Ana Sayfa Blog Sayfa 876

Sağlık çalışanlarının mali haklarını düzenleyen kanun teklifi TBMM’de kabul edildi

Sağlık çalışanlarının ülke çapında gerçekleştirdiği ‘Büyük G(ö)rev’lerle eleştirdiği ve çalışma koşullarının iyileştirme çağrılarını duyurduğu eylemlerden tepki gösterilen kanun teklifi TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi.

Sağlık çalışanlarının mali haklarının iyileştirilmesini içeren Sağlıkla İlgili Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi‘ne göre; 1 Ocak 2029’a kadar sözleşmeli aile hekimi olarak çalışanlar, tıpta uzmanlık sınavı sonuçlarına göre merkezi yerleştirmeye tabi olmaksızın, Tıpta Uzmanlık Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde aile hekimliği uzmanlık eğitimi yapabilecek.

TTB tarafından TBMM’den geçen kanun teklifi şu sözlerle eleştirildi:

“Tüm itirazlarımıza rağmen TBMM’de iktidar tarafından kabul edilen düzenlemeler beklentilerimizden uzak, yetersizdir. SAĞLIKSIZ, KOCA bir yasa daha içi boş çıktı. Dün bizleri hiçe sayan bu teklif görüşülürken TBMM sıralarını boş bırakıp bugün kabul oyu verenleri asla unutmayacağız”

Kanun teklifi şunları kapsıyor:

  • Tabip veya diş tabibi kadro ve pozisyonları esas alınarak emekli, adi malullük veya vazife malullüğü aylığı bağlanmış olup, aylıklarıyla birlikte makam tazminatı ödenmesine hak kazanamamış olan tabip ve diş tabiplerinden ilgili mevzuatına göre uzman olanlara, 26 bin gösterge rakamının, uzman olmayanlara 20 bin gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutarda her ay emekli aylıklarıyla birlikte ilave ödeme yapılacak.
  • Her bir sağlık tesisinde ek ödemeye esas işlemleri denetlemek üzere inceleme heyetleri oluşturulacak.

  • Sağlık kurum ve kuruluşlarında bakanlıkça belirlenen hizmet sunum şartları ve kriterleri, personelin unvanı, görevi, disiplin durumu, çalışma şartları ve süresi, hizmete katkısı, performansı, tetkik, eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetleri ile muayene, ameliyat, anestezi, girişimsel işlemler ve özellik arz eden riskli bölümlerde çalışma gibi unsurlar dikkate alınmak suretiyle ek ödemenin oranı Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenecek.
  • Sağlık Bakanlığı bağış, faiz ve kira gelirleri dışındaki döner sermaye gelirleri, Sosyal Güvenlik Kurumundan elde edilen tüm kaynaklar ile diğer nakit kaynaklarını personele ek ödeme dağıtımında kullanabilecek.
  • Bakanlık döner sermaye işletmeleri, sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi, kaliteli ve verimli hizmet sunumunun teşviki, sağlık kurum ve kuruluşlarının kendi imkanlarıyla karşılayamadıkları ihtiyaçların giderilmesi; eğitim, araştırma, geliştirme faaliyetlerinin ve bakanlık taşra teşkilatının desteklenmesi amacıyla yapılacak giderlere iştirak etmek için aylık gayrisafi hasılattan aylık tahsil edilen tutarın yüzde altısını geçmemek üzere, bakanlıkça belirlenecek oranı Bakanlık Döner Sermaye Merkez Saymanlığı hesabına aktaracak.
  • Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarının kadro ve pozisyonlarına atanan ve döner sermaye gelirlerinden ek ödeme alan eğitim görevlilerine, en yüksek devlet memuru aylığının yüzde 410’u, uzman tabip, tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar ile uzman diş tabiplerine yüzde 335’i ve pratisyen tabip ve diş tabiplerine ise yüzde 265’i oranında, her ay herhangi bir katkıya bağlı olmaksızın, merkezi yönetim bütçesinden ek ödeme yapılacak.
  • İl sağlık müdürlüğünün ve hastanelerin sözleşmeli pozisyonlarında istihdam edilen tabipler ile bakanlık veya bağlı kuruluşlarının kadrosunda tıpta ve diş hekimliğinde uzmanlık mevzuatına göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarında uzmanlık eğitimi veya yan dal uzmanlık eğitimi yaptırılanlar için de bu hüküm uygulanacak.
  • Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık tesislerince, sağlık sigortasından yararlanamayanlara sunulan sağlık hizmet bedellerinden, 31 Aralık 2021 tarihine kadar tahsil edilememiş alacak tutarları 10 bin lira ve altındaysa tamamı resen, alacak tutarının yarısının 10 bin liranın altında olması halinde 10 bin lira terkin edilerek, bakiye kısım tahsil edilecek.
  • Yükseköğretim Kanunu’nda yapılan değişikle, üniversite hastanelerinde görev yapan personelin sabit ek ödemelerinin de merkezi yönetim bütçesinden karşılanması amacıyla Sağlık Bakanlığı ile paralel düzenleme yapılması öngörülüyor.
  • Sağlık Bakanlığı personelinin merkezi yönetim bütçesinden ek ödeme alması sağlanacak. Sağlık Bakanlığının toplam gelirleri ve nakit imkanları esas alınarak personele ek ödeme yapılabilecek.
  • Kanunla, öğretim üyelerinin mesai saatleri dışında üniversitede sundukları sağlık hizmetlerinden dolayı aldıkları ilave ücretler için belirlenen tavan yükseltilecek.
  • Adli Tıp Kurumu personelinin sabit ek ödemeleri de merkezi yönetim bütçesinden karşılanacak.
  • Yapılacak ödemenin tavanı, ilgili personelin bir ayda alacağı aylık, yan ödeme ve her türlü tazminat toplamının, hizmetin niteliği itibarıyla görevin zorluk ve risk derecesi yüksek olduğu belirlenen personel ile otopsi görevlileri için yüzde 215’e, diğer personel için ise yüzde 200’e çıkarılacak.
  • Sözleşmeli olarak istihdam edilen personele yapılacak ek ödemenin tutarı ise aynı birimde aynı unvanlı kadroda çalışan ve hizmet yılı aynı olan emsali personel esas alınarak belirlenecek. Bunlara yapılacak ek ödeme hiçbir şekilde emsaline yapılabilecek ek ödeme üst sınırını geçemeyecek.
  • Kura ve bunların Sağlık Bakanlığındaki atamalarına ilişkin usul ve esaslar Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenecek.
  • Tıpta ve diş hekimliğinde uzmanlık eğitimini, ilgili dalda tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olan profesör, doçent, doktor öğretim üyesi, eğitim görevlisi ve başasistanlar verecek. Doktor öğretim üyesi ve başasistanların tıpta uzmanlık eğitimi verebilmeleri için uzmanı oldukları alanda fiilen en az bir yıl çalışmış olmaları şart olacak.
  • Kanun, Eleman Temininde Güçlük Çekilen Yerlerde Sözleşmeli Sağlık Personeli Çalıştırılması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’da değişiklik yapıyor. Buna göre, ilgili kanun kapsamında devlet hizmeti yükümlülüğünü yapan personel, bulundukları ilde ilgili kanuna tabi sözleşmeli sağlık personeli olarak çalışabilecek.
  • Pozisyon yetersizliği sebebiyle sözleşmeli personel istihdamında güçlük yaşandığında, bu güçlüğü aşmak üzere pozisyon sayısı artırılacak.
  • Eğitim aile sağlığı merkezi veya eğitim aile hekimliği birimlerinde görev yapan öğretim üyeleri ve eğitim görevlilerine asıl kurumlarında da ödeme yapılacak.
  • Sağlık Bakanlığı araştırmacı kadrosunda bulunan personele döner sermaye bütçesinden yapılan ek ödeme, uygulama birliğinin sağlanmasını teminen merkezi yönetim bütçesinden yapılacak.

