Ana Sayfa Blog Sayfa 1129

TBB’de Feyzioğlu dönemi bitti: Yeni başkan Erinç Sağkan

Türkiye Barolar Birliği (TTB) 36. Olağan Genel Kurulu’nun ikinci gününde yapılan başkanlık seçiminde Avukat Erinç Sağkan, 348 delegenin 182’sinin oyunu alarak yeni başkan seçildi. Bir önceki Başkan Metin Feyzioğlu ise 156 oy aldı.

Erinç Sağkan seçimden sonra ilk yaptığı açıklamada Metin Feyzioğlu dönemini kastederek “Bütün meslektaşlarımızın çok ciddi tepkisini çektiği bu dönemde bu sonucun kaçınılmaz olduğuna inanıyorum” dedi.

TBB’nin yeni yönetimi için mevcut başkan Metin Feyzioğlu, Erinç Sağkan ve Mardin Barosu avukatlarından Medeni Ayhan yarışıyordu.

TBB’nin yeni başkanı Erinç Sağkan’ın listesinde 5 baro başkanı yer alıyor. Bursa Barosu Başkanı Gürkan Altun, Trabzon Barosu Başkanı Sibel Suiçmez, Aydın Barosu Başkanı Gökhan Bozkurt, Aksaray Barosu Başkanı Ramazan Erhan Toprak, Kırklareli Barosu Başkanı Turgay Hınız.

Eski Ankara Baro Başkanı olan Erinç Sağkan, seçimin ardından delegelerin tamamının oy kullandığına dikkat çekti; “Türkiye Barolar Birliği’nin 36. Olağan Genel Kurulu’ndan güçlü bir ses çıkması anlamı taşımaktadır. Önemli bulduğumu ifade etmek istiyorum. Genel Kurul en yüksek karar organımızdır, değişimden yana tavrını almıştır” dedi.

‘Bu seçim TTB’nin seçimi olmaktan çıkmıştır’

“Bundan sonra meslektaşı yerlerde sürüklendiği zaman kafasını kuma gömen değil haksızlığa, hukuksuzluğa karşı çıkan TBB göreceksiniz” diyen Sağkan şunları söyledi:

“Bu seçim sadece bir TBB seçimi olmaktan çıkmıştır: Ülkemizde son yıllarda insan hakları ihlallerinin arttığı, Anayasa Mahkemesi kararlarının, AİHM kararlarının uygulanmadığı ve tartışmaya açıldığı noktada TBB’ye yurttaşlarımızın çok ama çok ihtiyacı bulunmaktadır. Geçtiğimiz dönemde hukukun üstünlüğünün tesisi için yeterli çabayı sarf etmediğine inandığımız bir anlayışın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bugün itibariyle başlayan şey hiçbir yurttaşın savunmasız kalmayacağıdır. Yeni TBB anlayışı yarım asırdır tahammüllerinin getirdiği hak savunuculuğunu net olarak ortaya koyacağı bir TBB olacaktır. Bugün itibariyle TBB’nin kapıları tüm avukatları ayrıştırmadan, ötekileştirmeden açık olacaktır.”

Feyzioğlu’ndan veda mesajı: Hakkınızı helal edin, Allaha ısmarladık! 

Türkiye Barolar Birliği başkanlığını kaybeden Metin Feyzioğlu, sosyal medya hesabı üzerinden mesaj yayınlayarak Erinç Sağkan’ı tebrik etti.  Feyzioğlu, şu ifadelere yer verdi:

“Türkiye Barolar Birliği 36. Genel Kurulu’nda Birlik Başkanı seçilen Sayın Av. Erinç Sağkan ile kurullara seçilen tüm meslektaşlarımı tebrik ediyorum. Seçimin mesleğimiz için hayırlı olması en büyük dileğim. Böyle olacağına da inanıyorum. Benimle ayni listede yarışan meslektaşlarıma, birlikte uzun ve çok güzel bir yol yürüdüğüm canımdan öte yol arkadaşlarıma yürekten şükranlarımı sunuyorum. Yaradana şükürler olsun yollarımızı kesiştirmiş. 8,5 yıl yan yana çalıştığım, artık bir aile olduğumuz mesai arkadaşlarım, dostlarım, yol arkadaşlarım hakkınızı helal ediniz. Allaha ısmarladık.”

Erinç Sağkan’ı CHP Genel Başkanı Kelam Kılıçdaroğlu, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, DEVA Genel Başkanı Ali Babacan, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediye başkanları Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu, yayımladıkları mesajlarla tebrik etti.

Erinç Sağkan kimdir?

Erinç Sağkan, 24 Nisan 1978 yılında doğdu, 1995 yılında eğitim hayatına başladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1999 yılında mezun oldu. Ankara Barosu’nun çeşitli kurul ve merkezlerinde çalıştıktan sonra; 2010-2012 yılları arasında Ankara Barosu Yönetim Kurulu üyeliği ,2014-2016 yılları arasında Ankara Barosu Genel Sekreterliği, 2016 yılında Ankara Barosu Başkan Yardımcısı oldu. 2018 yılında seçildiği Ankara Baro Başkanlığı görevini iki dönemdir yürütüyordu.

Tusko

LSD (liserjik asit dietilamid), yani asit, yarı sentetik psikoaktif bir halüsinojen ve ilk kez İsviçreli bilim insanı Albert Hoffman tarafından 1930’ların sonunda sentezlenmiş. 1960’larda karşıkültürün etkisindeki ABD’de kullanımı yasal olan bu madde adeta bir mucize gibi görülüyor, alkolizmi iyileştirebildiği, şizofreni gibi hastalıklar için bir çare olabileceği düşünülüyordu. 1950’lerden itibaren LSD ile ilgili CIA tarafından dahi yürütülen deneysel projeler vardı ve LSD bilim dünyasının başlıca araştırma konularından olmuştu.

Asit, müzik, örümcek ve filin dahil olduğu üzücü bir hikaye olabilir mi? Evet, var…

Tusko Fatale: “The Unfortunate Elephant”.

“Örümcek daha mükemmel bir ağ örer
Fil, ölümün üzerine düşer
Yazar, mükemmele yakın şekilde yazar
Ortak nokta, hepimiz zamanın izini kaybederiz”

Tusko Fatale, 80’lerde şarkıcı-söz yazarı David Orr ve davulcu-ses mühendisi Bob Gurske tarafından kuruldu. Bu aslında psikoaktif bitkilerin (enteojenlerin) müzik kompozisyonları üzerindeki etkilerini araştıran bir kayıt projesiydi, kısa süre sonra gitarist Donnie Kepley’in de katılmasıyla canlı performanslar başladı. Grup adını bir zamanlar Oklahoma City’deki Lincoln Park Hayvanat Bahçesi’nde yaşamış olan Tusko adlı Asya fili ve dahil olduğu korkunç LSD deneyinden alıyordu. 1990 yılında Roo Records adı altında TUSKO FATALE adlı kendi albümlerini yayınlayan grubun şarkılarından biri olan “The Unfortunate Elephant” (özellikle nakaratında) şarkısında, asit etkisi altındaki “örümcek daha mükemmel bir ağ örer” ya da “fil ölüme düşer” denilirken metaforik bir dil kullanmaktan çok, yapılan deneylerin sonuçlarından bahsediliyor. İsviçreli farmakolog Peter Witt, bahçe örümcekleri üzerinde amfetamin, meskalin, striknin, LSD, kafein gibi psikoaktif maddelerin etkilerine dair deneyler yaparak, bu ilaçların hayvanların ördüğü ağların boyut ve şeklini değiştirdiğini ve LSD dışındakilerde ağdaki düzenli görünümün bozulduğunu keşfetmişti (1948).

