Ana Sayfa Blog Sayfa 1128

Erdoğan’ın talebi üzerine Kılıçdaroğlu’nun grup toplantısı haberine erişim engeli

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın talebi üzerine, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmanın T24‘te yayımlanan haberine erişim engeline getirildi.

T24, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun 11 Şubat 2020’de partisinin grup toplantısında ‘FETÖ’nün siyasi ayağı’ tartışmaları üzerinden 20 soru ve 20 yanıt sıralayarak, “Devleti FETÖ’ye teslim eden kişinin adı Recep Tayyip Erdoğan’dır” ifadelerini kullanmasını haberleştirmişti.

İki yıl sonra engel

Devletin sırlarının bulunduğu ‘kozmik odayı’ Erdoğan’ın açtığını söyleyen CHP liderinin, Herkes biliyor ki FETÖ ile samimi bir mücadele verilmiş değildir. Parası, kayındeperi olan dışarıda. Siyasi arkası olanların kılına dokunulmadı” ifadelerini kullandığı habere, yaklaşık iki yıl sonra Erdoğan’ın talebinin ardından İstanbul Anadolu 3. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından erişim engeli getirildi.

‘Talep edenin saygınlığı zedelendi’

Kararda, Talepte bulunan vekili Av. Ahmet Özel‘in 02.12.2021 tarihli dilekçesi ile bazı yayınlarda kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia ve yayınlara erişimin engellenmesini ve içeriğin yayından çıkarılmasını talep etmiştir” bilgisi verilirken, aynı gün talebin kabul edildiği görüldü.

Kararda, “talep dilekçesi ve ekleri ile talebe konu paylaşımlar incelendiğinde; söz konusu paylaşımların talep edenin saygınlığını zedelediği ve kişilik haklarını da ağır biçimde ihlal ettiği kanaatine varıldığı, bu nedenle talebin kabul edildiği” ifade edildi.

Ordu Gölköy’de HES için bilirkişi kararı: Kamu yararı yok

Ordu’nun Gölköy ilçesinde Kardelen HES için yapılmak istenen imar değişikliğine karşı açılan davada bilirkişi raporu açıklandı. Raporda imar değişikliğinde ve HES yapımında kamu yararı olmadığı belirtildi.

Gölköy, Çatak, Çetilli mahallerini kapsayan HES için Ordu Çevre Derneği (ORÇEV) ve mahalle halkı Ordu İdare Mahkemesi’nde dava açmıştı. Davada mahkeme tarafından görevlendirilen Bilirkişi Heyeti yerinde incelemelerini yaparak görüşlerini mahkemeye rapor olarak sundu.

Rapor hakkında Ordu Çevre Derneği Yönetim Kurulu adına yapılan açıklama şöyle:

“Gölköy halkıyla birlikte Ordu İdare Mahkemesi’ne açtığımız Kardelen HES için yapılmak istenen imar değişikliği için mahkemenin atadığı Bilirkişi Heyeti raporunu hazırladı. Heyetle birlikte yerinde incelemeye bizler de katıldık. Halk kitlesel katılımla itirazlarını dile getirdiler. İddialarımız Bilirkişi Heyeti tarafından dinlendi. Hazırlanan rapor lehimize çıktı. Karar mahkemenin. Mahkemenin de Bilirkişi Heyeti’nin görüşünü dikkate alacak diye düşünüyoruz.”

‘Artık karar yargının’

Açıklamada raporun içeriği hakkında da bilgi verildi.

“10 madde halinde yazılmış olan raporun 10 maddesi de uygunsuzluğu vurgulamaktadır. Hem ÇED dosyasındaki eksiklikler, hem de yeterli inceleme ve açıklamaların olmadığı vurgulanmaktadır. Özellikle iletim tünellerinin planda yeterli gösterilmediği vurgulanmaktadır. Raporun sonuç bölümündeki vurgu bizim için yeterlidir. Rapor, “Gerekçeleriyle, dava konusu Kardelen Regülatörü ve Hidroelektrik Santrali 1/5000 ölçekli İlave Nazım İmar Planı Değişikliği ile 171000 ölçekli İlave Nazım İmar Planı Değişikliğinin şehircilik ilkelerine, planlama esaslarına ve kamu yarına uygun olmadığı görüş ve kanaatine varılmıştır. Karar yüce mahkemenizindir…” biçiminde sonuçlandırılmıştır. Artık karar mahkemede. Mahkemenin de halkın lehine sonuçlanacağını umuyoruz.”

Bilirkişi raporu sonrası mahkemenin duruşma günü vermesi bekleniyor.

 

 

TİHV 12. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri başlıyor

Bu sene 12’ncisi düzenlenecek Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) 12. İnsan hakları Belgesel Film Günleri başlıyor.

10-17 Aralık 2021 tarihlerinde düzenlenecek belgesel film günlerinde Türkiye’den ve dünyadan çok sayıda belgesel film izleyiciyle buluşacak.

Gösterimler çevrimiçi yapılacak

10-12 Aralık tarihlerinde de İzmir‘de bulunan Fransız Kültür Merkezi‘nde ve 18-19 Aralık 2021 RaptiyeVan‘da (Van Barosu Salonu) salon gösterimi gerçekleşecek.

Programda Türkiye’den 10, ülke dışından 16 olmak üzere toplam 26 insan hakları temalı belgesel film yer alıyor. Gösterimler koronavirüs salgını nedeniyle çevrimiçi ortamda yapılacak.

Gösterimlerin ücretsiz olduğu TİHV 12. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri’nin programına buradan ulaşabilir ve kaydınızı yaptırabilirsiniz.

[Yeşil Gazete Doğu’da-11] İnatçı meşelerin diyarı Mardin, su ve kent hakkı peşinde

Haber-İzlenim Dizisi: Alev KARAKARTAL

*

Diyarbakır’dan Mardin’e doğru yoldayız. Akşam çökmek üzere. Geceye kalmak istemiyoruz, çünkü hem yolda karşılaşabileceğimiz ‘güvenlik önlemleri’ konusunda tedirginiz hem de kalacak yer sıkıntımız, Van’dan bu yana artarak sürüyor. Bir yandan tur şirketlerinin düzenlediği paket turlarla büyük gruplar halinde gelenlerin oluşturduğu “sonbahar kültür turizmi”, diğer yandan toplantılar, etkinliklikler derken, bölgedeki otellerin neredeyse hepsi “ful çekiyor.” Yer ayırtmak için aradığımız kentteki iki öğretmen evinin de yurt bulamayan öğrencilere ayrıldığını öğreniyoruz ki, bu da ayrı bir mesele.

Araçta otel krizi sürerken, uzaktan seçtiğimiz manzara kalacak yer sıkıntısını unutturuyor.  Artık Diyarbakır’dan çıktık, güney yönünden Mardin’in Kızıltepe ilçesine doğru yaklaşıyoruz. Yerleşimin üzerine çökmüş kirli hava, sis, pus alacakaranlıkta bile ayırt edilebilecek gibi. Kızıltepe’den Mardin’e giden kentin yol üzerinde Organize Sanayi Bölgesi yer alıyor. Buradan yayılan emisyonların sürekli kontrol edildiğini söylüyor Çevre Bakanlığı internet sitesinden, ancak bu hava bakanlığı pek doğrulamıyor gibi.

Yol arkadaşım Metin Yoksu da ağır kirliliğin bir nedeninin de yerel halkın çoğunun ısınmak için kömür yakmaya devam etmesi olduğunu anlatıyor. Belediyeler ve valilik de ücretsiz kömür dağıtımına her kış devam ediyormuş hala. Ekim ayındayız henüz, üstelik oldukça sıcak bir ekim yaşıyor bölge. Henüz sobalar yakılmaya başlamamış olmalı, yine de etkisi olmuş olabilir mi, duraklarımızdan biri olmadığı için tespit edemiyoruz.

Ancak kenti saran kum ocaklarının çıkardığı toz duman ve henüz kent merkezine girmeden üst üste yığılmış beton binalar yığını baki. Bir de bitmek tükenmek bilmeyen anız yangınları… Bunların yarattığı kirlilik, mevsim dinlemiyor zira.