Büyük G(ö)revler: Bu yasayı geri çekin

Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve sağlık emek-meslek örgütlerinin çağrısıyla; en son 15 Haziran’da sağlık çalışanları ve hekimler Meclis Genel Kurulu’na sunulan yasa teklifinin sağlık alanında yeterli iyileştirmeler getirmediği için çalışma koşullarında kapsamlı bir düzenleme yapılması talebiyle Türkiye’nin dört bir yanında ‘Büyük G(ö)rev’ gerçekleştirmişti.

TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, sağlık hizmetini birlikte üreten hekimlerin ve sağlık çalışanlarının hakları için 11 örgütün büyük ve önemli bir yan yana gelişe imza attığını belirterek “Sağlıkta Dönüşüm Programı ile piyasalaşan; hastayı müşteri, hastaneleri işletme, bizleri köle gören Türkiye sağlık sistemi; pandemi ve krizlerin etkisiyle gittikçe tıkanmaktadır” demiş ve sağlık sistemini şu sözlerle eleştirmişti:

“Sağlık sisteminin tıkanmışlığının çözümü için sistemi gözden geçirip değiştirmek yerine; bizlere şiddet, yoksulluk, istifalar, göç, liyakatsizlik, niteliksiz eğitim, performans dayatması, mobbing, baskılar halka ise evlerde oluşan sanal kuyruklar, aylarca sonrasına alınabilen randevular, gittikçe artan kalemlerle cepten ödemeler, kamusal sağlık hizmetlerini tüketen düzenlemelerle özel hastanelere teşvik, sağlıkta eşitsizlik reva görülmektedir.”

Fincancı yasanın geri çekilmesini talep ettiklerini belirtmiş “Taleplerimizi süreç boyunca dile getirdik, yollara düştük, memleketin her yanını beyaza boyadık. Ancak aylardır “çıktı çıkacak, müjdemiz var, yeni düzenleme kapıda, bu ay gelecek” sözleri ile oyalama taktikleri devreye konuldu. Komisyondan geçen ve bugün Meclis’e getirilecek, içinde bizlere, taleplerimize, haklarımıza yönelik hiçbir iyileştirme içermeyen bu yasayı kabul etmiyoruz” demişti.

Yangın sezonuna ne kadar hazırız? Cihan Erdönmez: Ormanlar lunapark gibi işletiliyor

“…Bilimsel gerçeklerin rehberliğinde, liyakatin ön planda olduğu, kurumlar arası işbirliğini de içeren yangın öncesi, sırası ve sonrasına yönelik olarak kapsamlı bir organizasyon ve altyapı planlamasının yapılması ve var olan eksikliklerin bir an önce giderilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde 2021 yılı ağır tecrübelerinin ötesinde yeni tecrübelerle karşılaşmak hiç de uzak değildir!”

Bu cümleler Türkiye Ormancılar Derneği’nin Türkiye’de Ormancılık 2022 Raporu‘ndan.

Peki 2021 yazında neler yaşanmıştı? Hatırlayalım:

  • 28 Temmuz 2021’de başlayan mega orman yangınları, özellikle Antalya, Adana ve Muğla‘daki ilçe ve köylerde 15  gün boyunca kontrol altına alınamamış; toplam 2.793 yangında 139.503 hektar orman ekosistemi yanarak kül olmuştu.
  • Resmi verilere göre sekiz kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce küçükbaş ve büyükbaş hayvanın yanı sıra yaban hayatından pek çok canlı yaşamını yitirmiş; binlerce insan evini, tarlasını kaybetmiş ve yaralanmıştı.
  • THK‘ya ait yangın söndürme uçaklarının ‘hurda‘ olduğu belirtilmiş, Azerbaycan, Rusya, İspanya, Hırvatistan, Ukrayna, Katar ve İran’dan yangına havadan müdahale için uçak, helikopter, ekipman ve malzeme desteği alımıştı. Yangının yaklaştığı Milas Kemerköy Termik Santralinde önlem olarak hidrojen depoları boşaltılıp çevresinde var olan yangın bandı genişletilmişti.
  • TTB‘nin aktardığına göre yangın başlangıcında Manavgat Devlet Hastanesi’ne yaklaşan yangın tehlikesi ve elektrik kesintisi nedeniyle sekiz yoğun bakım hastası tedbir amaçlı Alanya’ya nakledilmişti.
  • Sadece Muğla’da, tarım alanlarında 623 bin zeytin ağacı, 20 bin narenciye ağacı, 786 dekar tarım arazisi, 18 ton buğday zarar görmüştü.