Tusko: Talihsiz Fil(ler)

Tusko, İngilizce fildişi (“tusk”) kelimesinden türetilmiş ve farklı zamanlarda yaşamış esaret altındaki üç file verilmiş bir isim. Portland-Oregon Hayvanat Bahçesi’nde 2005-2015 yılları arasında yaşamış olan fil Tusko, tahminen 1970’lerde Tayland’da doğadan kopartılarak önce sirk sonra ise üretimde kullanılmak üzere Kanada ve sonrasında ABD’ye getirilmişti. 2015 yılında-45 yaşındayken, sağ ön ayağındaki enfeksiyon çok daha kötüye gidip yürümesini engellemeye başlayınca ötanazi kararı verilerek öldürüldü. Diğer Tusko ise çok daha eskiden, 1900’lerin başında henüz altı yaşındayken Tayland’dan getirilerek ABD’de bir sirkte kullanılmış ve 1921’de de başka bir sirke satılmıştı. 1922’de özgürlüğüne doğru kaçtığında ise, çevrede $20.000 hasara sebep olarak ünlenmişti. Defalarca “el değiştiren”, oradan oraya satılan, yıllar sonra dişleri zarar görüp kırık küçük parçalara dönüşen ve sağlığı çok kötü durumda olan Tusko’nun halini duyup üzülen Seattle Belediye Başkanı onu satın alarak Seattle Hayvanat Bahçesi’ne koydu ancak sadece bir yıl yaşadı ve 1933 yazında kan pıhtısından dolayı öldü.

Tusko Fatale adlı müzik grubuna adını veren diğer Tusko ise en az diğer ikisi kadar talihsizdi ve insan şiddetinden nasibini almıştı…

LSD’nin hayvanlar üzerindeki etkilerine dair farklı türdeki hayvanlar üzerinde sayısız deney yapılmış ve bunların üçünde, insana benzer şekilde (hacmen) büyük beyin yapısı dolayısıyla uygun denekler olabileceği düşünülen filler kullanılmıştı. Erkek fillerde kızgınlık döneminde görülen aşırı öfke hali mest (“musth”) de, o dönemlerde bazı psikiyatrik hastalıklara ilaç tedavisi olarak sunulup sunulamayacağı büyük merak konusu olan LSD’yi araştıran kişileri daha da cezbediyordu.

‘LSD deneyinde’ delirtilen, boğularak öldürülen fil Tusko

Oklahoma Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Louis Jolyan West, Chester M. Pierce ve Oklahoma’daki Lincoln Park Hayvanat Bahçesi müdürü Warren Thomas, fillerde kısa süreli bir delilik halini tetikleyerek testosteron miktarının 60 kat attığı bir mest periyodu yaratırsa, LSD’nin “model psikoz” üretme gücünün doğrulanabileceğini düşünüyorlardı. Hayvanat bahçesinde yaşayan 14 yaşındaki Hint fili Tusko’ya rekor sayılabilecek bir doz vermeye karar verdiler ancak dozun ne olması gerektiğinden hiçbiri emin değildi.

İnsan için uygun olan doz, 25 mikrogramdı (ortalama bir kum tanesinin ağırlığı 50 mikrogramdır). 3 Ağustos 1962 günü, Sandoz ilaç şirketi tarafından sağlanan LSD, öldürücü olmayan insan dozunun üç bin katı, yani 297 mg olarak Tusko’ya verildi. Hayvan yaşam alanının içinde delirmiş halde bağırmaya ve koşmaya başladı, bir süre sonra da yere yığıldı. Nöbet geçiriyor gibiydi ve panik içinde, önceden hazırlanan 2800mg antipsikotiği verdiler ancak beklemedikleri bu durum karşısında ne yapacaklarını pek bilmiyorlardı çünkü 1,5 saat sonra bile hayvan yerde, nefes nefeseydi. Sakinleştirmek için barbiturat, pantobarbital sodyum, akıllarına gelen her şeyi denediler ama olmadı, Tusko öldü.

Bu olay kısa süre içinde duyuldu ve hatta gazete manşetlerine de taşındı. Özellikle dozaj konusunda parlak (!) fikirlere sahip bu üçlü, ölümün LSD’den mi yoksa sonradan verilen ilaçlardan mı kaynaklandığını bilemiyorlardı. Otopside, Tusko’nun boğaz kaslarının şişerek nefes almasına engel olduğu -yani boğularak öldüğü anlaşıldı. Tüm deney filme alınmıştı, kayıt, West’in bu olaydan yedi yıl sonra katıldığı California Üniversitesi’nde (UCLA) bir arşivde saklı tutuldu. UCLA’daki meslektaşlarından psikofarmakoloji profesörü Ronald Siegel, Tusko’nun ölümüne sebep olan şeyin LSD mi yoksa uyuşturucu kombinasyonları mı olduğu sorusunun ve diğer soruların yanıtını bulmak istiyordu: Biri dişi biri erkek iki file, 12 saat boyunca su vermeyerek onları deneye hazırladı ve biri düşük biri yüksek olmak üzere iki farklı dozda LSD’yi onların sularına katarak test etti. Düşük doz 003mg/kg, yüksek doz ise 1mg/kg idi. Düşük dozda, kafa sallama ve olduğu yerde hafifçe sallanma dışında bir şey olmadı, yüksek dozda ise hayvanlar bir süre için agresifleşip sonrasında sakinleştiler ve 24 saat sonunda ikisi de normale dönmüşlerdi.

1970’te çıkan Kontrollü Maddeler Yasası’nın ardından psikedelik maddelerin terapötik etkilerine dair yapılan araştırmalara fon sağlayan Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü (NIMH) bu çalışmaları finanse etmeyi kesti ve Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi (DEA) de çalışmalara onay vermemeye başladı (klinik öncesi hayvan çalışmaları için bile). Yazının başında bahsettiğim1953’te CIA tarafından başlatılan MKUltra adlı gizli proje de (üniversite, hastane ve hapishanelerde insanlara bilmeden/iradeleri dışında uyuşturucu verilerek yapılan yasadışı deneyler) 70’lerden sonra sonlandırıldı.

Kaynakça

  • Boese, Alex; Elephants on Acid: The Most Outrageous Experiments from the History of Science. Pan Books, 2016.
  • West, L. J., Pierce, C. M., & Thomas, W. D. ; (1962). Lysergic Acid Diethylamide: Its Effects on a Male Asiatic Elephant. Science (New York, N.Y.), 138(3545), 1100–1103.
  • Witt, Peter; “Spider Webs and Drugs.” Scientific American, vol. 191, no. 6, Scientific American, a division of Nature America, Inc., 1954, pp. 80–87, http://www.jstor.org/stable/24943711.