Yeşil sürpriz

Kent merkezine henüz var, gece de tam çökmedi. İyi ki öyle oldu, çünkü Van’dan bu yana hasret kaldığımız “yeşil”e Mardin kırsalında rastlamak epey hoş bir sürpriz yaşattı.  Ancak aklınıza Trakya ya da Karadeniz’in ormanları gibi bir manzara gelmesin. Güneydoğu Anadolu’da orman, çokça ‘bodur boylu’ meşe, maki ve çalılık demek. Üstelik artık Mezopotamya Ovası’na yaklaşıyoruz, yani ekili alanların, bağ ve bahçelerin yeşili yabana atılacak gibi değil.

Ertesi sabah erken saatlerde, güç bela oda bulabildiğimiz otelin kafesinde, Mardin Ekoloji Derneği’nden harita mühendisi Abdülvahap Irmak ile buluşuyoruz. İlk açtığımız konu ormanlar oluyor.

“Bizim dağlar ormanlıktır, yüzde 30’a yakını ormandır” diyor Irmak. Düzenli olarak her yıl bölgeden yaptığımız orman yangınları haberlerinin kaynağını anlatarak başlıyor:

“Ormanlar, kendiliğinden ya da sigara izmariti atanlar, piknik yapanlar tarafından yakılmaz buralarda. Bir devlet politikasının sonucu güvenlik güçleri tarafından, operasyonel olarak ateşe verilir. Yörenin çevre aktivistlerinin en büyük sıkıntısı bu.”

En çok da 1984-96 arasında en çok köy boşaltmaların yaşandığı Nusaybin, Midyat, Savur ve Yeşilyurt arasında kalan alanda, yani Ömeryan (Ömerli) bölgesinde bu politikanın yoğun olarak hayata geçirildiğini belirten Irmak, halen 40-50 köyün bulunduğu bu günlerde de yangınların çıktığını, ama mevsim itibarıyla artık azaldığını söylüyor. Yangınların ardından da onlar devreye giriyormuş:

“Önce yakılıyor, ardından drone ile görüntü alıyorlar. Sonra da biz gidip tespitlerimizi yapıyoruz.  Uydudan güncel görüntülere göre ne kadar alanın yandığını raporlaştırıyor, daha sonra da resmi tutanakları tutan Orman Müdürlüğü ile karşılıklı kontrol ediyoruz. 2018’deki tespitimize göre 4-5 bin dönüm orman yanmıştı.  2019’da çok daha büyük bir alanı yangına kurban verdik.”

İnatçı ‘sidikli meşeler’

Yangına en çok maruz kalan Ömeryan’daki ormanlık alanın en büyük şansı ise tıpkı insanı gibi, “inatçı oluşu.” Irmak’ın anlattığına göre, zor yanar, yansa yıkılsa da kendini yeniden onarır, kolay pes etmezmiş:

“Asker, buradaki ağaç formuna “sidikli meşe” der. Yandığı zaman terler, gövdesinden su bırakır ve kendini söndürür. Yaprakları yansa da kendini korur. Azıcık bir yağmurda da hemen sürgün verir. Bizim yörenin meşesinin yeraltında da gövdesi vardır, kökünü kazıdıkça ya da kökünü bile yakmadığınızda kendini çabuk onarır. Orman yangınlarından sonra hiç müdahale edilmezse, beş-altı yılda doğa kendini toparlar.”

Allahtan ne yetkililer ne de köylüler ve aktivistler yanan alanlara dokunuyormuş. Böylece de doğanın kendini onarması mümkün oluyor:

“2005’den 2017’ye kadar Diyarbakır’da çalıştım. Mardin-Diyarbakır yolunda o dönemde doğru dürüst ormanlık alan kalmamıştı. O zamandan bu yana herhangi bir fidan ekimi, bakım çalışması yapılmadığı halde birkaç yılda yolun çevresi  ormanlık bir alana dönüştü. Şimdi iki-üç metre yüksekliğinde çalı formunda meşe ağaçlarıyla donanmış durumda.”

Ormanlık alanın öneminin çok farkında Mardinli aktivistler. Yağış rejiminin değişmesinin hem nedeni hem de sonuçlarından biri olan, doğal nem ve sıcaklık sigortası, yağışları tutan, yeraltı kaynaklarının beslenmesini destekleyen ormanlık alanlara zarar verilmesi, bu yüzden en çok dertlendikleri konulardan biri.

Orman rahat bırakıldıkça, yaban hayatın popülasyonu da artıyormuş. Kızıltepe’deki Gurs Vadisi’nde yaban keçileri, yaban domuzu, sırtlan, vaşak, karakulak nüfusu şimdiden yükselmiş. Birkaç yıl önce de vadide bir Anadolu parsının öldürüldüğü haberini yapmıştık. Irmak, halen nadir de olsa bölgede görüldüğünü doğruluyor.

Gurs Vadisi.

İkili iklim ve ekosistem 

Mardin’de ikili bir iklim yapısı, iki ekosistem bulunuyor. Biri, Suriye’ye kadar uzanan muhteşem Mezopotamya Ovası, diğeri de dağlık alan. Kentin ikliminde en etkili katalizör ise rüzgar. Gündüzleri ovadan dağa doğru, akşam üzerleri ve sohbahar kış döneminde dağdan ova yönünde esiyor. Yönü de sürekli kuzey-güney aksinde değişiyor. Bu iki hakim rüzgar akımının yönü, yöre ikliminin yapısında belirleyici rol oynuyor.

Mardin de tüm Türkiye ve bölge illeri gibi, Van’dan beri izini sürdüğümüz küresel iklim değişikliğine bağlı kuraklıkla boğuşuyor. Bölge hem meteorolojik, yani yağış azlığına bağlı hem hidrolojik, nehir akımları ve sulak alanlardaki düşüşle kendini gösteren hem de tarımsal kuraklık yaşıyor. Birbirini besleyen üçlü bir felaket. Buna, yine bütün bölge boyunca tanık olduğumuz vahşi sulama alışkanlığı, tercih edilen su politikaları, çok su isteyen yanlış ürün deseninin gelişigüzel, plansız tercih edilmesi, yeraltı sularının aşırı sömürüsü, var olan su kaynaklarının fütursuzca kirletilmesi eklenince, durumun vahameti kat kat artıyor.

Kentteki yağış rejiminin, özellikle son yıllarda  çok değiştiğini söylüyor Irmak. Önceleri gündelik hayata hakim olan “40”; yani 40 gün kış, 40 gün aşırı sıcak döngüsü bozulmuş. Aradaki dönemde ılıman bir iklime sahip olan ve eylülden kasım ayına kadar yağmur alıp sonrasında karla kaplanan Mardin, artık eskisi gibi değil. Bizim kentte bulunduğumuz ekim ayında, henüz kent ve çevresi doğru dürüst bir yağmur almamıştı. Abdülvahap Irmak, “Sadece geçen gün çiseledi ama toprak bile ıslanmadı. Şimdiye dek en az üç-dört defa çok ciddi yağış alması lazımdı Mardin’in” diyor.

Bu durum da başta tarım olmak üzere herşeyi etkiliyor. Bu sene buğdayların boyu 10 cm’i geçmemiş mesela. Buğday, mercimek, arpa hepsi “yanmış”, köylü samanını bile toplamamış. Yolculuk güzergahı boyunca dinlediğimiz öykünün bir tekrarını, Türkiye’nin en verimli ovalarına ev sahipliği eden Mardin’de de duyuyoruz.  Önümüzdeki kışın, gıda tedariki bakımından zor geçeceğini söylemek kahinlik olmasa gerek.

Başta Mazıdağı‘ndakiler olmak üzere, kuruyan göl ve göletlerin haddi hesabı olmadığını da öğreniyoruz. Ovada, geçmişte Yol Su Elektrik işletmesinin (YSE) yaptığı büyük göletlerle, Kızıltepe-Derik arasında hayvan sulama  göletlerinin de hepsi kurumuş. İçlerindeki balıklar da yok olmuş.  Belediye bazılarına su taşıyarak sorunu çözmeye çalışıyormuş ama taşıma suyla nereye kadar?

