ağaç türü olan sekoyaları klonluyor. Bu sayede karbon emilimini artırmak amaçlanıyor.
Kaliforniya çamı, mamut ağacı ya da deve ağacı olarak da bilinen sekoyalar, boyları 120 metreye ulaşan ve kabukları yaklaşık yarım metre kalınlığına erişebilen dünyanın en büyük ağaç türlerinden.
Tahrip edilen ormanlar onarılıyor
Yaklaşık 40 yıldır ağaç diken, fide ve ağaç çeliği üretmede uzman olan David Milarch‘ın önderliğinde bir grup gönüllü son 5 yılda hızlandırdığı çalışmaları daha da ileriye götürerek sekoya harici dünya üzerinde bulunan en eski ağaç türlerini keşfederek bu ağaçlardan fidan üretiyor ve tahrip olan ormanları yeniden onarmaya çalışıyor.
David Milarch’ın kurucu ortaklarından olduğu Dört Melek Tarihi Ağaç Arşivi (AATA) sivil toplum örgütü bu işi yaklaşık 25 yılı aşkın süredir yapıyor.
Euronews’in aktardığına göre Milarch, avucunu açarak dev sekoya ağaçlarından elde ettikkleri tohumları ve çelikleri gösterirken “Hz. İsa yürürken, bu gördüğünüz ağaç dünyada vardı” dedi.
Bazı sekoya ağaçları 4000 yaşında
AATA daha ziyade boyları 100 metreyi geçen sekoya ve dağ sekoyası (redwood) ağaçlarını klonluyor. David Milarch şu anda klonladıkları ağaç türlerinin 2000 ila 4000 yaşında olduğunu ve bu ağaç türlerinin bu kadar uzun yaşayabildiklerine şaşırdıklarını ifade ediyor:
“Bu durum, çok uzak diyarlarda ailenize mensup akrabalarınıza rastlayıp onların 200-300 sene yaşadıklarına şahit olmak gibi bir şey. Bu ağaçların nasıl bu kadar uzun yaşayabildiklerini ve bu türlerin genlerini araştırmak gerekiyor.”
AATA, kendi doğal ormanlarına dikmeden önce yaşlı ağaçları ve genetiklerini inceliyor. Eğer ağaç uygun bulunursa yaprak ve dallardan klonlanıyor. Amaç, yangınlara ve küresel ısınmaya karşı dayanıklı olan ve normal ağaçlara göre 10 kat hızlı karbon gazı emen bu sekoya ormanlarını büyütmek ve bu ağaçların sayısını artırmak.
Yüzde 10-15’i çıkan yangınlarda yok oldu
Dev sekoya ağaçları binlerce yıl boyunca birçok yangın ve doğal afete karşı hayatta kalmayı başardı. Ancak ABD’de ve özellikle de Kaliforniya eyaletinde son yıllarda artan devasa orman yangınları bu ağaç türünü tehlikeye atıyor.
Dev sekoya ağaçları 2015 yılına kadar orman yangınlarından etkilenmemişti ancak son 10 senede çapları 1.5 metreye ulaşan 75 bin ağacın yüzde 10-15’i alevlerin kurbanı oldu.
10 kat daha fazla karbondioksit tutma kapasitesi
Kaliforniya’da bulunan Sekoya Ulusal Parkı’ndaki meşhur General Sherman adlı ağacın, kütle bakımından dünyanın en büyük ağacı olduğu tahmin ediliyor. Bağımsız araştırmalar gösterdi ki, bu ağaç günümüzde yaşayan bir insanın 86 sene boyunca sebep olduğu karbon gazı salımını tek başına emiyor.
David Milarch yaşlı sekoya ağaçlarının ortalama bir ağaçtan 10 kat daha fazla karbondioksit tutma kapasitesine sahip olduğunu belirtiyor. Milarch’a göre bu ağaçlardan dikmek ve bu türün yaygınlaşmasını sağlamak iklim değişikliğiyle mücadelede yapılması gereken şeylerden biri.
Bir sekoyadan 5 milyon fide
David Milarch, yaklaşık 4 yıllık bir çalışmayla sağlıklı bir sekoya ağacından 5 milyon fidenin klonlanabileceğini söylüyor. Ağaçların çelikleri üst dallardan elde ediliyor ve steril köpük saksılara hormon takviyesiyle ekiliyor.