Baltalar elimizde…

Çocukluk yılları insanın tüm yaşamına çok fazla damga vuruyor olmalı ki pek çok yazımda çocukluğumdan kalma bir şeyler mutlaka bulunuyor. Bu kez de aklıma baltalı şarkı geldi çocukluk yıllarımdan. Hem okullarda bolca söyletilirdi bize hem de çokça kulağımıza çalınırdı orada burada. Bilmeyenler için şarkının sözlerini biraz daha devam ettireyim:

Baltalar elimizde, uzun ip belimizde
Biz gideriz ormana, hey ormana
Yaşlı kütük keseriz, testereyle biçeriz
Biz gideriz ormana, hey ormana

Daha o yaştayken zihinlerimize kazınıyormuş yani, ormana balta ve iple gidilir, ormanda ağaçlar kesilip biçilir. Bilmiyorum çocuk psikologları bu duruma ne der. Gerçi haksızlık etmeyeyim, şöyle çocuk şarkıları da yok değildi:

Kestane, gürgen, palamut
Altı yaprak, üstü bulut
Gel sen burada derdi unut
Orman ne güzel, ne güzel

Parsel parsel orman

Bu şarkılar durup dururken aklıma gelmedi elbette. 30 Kasım tarihli Resmi Gazete’de ormanların farklı farklı kullanımlara tahsisi ile ilgili iki yönetmelik yayımlanınca, kamuoyunda kıyamet koptu doğal olarak. Pek çok kişi ve hatta basın-yayın organı bu yönetmeliklerin daha önce olmayan uygulamaları içerdiğini sandı. Gazetelerde, haber sitelerinde bu yönde haberler yapıldı, sosyal medyada bu yönde paylaşımlar peş peşe geldi.

İşin doğrusu ise şöyleydi: Bu iki yönetmeliğin içerdiği konular 2014 yılında tek bir yönetmelik olarak düzenlenmişti.[1] Ayrıca bu yönetmeliğin 2015, 2016 ve 2017 yıllarında üç kez de değiştirilmek zorunda kaldığını biliyoruz. Değiştirilmek zorunda kalınıyordu, çünkü yönetmeliğin dayanağı olan 6831 sayılı Orman Yasası’nın 17’nci ve 18’inci maddeleri yeşil[2] denilince gözleri ışıldayan siyasetçilerimiz tarafından sık sık değiştiriliyordu. 2017 yılından sonra da yasada değişiklikler yapıldığı için yönetmeliğin de değişmesi ihtiyacı ortaya çıkınca, bu kez idare tek bir yönetmelik yerine, ayrı iki yasa maddesi için ayrı iki yönetmelik yayımlamayı uygun görmüş. Bu yeni yönetmelikler büyük ölçüde eskisinin tekrarından ibaret.

Hiç mi yeni bir şey yok derseniz, var, var elbette. Bunların neler olduğunu merak edenler Türkiye Ormancılar Derneğinin konuyla ilgili basın açıklamasına bakabilir. Benim söylemeye çalıştığım özetle şu: Orman alanlarının ormancılık dışı uygulamalara tahsisi konusu maalesef yeni değil. Anayasa’nın 169’uncu maddesi, Orman Yasası’nın 16, 17, 18 ve Ek 9’uncu maddeleri ile Turizmi Teşvik Yasası’nın 8’inci maddeleri söz konusu tahsislerin temellerini ortaya koyuyor. Yönetmelikler bu temeller üzerinde inşa edilecek uygulamaların detaylarını şekillendirir. Bir hukuk devletinde[3] hiçbir yönetmelik hükmü yasa ve anayasaya aykırı olmaz. Bahsettiğimiz iki yönetmelikte böyle bir aykırılık var mı yok mu, hukukçular buna bakar. Bilmemiz gereken, özetle, bu iki yönetmelikte sayılan pek çok iş ve işlemin orman alanlarında zaten yıllardır yapılıyor olduğu, bu nedenle ormanlarımızın parsel parsel bölüşüldüğü ve bu uygulamaların temelde yukarıda belirttiğim anayasa ve yasa maddelerine dayandığı.

Bir noktayı daha açıklığa kavuşturmakta fayda var. Evet, bu uygulamalar yıllardır yapılıyor ama son yıllarda yapılan yasa değişiklikleri ile hem kapsamı çok genişletildi hem de ormancılık örgütü üzerinde kurulan siyasi ve idari baskı ile bir yandan süreçler kolaylaştırılıp diğer yandan da usulsüz iş ve işlemlerin önlenmesi zorlaştırıldı. Örnek mi? Sayıştayın Orman Genel Müdürlüğü 2020 faaliyetlerini denetleme sonuçlarını gösteren rapora göre orman alanlarında faaliyet gösteren madencilik işletmelerinden 649’u denetlenmiş ve bunlardan 152’sinde izinsiz yapı ve izin amacı dışında kullanım saptanmış. Rapor aynı zamanda bu usulsüz işlemler için etkili denetim ve işlem yapılmadığını söylüyor. Peki, denetleme yükümlülüğüne sahip ormancı meslektaşlarım mı işini yapmıyor sizce, yoksa birileri o onlara ‘dur, yoksa yanarsın’ mı diyor? Bir soru daha: Biz bu yönetmelikleri konuşmaya başlamadan kısa süre önce, 16 Kasım 2021 tarihinde TBMM Başkanlığına verilen bir torba yasa teklifinin içinde Orman Yasası’nın 18’inci maddesinin değiştirilmesini içeren bir maddenin de bulunduğunu ve bu değişiklik yasalaşırsa verilecek izinlerin kapsamının genişleyeceğini, dolayısıyla 30 Kasım’da yayımlanan yönetmeliğin yine değiştirilmek zorunda kalınacağını biliyor muydunuz?

Asıl üzerinde durmamız gereken idarenin (yürütmenin) tasarruflarından (yönetmelik yayımlamak ya da değiştirmek, iş ve işlemleri yürütmek vb.) çok yasamanın, yani siyasetin ve siyaseti etkisi altında tutan unsurların tasarrufları (yasaları değiştirmek ve idareyi baskı altında tutarak bağımsız ve tarafsız yürütmenin önüne geçmek) olmalı. O unsurların akıl ve bilim ekseninden çok çok uzakta olduğunu söylememe gerek var mı? Yahut o unsurların neler olduğunu illa ben mi söylemeliyim? En iyisi o unsurların yerine ben kocaman bir…………………………………………………………. boşluk bırakayım ve İngilizce öğretemeyen İngilizce derslerinin sınavlarından hatırlayacağımız bir cümleyle topu size atayım: Please fill in the blank properly.

Hadi, bir ilk yapıp yazıyı da İngilizce tamamlayayım:

Axes in our hands, long rope on our waist
We go to the forest, HURRA(!) to the forest.

*

[1] Daha öncesi de var. Ben sadece şimdikinden bir önceki durumu açıklıyorum
[2] Yeşil ama doğanın yeşili mi yoksa bir nesnenin yeşili mi? Yanıtı siz verin
[3] Bu açıdan Türkiye için kocaman bir soru işaretinin olduğunun farkındayım.

 

Açıkta ya da tesiste yakmak: Çöpten yakarak kurtulabilir miyiz?

Türkiye gibi atık yönetim alt yapısı karman çorman olan ve ulusal bir yönetim planlamasından ziyade küçük ve yerel örneklerle günü kurtarmaya yönelik planlamaların ve pratiklerin hâkim olduğu, atık deyince parayı düşünen uyanık acar şirketlerin akla geldiği ülkeleri saymazsak, atık işleme ile ilgili tüm faaliyetlerin çoğu ülkede yüksek düzeyde düzenlemelere tabii olduğunu söyleyebiliriz.