Hayvan sulama göletleri küçük olsa da hayvancılığın yaygın olduğu bölgede hayati önemde. Mezopotamya Ovası’nda bir zamanlar 500-600 küçükbaş hayvan sahibi köylüler, şimdilerde 50-60 hayvanlık sürülerle yetinse de Savur, Mazıdağı, Ömerli, Derik ve Kızıltepe’nin köylerinde yoğun olarak küçükbaş hayvancılık yapılıyor hala. Bu göletler kuruduğunda, köylüler ya tarımsal sulama için aldığı sudan hayvanlarına da ayırmak ya da köyün su şebekesinden su almak ikileminde kalıyor. Her ikisi de hayvan sahiplerince hem maliyeti hem de suyun yeterli olmayışı yüzünden tercih edilmiyor.

Fırat ve Dicle üzerindeki dev GAP Projesi, 22 baraj ve 19 hidroelektrik santrali ile sulama şebekeleri öngörüyordu. 19 baraj, 14 HES tamamlandı. 1970’lerde planlanan ancak fiili olarak 1989’da hayata geçirilmeye başlanan proje, Mardin’in de içinde bulunduğu dokuz ili kapsıyor. Ancak bu devasa proje, elektrik üretiminde epey yol almış olsa da bölgedeki çiftçi ve köylülere sağladığı su yeterli değil. Bu nedenle de sulama göletlerine başvuruluyor. DSİ eliyle üç yerden sulama yapılması planlanmış. Biri Fırat suyunun kanallarla, Derik iç yolundan getirilmesini sağlayacak proje. 20 bin dönümlük bir arazide, büyük bir gölet inşa ediliyor. Duvar tahkimatları ve altyapı çalışmaları hızla sürüyor. Bir diğeri Mazıdağı tarafından yine Derik’in yukarı kesimlerindeki köylerinin kullanması için, Dicle suyunun Çınar yönünden gelen kısmından doğru inşa edilecek kanal. Bu kanal, Kralkızı Barajı’nın bıraktığı suyu aktaracak. Üçüncüsü de Dicle’nin Savur üzerinden gelen suyu almak için. Bu üçüncüsü ayrıca önemli, çünkü Batman’ın hemen arkasına düşen Savur’un da tıpkı Mardin gibi ikili bir iklim-habitat yapısı var. Savur Platosu’nun da ihtiyacı olan su, buraya aktarılacak.

Nusaybin’den sonra Cizre’den de su taşınması planlanıyormuş.

Bunların hepsi açık kanal. Viranşehir’e kadar olan bölüm bitmiş, kanallardan su akıyor. Ancak hepsi de buharlaşmayla, oluşabilecek çatlaklar, sızıntılar, dışarıdan müdahalelerle oluşabilecek su kaybına açık görünüyor. Derde deva olmaları ne kadar mümkün, hepsi soru işareti.

Su meselesine kısa bir parantez açıp GAP’ın sağladığı su ve enerjiyle ilgili bölge çiftçisinin başka derdini de dillendirmek gerek. Sınırlı ve yetersiz de olsa, proje kapsamında bölgeye verilen su, çiftçinin refahını artırıp bir kalkınma yaratmış başlangıçta. Ancak 2017’de DEDAŞ’ın (Dicle Elektrik Dağıtım Şirketi), bazen ilgili bölgeye gitmeden tahmini olarak, bazen de damlama su yapanla salma  sulamayı yapana toptancı bir bakışla yazdığı faturalar; halkla güvenlik güçlerini sık sık karşı karşıya getiriyor.

Sağlanan enerjinin neredeyse yüzde 70’ini çiftçi kullanıyor bölgede. Yaşanan anlaşmazlıklar yüzünden köylünün büyük kısmı faturaları ödemediği ya da ödeyemediği için, elektrik direklerinin sökülmesi, trafoların indirilmesi, Jandarmayla köylünün çatıştığı sahneler de sık sık yaşanıyor:

“Erdoğan buraya gelmişti, elinde bir Kuran’la bize ‘Mardinli Müslümandır, Müslüman da takva sahibidir, hırsızlık yapmaz’ demişti. Biz hırsız değiliz ki, sen vicdansız ve adaletsiz davranıyorsun. Damlama sulamayı zorunlu hale getirip hibe projeleriyle bunu desteklersen, o çiftçi de randıman alır ve bir daha da vazgeçmez bu yöntemden.”

 ‘20 yılda 50 bin yıllık arkeolojik suyu tükettik’

Parantezi kapatıp tekrar su meselesine dönersek, yeraltı sularının tüm ülkede olduğu gibi, burada da vahşice kullanılması, tıpkı yaraya tuz ekmek gibi. 2000’lere kadar Mardin’de sondaj kuyusu olmadığını, şimdilerde ise her yerde pıtrak gibi açıldığını dile getiriyor Irmak. Söylediğine göre ağırlığı ovada olmak üzere, 20 yılda neredeyse 20 bin kuyu açılmış. “20 yılda 50 bin yıllık bir arkeolojik suyu tükettik, kuruttuk” diyor.

Daha önce 70-80 metreden çekilen suyu bulmak için artık 350-400 metrelik kuyular açıyorlarmış. Yerin topografyasına göre, 700 metreye kadar açılan kuyular olduğunu öğreniyoruz:

“Sen bu derinlikten, bu yoğunlukta su çektiğin zaman, bileşik kaplar prensibine göre, başka bir yerde boşalıyor. Mesela Gurs’taki, Savur’daki pınarlar kuruyor. Üstelik orada şimdi tütün zamanı, suya en çok ihtiyaç duydukları zaman. Şelale vardır Gurs’ta, o da cılızlaştı. Kızıltepe’de Zergan deresine girip yüzerdik yakın zamanlara kadar, 20 yıldır suyu yavaş yavaş azaldı, şimdi tam kurudu, sadece kanalizasyon suyu akıyor içinden. Yine Kızıltepe’nin hemen çıkışında, Amrut’ta Pamukkale’ye benzer travertenler vardı, o da 15-20 yıldır kurumuş durumda.”

“Ekoloji, biyoçeşitlilik sınırlar ötesidir” diyor Irmak. Yeraltı suyunun giderek tükenmesi gibi, burada yaptığımız bir tahribat, Azerbaycan’ı da etkiler, Ermenistan’ı da, Karadeniz, Erzurum, Van’a da yansır. Oradaki pınarların seviyeleri de düşer, suyun debisi azalır.” Haklı. Irak’taki tarımsal sulamaya büyük katkı sağlayan Urumiye Gölü’nü, Türkiye’den Süleymaniye’ye ulaşan Zap Suyu’nu hep bölgenin nehirleri, pınarları, yeraltı suları besliyor. Yine barajlar meselesine geliyoruz:

“Dicle üzerinde, kolları dahil 30’dan fazla baraj ve HES bulunuyor. Sınıra kadar uzanıyor bunlar. Aşağıdaki ülkelere su akışı üzerinde büyük etkileri bulunuyor.  Bazıları güvenlik barajı, tek amacı alanı parçalamak,  geçişleri engellemek olan.”

‘Kuşlar da gelmiyor artık’

Bölgede çok görülen yabani kaz, ördekler ve sığırcıklar da artık uğramıyormuş kente. Bir zamanlar nehir kenarını saran sazlıklar, hem çöplüğe dönüşmesi, kesimler hem de iklim değiştiğine bağlı kuraklık yüzünden kurumuş, yok olmuş. “Göçmen kuşlar artık uğramıyor” diyor Işıklı.

Kışları yağan karın 2-3 metreyi bulduğu kent, artık bazı yıllar hiç kar almadığı bazen de 10 cm karla kaplandığı için sulak araziler teker teker yok oluyormuş. Mardin resmi “kuş göç yolu güzergahı”nda olmasa da yöre halkına göre, en son 15-20 yıl önce şehrin üzerinden kuşlar geçip gitmiş. Bir daha da gelmemişler. Kuşlarla ilgili araştırma yapan akademisyenler de KHK ile ihraç edilince, kimse peşlerine düşmemiş.