“İlk çelik denemelerimizde yüzde 3-4 oranında başarı sağlıyorduk. Şimdi bu oran steril köpük saksılar sayesinde yüzde 97’lere kadar çıktı.”
Tek türlü tarımın önüne geçmek ve biyoçeşitliliği artırmak için yaşlı ve dayanıklı ağaçların DNA’ları harmanlanıyor. Bu sayede sekoya ağaçları hastalıklara karşı daha dirençli hale geliyor.
Ekonomi Gazetecileri Derneği (EGD), İMEAK Deniz Ticaret Odası’nın desteği ile müsilaj sorunu ile ilgili bir bilgilendirme etkinliği düzenledi.
Etkinlikte konuşan Prof. Dr. Mustafa Sarı, “Marmara Denizi’nde oksijenin bitmesi demek sadece deniz canlılarının ölmesi anlamına gelmiyor, hepimizin yaşamlarında ciddi değişiklikler ortaya çıkabilecek bir durum” açıklamalarında bulundu.
‘Müsilaj parçalanmaya devam ediyor’
Etkinliğe bilim insanları, sivil toplum kuruluşları, sosyal sorumluluk alanında konu ile ilgili kurum temsilcileri ve gazeteciler katıldı. Etkinlikte tekne ile inceleme turu yapıldı.
Konuyla ilgili açıklamalarda konuşan, Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Sarı, Marmara Denizi’nde dibe çöken müsilajın parçalanmaya devam ettiğini dile getirdi ve şunları söyledi:
Yüzeyde bulunduğunda da sorun, su kolonunda bulunduğunda da sorun, dipte bulunduğunda da sorun, parçalanırken de sorun. Parçalanırken ne oluyor? Suyun içindeki çözülmüş oksijeni kullanıyor. Diplerdeki oksijeni tüketiyor. Organik yapıdaki müsilaj parçalanırken elementlerin geri beslenmeye neden olarak azot gibi besin elementlerini tekrar suya salmış oluyor.”
‘Büyük bir kısmı denizin diplerine çöktü’
Prof. Dr. Sarı, geçen yılın sonlarından itibaren yüzey ile 30 metre derinlik arasında şeritler, tüller ve büyük parçacıklar halinde müsilaj görüldüğünü hatırlattı.
Denizin dibine inen müsilajın denizdeki oksijeni azalttığını söyleyen Sarı, şöyle devam etti:
Müsilaj 30 metre derinlikte Marmara Denizi’nin her tarafında, su içerisinde görülen büyük kütleler. Bunlar şu an su yüzeyinde görünmüyor ama büyük bir kısmı denizin diplerine çöktü. Parçalanması da mikroorganizmaların bunları ayrıştırmasıdır. Suyun içerisinde mikroorganizmalar çözünmüş oksijeni kullanıyorlar.”
‘Yük gemileri sera gazının yüzde 3’ünü bile oluşturmuyor’
Piri Reis Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Oral Erdoğan da şu açıklamalarda bulundu:
Deniz taşımacılığı dünyadaki toplam yük trafiğinin miktar olarak en az yüzde 70’i değer olarak yüzde 80’i ifade ediyor. Dünyada 100 bin civarında yük gemisi var. Bunlardan çıkan sera gazları dünyada çıkan toplam sera gazının yüzde 3’ünü bile oluşturmuyor. Buna ek olarak limancılık eklenebilir. İklimi kirletme açısından asgari oranda. OECD ulaştırma forumları var. Bu forumlarda çeşitli ülkeler ileriye dönük hangi çalışmaları yapmalıyız diye tespitlerde bulundular. Ama Türkiye bu çalışmalarda nedense hep yoktu.
Biz kuralları, kurallar çıktıktan sonra fark ederiz ve ona uymaya çalışırız. Bu durum 2005-2006’dan itibaren değişmeye başladı. Gemilerin sera gazını azaltma yönünde bir dönüşüm yapıp emisyonu temize döndürme olayıdır. Bizim gemilerimizde bu iş için mükemmel örnek oldular. İlk defa kongreye giden 9 tane çalışmadan ikisini Türkiye verdi ve kabul edildi. Bizim önerdiğimiz iki konudan birisi karbonsuzlaştırma açısından özellikle de Covid etkisiyle oluşan artı veya eksilerin dikkate alınarak bu işin yapılması konusuydu. Özellikle de gemilerde ve limanlarda yeni alınacak tedbirleri ortaya koymakla ilgili.”