Çok basit bir örnekle, eğer bir belediye işçisi sokağı süpürerek topladığı çöpleri çöp tenekesine atmak yerine koca bir hastanenin bahçesinde yakabiliyorsa orada atık yönetimi namına hiçbir şey yoktur. Bu ve benzeri örneklerle siz de bulunduğunuz yerde atık yönetiminin nasıl olduğuna karar verebilirsiniz. İşte en basit haliyle bu durum ve benzeri durumların yaşanmaması için ya da çöplerin gelişi güzel çöp depolama sahalarına yığılmasını önlemek için örneğin Avrupa Birliği’nde, bir dizi AB Direktifi ile yasal bir çerçeve oluşturulmuştur ve üye devletler bu düzenlemelere uymakla yükümlüdürler. Tabii burada yükümlülük tek başına yeterli değil. Birlik, üye ülkelere bu direktife nasıl uyacaklarına dair hem teknik hem de maddi destek sağlamaktadır. Bunların sıkı olması da haybeye değildir. Çünkü çöp dediğimiz şey, bertarafında ya da geri kazanımında süreç en iyi şekilde yürütülmüyorsa (ki yürütüldüğünde bile tehlikeliyken) çok tehlikeli olabilir.

Nasıl mı? Çöpün en çok reklamı yapılan bertaraf yöntemlerinden biri olan yakma esnasında yüksek düzeyde ağır metal, dioksin ve suda çözünür bazı tuz bileşikleri oluşur. Bunlar hem baca gazında hem de kül ortamında kalır. Gerek baca gazındaki gerekse de küldeki bu kirleticilerin yayılımını ve sızmasını engellemek için ciddi yatırım isteyen ve sık kontrol ve bakım gerektiren teknolojilerin kullanılması gerekir. Nitekim bir önceki yazımızda bu tesislerin neden ekonomik olmadıklarını, bu noktaların yarattığı ek maliyetler üzerinden anlatmıştık. Çoğunlukla bu yatırımlar ve gerekli kontrol ile bakımlar yeteri ve gerekli düzeylerde yapılmadığı için de bu tehlikeli kimyasallar çevreye saçılmakta ve hem halk hem de çevre sağlığı açısından risk teşkil etmektedir.

Filtre bile yetmiyor

1900’lerin başından beri farklı biçim ve teknolojilerde Avrupa ülkelerinde uygulanan çöp yakma yöntemi, 1980’lere gelindiğinde artık çevresel ve insan sağlığı açısından risk teşkil ettiğine dair tartışmaların da odağına oturdu. Çünkü artan araştırmalarla ortaya çıkan yeni bulgular, çöp içeriğinin zaman içerisinde yaşam tarzından ve yeni malzemelerin de hayatımıza girmesinden sonra değişmesiyle beraber, yakılarak bertarafında da yeni çeşit kalıcı organik kirleticilerin ve ağır metallerin yüksek düzeyde oluştuğunu ortaya koyuyordu. Bunların sağlık üzerine olan etkilerine dair yapılan çalışmalar da bu kimyasalların son derece yüksek risk teşkil ettiklerinin anlaşılmasına neden oldu.

İşte bu noktadan sonra çöp yakan neredeyse tüm ülkelerde kademeli olarak sıkılaştırılan hava emisyonu standartları ve bu standartları karşılamak için yüksek verimli gaz temizleme sistemlerinin geliştirilmesi ve uygulanması zorunlulukları ortaya çıktı. Çünkü çöp ve içerdiği plastik ve benzeri materyallerin yakılarak bertarafında tek geçer akçe onun kalorifik değeri değildir. Yakıldığında ortaya çıkan, cıva, kurşun, kadmiyum, klor, dioksin ve diğer kalıcı organik kirletici üretme potansiyelleri kalorilerinden daha da önemlidir. Örneğin sıradan bir çöp yakma tesisinde oluşan bir kül 1000 ng TEQ/kg’a (TEQ/kg: 1 kg malzeme içerisindeki dioksin miktarının zehirlilik eşdeğerliliği) kadar dioksin ve furan içerebilmektedir. Çok daha gelişmiş ve bakımlı bir tesisse bu değer 100 ng TEQ/kg’a kadar düşebilir. Ancak daha kötü bir tesis için bu değer 5000 ng TEQ/kg düzeyine kadar ulaşabilmektedir. Dolayısıyla bu tür tesislerin iyi bir filtreleme sistemine sahip olmaları bile onları bu son derece tehlikeli olan ve kalıcı olan dioksinlerden arındırmaya yetmemektedir. Yani siz çöpü yakarak kül ettiğinizde yaptığınız şey, çöp haliyle varlığının yarattığı tehlikeden çok daha kalıcı ve tehlikeli başka kimyasallar üretiyor olduğunuzdur.

Plastik ve diğer çöplerin ister gelişi güzel olsun isterse de kontrollü ortamlarda olsun yakılması, ağır metaller, dioksinler, PCB’ler ve diğer tehlikeli maddelerin toprağa, suya ve havaya karışmasına neden olabilmektedir. Besin zincirine de katılabilen bu kimyasalların nesiller boyu kalıcı olması da en önemli özellikleridir. Çöp yakımında ortaya çıkan zehirli gazlar, başta astım, kanser, hormonal bozukluklar olmak üzere, kronik baş ağrısı, akciğer sorunları, kronik öksürük ve kalp krizi gibi sorunlara neden olmaktadır. Üstelik ortaya çıkan karbon ile de küresel iklim krizine katkı sağlanmaktadır. Beraberinde oluşan hava kirliliği de başka bir zehirli etkisidir.

‘Serbest gezen’ tavuk yumurtalarına dikkat!

Daha önce IPEN tarafından yayınlanan bir rapora göre, çeşitli plastik atık bertaraf tesislerinin yakınındaki serbest dolaşan tavuk yumurtalarında oldukça yüksek seviyede dioksin ve dioksin benzeri kimyasalların varlığı rapor edilmiştir. Yani bir çöp yakma tesisini yerleşim yerlerinin dışına kırsal alanlara yapmak da bizi bu tesislerin ürettiği kimyasallardan kurtarmıyor. Çünkü biliyoruz ki artık moda olan, kırsalda yetiştirilmiş olan serbest gezen köylü tavuğu yumurtaları ve köylerden gelen köylü tarımı ürünleri! Siz aslında daha sağlıklı diye bu yumurtaları, eciş bücüş şekilli sebze meyveleri ya da köy ahırlarından gelen sütleri alırken bilmeden zehirlenmiş olabiliyorsunuz. Bu zehirli kimyasalların ana kaynağı da çöp içerisindeki plastikler! Çünkü plastiklerin üretim süreçlerinde, içeriklerine çok çeşitli kimyasallar ekleniyor. Bu eklenti kimyasallarının ekserisinin toksik olduğunu ve yandıklarında da beraber daha da toksik olabilen yeni kimyasallar oluşabilmektedir. Sadece plastik ambalajlar, solvent kalıntıları, safsızlaştırıcılar, oligomerler veya bozunma ürünleri gibi birçok maddeler içerebilmektedir. İşte bu plastik ambalajla ilişkili 906 kimyasal ve ilişkili olması muhtemel 3377 ayrı madde olduğu tahmin ediliyor.

Avrupa Kimya Ajansı (ECA) plastik ambalajlarla ilişkili 906 kimyasaldan 63’ünün insan sağlığı için oldukça tehlikeli ve 68’inin de çevre için yüksek düzeyde tehlikeli olduğunu belirtmektedir. Ayrıca, bu kimyasalların yedi tanesi toksik ve on beş tanesi de Avrupa Birliği tarafından endokrin bozucu olarak sınıflandırılmaktadır. Şimdi içeriğinde bu kadar zehirli olan plastiklerin -ki evsel çöpün içeriğindeki plastiklerin büyük çoğunluğu ambalaj atığı- yakılarak bertaraf edilmesi yöntemini benimsemek akıllıca olur mu? Yanıt sizin. Çöpü azaltmak, ortaya çıkan gıda atıklarını kompost yapıp gübreye dönüştürmek (bu konuda çiftçiye inanılmaz düzeyde katkı sağlanabilir çünkü gübrede olduğu gibi dışa bağımlıyız), plastik tek kullanımlıkları yasaklamak, plastik dışı alternatiflere yönelmek dururken, enerji ihtiyacı için yenilebilir kaynakları kullanma imkanı varken ve tüm bunlar daha da ucuz ve tehlikesizken, milyonlarca doları çöp yakma tesisleri gibi ilkel ve zehirli alternatiflere gömmek mantıklı mıdır?