Abdülhalim Irmak.

Mardin’in tek üniversitesi olan Artuklu Üniversitesi’nde ne fen fakültesi ne de ziraat fakültesi bulunuyor. En lazım olanlar yani. Bölgenin, farklı iklim modellemelerini çalışacak, ona göre üretimi planlayacak, araştırma yapıp envanter çıkaracak bilim insanlarına ihtiyaç var. Umarız yakın bir dönemde planlamaya alınır ve yöre halkının ihtiyaçlarına uygun bilimsel çözümler üretilmeye başlanır.

Madenler

Mardin, bölgenin tümü gibi mermer, yerel taş, doğal taş ocakları, kırma eleme, kum ocaklarıyla çevrelenmiş durumda. Her yerdeler.. Şehir içinde, dışında, hemen eteğinde, dağda, ovanın dibinde…  Burada ek olarak bir de Mazıdağı Eti Bakır Fosfat tesisi var. Hikaye tanıdık:

70’lerde bölgede fosfat bulunmasının ardından 80’lerde kamulaştırmalar başlıyor. 90’lı yılların başında bir devlet işletmesi olarak çalışmaya başlasa da birkaç yıl sonra üretime son veriliyor. Bu arada bölgede yaşayan köylülere herhangi bir yer gösterilmiyor, evler taşınmıyor. İnsanlar evlerinde oturup arazilerini işlemeye devam ediyor, bazıları kamulaştırılan araziler üzerine yeni evler yapıyor vb. 2011’de Yeşil Gazete okurlarının yakından tanıdığı Cengiz Holding işletmeyi devralıyor. Adı da Eti Bakır olarak değiştiriliyor. Önce, hep yapıldığı gibi muhtarlar, komşu köyler ziyaret edilip “Sizden işçi alacağız” deniyor. İnşaat süreci bitince de köylülerin yaşadıkları alandan çıkması isteniyor. Tesisin güvenliği için madenin çevresi askeri yasak bölge ilan ediliyor, içine de bir askeri güvenlik noktası kuruluyor.

Köylüler, “zilyetliğe”, yani yıllardır yararlandıkları “kullanım hakkı”na istinaden yeniden kamulaştırma yapılmasını istiyor. Zaten haritalar da gelişigüzel yapıldığı ve mülkiyet durumlarına pek aldırış edilmediği için devlet, parsellerin bir kısmını devretmiş bir kısmı ise köylüye ait. Tapular eksik gedik. Tesisin bir çok noktası vatandaş tapularında…

Tesis, gümüş, altın ve uranyumu işliyor. Her gün devasa yığınlar halinde malzeme çıkarıldığını anlatıyor çevrede yaşayanlar. Atıklar için özel bir demiryolu yapılmış, kentin dışındaki Mazıdağı’na her gün seferler yapılıyormuş. Geri dönüştürme yapılıp yapılmadığını bilmiyorlar, ama biz ertesi gün kentten çıkıp Mazıdağı’na giderken, yolda gördüğümüz atık tesisinde, atıkların üzerinin sadece toprakla örtüldüğünü gördük. İnşaat sırasında tesiste çalışan eski işçiler, siyanür havuzunu gördüklerini anlatıyor, hatta Meclis gündemine de getirilmiş konu.

Gübre üretmeye de başlamış Eti Bakır. Bunun için 2019’da hazırlanan teşvik kararnamesine, 1081 km mesafedeki Kastamonu İnebolu Limanı, 900 km mesafedeki Samsun Limanı ile Dilaver Barajı su hattı ve doğalgaz boru hattında yapılması gerekli yatırımlar da dahil edilmiş. Kastamonu’daki limanın bu yatırım kapsamına alınmasının nedeni “oradaki tesislerde üretilen bir hammadde”; yani Küre’de çıkarılan pirit. Cengiz Holding’in bu konudaki sorulara verdiği yanıt şöyle:

“Metal geri kazanım sürecinde kullanılan ‘piritin kavrulması’ gerekiyor. Eti Bakır Küre madeninden sağlanan pirit cevheri, yapılacak boru hatlarıyla İnebolu Limanı’na taşınacak. Buradan da denizyolu ile önce Samsun’a, ardından demiryolu ile özel vagonlarda Mardin Mazıdağı’na getirilecek. Tesislerin diğer ihtiyaçları olan su ve doğalgaz ise bölgede yapılacak DSİ Diyarbakır Dilaver Barajı ve Bismil-Mardin doğalgaz boru hattından temin edilecek”

Çok büyük iş yani. Sadece maliyeti 100 ila 200 dolar, piyasa fiyatı ise  600 dolar olan gübre tekelini eline alması halinde, ithalat kısıtlamasının da konuşulduğu şu günlerde, çevre tahribatı pahasına nasıl bir kar elde edileceğinin yalnızca tek bir örneği.

Yeşil enerji

Yenilenebilir enerji konusunda ise bölgenin diğer kentlerinden birazcık daha şanslı Mardin. Güneş enerjisi panelleri yavaş yavaş kurulmaya başlamış, ama bürokratik engeller, lisans vermede çıkarılan zorluklar, elde edilen enerjinin elektrik şebekesine bağlanamaması gibi sorunlar, yenilenebilir enerjiye yönlenmek isteyenleri yıldırıyormuş.

Kentin ilk güneş santrali ise bölgede pek çok alanda iş yapan Global Yatırım Holding’in Artuklu’da kurduğu Ra Solar. 2019’da YEKDEM’e dahil olan ve 10.8 MWp kurulu güce sahip Ra Solar, geçen yıldan itibaren, 10 yıl boyunca 0,133 dolar üzerinden elektrik satışına başlamış. Bölgedeki en büyük güneş enerjisi santrallerinden biri olan tesis, yılda yaklaşık 20 milyon kWs elektrik üreterek 7 bin 500 hanenin elektrik ihtiyacını karşılıyor.

Rüzgar tirbünleri ise Derik’te kurulu. Derik Vadisi bir çanak gibi. Tam da çağın çevresine 37 tirbün yerleştirilmiş. Derik merkezine yaklaşık 800 metre kadar yakında, Zeytinpınar (Haramiya) ve Kale köylerinin hemen önünde. Mazıdağı’nda dokuz ve Kızıltepe’de dört adet olmak üzere toplam 50 adet rüzgar türbini daha sırada. İnsan düşünmeden edemiyor: Keşke bürokrasi bir nefes aldırsa, tirbünler verimli tarlalara, arkeolojik alanlara, insanların köyünün, kasabasının dibine kurulmasa… Bir şey de olması gerektiği gibi olsa…

TMMOB, rüzgar tirbünlerine karşı çıkıyor. Yerleriyle ilgili sıkıntılar ilk sırada, ama hemen ardından, yaydıkları elektromanyetik dalgaların sağlığı bozacağı, insanın elektromanyetik yapısını değiştireceği, kuşların, arıların yön duygusunu bozacağı, rüzgarın doğal akış yapısını değiştireceği, mikro iklim değişikliği yapacağı,  otlakları öldüreceği gibi gerekçelerle.. Henüz bu ikinci sıradakilerin bilimsel olarak ispatlanmadığını eklemek gerek.

Mardin’in Mazıdağı ve Kızıltepe’de kurulacak rüzgar tirbünlerinin rotası.