Bu mega yangın, Türkiye’nin yıllık yanan alan miktarı verilerine olağanüstü artış şeklinde yansıdı. 2019-2021 döneminde yanan alan miktarı yüzde 541 seviyesine ulaştı.

Kaynak: Türkiye Ormancılar Derneği

İstanbul Üniversitesi Ormancılık Fakültesi‘nden Doç. Dr. Cihan Erdönmez, bu büyük 2021 yangınlarının ‘sürpriz olmadığını’ söylüyor:

“Artık yangınların ve yanan alan miktarının artacağı aşikar. Ormanlarda insan hareketliliğini artıran politikalar ve orman yangınlarını söndürmekle görevli Orman Genel Müdürlüğü‘nün (OGM) zaaflarını bir kenara koysak bile, iklim değişikliği nedeniyle her sene daha sıcak, daha kurak bağıl nemin daha düşük olduğu bir süreç bizi bekliyor.”

Erdönmez, önümüzdeki yangın sezonuna dair ise eksiklik ve gecikmelere rağmen yapılan ekipman ve personel alımının geçen seneye göre söndürme konusunda daha etkili olabileceğini düşünüyor.

Bu yıl orman yangınlarına ayrılan büteçenin yaklaşık 2,5 milyon lira olduğunu hatırlatan Erdönmez, “Geçen seneden kurumsal dersler alınmasa bile, bu dersler politika düzeyine ulaşamasa bile orman şeflikleri daha tetikte olacak yangınlara karşı” diyor.

Bu yıl bütçe artışının yanı sıra, ‘geçen yıl kullanılmaz durumda olduğu iddia edilen THK yangın söndürme uçakları filoya eklendi böylece OGM verilerine göre Türkiye genelinde yangına müdahale etmek üzere filoda 20 uçak, 55 helikopter, 8 İHA, 2 bin 270 ilk müdahale aracı, 1350 arazöz ve 692 iş makinası bulunuyor.

Geçtiğimiz yıllarda orman yangınları için ayrılan bütçede ise özellikle 2008 yılından sonra düşüş gözleniyor:

Kaynak: Türkiye Ormancılar Derneği

Erdönmez, “Bütçe başlı başına hiçbir şeyi göstermez” diyor: “Ama gecikmiş olsa bile personel alımı (ocak-şubat ayında eğitimlerinn tamamlanması gerekirdi), hızlı söndürülmesinde etkisi olacaktır. Yine kiralanan uçaklar olduğunu biliyoruz. Tabii gönlümden geçen, bunun kiralama hizmeti alınarak değil, direkt OGM filosuna katılması ve OGM’ye ait olmasıydı.”

Yangına müdahele konusunda tablo buyken, asıl soru ise hala önümüzde duruyor: Orman yangınlarını önlemek için neler yapılabilir?

Erdönmez, iklim krizinin etkisini kenara koysak bile, Türkiye’nin kendine has orman yönetimi politikalarının tüm bu yangınları artıran temel faktör olduğunun altını çiziyor:

Orman parçalanmasının orman yangınlarını artıran temel sebep olduğunu unutmamamız lazım.

İlgili haber: Veriler yalan söylemez: Ormansızlaşıyoruz!

Parça sayısının artması, insan faaliyetlerinin artmasıyla ilgili

Orman ekosistemlerinn parçalanmasının sonuçlarını Erdönmez şöyle özetliyor:

“Ormanlar durup dururken parçalanmaz. Biz ormanlardan ne kadar çok yol geçirirsek, enerji nakil hattı geçirirsek, maden işletmelerine izin verirsek;
ne kadar çok havalimanı yaparsak, katı atık bertaraf tesisi yaparsak ormanlar daha küçük parçalara bölünür. Bu durumun yangınlar dışında da ekeolojik olarak yaratacağı onlarca farklı vahim sonuç var. Ama aynı zamanda orman yangınlarının çıkmasını da, yayılmasını da kolaylaştıran bir etken. Çünkü bu parça sayısının artması, insan faaliyetlerinin artmasıyla ilgili.”

Sadece 11 yıl içinde ormanlardaki parça sayısındaki artış yüzde 56’yı aştı.

10 hektardan küçük orman alanı sayısı yüzde 118 arttı.

2020 yılı sonu itibarıyla toplam 748 bin hektar orman alanı madencilikten enerjiye, turizmden ulaştırmaya uzanan geniş bir yelpazedeki uygulamalara tahsis edilmiş durumda. 2016-2020’de ise yıllık ortalama tahsis miktarı yaklaşık 39 bin hektardı.

Erdönmez bu durumu, “Ormanlar lunaparklar gibi işletilmeye başlandı” sözleriyle değerlendiriyor:

“Ormanlardan bir şekilde para gelsin de, ekosistem ne oluyor, yangın tehlikesi ne oluyor, ormanların sürdürülebilirliği ne hale geliyor… Bunların hiç dikkate alınmadığı bir süreç yaşıyoruz.