Plastiklerin açık alanlarda yasadışı yakılması nasıl tehlikeliyse kontrollü ortamlarda yakılması da bir o kadar tehlikelidir.

Bir Şarkının Hikayesi/ Stayin’ Alive

Anneleri müziğe olan kabiliyetlerini keşfettiğinde Barry Gibb dokuz, ikiz kardeşleri Robin ve Maurice altı yaşlarındaydı. Barry’ye Noel’de alınan gitarla harika bir uyumla şarkı söyleyen üç kardeş çok geçmeden, sadece iki yıl sonra ilk gruplarını kurmuşlardı. Aile Avustralya’ya göçme kararı alınca Manchester’de başlayan müzik kariyerlerine Sydney’de devam ettiler. Gruplarının adı büyük kardeş Barry’nin isminin ilk harflerinden oluşan BGs olmuştu. Çok geçmeden adlarını Bee Gees olarak değiştirdiler. Fakat müzik endüstrisinin merkezi İngiltere ve Amerika idi ve Liverpool’lu dört genç Atlantiğin iki yakasında da müzik listelerini alt üst ediyordu.

İngiltere’ye dönmeye karar verdiklerinde ilk işleri Beatles’ın meşhur menajeri Brian Epstein’a gitmek olmuştu. Epstein işlerinin yoğunluğundan dolayı onları şirketin diğer menajeri Robert Stigwood’a pasladı. Stigwood aynı zamanda Eric Clapton’ın grubu Cream’in de menajeriydi. Onları hemen portföyüne kattı. Beatles’in sounduna benzer bir müzik yapan ve aile üyelerinden oluşup mükemmel bir harmoni ile şarkı söyleyen bir grup kaç kere karşısına çıkabilirdi ki?

Arif Mardin katkısı: Falsetto

Turne için New York’ta bulundukları sırada sadece kelime kulaklarına hoş geldiği ve içinde çok “s” harfi olduğu için adını “Massachusetts” verdikleri şarkılarını yazdılar. Halbuki henüz orada hiç bulunmamışlardı. İngiltere’de ve 12 ülkede ilk defa bu şarkı ile liste başı oldular.

1975’te grup yeni bir sound arıyordu ve Eric Clapton’ın tavsiyesi ile gittikleri Miami’de Ahmet Ertegün’ün şirketi Atlantic Records ile çalışacaklardı. R&B tarzında bir albüm yapmak istiyorlardı ve bu konuda Arif Mardin’den daha iyi bir prodüktör bulamazlardı. Mardin, Aretha Franklin’le de çalışmıştı ve onun gibi gerçek bir prodüktörle hiç çalışmamışlardı. Şarkıları Clapton’ın daha önce kaldığı evde yazdılar ve albüm kaydı için stüdyoya girdiler. “Nights on Broadway” adlı şarkılarının tüm vokal kayıtlarını bitirmişlerdi. Arif Mardin, şarkının sonuna bir arka plan katmak istiyordu ve içlerinden birinin akortlu bir şekilde çığlık atmasını önerdi. Barry “Ben deneyeyim” dedi ve şarkı bittiğinde tüm stüdyo ekibi ortaya çıkan yeni sounda bayılmışlardı. Bee Gees ‘in daha sonra imza stili olacak olan “Falsetto” tekniği ilk olarak o albümde kullanılmıştı.

‘Discomania’ ve Travolta’nın uğuru

1977 yılında vergisel nedenlerden dolayı yeni albüm çalışmaları için daha önce Elton John’un da kullandığı Fransa’daki “Chateau d’Hérouville”adında eski bir şatoya gittiler. Menajerleri Stigwood’dan sürpriz bir telefon geldiğinde yeni albüm çalışmaları devam ediyordu. Stigwood, New York ’ta yeni ortaya çıkan “Discomania” ile ilgili film yapmak istiyordu ve John Travolta ile üç filmlik bir kontrat imzalamıştı. İlk film için Bee Gees’ten birkaç şarkı istiyordu. Barry ilk başta teklifi reddetmiş ve “Bir film için şarkı yazacak vaktimiz yok, zaten konuyu da bilmiyoruz” demişti. Sonunda ikna olan grup üyeleri sadece bir hafta sonu çalışarak bir  “Demo” kasedi hazırladılar. Stigwood ve müzik yönetmeni şarkıları çok beğenmişlerdi ama bir tane de disco tarzı bir şarkı yazmalarını rica ettiler. Barry kısa bir sürede onlara “Saturday Night” adında bir şarkı yazdı fakat bu isimle daha önce yazılmış çok şarkı vardı. Sözleri değiştirdiler ve şarkının adı “Stayin’ Alive” oldu. Ellerinde beş tane çok güzel şarkı vardı ve artık stüdyoya girme zamanı gelmişti.

Kayıt beklemedikleri bir talihsizlikle başlamıştı. “Night Fever”ı kaydettikten sonra, Dennis Bryon annesinin sağlık problemlerinden dolayı İngiltere’ye dönmek zorunda kalınca, davulcusuz kaldılar. Stayin’ Alive’ı kaydetmek artık hiç basit olmayacaktı. Ses mühendisleri Richardson, dahiyane bir yöntemle “Night Fever”dan birkaç saniyelik bir davul ölçüsünü kopyaladı, bant parçasını kesti ve uçlarını arka arkaya yapıştırarak yeniden kaydetti. Üstüne bas gitar ve elektro gitarı ekleyerek şarkıyı inşa ettiler.

Disco müziğine getirilen ‘melodi’

Stigwood kayıtlar bittiğinde harika bir iş çıkardıklarının farkındaydı ve Paramount Pictures’ı da ikna ederek film vizyona girmeden albümü piyasaya sürdü. “Saturday Night Fever” soundtrack albümü, tüm zamanların en çok satan ikinci soundtrack albüm olarak tarihe geçti. 40 milyon satan albümün rekorunu yıllar sonra “Bodyguard” albümü ile Whitney Houston kıracaktı. Albüm 1980’e kadar 120 hafta Bilboard’ta kaldı. İngiltere’de ise 18 hafta arka arkaya birinci sıradaki yerini korudu.

Bee Gees, disco müziğe melodiyi getirmişti.

Grup üyeleri dahi bu başarı karşısında şaşkına dönmüştü. Top ten’deki 10 şarkının beşi Bee Gees şarkısı idi ve tam o sıralarda hit şarkılarını çıkaran küçük kardeş Andy Gibb’in de devreye girmesi ile DJ’lerin deyimi ile radyolar tam “OverGibb” olmuştu.

Bee Gees rüzgarı arkasına almış gibi gözüküyordu ancak onları en tepeye taşıyan albüm neredeyse en dibe vurduran da olacaktı. Disco müziğin bir sürü niteliksiz yapım ile yozlaşması sonucunda 1979’da bir anti disco hareketi başlamış ve Temmuz ayında Chicago’da disco plakların stadyumun ortasında imha edilmesine varacak kadar protestolar gerçekleşmişti.