75’inci yılında UNICEF Türkiye, dünya genelinde çocuk haklarının anıldığı 20 Kasım Dünya Çocuk Günü kutlamaları kapsamında iklim değişikliğine yönelik farkındalık çalışmaları düzenliyor.
UNICEF Türkiye’nin her yıl ortakları ile gerçekleştirdiği kutlamalar çerçevesinde 18-20 Kasım tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen “Çocuk Forumu” sayesinde çocuklar kendi öncelik ve umutlarını karar alıcılarla paylaşma fırsatı bulacak.
Tarihi yapılar maviye dönecek
Turizm ve Kültür Bakanlığı ile işbirliği kapsamında Van Akdamar Kilisesi, Aspendos Tiyatrosu, Bodrum Kalesi, Turuva Atı, Nemrut Dağı Heykelleri, Sümela Manastırı, Kapadokya Üç Güzeller Peribacaları gibi tarihi yapı ve mekanlar da maviye bürünecek.
Başta UNICEF İyi Niyet Elçileri Tuba Büyüküstün, Cedi Osman ve Gülsin Onay olmak üzere UNICEF destekçileri, sanatçılar ve kanaat önderleri #DünyaÇocukGünü ve #WorldChildrensDay, #İklimEylemi etiketleriyle sosyal medya üzerinden yapacakları paylaşımlarla çocuk haklarına dikkat çekecek.
32 yıldır kutlanıyor
Dünyada çocuk haklarının korunması amacıyla Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin Birleşmiş Milletler tarafından kabul edildiği tarih olan 20 Kasım, 1989’dan bu yana her yıl Dünya Çocuk Günü olarak kutlanıyor.
UNICEF ve ortakları tarafından 190 ülkede kutlanan bu özel günde dünya genelinde çocuklar tarafından ve çocuklar için harekete geçilmesine vurgu yapılıyor.
Çocuk Forumu
UNICEF ve ortakları tarafından Dünya Çocuk Günü kapsamında 18-20 Kasım tarihleri arasında Ankara’da düzenlenecek olan “Çocuk Forumu”’nda çocuklar, değişimin aktörleri olarak Türkiye genelinde iklim eylemi çağrısında bulunan çocukların ve gençlerin seslerini duyurmalarına aracılık edecek.
Türkiye genelinde 81 ili temsil eden gençler, geleceklerini etkileyen konulara ilişkin tartışmalara yüz yüze ve çevrimiçi olarak katılım sağlayacak. Dünya Çocuk Günü kapsamında son 21 yıldır, 81 ilden çocuk hakları komitesini temsil etmek üzere bir erkek ve bir kız çocuk, Çocuk Forumu sırasında hazırlanan bildiriyi Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nin üst düzey yetkililerine sunuyor.
‘İklim krizi çocuklar için doğrudan tehdit’
UNICEF Türkiye Temsilcisi Regina De Dominicis: “İklim krizi çocukların hayatta kalma ve gelişme ile gelecekteki potansiyellerine yönelik doğrudan bir tehdit oluşturuyor” dedi.
UNICEF Türkiye olarak bu sene Dünya Çocuk Günü’nü “İklim Değişikliği ve Çocuklar” teması altında kutladıklarını açıklayan UNICEF Türkiye Temsilcisi Regina De Dominicis şunları söyledi:
“İklim krizinin çocukların hayatta kalma, gelişme ve gelecekteki potansiyellerine yönelik doğrudan bir tehdit oluşturduğu her geçen gün daha net bir şekilde anlaşılıyor. Dünyaki çocuk nüfusunun yüzde 99’undan fazlası iklim krizinden etkileniyor. Şu anda 1 milyar çocuk iklim değişikliğinin beraberinde getirdiği sonuçlara bağlı olarak “çok yüksek risk” altında bulunuyor. Dünya çocuk nüfusunun yaklaşık 3’te 1’i susuzluk sorunuyla mücadele ediyor. Her 4 çocuktan 1’i sıtma gibi hastalıklara yakalanıyor ve sıcaklıktaki artışlar bu hastalıkların bulaşmasını kolaylaştırdığı için bu sayının artacağı öngörülüyor. Rakamlar tehlikenin büyüklüğünü ortaya koyuyor. Bu tabloyu değiştirmek için halen umudumuz var. Bu umudu gerçeğe dönüştürmek için çocukların ve gençlerin seslerini duymak, onlara hak ettikleri gibi daha iyi bir dünya bırakabilmek için hiç vakit kaybetmeden hepimizin harekete geçmesi gerekiyor.”