Abdülhalim Işıklı baraja da güneş panellerine ve RES’lere de, madenlere de karşı olmadıklarını, her şeyin belirli birkaç sermayedara zimmetlenmesine ve yanlış uygulamalara karşı olduklarını anlatıyor: “Diyelim Mardin’e 10 tane kırma taş ocağı lazımsa, 100 tane açılıyor. Benim arazime tarlama 5 dönümlük bir güneş paneli kuracaksan ve bu iklime, doğaya zarar vermeyecekse, ben buna karşı olmam. Ya da yerleşim yerlerine doğru uzaklıkta yapılacak RES’lere.  Ama sen 200, 500, 1000 dönüme güneş tarlası yaptığın zaman o da artık ısıyı hapsediyor, ısı adası oluşturuyorsun. Ya da belirli bir bölgedeki kuyular için 200 mg’lık bir tirbün yeterken, 30-40 tane dip dibe dev tirbünleri sıralı diktiğinde rüzgarın önünde bir duvar oluşturuyorsun, bölgenin ekosistemini değiştiriyorsun. Hiç enerji üretmeyelim, kullanmayalım demiyoruz. Doğru üretilsin, ihtiyaçlara göre, uygun büyüklüklerde yapılsın diyoruz. ”

Tıpkı dev barajlar yerine yerleşim yerlerinin ihtiyaçlarına göre, göletler yapılması önerileri gibi. Ekoloji birliği, Mezopotamya Ekoloji Hareketi, Mardin Ekoloji Derneği, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’yle de işbirliği yaparak alternatifler üretmişler. Hasankeyf’i boğan Ilısu Barajı yerine iki metrelik baraj duvarlarının ardındaki çelik borularla Dicle’nin suyunun aşağıya taşınması, buradaki tirbünlerle elektrik üretilmesini önermişler. Tıpkı şu anda Midyat‘taki Beyazsu’da yapıldığı gibi. Dinleyen olmamış..

Kentsel dönüşüm

Henüz kente yaklaşırken gördüğümüz inşaat furyasının ve yepyeni bir kent inşa etme hevesinin sonuçlarına yakından bakma zamanı. Şöyle: Merkez ilçe Artuklu’nun altyapısı “yok”. Gerçekten yok. Müteahhit gidip binasını yapıyor, bina için hat çekiyor ve kanalizasyon sistemine ekleme yapıyormuş. Aslında bazen yapıyormuş. Kentsel dönüşüm projesi 6 milyon Euro’dan ilçeleri ekleyip imarı büyütünce bütçeö nce  22 milyar, sonra da 40 milyar Euro’ya çıkınca, işler çıkmaza girmiş.  Öyle olunca da bazı müteahhitler, kanalizasyon sistemine ekleme yapmak yerine, doğrudan açıktan derelere vermeye başlamış atıkları.

Yeni yapılan Saraçoğlu Mahallesi’nin projesi de yapılmamış. Böyle olunca boru döşenemiyormuş. Müteahhit de ya dereye bırakıyor ya küçük bir bertaraf tesisi yapıyor ya da foseptik çukuru açıyormuş. Artık vicdanına göre.

Burada da memleketin her yerindeki gibi  “kentsel dönüşüm”, aynı zamanda “soylulaştırma” demek. Kent yoksullarını, şehir merkezi büyüyüp yayıldıkça, bir zamanlar şehrin eteklerinde kalan şimdi ise “değerlenen” yurtlarından sürmek yani. Burada da yöntem aynı. Cüzi miktarda para karşılığı kamulaştırılan ev ve araziler milyonluk sitelere dönüşünce, bunları alacak ve orada yaşayacakların demografisi de değişiyor.

Merkezin hemen dibindeki Yeşilli’de belediye eliyle yapılan kentsel dönüşüm bu nedenlerle büyük tepki çekince, şu anda bekletiliyormuş. Önce buraya 400 konutluk proje yapıp sizi buraya taşıyacağız denmiş halka. Sonra da “teröristler barınıyor” gerekçesiyle konutların şehir merkezine inşa edilmesine karar verilmiş.  Yörenin sağ eğilimli Arap halkı da buna sinirlenip şimdiye dek hep AKP’ye verdikleri oylarını bu kez MHP’nin adayına yöneltmişler. Çevre Bakanı, kentsel dönüşümle ilgili yetkililerin ziyaretleri de pek işe yaramamış. Ancak bir dairenin fiyatı da 5-6 milyon liraya yükselmiş çoktan.

Tıpkı Diyarbakır Suriçi gibi, kent içi çatışmalara sahne olduktan sonra yerle bir edilen Nusaybin’de de aynı durum söz konusu. Yeniden yapılan evlerin yine dip dibe, taş değil, taş kaplama, bahçesiz blok sistemli apartmanlar halinde inşa edilmesi  ve şimdi milyar liralara satılması bir yana, çoğu hak sahibi ev sahibi de olamamış. Şimdilerde başkalarının yaşadığı rezerv alanlarından yer tahsis etmek istiyorlarmış; ama bu da bölgenin “geleneksel hukuku”na ters. Davalar halen sürüyormuş.

Üstelik yeni yapılan apartman modeli binaların hiç biri altyapı sistemine bağlanmayıp bölgedeki derelere boşaltıldığını anlatıyor Mardinliler.

Eski kent

Mardin’in eski, tarihi mahallesiyle yeni yapılanları birbirine bağlamak da mümkün değil, çünkü eski mahalle dağlık bir alanda. Diğerleri aşağıda. Kot farkından dolayı altyapılar birbirine entegre edilemiyormuş. Bir ana kolektör inşa edilmesi ve bütün atıkların oraya yönlendirilmesi gerekiyor anladığımız kadarıyla, ama şimdilik herkes kendi kişisel çözümünü bulup, atığı kendisinden ve binasından uzaklaştırmakla yetiniyor.

Eski kent ise başka bir hikaye. Kadim bir şehir burası. Binlerce yıllık yaşam kültürünü barındırıyor. 2009’da avukat Mehmet Beşir Ayanoğlu, belediye başkanlığı döneminde , eski kentteki altyapıyı değiştirmeye karar vermiş. Şehirdeki 100 yıllık, 500 yıllık, bin yıllık evlerin  içme suyu ve altyapısı, kullanıcıların ortaklaşalığıyla uzun yıllardır geleneksel şekilde çözülmüş aslında. Yeraltı sularına seramik borularla bağladıkları eviçi çeşmeleriyle sularını sağlayıp kanalizasyon sistemlerini ağ gibi sarmışlar kentin altına. Dönemin başkanı Ayanoğlu ise eskavatörleri dar sokaklara sokmuş;  her yer kazılmış, kırılmış, poliüreten borular döşenmiş. Ancak maksat hasıl olmamış. Aksine evlerin içindeki çeşmeler kurumuş. Eski kentlilerin belki yüzyıllardır tek tek döşediği seramik borular kırıldığı için yeraltı suyu, evlerin altından akmaya, en zayıf bulduğu yerden de patlamaya başlamış. “Çoğu evin duvarları, istinat duvarları çöktü. Birçoğu rutubetten oturulamaz hale geldi, şimdi de çare bulamıyorlar” diyor Irmak.

Biz de eski kentte gezerken hem zarar görmüş binaların belediye eliyle yeniden onarılmaya çalışıldığına hem de tekrar altyapı çalışmaları yapıldığına tanık oluyoruz. Suyun nereden geldiğini bulup tamir etmeye çalışıyorlar. Bu kez düzgün bir şekilde yapılacağını umuyoruz.

Bir de iyi haber verelim kente dair. İki biyolojik arıtma tesisleri var: Biri Kızıltepe’nin çıkışında diğeri de Yeşilyurt’ta. Bunun için Dünya Bankası’ndan 6 milyar Euro fon alınıp epey büyük bir alana kurulmuşlar. Umarız, Van’daki gibi aç-kapa çalışmıyordur.

Abdülvahap Işıklı, son olarak sorumuz üzerine Kürt illerinde çevre aktivisti olmanın anlamını  yanıtlıyor:

“Ekoloji vicdani boyutu olan bir şey; emek ister, gönüllülük ister. Bizim bundan kişisel bir çıkarımız yok. Zaten yedi –sekiz kişiyiz, zorlasanız 10 kişi çıkmaz. Hepimiz, bir yandan hayatımızı sürdürmeye çalışıyoruz, diğer yandan ekoloji mücadelesi yürütmeye… Siyasi bir faydası, karşılığında kazanılacak para, ego tatmini de olmayınca, insanları katmak zor oluyor.”