Birdenbire anti-disco hareketi anti-Bee Gees hareketine dönüştü. Onları Superstar yapan “Saturday Night Fever” albümü haksız bir şekilde disco grubu olarak yaftalanmalarına neden olmuştu.

Bee Gees şarkıları radyolarda çalınmamaya başladı ve grup hızlı bir şekilde popülaritesini kaybetti. Bu süreçte Gibb kardeşler Barbara Streisand , Dionne Warwick ve Céline Dion gibi şarkıcılar için harika besteler yaptı.  Bir Bee Gees bestesi olan “Woman In Love” Barbara Streisand’i Bilboard Hot 100’de üç hafta liste başı yaptı.

‘RB grubuydular ama farkında değillerdi’

Bir dönemi solo çalışmalarla geçiren grup üyeleri ancak 1985 yılında tekrar bir araya geldiler.

Stayin’ Alive, Rolling Stone dergisinin 2021’de güncellenen ” Tüm Zamanların En İyi 500 şarkısı” listesinde 99.sırada gösterilir. Bilboard Hot 100‘e dokuz tane #1 şarkı sokmayı başaran Bee Gees , Beatles ve Supremes’in ardından Bilboard tarihinin en başarılı üçüncü grubudur.

2019’da çekilen Bee Gees dokümanter filmi “How You Can Mend a Broken Heart” ta Eric Clapton Bee Gees için, “Onlar aslında R&B grubuydular ancak bunu fark etmemişlerdi” demişti.

Grubun yaşayan tek üyesi Barry Gibb ” Aslında hiçbir zaman bir türümüz yoktu. Farklı dönemlerde bulunduk ve farklı dönemlere uyum sağladık. Kendi dönemlerinin şampiyonu olan birçoklarının gelip geçtiğini gördük. Biz her seferinde bağlantıda kalmasak ta her zaman etraftaydık” diyerek şüphesiz en doğru tespiti yapmıştı.

Bee Gees’in müziğine saygı, Stayin’Alive A#Grammy Salute adlı organizasyonda sahne alan Ed Sheeran , geçmişteki disco grubu yaftalamalarına da nazire yaparcasına  grubun en güzel baladlarından biri olan “Massachussets”’i harika bir şekilde yorumladı.

Kaynakça

  • Fames T., The Story of Stayin’ Alive by Bee Gees, 18 September 2019
  • Wong E., Stayin’Alive: The Story of Barry Gibb and the Bee Gees, November 14, 2021
  • The Bee Gees, How You can Men a Broken Heart, Documentary, Directed by Frank Marshall, 2020
  • Songfacts, Stayin’Alive, Massachusetts
  • Wikipedia, Bee Gees, Stayin’ Alive, Saturday Night Fever Soundtrack

 

 

Piyale Madra çiziyor-15

ürkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “Yeşil Gündem”ini yorumluyor. 

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler-3] Genel özellikler ve konut dokusu

[email protected]

Kentlerin (gerçekte sadece büyük kentleri gözlemlemekte olduğumuzu unutmadan) üççeyrek yüzyıllık gelişim mecrası üzerinden kuşbakışı bir uçuşla (gerçekte bir “sıfır noktası” olmayan ama) bu genel analizde başlangıç olarak alınan dönemde, yani tam II. DS’nin bittiği günlerden başlayabiliriz. Bu dönemde olup-bitenleri anlamlandırmaya/ yorumlamaya çalışan dizinin üçüncü yazısında, görünümün genel özelliklerine, sonra da konut dokusuna göz atacağız. Kentlilerin içinde bulundukları durum nasıldı ve bir çok bakımdan bugüne göre büyük bir fark gösteren bu durumu ekolojik açıdan ve belki kentlerin geleceği açısından düşünürsek, ne tür özellikler fark edebiliriz?

Kentlerdeki yakın dönem değişimi ve gelişmeleri çeşitli bakımlardan irdeleyemeye başlamadan önce, çok fazla eksiklik içerse de genel panoramik bir eskizle işe başlamak yararlı olabilir. Savaşın hemen ertesinde (1945-1950 arası) kentlerin durumunu kabaca betimlemek ve daha sonra gelişen değişimler için bu dönemin genel özelliklerini anlayabilmek bakımından bir referans olarak almak, değişimdeki ana doğrultuların niteliğinin ve niceliğinin kavranmasına yardımcı olacaktır.

Bir-kaç genel özellik

Bu dönemin başlangıcında (1945-1980 arası olarak tanımladığımız “modernleşmenin son dönemi”nde) kentler, kırdan kente doğru hareketlenecek olan kitleler için sadece yakın bir gelecekti. Neredeyse yüzyılın başından, hatta daha öncesinden beri hareketsiz kalmış/ kendini geliştirme şansı bulamamış, teknolojik ve sosyolojik olarak dönüşememiş, toprak dağılımındaki eşitsizlik ve adaletsizliklerle boğuşmuş ama bunlarla baş edememiş/ giderek yoksullaşmış kırsal alan ve köylülük, Savaş’ın bitimiyle birlikte, her bakımdan hareketlenmeye başladı. Dayanma sınırlarının sonuna gelmiş yoksul/ topraksız köylülük, büyük kentlere doğru demografik olarak akmaya başladı.

(Gerçekten “devrimci” nitelikte olan (elbette bir “sanayi devrimi” değil) ve ülkedeki bütün statik yapıları yıkan ve daha sonra gerçekleşen her şeyin nicelik ve niteliğini değiştiren bu süreç, burada incelenemeyecek kadar uzun, kapsamlı ve karmaşık olduğunda, bu yazıda ele alınmayacaktır.)

Eşitsiz ama kutuplaşmamış kentler

Büyük kentler (döneme göre “büyük” olan kentler, gerçekte nüfus ve yüzölçümü bakımından, şimdiki ölçülere göre çok küçüktü) kentler hiyerarşisi içinde kendi iç dengeleriyle, özellikle demografik göstergeler bakımından modern olanı gerçekleştirmeye ve altyapı ve hizmet gelişmelerini (zorluklarla da olsa) kendi orta sınıflarının ihtiyaçları doğrultusunda kurmaya çalışan/ kurabilen göreli bir dengedeydi.

En büyük kent olan İstanbul’un bile nüfusu milyonun altındaydı ve açık arayla Ankara ve İzmir yüz binlik kentler durumundaydı. İstanbul ve İzmir eski kentler oldukları için (aşırı saçaklanmamış) bir banliyöleşme, her zaman söz konusuydu ama başta Ankara olmak üzere, derişik (kompakt) kent diyebileceğimiz makro-formuyla ve altyapısıyla uyumlu bir yoğunluktaydı. Kentler yüksek maliyetli ve kirletici olmayan bir yaşam biçimini, minimuma yakın olsa da bazı konforları, altyapıyı ve hizmetleri sunabilecek durumdaydı.

Gelir dağılımında ve sınıfların konumlanışında eşitsizlikler olmakla birlikte, kentlerde yoksular ve varsıllar arasındaki kutuplaşma (göçün başladığı aşamada), çok keskinleşmemiş ve makas çok açılmamış durumdaydı. Kent toplumları genellikle orta ve orta-alt gelir gruplarından oluşuyordu ve toplumsal/ kültürel yaşam alışkanlıkları, tüketimleri ve doğayla/ ekolojik verilerle ilişkileri bakımından da ılımlı/ aşırılıklardan ve yıkıcılıktan oldukça uzak bir konumdaydı.