Van’ın kuzeyinde, Ağrı ve Bitlis’e sınır bir ilçe Erciş. Van Gölü’nden 25 metre yükseklikte kurulu. Erciş Ovası, Van Gölü kıyılarının en geniş ovalarından biri. Geniş vadiler boyunca içerilere doğru sokulan ilçede, Zilan Deresi’nin (ya da çayının) geçtiği yerlere “Hatun Çukurovası” deniyor. Üzerinde Erciş ilçesinin bulunduğu düzlüğe de “Suluova”. Van’da yeşil ve su denince akla gelen ilk ilçelerden olan Erciş’ten 70 kilometre uzunluğundaki Zilan Deresi’nin yanı sıra ovayı kuzeyden güneye kat ederek Van Gölü’ne dökülen Deliçay, İrşad Çayı ve Yekmal Çayı da geçiyor.
Tahmin etmişsinizdir, su varsa baraj var, HES var; Zilan’da ek olarak altın madeni, mermer ocağı var.
Zilan Deresi’nin üzerinde hali hazırda bir baraj ve HES kurulu: Koçköprü Barajı. Toplam 8 MW kurulu güce sahip. Türkiye’deki HES’lerden üretilen elektriğin yüzde 0,057’sini (on binde 57), toplam elektrik tüketiminin ise yüzde 0,017’sini (on binde 17) karşılıyor. Özaltın İnşaat’ın gerçekleştirdiği ilk baraj projesi bu. İnşaatına 1978’de başlanmış ve ancak 1992’de bitirilebilmiş. Neredeyse 20 yıllık bir hikaye yani.
Koçköprü Barajı ve HES.
Barajla ilgili, kirlilik, balık ölümleri ve kuraklık gibi büyük sorunlar yaşandığı daha önce basına yansımıştı. Baraja akan derelere olduğu gibi bırakılan kanalizasyon suları, kirlilik yüzünden balık ölümleri, zaten kuraklık nedeniyle çekilen suyun bir de aşırı kullanımı gibi bütün seyahatimiz boyunca duyacağımız sorunlar olduğu gibi dururken, aynı dere üzerinde ikinci bir HES projesine başlandı. Ve yine tahmin edebileceğiniz üzere; 2012’de Çevre ve Şehircilik (ve artık ek olarak İklim Değişikliği) Bakanlığı,Çevresel Etki Değerlendirme Raporu’nun (ÇED) gerekmediğine karar verdi.
Erciş’in Ulupamir Köyü mevkiine yapılmak istenen Zilan Regülatörü ve HES Projesi için, yörede çalışan sivil toplum örgütleri ve bölge halkının açtığı “ÇED Gerekli Değil” kararının yürütmesinin durdurulması istemiyle açtığı davada, Van 1. İdare Dairesi, bilirkişi keşfini bile beklemeden “ehliyetten ret”, yani başvurucuların konuyla ilgisini sorgulayan bir karar vermişti. İstinaf aşamasında Danıştay 6. Dairesi, bu kararı bozdu. Ancak elbette hikaye bununla bitmedi.
‘ÇED gereksiz’ler, bir türlü bitmeyen davalar…
Bütün çevre davalarında olduğu gibi, bu dava da yılan hikayesi gibi biraz. Çevre konularında uzmanlaşan hukukçuların hep şikayetçi olduğu mesele yani: Şirketlerin fırsatçılığı, buna zemin hazırlayan hükümet kararları, görevi çevreyi korumak olan Çevre Bakanlığı’nın bir gerekçe göstermeye gerek bile görmeden verdiği “ÇED Gerekli Değildir” raporları, acele kamulaştırmalar, değişen bilirkişi heyetleri, davalar, davalar… Arada da itiraz edenlere yönelik polis ve jandarma saldırılarına karşı yöre halkının korunma çabası. Bir tür Sisifos sendromu. Tam kayayı tepeye çıkardım derken…
Zilan’da da benzer işlemiş süreç. Şöyle: Van Valiliği ile Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü, Zilan Elektrik Üretim Anonim Şirketi’nce yapılmak istenen ikinci HES projesi için 30 Mart 2012’de “ÇED Gerekli Değil” kararı veriyor. Bunun üzerine ruhsat alan Gökakım Elektrik Üretim A.Ş. 2014’te inşaata başlıyor. Danıştay’a itiraz üzerine inşaat durduruluyor, ancak bu sefer de HES yapılacak araziler için Bakanlar Kurulu tarafından “acil kamulaştırma” kararı alınıyor. Durum yine yargıya taşınıyor, ama Covid kısıtlamalarını da fırsat bilen şirket, inşaata devam etmeye başlıyor.