Belediye ve yetkili kurumlarının yanı sıra meslek örgütlerini harekete geçirmekte de zorlandıklarını anlatan Işıklı’nın son sözleri şöyle: “Bizim de suçumuz var, reflekslerimiz zayıfladı, kafamız sürekli, pire deneyindeki gibi başımızın üzerinde sınır çizen kartona çarptı. Orman yangınlarına karşı yangın yerine gittik, drone’lar tepemizde uçuyor. Her yerde jandarma. Diyarbakır’dan 50 kişi geldi, Mardin’den ancak 10 kişi.

Ancak bunu da anlamak gerek. Çok uzun yıllardır, bölge halkı herhangi bir konu için her itiraz edişinde bunun bedelini çok ağır ödedi. Çocuklarını kaybettiler, aileleri, evleri, yurtları dağıldı. Hele şimdi, ekolojinin de kriminalize edilmeye çalışıldığı bir ortamda, insanları harekete geçirmek kolay değil.

Anlayacağınız bizim buralarda, ekoloji sadece ekoloji değil. Hiçbir şey kendisi değil.”

Barselona Sözleşmesi 22’inci Taraflar Konferansı, Antalya’da yapılacak

Akdeniz’in Deniz Çevresinin ve Kıyı Alanlarının Korunması (Barselona) Sözleşmesi’nin 22. Taraflar Konferansı, (COP22) 7-10 Aralık tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek.

Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilecek toplantıda Akdeniz’deki kirlilik, biyoçeşitlilik kaybı, yabancı türlerin varlığı ve iklim değişikliği ele alınacak. Pandemi sonrası yüz yüze yapılacak ilk toplantı olan COP 22 sonrası Türkiye, “Barselona Sözleşmesi Sekretaryası Büro Başkanlığı” görevini İtalya’dan devralacak.

Akdeniz için Orta Vadeli Strateji Belgesi onaylanacak

Kaya Palazzo Golf Otel’de düzenlenecek ve dört gün sürecek zirvenin üçüncü gününde Barselona Sözleşmesi’ne taraf olan ülkelerin çevre bakanlarının katılımıyla “Bakanlar Oturumu” yapılacak. Türkiye adına toplantıya Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, “Mavi Bir Akdeniz’e Doğru: Çöpsüz Miras Bırakmak; Biyolojik Çeşitliliği Korumak, İklim Dengesini Sürdürmek” başlıklı doküman ile katılacak. Oturumda “Akdeniz için Orta Vadeli Strateji Belgesi’nin onaylanması ve “Akdeniz’in biyoçeşitliliğinin korunmasına yönelik 2020 sonrası eylem planının uygulamaya konulması” başta olmak üzere Akdeniz’in çevresel açıdan korunup iyileştirilmesini hedefleyen önemli kararların alınması öngörülüyor.

Zirveye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın eşi Emine Erdoğan ev sahipliği yapacak ve “Akdeniz’deki Kadın Liderler Öğle Yemeği’ne katılacak.

Barcelona Sözleşmesi nedir?

Kısaca Barselona Sözleşmesi olarak bilinen Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP)   1974 yılında kurduğu “Bölgesel Denizler Programı” kapsamında Akdeniz’deki gemi, uçakların ve kara taşıtlarının yol açtığı kirlenmeyi önleyip azaltarak Akdeniz’in korunması hedefini içeren sözleşmedir. Bölgesel Denizler Programı, Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler ve Avrupa Birliği’nin katılımıyla  Akdeniz Eylem Planı’nın (MAP) 1975 yılında oluşturulmasıyla sonuçlanmıştır. MAP ise daha sonra “Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi”nin (Barselona Sözleşmesi) 1976 yılında Barselona’da kabul edilmesine zemin olmuş, 1978 yılında sözleşme yürürlüğe girmiştir.

1992 yılında Rio de Janerio‘da yapılan BM Çevre ve Kalkınma Zirvesi’nde alınan kararlara uygun olarak, Barselona Sözleşmesi, 1995 yılında, deniz çevresinin yanı sıra, kıyı alanlarını da kapsayacak biçimde genişletilmiş, ayrıca, sürdürülebilir kalkınma hedefi, halkın katılımı, çevresel etki değerlendirmesi gibi unsurlar getirilmiştir. Bu çerçevede, yenilenen Sözleşme’nin adı “Akdeniz’in Deniz Ortamı ve Kıyı Bölgesinin Korunması Sözleşmesi” olarak değiştirilmiş ve bu yeni sözleşme 2004 yılında yürürlüğe girmiştir. Sözleşmeye 21 ülke ve AB dahildir.

Sözleşme kapsamında iki yılda bir düzenlenen zirvelere, sözleşmeye taraf olan ülkelerin üst düzey yetkilileri, teknik ekipler, uluslararası sivil toplum kuruluşları ve bilim insanları katılıyor.

Endonezya’da Semeru volkanı patladı: En az 14 kişi hayatını kaybetti

Endonezya‘nın Java adasında bulunan Semeru volkanının patlaması sonucu en az 14 kişi öldü, 56 kişi de yaralandı.

Yetkililer, yaralıların bir kısmında ağır yanıklar olduğunu kaydetti. Patlamadan bölgedeki 11 köy etkilenirken, patlama nedeniyle beş kilometrelik bir güvenlik çemberi oluşturuldu.

Birçok kişi bulundukları yeri boşaltmak zorunda kaldı

Volkanın patlaması sonucu, bölgenin etrafında yaşayan çok sayıda kişi bulundukları yeri boşalttı.

Görgü tanıkları çevre köylerin külle kaplandığını, bulutların güneşi engellediğini ve ortalığın karardığını ifade ederken, havayollarına 15 kilometre yüksekliğe ulaşan bulutlar nedeniyle bir uyarı gönderildi.

Volkanik küller, uçak motorlarına girmeleri durumunda motorların hasar görmesine veya tamamen durmasına yol açabiliyor.

Aktif bir volkan olan Semeru, çoğunlukla 4 kilometre yüksekliğe kadar kül püskürtüyordu. Ancak, cumartesi günü meydana gelen patlama normalin dört katına yakın bir büyüklüğe işaret ediyor.

“Pasifik Ateş Çemberi” deprem ve volkan kuşağındaki Endonezya’da, yaklaşık 130 aktif yanardağ bulunduğu biliniyor.

Yeni Çevre Kirliliği Yönetmeliği’nden Akkuyu Nükleer Santrali muaf tutuldu

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, santraller ve tesisler tarafından üretilen kirli atıklarla ilgili bir yönetmelik yayımladı.

Ancak, askeri tesisler, ar-ge testi yapan işletmeler ve Akkuyu Nükleer Santrali söz konusu yönetmelikten muaf tutuldu.

Yönetmeliğin amacı çevrenin korunması

Kirletici Salım ve Taşıma Kaydı Yönetmeliği” başlıklı yeni düzenlemenin amacı şöyle açıklandı:

Bu Yönetmeliğin amacı, çevrenin korunması ile yayılı kaynaklar ve sanayi kaynaklı çevre kirliliğinin azaltılması için kirleticilerin salım ve taşıma kaydının oluşturulmasına yönelik usul ve esasları düzenlemektir.”

Enerji sektörü, metal üretimi ve işlenmesi, mineral/maden sanayisi, kimya sanayisi, kağıt ve ahşam üretimi, yoğun hayvancılık ve süt ürünleri yetiştiriciliği, gıda sektörü, tekstil sektörü, tabakhaneler, mezbahaların tamamı kapsam içine alındı.

Fakat, yönetmeliğin ikinci maddesinde bazı tesisler kapsam dışında tutuldu. Askeri tesisler, araştırma ve geliştirme faaliyetleri ile yeni ürün ve süreçlerin test edilmesi için kullanılan işletmeler ile nükleer tesisler bu yönetmeliğin kapsamı dışında. Bu tesisler, çevrenin korunması, çevre kirliliğinin azaltılması için kirleticilerin salım ve taşıma kaydının oluşturulmasından muaf olacak.