Kentlerdeki çalışma biçimleri (kamu hizmetlileri dışında) genellikle, ya “kendi işini yapan” ve dolayısıyla risklere açık küçük sermayeli esnaflıklar (ya da pazarcılık, işportacılıklar) biçiminde veya eğer ücretli emek biçimindeyse, çok alt düzeyde kayıtlı ve çalışanlar için hiçbir emek hakkı öngörmeyen sistemler olarak kurgulanmış ve yaygınlaşmıştı. İşçi hakları ve sağlık sigortası/ emeklilik hakkı, sendikal haklar/ ücret tartışmasına katılma hakkı, iş kazaları, istihdam garantisi vb. türü gibi düzenlemelerin büyük oranda bulunmadığı bir çalışma ortamı söz konusuydu. Emekçiler bakımından geleceği öngörebilmek, belirsizliklerle doluydu.

Kadın istihdamı bakımından ise, bütünüyle baskı altında ve sömürüye açık, cinsiyetçi, kadın emeğinin hiç görülmediği ve değer verilmediği bir durum geçerliydi. Ev işi emek kategorisinde sayılmadığı için, kadının bedava emeğinin sömürülmesi ile ayakta durabilen bir aile ekonomisi (dolayısıyla kent ekonomisi) söz konusuydu. Kadın, “evin ekmeğini getiren erkeğe” bağımlı olarak düşünülüyordu.

Kentlerdeki ortalama gelir oldukça düşük olsa da, kıra göre çok daha yüksekti ve yararlandığı kamusal haklar ve olanaklar, evrensel standartlara oldukça yakın düzeydeydi. Kentler, yoksul olmakla birlikte, “düzenli” bir toplum yaşamını destekleyecek bir işleyişe ve donanıma sahipti.

Konut ve konut dokusu

Bütün kentlerde bir konut kıtlığı/ konut açığı söz konusuydu. Konut fiyatı ve kira artışları, orta ve orta-alt gelire sahip kentlilerin başlıca sorunları arasındaydı. Konut üretimi çok düşük düzeydeydi ve inşaat malzemesi niteliksiz/ üretim teknikleri çok ilkeldi. Konutların kentlerdeki örüntüsü, özellikle eski kentlerde ve kentlerin eskiden beri yerleşik dokulara sahip olan bölümlerinde, genellikle “mahalle sistemine” göre biçimlenmişti. Gecekondu ve diğer konut üretme biçimleri kısaca şöyle özetlenebilir:

  • Ruhsatlı konutlar (orta sınıflar ya da kentsel arsa sahibi olanların konut üretme biçimleri)
    • Bireysel çok küçük girişimler ve “ev”in tekil ustalarla/ ustanın küçük ekibiyle üretimi (mülk sahibi, inşaat sürecinin orkestrasyonunu sağlar),
    • Kooperatif üretim (kooperatif yönetimi inşaat sürecinin orkestrasyonunu sağlar),
    • “Yap-sat”çı üretimi (inşaat ustalarından biri/ bir grup, inşaat sürecini orkestrasyonunu sağlar) (1960’larda, küçük müteahhitliğin veya inşatta küçük sermaye birikiminin girişimciliğinin doğuşu).
  • Ruhsatsız konutlar
    • Gecekondu: barınmak amacıyla evin (gecekondunun) kullanıcıları tarafından, tapusuna sahip olmadığı bir arsada, kolektif ve içgüdüsel bir plan fikrine göre “kaçak olarak” üretimi
    • Barınmak isteyenler/ isteyecekler-kiracılar için gecekondu üretimi (göçmenlerin ve yoksulların konut üretme biçimleri ve yoksulların yasa dışı konut üretimi örüntüsünün gücünden ve potansiyelinden yararlanarak, yeni göçmenlere, genellikle kamu arazisine el koyan “gecekondu ağalarının” kiralık gecekondu/ kaçak konut üretimi) (1960’lar)

Kentsel konut ile ilgili olarak “yap-sat”çı küçük sermaye sahibi müteahhit eliyle inşaat sektöründeki gelişme, yasal olarak da “kat mülkiyeti” ile pekiştirildi ve orta sınıflarla gecekondulu kesim, farklı modellerle konut açsından göreli bir ferahlığa ulaştı.

Gelecek yazıda, başta kent merkezleri, ulaşım vb. gibi konular olmak üzere diğer alanlardaki durumla ilgili olarak tartışmayı sürdüreceğiz.

İkizköy’de maden için minaresi yıkılan cami de yerle bir edildi

Muğla İkizköy’de kömür madeni için yapılan alan genişletmesi çalışmaları çerçevesinde yapılan yıkım sürüyor. Limak Enerji ve İçtaş ortaklığı olan Yeniköy-Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret AŞ‘nin üstlendiği maden için dün 200 yıllık Işıkdere Köyü’nde çalışmalara başlanmış; köy camisinin minaresi yıkılmıştı. 

Bugün de caminin geri kalanı için yıkım işlemi başlatıldı.

Bölgede çalışmalar yürüten çevre örgüt KARDOK’un gönüllü avukatı İsmail Hakkı Atal, cami yıkımıyla ilgili, “Gözünü para hırsı bürümüş termik santralciler bu uğurda Allah, kitap, cami, kutsal mabet, insan hayatı, doğal -ekolojik denge, arkeolojik eser tanımıyorlar” değerlendirmesi yaptı.

Şirketin açılmış davaları sonuçsuz bırakmak için işi “oldu bittiye getirmeye” çalıştığını kaydeden Atal şunları söyledi:

Daha önce Muğla İdare Mahkemesi’nde açtığımız; orman kesim izninin ve maden sahasının genişletilmesiyle ilgili iki davadan “yürütmeyi durdurma kararı” çıkması gören termikçiler,  17 Temmuz’da önce ormanı ormancılara kestirmeye çalışmıştı, ağustos ayında ise Denizli’den orman yangınları için gönüllü gelen köylüleri kandırarak Akbelen Ormanı’nda 100 ağacımızı kestirmişti.

Daha sonra hem maden genişlemesinin iptali ve hem de orman kesim iptali davalarımızdan yürütmeyi durdurma kararları çıktı. Muğla 2. İdare Mahkemesi’ne açtığımız üçüncü dava ise maden sahasında kalan ve üzerinde arkeolojik şehir kalıntısı bulunan İkizköy Işıkdere mahallesindeki 62-63-64 -673-674-675-676 ve 677 parsellerin Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu’nun amir hükümleri gereğince “Korunması gerekli kültür varlığı” olarak tescili amacıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı aleyhinde açmış olduğumuz davadır.  Bu dosyada “Kanunsuz ve hukuksuz yıkımın durdurulması için acele yürütmenin durdurulmasını” talep ettik. ”

Madenci şirketin minaresini yıktığı cami, düne kadar böyleydi. 

Açılan davaların sonuçları beklenmeden şirket tarafından girişilen yıkım faaliyetlerine tepki gösteren İsmail Hakkı Atal, Türkiye’nin Temmuz- Ağustos 2021’de yaşadığı orman yangını faciasının sebebinin, termik santrallerin yaktığı kömürle karbondioksit seviyesi artırılarak iklim değişikliğine neden olmasından kaynaklandığını vurguladı.

Atal, günümüzde atmosferde milyonda /250 olması gereken kömür sebepli karbondioksitin milyonda /420 birime çıktığını da hatırlatarak şu ifadeleri kullandı: “Allah’ın yarattığı ve dengesini koyduğu atmosferdeki gazların dengesini bozan, Allah’ın yaratılışını bozan termik santralciler, İkizköy’de cami yıkarak şeytani yüzlerini somutlaştırmışlardır.”