İnşaat sürerken, geçen yıl bölgedeki kimi taşınmazlar için bu kez Cumhurbaşkanlığı kararıyla ikinci bir “acele kamulaştırma kararı” çıkınca, bölgede yaşayanlara yine adliye yolları görünüyor. Bu kez itiraz, Van 1. İdare Mahkemesi’ne, ÇED gerekli değildir kararı için. İptal ve yürütmenin durdurulması isteniyor. Mahkeme Çevre Bakanlığı’ndan meseleyle ilgili bilgi istiyor. Bakanlık, kararını savunuyor ve kamulaştırma kararları için “sorun yok” yanıtını veriyor.
Madem “sorun yok”, 1. İdare Mahkemesi de gecikmeden 22 Ekim 2020’de “davacının proje alanında ikamet etmediği” gerekçesiyle, yani “ehliyetten ret” kararı vererek, davayı reddediyor. Danıştay temyizinde, 16 Şubat 2021’de bu karar bozuluyor. Karar şöyle:
“… Proje tanıtım dosyasının incelenmesinden, Van ili, Erciş İlçesi, Zilan Deresi üzerinde yapılması planlanan HES projesinin su tutma yapısının (Regülatör Yeri) yaklaşık 5 bin 300 metre güney doğusunda ve yine projenin santral yerinin yaklaşık bin 100 metre güneyinde, sulama, enerji ve taşkın kontrolü amacıyla yapılan Koçköprü Barajı göl alanının yer aldığı, davacının bu baraja yakın mesafede bulunan Koçköprü Mahallesinde ikamet ettiği ve bu bölgede tarımsal faaliyette bulunduğu, dolayısıyla, uyuşmazlığa konu projeyle aynı dere üzerinde ve projenin su alma yapısının mansabında bulunan Koçköprü Barajının projenin etki alanında olduğu göz önüne alındığında, dava konusu ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararı ile davacının kişisel, güncel ve meşru bir menfaatinin ihlal edildiğinin kabulü gerektiğinden, dava açma ehliyetinin bulunduğu sonucuna varılmıştır.”
Ancak bu da yetmiyor. Karar sonrası dosya esastan görüşülmek üzere tekrar Van 1. İdare Mahkemesi’ne gönderiliyor. Mahkeme 10 Ağustos’ta yürütmenin durdurulmasını talebini reddediyor. Bu arada hala bilirkişi incelemesi yok.
Av. Yıldırım: Kümülatif etkilere bakılmalı
Başvurucunun avukatı Hülya Yıldırım, bize Danıştay’ın kararına rağmen yerel mahkemenin bilirkişi keşfi ve raporundan sonra karar vermesi gerekirken bunu yapmayıp yürütmeyi durdurmamasının telafisi imkansız zararlara neden olacağını ve açıkça hukuka aykırı olduğunu söylüyor. Danıştay’ın kararıyla, kent ve çevre hakkı ile ilgili uyuşmazlıklarla yurttaşın menfaatinin ihlal edildiği ve bu menfaatin geniş yorumlanması gerektiğine vurgu yapıldığını belirten Yıldırım da proje(ler)in etkilerinin sadece “kendisinden ibaret” değerlendirilmemesi gerektiği kanısında:
“Tüm bu projelerin tüm Van Gölü Havzası’ndaki projelerin kümülatif etkisinin sucul ortama, ekosisteme bu faaliyetin nasıl etkisi olacağı değerlendirilmelidir. Zilan Çayı’na 50 metre mesafede mermer ocağı, Zilan Çayı’nın üzerinde dava konusu HES Regülatörü vardır, bitiminden 500 metre ilerde ise Koçköprü Barajı söz konusudur. Bugün bölgede yaşanan balık ölümleri, sulak alanların kuruması, verim düşüklüğü tüm bu faaliyetlerin kümülatif etkisinin sonucudur. ‘Bu sene kuraklık oldu, yağmur yağmadı ‘diye tabir edilen değişim, iklim değişikliğine bağlı olup doğal bir olay değildir. İnsan müdahalelerinin ve faaliyetlerinin sonucudur. O yüzden tüm enerji, inşaat, maden faaliyetlerinin ve politikalarının iklim değişikliğinden ve bu kümülatif sonuçlardan ayrı oluşturulmaması gerekir.”