Vahim, akla ziyan ve açıklamakta zorluk çektiğim bir süreç maalesef…”

Vizontele’den Etimesgut semalarına: THK’nin yangın söndürme uçaklarının bakımları yapıldı

Türk Hava Kurumu (THK) Genel Başkanlığı, orman yangınlarında kullanılan uçaklarına ilişkin açıklama yaptı. Buna göre kuruma ait olan ve orman yangınlarıyla havadan mücadelede kullanılan CL-215 amfibik yangın uçaklarının dördünün bakım ihtiyacının TUSAŞ ile yapılan iş birliği kapsamında bir yılı aşkın çalışmanın sonunda nihai aşamasına gelindi.

Dokuz adet CL 215 amfibik yangın söndürme uçağından uçuşa elverişlilik alabilecek altı uçaktan ilk etapta dördünün bakımlarının Tarım ve Orman Bakanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayi Başkanlığı iş birliği sonucu TUSAŞ’ın destekleriyle yapılmaya başlandığı bildirildi. Söz konusu uçaklardan üçünün bakımlarının tamamlandığı aktarıldı.

Bir uçağın bakımının son aşamasında olduğu ifade edilirken iki uçağın bakımına da bir yandan devam edeceği bildirildi ve en geç 2023’e hazır hale geleceği ifade edildi.

Uçakların Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü (SHGM) tarafından denetlendiğinin, TUSAŞ’ın isteğiyle THY’den gelen teknik ekip tarafından genel ve son kontrollerinin yapıldığının aktarılan açıklamada, “İki uçağımız bütün kontrolleri SHGM ve TUSAŞ tarafından yapıldıktan sonra, 15-16 Haziran’da THK Etimesgut yerleşkesinden havalanarak uçuşlarını başarıyla gerçekleştirdi. Pilotlarımızın işe alım süreci tamamlanarak, tazeleme ve yenileme eğitimlerine başlandı. CL-215 amfibik uçaklarımız piston motorlu olup dünyada az sayıda kaldığı için yedek parça temini uzun zaman almaktadır. TUSAŞ ve üretici firma desteği ile yedek parça temin edilebildiği müddetçe hizmet verecektir” değerlendirmesi yapıldı.

Tarım ve Orman Bakanlığı ve Savunma Sanayi Başkanlığı iş birliğine istinaden Tarım ve Orman Bakanlığına hizmet sunmak üzere TUSAŞ-THK iş ortaklığı olarak 3+1 uçak kiralama teklifinin de uygun bulunarak işleminin tamamlandığının belirtildiği açıklamada, Temmuz itibarıyla çakların yangın bölgelerinde konuşlanacağı ve dört uçağın ay içinde faal olarak hizmette bulunacağı kaydedildi.

‘Bizim THK ile sorunumuz yok’

Geçen yılki orman yangınları sırasında Tarım ve Orman Bakanı olan AKP’li Bekir Pakdemirli, THK uçakları için şu açıklamayı yapmıştı:

“Burada devletin tüm kurumları var. Maalesef bu konuyu istismar etmeye çalışıp uçaklar üzerinden bir şey söyleyebilir miyiz diyorlar. Coğrafyaya göre uçak değil de helikopterin daha iyi olduğu kararı alınmış. Bizim THK ile sorunumuz yok. Bu uçaklarla ilgili problem var. Bu uçak, uçabilecek kapasitede değil. Uçsa bile performans verebilecek kapasitede değil. Hala antikacı dükkanı gibi 1960’lardan kalma uçakları kullanalım tarzı açıklama yapılıyor. THK ile problemimiz yok, olmaz da. Elindeki uçakla ilgili problem, uçabilecek kapasitede değil, uçsa da performans verecek kapasitede değil. Türkiye’nin coğrafyasına göre helikopter seçildi. THK’nın uçakları uçabilecek kapasitede değil, hala antikacı dükkanı gibi 1960’lardan kalma uçakları kullanalım tarzı açıklamalar yapılıyor. Envanterimizde yangın söndürme uçağı ve helikopteri yok. Bu ezelden beri böyle. İhaleye çıkıyoruz.”

Beş kovalık eksiklik ve Pakdemirli

AKP iktidarı, özellikle Bekir Pakdemirli’nin Orman Bakanı görevine atanmasından sonra, uzun yıllar başarıyla görev yapan Türk Hava Kurumu’nun CL-215 tipi uçaklarını devre dışı bırakmıştı. Son üç yıldır ihale şartnamesine konulan beş bin litre şartıyla, dört bin 900 litre kapasiteli THK uçakları sadece 100 litre için ihaleye sokulmamıştı. Bu da ‘beş kova veya beş damacana su eksiği nedeniyle THK uçakları ihaleye sokulmadı’ yorumuna neden olmuştu.

İlgili haber: Pakdemirli, Rusya’da yangın söndürme uçaklarını inceleyecek

Ayrıca, Pakdemirli bir açıklamasında, “Vizontele’de vardı ya, kaputu açıyorlar, motor yok, işte öyle” derken bir başka açıklamasında ise “Uçaklar hantal, hurda uçamaz, motorları çalışmıyor” demişti.

Pakdemirli, CHP Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in “THK’nin söndürme uçakları neden kullanılmıyor?” soru önergesine verdiği yanıtta da “Bu uçaklar yangınlarda etkili ve verimli olarak çalıştırılamadığından dolayı yangınlara müdahalede zafiyet oluşturmaktadır” ifadelerini kullanmıştı.

İlgili haber: Yangın bölgesinde Bakan Bekir Pakdemirli’ye tepki

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise “Yok bilmem işte Türk Hava Kurumu’nun uçakları varmış da… Türk Hava Kurumu’nun şu anda elinde buralarda rahatlıkla kullanılabilecek uçak falan yok” demişti.