İklim krizi Çin’i tehdit ediyor

The Lancet’in 2016 yılından bu yana yayınladığı ve iklim değişikliği ile halk sağlığı arasındaki ilişki hakkında kritik güncellemeler sunan altıncı raporu olan ‘2021 Lancet Sağlık ve İklim Değişikliği Geri Sayımı Raporu’ kısa bir süre önce yayımlanmıştı. Lancet’in son sayısında ise küresel iklim krizinin Çin açısından sağlık risklerini günden güne nasıl büyüttüğünü açıklayan 2021 Çin Raporu yayınlandı. Lancet Public Health dergisinin aralık ayı başında yayınlanan 6. Cilt, 12. sayısında yayımlanan rapor ülkede yaşayanlar ve çevre için küresel iklim krizi nedeniyle günden güne artan olumsuz etkileri ortaya koyuyor.

Çin için hazırlanan 2021 raporu, Lancet Sağlık ve İklim Değişikliği Geri Sayımı Raporu’ndan farklı olarak beş alanda 25 gösterge sunuyor. Bilindiği gibi Lancet Sağlık ve İklim Değişikliği Geri Sayımı Raporu 44 göstergeyi kapsıyordu.  Rapora göre küresel iklim krizi sonucu ortaya çıkan yeni sağlık göstergeleri Çin’de durumun daha da kötüye gittiğini gösteriyor. 2020 yılında ülkede kişi başına ısı dalgası maruziyetleri 1986-2005 ortalamasına kıyasla dört ile 51 gün arasında artmış. Bu durumun da sıcak hava dalgasına bağlı ölümlerde % 92’lik bir artışa neden olduğu tahmin ediliyor.

Şekil 1: Çin’de sıcak hava dalgasına bağlı ölüm oranı ve eyaletlere dağılımı.

Lancet’in raporuna göre sıcak dalgalarının Çin için ekonomik maliyeti de yüksek: 2020’de sıcak dalgasına bağlı tahmini 14.500 ölümün ortaya çıkan ekonomik maliyeti 176 milyon ABD doları… Ayrıca artan sıcaklıklar 2020 yılında Çin’in toplam ulusal işgücünün çalışma saatlerinde % 1-3 arasında kayba neden olmuş. Bunun neden olduğu ekonomik kaybında ülkenin yıllık gayri safi yurtiçi hasılasının % 1-4 arasına denk geldiği tahmin ediliyor.

Ülkenin her bölgesinde ayrı risk

Raporda orman yangınlarına ilişkin bilgiler de var. 2001-05’e kıyasla 2016-20 arasında 20 bölgede orman yangınlarına maruz kalan nüfus artmış. Buna ek olarak, Aedes sivrisinekleri tarafından dang humması bulaşı için vektörel kapasite 2004-07’ye kıyasla 2016-19’da % 25.4 artmış. Lancet’in Çin için hazırladığı geri sayım raporuna göre sel olaylarının sıklığı ve yoğunluğu da yıldan yıla artmaya devam ediyor. Acil müdahale kapasitesi sellerden etkilenen insan sayısını son yıllarda azaltmış olsa da, 2020 ve 2021’deki aşırı sayıdaki büyük seller bu ilerlemeyi tersine çevirmiş olabilir ve bu yıllardaki sellere bağlı can kayıpları ve yaralanmalar artış gösterdiği görülüyor.

Lancet’in raporuna göre Çin’deki her bölge, yerel çevresel ve sosyoekonomik koşullarına bağlı olarak küresel iklim krizi nedeniyle ortaya çıkan kendine özgü sağlık tehditleriyle karşı karşıya… En kötü veriler Guangdong eyaletine ait. Bu eyalette artan ısıya bağlı ölüm, iş gücü kaybı ve dang riski ön plandayken, Sichuan eyaletinde sel ve kuraklık riskleri; Liaoning ve Jilin eyaletlerinde orman yangınlarına maruz kalma daha ön planda yer alan riskler… O nedenle de raporu hazırlayan uzmanlara göre her eyalet için ön planda olan tehditlere göre özel politikalar geliştirilmeli…

Aslında Covid-19 salgını sırasında sokağa çıkma kısıtlamaları ve ekonomik yavaşlama enerji sektörü fosil yakıtlara büyük oranda bağlı olan Çin’de geçici olarak sera emisyonlarının azalmasına ve büyük kentlerde hava kalitesinin düzelmesine yol açtı. Bu durum toplumsal duyarlılığı artırdı. Ancak bu duyarlılık artışı raporu hazırlayan uzman grubuna göre yeterli olmadı. Lancet raporuna göre Çin’de küresel iklim krizinin insan sağlığı üzerine etkilerini azaltma çalışmalarında 2020 yılı değerlendirmesinde sadece kentsel yeşil alan büyümesinde ve sağlık acil durum yönetiminde istikrarlı bir ilerleme kaydedilebildi. 30 eyaletin 12’si eyalet sağlık uyum planlarını tamamladığını veya geliştirdiğini bildirmesine rağmen halen ülkede bağımsız bir ulusal sağlık uyum planı yok ve illerin çoğunda değerlendirme ve yeni kurulan Ulusal Hastalık Kontrol ve Önleme Bürosu’nun sorumlulukları arasında iklim değişikliği ve sonuçları belirtilmiyor.

Şekil 2: Pm’ye atfedilebilecek erken ölümler 2015 ve 2019’da Çin’deki önemli pm kaynakları ve bölgelere göre dağılımları

Çin’in daha önce 2030 yılına kadar sera gazı emisyonlarını artıracağı ve 2030 yılından itibaren emisyonlarını azaltarak, 2060 yılından önce karbon nötr olacağı planlamıştı. Covid-19’un şokuna rağmen, düşük karbonlu yatırımlar  2019 – 2020 yıllarında artmış ve hava kirliliğini kontrol etme konusundaki ısrarlı çabalarının bir sonucu olarak, PM2·5 maruz kalmaya bağlı erken ölümler ve ortaya çıkan maliyetler düşmeye devam ediyor. Bununla birlikte, Çin şehirlerinin % 98’i hala Dünya Sağlık Örgütü kılavuz standardından daha fazla olan hava kirliliği konsantrasyonlarına sahip. Çin, Nisan 2021’de kömürlü enerji santralleri üzerinde hem karbon azaltımına hem de hava kirliliği kontrolüne büyük fayda sağlayacak sıkı kontrol önlemleri açıklamasına karşın ülkedeki genel karbon emisyonları rapora göre 2020’de % 1-28 arttı.

İklim krizinin sağlık etkileri artıyor

Raporu hazırlayan çalışma grubuna göre, iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkileri Çin’in her eyaletinde kötüleşmeye devam ediyor. Buna karşılık bu etkileri azaltma çabalarında yetersiz ilerleme var. Çin hala dünyanın en büyük sera gazı emisyonlarına sahip ülkesi… Üstelik yenilebilir enerji kaynaklarına yıldan yıla yatırımlarını artırmasına ve kömür üzerindeki sübvansiyonları %40’a yakın azaltmasına karşın fosil yakıtların ülkenin enerji gereksiniminin büyük bir kısmını karşılamaya devam ediyor. Lancet raporunun hazırlayıcılarına göre Çin hem kendisi hem de tüm dünya için bir an önce sağlık odaklı karbon nötr bir yol seçerek düşük karbonlu kalkınma ve halk sağlığı için kazan-kazan politikalarını uygulamalı…

Peki, Çin bunu başarabilir mi? 16 sayfalık raporu okuduğunuzda bunun çok zor olduğunu rahatça görüyorsunuz. Günümüzde Çin’de fosil yakıtlara dayalı enerji politikalarının ve lüks üretimin arkasında zengin batı ülkelerinin açgözlü tüketim politikaları var. Onlar üretimini yaptırdıkları lüks tüketimden vazgeçmedikçe ülkenin küresel iklim krizini önleme konusunda eylemlere liderlik etmesi; hatta destek vermesi imkansız… Çin yaptığı plana uysa bile karbon nötr bir ülke olmak için 2060 yılı çok geç bir tarih değil mi?

 

İkizdere için İstanbul’da eylem: Ormanlar, dereler sermaye değiller

Cengiz Holding‘in liman projesine hammadde sağlanması için Rize‘nin İkizdere ilçesinde taş ocağı yapımına karşı bölge halkının direnişi uzun süredir ediyor.