Ali Kalçık: Yüzde 10 cansuyu bile bırakılmadı
Van Çevre Derneği Başkanı Ali Kalçık da yaşananları ‘katliam’ olarak değerlendiriyor. Dere yatağının kurutulduğunu, Zilan’ın 4-5 km. boyunca iki metre derinliğinde bir kanala dönüştürüldüğünü, çevresinin de bir metrelik dikenli telle engellendiğini anlatan Kalçık, yüzde 10 cansuyu bile bırakılmadığına dikkat çekiyor.
Oysa, Koçköprü Barajı neredeyse 500-600 metre geride, çalışmasını sürdürüyor. Barajdan dereye bırakılan sınırlı miktarda su, şimdi de yeni yapılmak istenen HES’e tahsis edilecek: Balıklar, yaban hayatı, insanlar ise ya uyum sağlayacak, ya yer değiştirecek ya da yok olacak.
Şimdiden köylüler her iki HES’in de su bırakmadığı derede her yıl binlerce balığın öldüğünü anlatıyor. Kirlilik ve atık sorunu var elbette ama şimdiye dek bu boyutta balık ölümünü hiç görmemişler.
Kalçık, barajın yeterli su bırakma konusunda taahhütte bulunmasına rağmen, bunu yapmadığını, hem buharlaşma hem de yaşanan ağır kuraklıktan dolayı zaten yüzde 50 düşen su debisinin HES’in de eklenmesiyle facia yaratacağını kaydediyor.
Bilirkişi keşfi, nihayet Van’da bulunduğum ekim ayı başlarında yapıldı. Av. Hülya Yıldırım, önlerinde uzun ve yıpratıcı bir süreç olduğunun bilincinde. Yürütmeyi durdurma taleplerinin reddedilmesinin yargı sürecinin sonlandığı anlamına gelmediğini söylüyor. Şimdi, bilirkişi keşfinin raporunu bekleyecekler mesela, bir de Van 1. İdare Mahkemesi’nin esastan vereceği kararı.
Dert bir değil
Ercişliler ise yaşam alanlarını talan eden, endemik bitki ve hayvanlara zarar veren HES’e karşı mücadelelerini sürdürmeye kararlı. Kararlılık önemli, zira küçücük Zilan’da tek dert HES değil.
Halen üretim yapan altın madeninin yanı sıra bir de köylerin hemen dibinde mermer madeni ocağı açılacak. Kazılar başladı bile. Hasanabdal Köyü’nün hemen üzerinde inşa edilen mermer şantiyesi hem köydeki yaşamı tehdit ediyor hem de şantiyenin dibinde akan derenin kalan suyu şimdiden çamura bulanmış durumda. Ocağa karşı köy halkı ve STK’ler isyanda. Bölgenin tek nehrinin HES’e hapsedildiğini, altın arama çalışmaları yüzünden sularının ve topraklarının zehirlendiğini söylüyorlar.
Köyün hemen tepesinde, mermer ocağı için yapılan çalışmalardan. Fotoğraf: İdris Yılmaz.
Hiç şaşırmayacağınız üzere bu ocak için de “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilmiş. Minhan Madencilik İnşaat Sanayi ve Ticaret Limitet Şirketi yetkilisi, bu kararın verilmesinden sonra raporu aldıklarını ve mevzuata uygun çalıştıklarını söylüyor, ama TMMOB İnşaat Odası Van Şube Başkanı Mihail Atık, Çevre Bakanlığı’yla iyi ilişkiler kuran herkesin rahatlıkla mevzuatı devre dışı bıraktırabildiğini anlatıyor:
“Kolluk kuvvetleri de hükümetin emrinde halkın karşısında duruyor. Doğa Koruma, Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü, Karayolları gibi kurumların hepsi bu tür uygulamaların yasaya ve mevzuata aykırı olduğunu bilmesine rağmen, maden şirketi sahiplerinin ilişkileri nedeniyle seslerini çıkartmıyorlar. Ancak suç işliyorlar. Bizler bunun sonuna kadar takipçisi olacağız. ”
Yönetmelik, taş ve benzeri maden ocakları çevresinde yerleşim alanları varsa, kazılara başlamadan önce istinaf duvarı zorunluluğu koyuyor aslında, ama Zilan’da buna da gerek görmemiş şirket. Av. Yıldırım’ın verdiği bilgiye göre, proje tanıtım dosyasında diğer kurum ve kuruluşlardan alınması gereken izinler de yokmuş. Yıldırım, Van Çevre, Tarihi Eserleri Koruma, Araştırma ve Geliştirme Derneği adına işlemin iptali davası açtıklarını ama henüz bir gelişme olmadığını, davalı idarenin cevabını beklediklerini belirtiyor. İlk duruşma önümüzdeki ocak ayının 12’sinde yapılacak.