Eski bir  Yahudi yerleşimi olan Işıkdere Köyü’nde devam eden arkeolojik kazılarda Bizans dönemine ait bir kilise, çok sayıda mezar ve yağhane gibi bazı buluntulara ulaşıldı. Bunların bir kısmının Ören‘deki açık hava müzesine taşındığı belirtiliyor.

 

Cinsel saldırı zanlısı Musa Orhan’a ‘indirimli’ 10 yıl hapis cezası verilip serbest bırakıldı

Batman‘da, 18 yaşındaki İpek Er’e cinsel saldırıda bulunmak ve intiharına neden olmakla suçlanan Uzman Çavuş Musa Orhan’ın tutuksuz yargılandığı davanın karar duruşması Siirt 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Altıncı ve son duruşmada, Musa Orhan’a indirimli 10 yıl ceza verildi. Yurt dışına çıkış yasağı getirilen Orhan, tutuklanmayacak. Kararda mahkeme heyeti sanığın bugüne kadar tüm duruşmalara devam etmesi nedeniyle kaçacağına dair somut bir delilin bulunmadığına kanaat getirdiğini açıkladı.

‘Kaçma şüphesi yok’

Kararda şu ifadelere yer verildi:

“Adli kontrol tedbiriyle de beklenen amaca ulaşabilecek olması sebebiyle sanık hakkında daha önce uygulanan 5721 sayılı CMK’nın 109/ 3-a maddesindeki yurt dışına çıkma yasağının aynen devamına ve aynı maddenin 3-b maddesi gereğince ikamet ettiği en yakın karakola giderek her ayın 1 ve 15’inde imza vermek suretiyle adli kontrol tedbirinin hükmedilmesine, adli kontrol tedbirini uygulamaması halinde hakkında yeniden tutuklanmasına karar verilmiştir.”

Er’in ailesi ve avukatlarının katıldığı duruşmada HDP milletvekilleri Semra Güzel ve Nuran İmir, çok sayıda baro başkanı, Özgürlük için Hukukçular Derneği, İnsan Hakları Derneği ile Rosa Kadın Derneği üyeleri de hazır bulundu.  Özgür Kadın Hareketi , HDP Kadın Meclisi üyeleri ve gazeteciler ise duruşma salonuna alınmadı.

Mahkeme heyeti, Ankara Barosu Kadın Hakları Merkezi ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun (KCDP) duruşmaya katılma talebiyle ilgili de “Olaydan doğrudan zarar görmediğinden oy birliğiyle reddine” karar verdi.

Duruşmada, mahkeme salonunda telefonlarını kullanmasına izin verilmedi, salon çevresine sinyal kesiciler yerleştirildi.

Ne olmuştu?

Cinsel saldırıya uğradığını anlatan bir mektup bıraktıktan sonra Batmanda intihar girişiminde bulunan İpek Er, bir ay yoğun bakımda kaldıktan sonra, geçen yıl 18 Ağustos tarihinde tedavi gördüğü Batman Bölge Devlet Hastanesi’nde hayatını kaybetmişti.

Hakkında yakalama kararı çıkarılan Musa Orhan tutuklanmış, ancak avukatın itirazı üzerine bir hafta sonra serbest bırakılmıştı. Musa Orhan, yapılan duruşmalara SEBGİS üzerinden katılıyordu.

Orhan’ın serbest bırakılmasına yönelik tepkilerini sosyal medyada ifade eden sanatçı Ezgi Mola‘ya, şikayet üzerine hakaret suçundan para cezası verilmişti. 

Kadınlardan tepki

Karar üzerine kadınlar ve kadın örgütlerinden tepki gecikmedi. Sosyal medya hesaplarından açıklama yapan örgütler, “ödül gibi” cezaların erkekleri cesaretlendirdiğine dikkat çekti; adalet istedi.

https://twitter.com/Deniz__de0/status/1466712154304827396

 

İmamoğlu’ndan Halk Ekmek açıklaması: Maliyetleri kurtarmasa da süreci yürütebilecek durumdayız

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Halk Ekmek fiyatına zam geleceği iddialarıyla ilgili açıklamalarda bulundu. İmamoğlu, maliyetleri kurtarmasa da süreci yürütebilecek durumda olduklarını kaydetti.

Ancak İmamoğlu, gelecek yıl ile ilgili ise “sübvanse etmeyi elbette düşünürüz ve yaparız bunu çekinmeyiz ama ne kadarını yapabiliriz, nasıl bir fiyat çıkabilir, inanın bunu tahmin etmek güç. Niçin güç? Çünkü, öyle anlık ve günlük fiyat değişikliği yaşayan bir ülke durumuna düştük ki, maliyet çıkartılamıyor” ifadelerini kullandı.

‘Süreci yürütebilecek durumdayız’

DHA‘da yer alan habere göre, Hollanda İstanbul Başkonsolosu Arjen Uijterlinde ile Sarıyer‘deki Emirgan Korusu‘nda bir araya İmamoğlu, burada Hollanda’dan gönderilen İstanbul Lalesi‘nin sembolik dikimini yaptı.

Sonrasında gazetecilerin sorularını yanıtlayıp açıklamalarda bulunan İBB Başkanı, Halk ekmek fiyatlarına geleceği iddia edilen zamlarla ilgili de şunları söyledi:

Halk Ekmek, bizim için sorumluluk duygusu yüksek iştiraklerimizden bir tane. Burada özellikle, vatandaşın ihtiyacını çözme temelli bir bakışı var. O bakışla faaliyetlerine devam edecek. Şu anda, özellikle yıl içerisinde ve başında, özellikle zamdan önce mal tedarikinden ötürü, bir şekliyle maliyetlerimizi kurtarmasa da süreci yürütebilecek durumdayız.

Ancak tabii ki önümüzdeki yıl nasıl bir maliyetle karşı karşıya kalacağız ki sübvanse etmeyi elbette düşünürüz ve yaparız bunu çekinmeyiz ama ne kadarını yapabiliriz, nasıl bir fiyat çıkabilir, inanın bunu tahmin etmek güç. Niçin güç? Çünkü, öyle anlık ve günlük fiyat değişikliği yaşayan bir ülke durumuna düştük ki, maliyet çıkartılamıyor. Mesela, bir ihaleye çıkan kurumumuz, ‘yaklaşık maliyet’ diye tariflenen bir maliyeti taban alır. Ve onun belli bir oran yukarısında, aşağısında ihale rakamı oluşunca, siz o ihaleyi karşı tarafa verirsiniz, mal ya da hizmet alırsınız.”

İmamoğlu, “Şu anda yaklaşık maliyeti çıkartıyor arkadaşlar, ilana çıkıyoruz, ihalenin günü geldiğinde, artık o yaklaşık maliyetin hükmü kalmıyor” diye de ekledi.

‘Vatandaşımızın yanında oluruz’

İBB Başkanı, ekmeğin maliyetini en aza indirecek şekilde bütün tedbirlerin alınacağını kaydetti:

Yani bu kadar aslında kamunun özel sektörün zor iş yapabildiği, iş yürütebildiği bir dönemdeyiz. Ama bütün bunlara rağmen, vatandaşımızı koruyacak sübvansiyonu yaparız. Ekmeğin maliyetini en aza indirecek şekilde bütün tedbirlerimizi alırız. Vatandaşımızın yanında oluruz. Olmalıyız da. Yani zaten Halk Ekmek, aslında ne yazık ki ülkemizde yoksulluğun bir barometresi gibi oldu ya da bir tansiyonunu ölçen bir mekanizma gibi oldu.”