Dün de İkizdere Çevre Derneği (İÇDER) çağrısıyla İstanbul Kadıköy meydanında yaşanan çevre katliamı protesto edildi.

‘Validebağ, İkizdere susmayacağız Cengizler’e’

Eylemde “Validebağ İkizdere susmayacağız Cengizler’e”, “İkizdere taş ocağı olmasın, Ormanlar dereler sermaye değiller” ve “Direniş varsa umut da var” sloganları atıldı.

İkizdere’de taş ocağı yapımı sebebiyle yaşanan doğa katliamına karşı bir araya gelinen eylemde basın açıklaması da yapıldı. Açıklamayı İkizdere Çevre Derneği adına Osman Baş yaptı.

Taş ocağı sebebiyle ekolojik dengenin bozulacağına vurgu yapılan açıklamada, hem liman hem de ocak için ÇED süreçlerinin tamamının hukuka aykırı olduğu belirtildi.

Ayrıca, taş ocağı projesine verilen “ÇED Gerekli Değildir” kararına karşı açılan davada hazırlanan bilirkişi raporunda projenin usulsüz olduğunun kaydedilmesi de hatırlatıldı.

Bunun yanında, İkizdere’de yaşanacak su krizi ile ilgili de ilerleyen zamanlarda bir forum düzenleneceği de duyuruldu.

Direniş alanı için acil kamulaştırma kararı

Öte yandan, geçtiğimiz günlerde icra memurları direniş alanındaki eski fabrika “acil kamulaştırma” adı altında yıkılmak için bölgeye gelmişti. Bu karar sonrası direniş alanı icra yoluyla boşaltılıyor.

Acele kamulaştırma kararı savaş, sıkı yönetim gibi olağanüstü durumlarda uygulanan bir yöntem.

Sağlık sorunları nedeniyle Aysel Tuğluk için infaz erteleme isteniyor

Eski DTP Eş Genel Başkanı ve HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un hafıza kaybı yaşadığı ve günlük işlerini tek başına yapamaz durumda olduğunu avukatı Reyhan Yalçındağ duyurdu.

Tuğluk, 2016 yılından beri Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor.

‘Bu halde bile kendisi bir hassasiyet yaşıyor’

Euronews‘te yer alan habere göre, Avukat Yalçındağ, Aysel Tuğluk’un sağlık durumuyla ilgili şu açıklamalarda bulundu:

Şöyle düşünün; her birimizin bir günde yapması gereken aktiviteler var. Bunun içine yeme, içme, öz bakım, konuşma, yazma, okuma girmez mi? Bunların içerisinden bazılarını çıkardığınız da geriye ne kalır? Kimsenin yardımı olmadan bir başına kalamayacak bir insan kalır…Günlük bir rutin içerisinde bir sürü şeyi unuttuğunuzu düşünün. Nasıl yol alabilirsiniz tek başınıza, imkanı var mı? Olamaz. Ayrıca bu halde bile kendisi bir hassasiyet yaşıyor. Aysel Hanım uzunca bir süre cezaevinde daha ağır koşullarda olan mahpuslar var diyerek kendisinin gündeme getirilmesinin haksızlık yaratabileceğini düşündü.”

Annesinin cenazesine yapılan saldırı sağlık durumunda etkili

Avukat Yalçındağ, Tuğluk’un hafıza kaybı yaşamasında annesinin cenazesine yapılan saldırının etkisi olduğunu dile getirirken, doktorların da aynı düşüncede olduğunu kaydetti:

Cezaevinde birinci yılı dolmadan annesinin ölüm haberini aldı. Ve izinli olarak çıkarıldı. Ben de bu süreçte avukatı olarak yanındaydım. Ve bizim annesinin defin süreci esnasında yaşadıklarımız var. Bu şu anda bu ülkede yaşayan seksen milyon insanı yakından ilgilendiren bir mesele. Mezarlığa girdiğimiz andan itibaren ırkçı sözlü saldırılara ve tacize maruz kaldık, akabinde de hepimize yönelik fiziken taşlı saldırılar başladı. Bu durum defin esnasında ve sonrasında da daha korkunç bir hal alarak devam etti. Havaya ateş de açmaya başladılar.

Bugün değerlendirdiğimde korkunç bir katliam çıkabilirdi. Aysel Hanım bütün bunları, gördü, duydu, yaşadı ve tanıklık etti. Naaşın yeniden gömüldüğü yerden çıkarılmasına da tanıklık etti. Gün be gün Sayın Tuğluk’un bu etkiden kurtulamadığını, üzerinde kalıcı etkiler bıraktığını gözlemledik. Ve hatta cezaevi idaresi ve personeli ile eş zamanlı gözlemledik. Çok ağır bir hale döndüğünü gözlemledik. Aysel Hanımın bugün yaşadığı bu sürecin müsebbibi o gün o mezarlıkta bizlere saldıranlardır, onları koruyan kollayan siyasi iktidarın kendisidir.”

‘Hastalığı kronik seyirli’

Tuğluk’un yaklaşık sekiz ay boyunca Kocaeli Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanlığı’ndaki dokuz uzman doktor tarafından muayene edildikten sonra Kocaeli Tıp Fakültesi, Aysel Tuğluk için; “Hastalığının kronik seyirli olduğu ve ilerleyici vasıf arz ettiği, cezaevi koşullarında sağlanabilecek tıbbi destek ve bakımının yeterliliğinde sorun yaşanabileceği, ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyeceğine ve dolayısıyla cezasının infazının ertelenmesi” tespitinde bulundu.

Temmuz ayında açıklanan bu rapordan sonra hem avukatları hem de cezaevi idaresi Tuğluk’un İstanbul Adli Tıp Kurumu (ATK) Başkanlığı’na sevkini talep etti.

Ancak ATK Başkanlığı, Aysel Tuğluk için yakın zamanda hazırladığı raporda; “Hayatını yalnız idame ettirebileceği, tedavisi ve önerilen aralıklarla düzenli poliklinik kontrollerinin sağlanarak cezaevi şartlarında infazına devam ettirebileceği…” ifadelerini kullandı.

İnfaz erteleme talebi reddedildi

Bunun üzerine Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı, Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu’nun raporunu esas alarak, 03 Eylül 2021 tarihinde infaz erteleme talebini reddetti.

Tuğluk’un avukatı Reyhan Yalçındağ, kararın siyasi olduğunu dile getirdi:

Biz müvekkilimizin bir an önce tahliye edilmesi gerektiğini söyledik, cezaevinde tek bir an kendini idame ettiremeyeceğine dair dokuz kişilik bir uzman raporu var. Ama burada bir Türkiye klasiği yaşadık. Maalesef Adli Tıp Kurumu Başkanlığı politik mahpusların cezalarını ertelemiyor. Hasta mahpusların bulunduğu, cezaevlerinin bağlı olduğu tıp fakültelerinin adli tıp kurumlarını by-pass eden, yok sayan ve onlar uzman hekim değilmiş gibi davranan bir ATK Başkanlığımız var. Sadece siyasi bir departman olarak duruyor. Tıp etiğinden uzak raporlar veriyor.”

TİHV: Raporda çelişkiler var

Avukat Yalçındağ, Türkiye İnsan Hakları Vakfı‘na müracatta bulunarak her iki rapor arasındaki çelişkilerin açığa çıkarılmasını istediklerini ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) bu başvuru sonucunda bir rapor hazırladığını da aktardı:

Türkiye İnsan Hakları Vakfı raporunda önemli çelişkilerin olduğunu ve bunların giderilmesi için mutlak suretle Tuğluk’un bir üst kurul tarafından tekrar ATK bünyesinde muayenesinin şart olduğu söyledi. Bu rapor da mevcut ve Adalet Bakanlığı biliyor. Biz ATK Üst Kurulu’na da itiraz ettik. Fakat elimizdeki raporlara rağmen bir uzatma hali var. Ne evet ne hayır deniliyor, donmuş durumda.”