Fotoğraf: İdris Yılmaz.
Yıldırım’ın ÇED süreçleriyle ilgili anlattıklarıysa şöyle:
“ÇED Yönetmeliği’nde EK-1 ve EK-2 listesi bulunur. Burada projenin kapasitesine, niteliğine göre projelerin izin süreçleri belirlenir. EK-1 listesine dahil olan projeler ÇED raporu hazırlanması zorunluluk iken, EK-2 listesine dahil Seçme Eleme Kriterlerine Tabi Projelere, ÇED uygulanmasının gerekli olup olmadığının belirlenmesi amacıyla proje tanıtım dosyası hazırlanacağı tanımlanmıştır. Buna göre ÇED’in gerekli olup olmadığına karar veriliyor; ancak uygulamada neredeyse EK-2 ye giren tüm projeler için ÇED Gerekli Değildir kararı veriliyor ve bu süreç proje tanıtım dosyasıyla tamamlanıyor.”
Bu arada ocak için de yapılmış herhangi bir bilirkişi incelemesi yok. Konu, ivedi yargılamaya tabi olduğunu için bu dosyaların normalde hızlı ilerlemesi gerekiyor, ancak bu davanın da akıbeti de belirsiz.
Bir zamanlar Zilan.
Halen 30’u aşkın yerleşim yerinde yaşayan yaklaşık 15 bin kişinin tek geçim kaynağı tarım ve küçükbaş hayvancılık. Vadiye dökülen 10’u aşkın akarsu, ‘Van balığı’ olarak bilinen inci kefalinin üreme ve geçiş güzergahı. Binlerce küçük baş hayvanın su kaynağı olan dere, su samuru başta olmak üzere pek çok canlıya ve 4 bin 300 bitki türüne ev sahipliği yapıyor. Barajın hemen ardına yapılan HES’in ve açılan ocakların tüm bu canlılığa ve halkın ekonomik faaliyetine büyük zarar vereceğini öngörmek için kahin olmaya gerek yok.
Zilan Vadisi’nin (Geliyê Zilan) bölge halkı için bir başka önemi daha var; Kürt halkı için acı bir “hafıza merkezi” gibi. 1930 yılındaki Ağrı isyanları sırasında, Kürtlere yönelik gerçekleştirilen büyük kırım, yakılan yıkılan köyler halen hafızalarda. İsyanlar sırasında Cumhuriyet Gazetesi’ne göre 15 bin, bağımsız araştırmacılara göre, kadın, çocuk ve yaşlılar da dahil 40 bin civarında kişi öldürüldü, köyler yok edildi; gazetenin deyimine göre, “Zilan Deresi lepalep cesetle doldu.”
Van Çevre Derneği Başkanı Kalçık, yeni yapılmak istenen HES’in o dönem öldürülenlerden cesetlerine ulaşılabilenlerin mezarlarının üzerinden geçtiğini anlatıyor. Tıpkı Koçköprü Barajı gibi. Orada da baraj yapımı sırasında çok sayıda insan kemiği kıyılara vurmuş, halk elleriyle toplamış: “Sadece binlerce canlıyı yok etmeyecekler, aynı zamanda 1930’daki katliamın izlerini silmek istiyorlar. “
Halkın ve STK’lerin önerileri mi? Baraj yerine, başta rüzgar ve güneş olmak üzere “yenilenebilir enerji.” Bir de tabii “helalleşme”… Kulak verilir, biri için yeni bir demokratik kavrayış, diğeri için hazır Paris Anlaşması da imzalanmışken başka bir enerji politikasına doğru harekete geçilir mi? Bunu da zaman gösterecek.