İlgili haber: Tarım ve Orman Bakanı değişti: Pakdemirli’den ‘af’ açıklaması

Ayrıca Tarım ve Orman Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü, orman yangınlarıyla mücadele hazırlıkları kapsamında hava filosuna, ABD’den getirilen ‘Chinook‘ tipi helikopterleri ekliyor.

Mayıs ortasında THK’nin 1969 model olduğu için eski denilen uçaklarına karşı Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından getirilen biri 1963 diğer 1962 model helikopterlerinin kullanılacağı duyurulmuştu.

Öte yandan Türkiye’de olası orman yangınlarında kullanılmak üzere kiralanan yüksek manevra kabiliyetli  “Air Tractor” tipi 10 uçak da Mayıs sonunda İzmir’e gelmişti.

Cengiz İnşaat’ın Rize’deki kamyonlarına ucuz mazot verildiği iddia edildi

CHP Rize İl Başkanı Saltuk Deniz, Cengiz İnşaat’ın araçlarına ucuz mazot sağlandığı iddialarıyla ilgili basın açıklaması yaptı. Deniz, vatandaşların artan benzin fiyatlarından dolayı kendi araçlarını kullanamayacak hale geldiklerini belirtti.

Son günlerde kamuoyunda Cengiz İnşaat’ın özellikle Rize bölgesindeki inşaatlarda şantiyelerinde kullanılan iş makinelerine ucuz mazot verildiğine dair birtakım söylemler bulunduğunu aktaran Deniz, “Bunlar da bizim kulağımıza geliyor. Biz de buradan almış olduğumuz duyumlarla ilgili şunu soruyorum: Cengiz İnşaat’ın şantiyelerinde çalışan iş makinelerine, kamyonlarına ucuz mazot mu satılıyor? Bu sorunun bir an önce yanıtlanması gerekiyor” dedi.

Cengiz İnşaat, üçüncü havalimanı ve bir liralık mazot

ANKA Haber’den Gençağa Karafazlı‘nın aktardığına göre; CHP Rize İl Başkanı Deniz, iddiaların dayanağını ise şöyle açıkladı:

“2013’te böyle bir şey olabileceğini yani vatandaşlardan almış olduğumuz bu duyumların böyle bir geçmişi olduğu konusunda, 2013’te üçüncü havalimanı şantiyesinde hepimizin bildiği ve kamuoyuna yansıtıldığı gibi Cengiz İnşaat’a ait iş makinelerinin ucuz mazot kullandığı kamuoyuna paylaşılmıştı. Bu da yalanlanmamıştı. O zamanki fiyatlarda çiftçiye dört liradan mazot satılırken Cengiz İnşaat’ın araçlarına bir lira veya bir buçuk liradan ucuz mazot satıldığı kamuoyunun bilgisine sunulmuştu.”

‘Cengiz İnşaat’ın iş makinelerine ucuz mazot mu satılıyor?’

Rize’de de aynı şekilde kamuoyunda böyle bilgilerin dolaştığını belirten Saltuk Deniz şu soruyu yöneltti:

“Ticari ve özel araç sahipleri yani kamyoncular, minibüsçüler, çay çeken nakliyeciler, taksiciler pahalı fiyattan şu an ki geçerli olan zamlı fiyattan mazot alırken, Cengiz İnşaat’ın iş makinelerine ucuz mazot mu satılıyor? Eğer ucuz mazot satılıyorsa kaçtan satılıyor?”

‘İnsanlar öyle bir hale geldi ki ilçe değiştiremiyor’

“Ayrıca vatandaşa hizmet sunan, insanlar öyle bir hale geldiler ki artık bir ilçeden bir diğer ilçeye insanlar gidemiyor” diyen Deniz, ekonomik krizin Rize’deki yansımalarını şu sözlerle anlattı:

“Normalde her gün gidip gelmek durumda oldukları işlerine bile iki üç günde bir gitmek zorunda kalıyorlar. İnsanlar köylerinden şehir merkezlerine inemeyecek duruma geldiler. İnsanlar şehir içindeki minibüslere bile binemiyorlar bırakın taksi tutmayı. Ticari araç sahibi olan arkadaşlarımız mazot fiyatlarındaki yükselişten dolayı araçlarının kontaklarını kapatma noktasına gelmişler, zararına çalıştırıyorlar. Millî Eğitim Bakanlığı’nda çalışan servis araçlarımız zararına iş yapıyor. ÇAYKUR’da çalışan kamyoncu arkadaşlarımız zararına iş yapmaya başladılar. O gün ki geçerli fiyatlarla anlaşma yapmış olsalar bile ertesi gün gelen zamlardan dolayı bu işe başlamadan zarar etmiş oluyorlar.”

‘Günahımız beşli çeteden olmamak mı?

Köylerdeki ekonomik sıkıntıya işaret eden Deniz, “Durum böyleyken bu arkadaşlarımıza kolaylık sağlanmazken, onlara ucuz mazot verilmezken mazota yapılan zamlar geri alınmadıktan sonra eğer Cengiz İnşaat’ın iş makinelerine ucuz mazot satılıyorsa bu çok büyük bir toplumsal haksızlık değil midir? Bu araç sahiplerimizin günahı nedir?” diye sordu ve ekledi:

“Eğer siz Cengiz İnşaat’ın iş makinalarına, kamyonlarına ucuz mazot satıyorsanız o zaman Rize’de iş yapan, nakliyecilik yapan kamyoncularımıza, minibüsçülerimize, otobüs şoförlerimize, taksicilere, ticari ve özel araç sahiplerine aynı kolaylığı aynı indirimi sağlamak zorundasınız. Yoksa bu arkadaşlarımızın günahı ne? İktidara yakın olmamak mı? Beşli çeteden olmamak mı?”

Seller ve ‘kırılgan’ kentler: Türkiye şehirleri aşırı yağışa neden hazırlıksız?

Türkiye bu haftayı aşırı yağışların ardından kentleri felç eden sel ve taşkınlarla geçirdi. Büyük kentlerde yaşanan büyük mal kayıpları bir yana, insanlar ve hayvanlar hayatını kaybetti.

Öte yandan aşırı yağışlar, iklim krizi şiddetlendikçe hayatımızı daha fazla etkileyecek.

Peki şehirlerimiz buna ne kadar hazır?

TMMOB Şehir Planlamacıları Odası İstanbul Şube Başkanı Doç Dr. Pelin Pınar Giritlioğlu, Türkiye’de pek çok sebepten kentlerin giderek kırılgan ve dirençsiz hale getirildiğini söylüyor:

“Her şeyin başında planlı kentler geliyor. Selin kendisi bir doğla felakt değildir, bunu felakete çeviren bizim hatalı kentleşme politikalarımız ne yazık ki. Biz plansız ve alyapısız kentler ürettiğimiz için seller ve taşkınlar felaket haline dönüyor.

Aşırı yağışların bir sel felaketine dönüşmemesini sağlayabilecek en büyük etken ise şehirlerde suyu emebilecek ve yer altına süzebilecek toprağın varlığı. Giritlioğlu ise “Betonlaştırıyoruz” diyor:

“Zeminde giderek daha fazla yapı üreterek toprağın suyu kesmesine engel oluyoruz, bu çok önemli bir mesele. Planlamada bir binanın bir arazi tabanında ne kadarlık bir alana yerleşebileceğini gösteren bir oran vardır ve  bunun anlamı aslında toprağı korumaktır. Ama biz bugün arazinin tamamını yapılaştırıyoruz.”

Suyu tutan topraktır: Ama artık görmüyoruz

Giritlioğlu, Türkiye’nin en büyük ölçkte yapılaşmaya sahip ve en yüksek nüfuslu kentini örnek veriyor: İstanbul.

Kuzey ormanlarının, su havzalarının, yaban hayatının korunmasını öngören ‘kent anayasasına’ rağmen İstanbul’da toprağın betonlaşmış durumda olduğuna dikkat çeken Giritlioğlu, “Kentleri afetlere karşı kırılgan bir şekilde dönüştürüyoruz” diyor:

“Son derece baskıcı üsttenci bir kent politikasıyla büyük  rant projelerini gerçekleştirerek bu doğal alanlarımızı yok ediyoruz. Toplu tarım alanlarımızı, meralarımızı talan ediyoruz. Suyu tutan şey topraktır. Oysa toprak göremiyorsunuz artık. Toprağın olmaması suyun süzülmemesi anlamına geliyor. Beton, suyu üzerinde tutuyor ve sel felaketine dönüştürüyor.”

İstanbul’un üst ölçekli planının 16 milyon nüfus eşiği koyduğunu, oysa daha bugünden nüfusun 21 milyonu geçtiğini belirten Pelin Pınar Giritlioğlu, Kanal İstanbul projesinin buna 2-3 milyon daha ekleyeceğinin de altını çiziyor: “Bu olursa elbette ki kentler giderek  kırılganlaşır, çünkü planlar belli nüfus eşikleriyle yapılır. Bu kontrolsüz büyüme daha fazla doğal alanı yapılaşmaya açarak kent sınırılarına katıyor. Toprağı kaybediyoruz. Bu da iklim değişikliğinde çok önemli bir etken.”

Kentleri güvenli kılacak doğru planlamalar için kontrolsüz büyümeyi de engellemek gerekiyor. Bunun için Giritlioğlu’nun ilk çözüm önerisi ise ülke genelinde dengeli yatırımlar yapmak.

Kontrol etmiyoruz, yönetmiyoruz ve denetlemiyoruz

Özellikle dere yatağı, dere ağzı gibi taşkın bölgelerinde yapılaşmalar felaketlere davetiye çıkarıyor. Yasalarda yapılaşmanın sınırını belirleyen taşkın sınırlarının daraltılması, derelerin hatalı ıslahı, doğal yollarının bozulması gibi etkenlerin yanında Giritlioğlu, denetimsizliğe de işaret ediyor:

“Başka bir mesele de yerel yönetimlerin bu konudaki  denetimsizliği, kaçak yapılaşmayı denetlememesi, göz yumması, izin vermesi; hatta imar aflarıyla bunların belirsiz bir zaman orada kalmasına ve doğal felaketleri tetiklemesine de müsaade etmesi.”

Öte yandan sellerin can ve mal kayıplarıyla sonuçlanmasında afet planlarımız ve senaryolarımızın da eksik olmasının önemli bir sorun olduğunu belirten Girtilioğlu, “Her kurum kendi içinde birtakım senaryoalrdan bahsediyor ama hayata geçirmeye kalktığınızda bizim gerek bir afet senaryomuz yok. Seller can ve mal kayıplarıyla sonuçlanan felaketlere dönüşüyor çünkü biz bunu kontrol etmiyoruz, yönetmiyoruz ve denetlemiyoruz” diyor.

Giritlioğlu, sele karşı bir kenti dayanıklı hale getirecek çok önemli kamu özelleştirilmesine ve şirketlere tahsis edilmesine tepki gösteriyor:

Açık alan olarak koruyabileceğimiz birçok alanı bugün yapılaşmaya kurban ettik.

Kıyı alanlarımıza erişemiyoruz, kentler nefes almıyor, rüzgar koridorları kapanıyor. Bunları üst üste koyduğumuzda iklim krizinin kapımızda olduğunu kabul etmek gerekiyor

Ormanları da tükettik

Sel felaketleri de dahil iklim krizinin şiddetli etkilerinden korunmanın en önemli etkenlerinden biri de ormanları bütün ve sağlıklı şekilde korumak.

Türkiye’de Ormansızlaşma ve Orman Bozulması 2022 Raporu‘nda Prof. Dr. Hüseyin E. Çelik, ormanların tarım arazisi olarak kullanılmasının niteliğini kaybetmesinin, maden projelerine, yol çalışmalarına, sanayiye açılmasının sel ve taşkınlara nasıl zemin hazırladığını anlatıyor:

  • Ormanların sürdürülebilirliğini azaltan aşırı odun üretimi uygulamaları da olmak üzere orman arazisinde tarım yapılması, artan sayıda yer üstü
    maden ocaklarının açılması gibi nedenlerle orman tahribi sonunda ormanların yağan yağışı tutma, yüzeysel akışa geçen miktarını azaltma yeteneğini küçültüyor.
  • Araziler üzerindeki tarımsal faaliyetlerde toprak koruma önlemlerinin uygulanmaması yüzeysel akışı, dolayısıyla sel ve taşkınları arttırıcı işlevm görüyor.
  • Yol yoğunluğunun gereğinden fazla: Bu yollar selleri besliyor heyelanların artmasına neden oluyor.

  • Maden ruhsatları ve rüzgâr enerji santralleri ormanların tahribine ve parçalanmasına neden oluyor.
  • Tarım arazileri sürekli yerleşime açılırken usulsüz tarım yapılan alan da çok büyük.
  • Özellikle doğu Karadeniz bölgesinde ormanların kaldırılarak yerinde tarım uygulanması, ormanlarda aşırı üretim, HES inşaatı vb. nedenlerle orman bozulması  hem sellerin hem de heyelanların artmasına neden
    oluyor.

Giritlioğlu da orman bozulmasını, “Suyu tutacak hiçbir engel bırakmıyoruz ve kentleri giderek daha kırılgan hale getiriyoruz” değerlendirmesiyle özetliyor:

“Ormanlık alanalr en çok suyu tutan yerlerdir, yeraltı suları ormanlardan gelir. Ormanları da tükettik. Yapılaşmaya açtığımız ya da büyük ulaşım projelerine kurban ettiğimiz için bu alanlarda da çok büyük kayıplarla karşı karşıyayız.”

Büyük projelerin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporlarında bu riskler bazen yazdığını, yazsa bile  dikkate alınmayarak ‘ÇED olumlu’ kararları verldiğini ekleyen Girtlioğlu özellikel enerji projelerinin son derece kontrolsüz şekilde doğa tahribatına yol açtığının altını çiziyor.

Eskiden plansızlık afete sebep oluyordu. Bugün planlar eliyle bunların yapıldığını görüoruz ki bu çok daha acı.

Yani yasa dışılığı tetikleyen, iklim krizini, afetleri tetikleyen; kentlerin iklimini ve doğayı değiştiren planlar yapıldığına tanık oluyoruz.

Yeşil teknoloji çözüm mü?

Dünyada da artan aşırı hava olayları karşısında kent planlamasında sel ve diğer afet risklerini önceliklerinden çeşitli akımlar ortaya çıkıyor. İklim krizinin etkileriyle mücadele için doğadan yararlanmaya veya “doğa temelli çözümler” kullanmaya yönelik yöntemler son yıllarda popülerlik kazandı.

Bunlardan bir tanesi; ‘sünger şehirler’: Araştırmacılar, artan sel tehditlerine karşı şehirlerin suyun güvenli bir şekilde akıp gitmesine izin veren dev süngerler gibi tasarlanması gerektiğini söylüyor.

Ağaçlar, göller ve parklar gibi bol miktarda doğal alana sahip kentsel alanlar, yağmuru emmeye ve sel baskınını önlemeye yönelik bir tasarım olan bu yöntemde yağmur suyunu akıtmak yerine, kendi sınırları içinde kullanım için saklanıyor. Bu su ile bahçeler, çiftlikleri sulamak, tükenen akiferleri  yeniden doldurmak, yenilemek ve içme suyu olarak kullanılabilecek kadar temiz olacak şekilde işlemek mümkün.

Şangay, New York, Cardiff şehir içi bahçeler, iyileştirilmiş drenaj ve bitkili kaldırımlar aracılığıyla “süngerleeştirilen” kentlerden.

Yeni Zelanda‘da Auckland kenti büyük ölçüde yağmur suyu sistemleri, birçok golf sahası, yeşil parkları ve büyük konut bahçeleri sayesinde yüzde 35’lik bir süngerlik oranına sahip. Mumbai ve Singapur da ‘süngerleşen’ şehirlerden.

Hava kirliliği standartların oldukça üzerinde olan ve ağır sanayiye aşırı bağımlı Çin, toplu taşımayı ve yeşil alanı geliştirme çabalarını da bu programlara dahil ederek özellikle Şangay gibi kentlerinde olumlu performans gördü.

Avrupa‘da giderek popülerleşen yeşil çatılar veya çatı bahçeleri de yağmur suyunu emerek sel tehdidini azaltmaya yardımcı oluyor. Bina sahibi için bir yağmur suyu yönetim aracı olan bu yöntem, bulunduğu bölgede kanalizasyon taşmasını önlemeye, asit yağmuru etkisini nötralize etmeye ve yağmur suyundaki nitrojen kirliliğini gidermeye de yardımcı oluyor.

Devam eden çevresel girişimlerin bir parçası olarak kentlerde geçirimsiz yüzeylerin, çim gibi geçirgen malzemelerle değiştirilmesi de sürdürülebilir drenaja hizmet ediyor. Bitki örtüsü ve toprakla kaplanan geçirgen kaldırımlar, yağmur suyunun topraktan süzülmesini sağlıyor.

Uzmanlar, artan sayıda kentsel alan iklim değişikliği nedeniyle yıkıcı sel felaketleri yaşarken, şehirlerin bu akılda tutularak tasarlanması gerektiğini söylerken, Pelin Pınar Giritlioğlu da asıl meselenin dengeli ve bilimsl yöntemlerle yapılan planlama anlayışı olduğunu vurguluyor:

“Teknik olarak çok şey mümkün, ama bunlar çoğunlukla mikro çözümler. Sağlıklı, kamusal alanlarını, açık, yeşil alanlarını, afet toplanma alanlarını koruyan bir planlama anlayışına ihtiyacımız var bizim her şeyden önce. Doğru planlama anlayışını benimsersek, bunlara da büyük ölçüde ihtiyaımız kalmayacak.  Bunu sağlamamız lazım, noktasal çözümler sunabilecek yeşil teknolojileri de elbette kullanırız.”

Bu tip teknolojiler elbette çözümler sunacaktır ama öncelikle kentlerin nefes almasını, sağlıklı yaşamasını sağlayacak planlar ortaya koymak.

Dünyada Singapur, İtalya, ABD, Danimarka gibi iyi örneklerin yanı sıra Türkiye’de ‘yeşil bina’ veya ‘akıllı bina’ kavramının çok doğru anlaşılmadığını ve ‘yeşil’ kavramının piyasalaştığını söyleyen Giritlioğlu, bunun genelde ‘terasına saksı koyulmuş’ binalardan öteye gitmediğini belirtiyor.

Bütün bu teknolojilerin kendi çevrelerine katkı sağladığını ama bütün bir kentin afetlere karşı korunmasını sağlayabilecek bir teknolojiyle üretilmediğini vurgulayan Giritlioğlu, önümüzdeki büyük resme yeniden işaret ediyor:

Asıl çözüm güvenli, sağlıklı, dirençli kentler yaratmak, açık alanalrı korumaktır. Dolgu alanları gibi doğaya zarar verecek uygulamalardan kaçınmak, orman alanlarını korumaktır, çoğaltmaktır. Ancak bu şekilde dirençli kentlere kavuşuruz.

Evet, yeşil binalar da yapılır; ama bir yandan bu baskıcı, istilacı ve zorlayıcı kentleşme politikası devam ederken, bunun elbette ki bir anlamı kalmaz.

 

Kuzey Kutbu’ndaki ısınma ve erime olağanüstü seviyeye ulaştı

Yapılan çalışmalardan elde edilen yeni veriler, Kuzey Kutbu‘nda küresel ortalamanın yedi katı, olağanüstü küresel ısınma oranlarını ortaya çıkardı .

İklim değişikliğinin bölgedeki ısınmayı küresel ortalamanın üç katı hızlandırdığı zaten biliniyordu, ancak yeni araştırma, durumun bazı yerlerde daha da aşırı olduğunu gösteriyor.

Aşırı ısınma, hızla yükselen sıcaklıkların Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya‘da aşırı hava koşullarında artışları tetiklediğinden şüphelenilen bir bölge olan Kuzey Barents Denizi’nde tespit edildi.  Araştırmacılar, bu bölgedeki ısınmanın Kuzey Kutbu’nun geri kalanında neler olabileceğine dair bir “erken uyarı” olduğunu söyledi.

Barents Denizi ve adaları dünyada en hızlı ısınan yer oldu

Veriler bölgedeki yıllık ortalama sıcaklıkların on yılda 2,7C’ye kadar arttığını, özellikle sonbahar aylarında on yılda 4C’ye kadar yükselen yüksek artışları gösteriyor. Bu, Kuzey Barents Denizi ve adalarını Dünya’da bilinen en hızlı ısınan yer yapıyor.

İlgili haber: Hem Güney hem Kuzey Kutbu’nda rekor sıcaklık: İklim bilimciler alarmda

Son yıllarda Kuzey Kutbu’nda kaydedilen ortalamanın çok üzerinde sıcaklıklar görülmüş ve bilim insanları bu durumu ‘tek kelimeyle şoke edici” olarak nitelendirmişti.  Bazı iklim bilimcileri ise şimdiye dek benzeri görülmemiş olayların daha hızlı ve ani bir iklim çözüşüne işaret edebileceği konusunda uyarılar yapmıştı.

Grafik: Guardian.

 

Deniz buzu güneş ışığını yansıtmada iyidir ancak erir. Bu, aşağıdaki karanlık okyanusun daha fazla enerji emmesini sağlar. Deniz buzu kaybetmek, aynı zamanda, daha sıcak deniz sularının Kuzey Kutbu havasını ısıtma kabiliyetini artık kısıtlamadığı anlamına geliyor. Ne kadar çok buz kaybolursa, o kadar fazla ısı birikiyor ve bir geri besleme döngüsü oluşturuyor.

İlgili haber: İklim krizi Kuzey Kutbu’ndaki evleri ve altyapıyı yok ediyor

Norveç Meteoroloji Enstitüsü‘nde kıdemli araştırma görevlisi olan ve çalışmayı yöneten Ketil Isaksen, “Güçlü bir ısınma görmeyi bekliyorduk, ancak bulduğumuz ölçekte değil” dedi: “Hepimiz şaşırdık. Dünyadaki diğer tüm gözlem noktalarından bildiğimiz kadarıyla, bunlar şimdiye kadar gözlemlediğimiz en yüksek ısınma oranları.”

‘Bölge yeni bir rejime geçiyor’

Daha geniş mesajın, “eriyen deniz buzunun geri bildiriminin daha önce gösterilenden bile daha yüksek olduğu”nu kaydeden Isaksen, “Bu, erime devam ederse Kuzey Kutbu’nun geri kalanında neler olacağı ve önümüzdeki on yıllarda gerçekleşmesi en muhtemel şey için erken bir uyarıdır.” diye konuştu.

Dünyanın önde gelen iklim bilimcileri nisan ayında yayımlanan IPCC raporunda, iklim acil durumuyla mücadele için karbon emisyonları ve diğer sera gazlarında acil ve önemli kesintiler yapılması gerektiğini belirtmişti.

İlgili haber: IPCC 3’üncü Çalışma Grubu’nun raporu açıklandı: 1.5C sınırı için ‘fırsat penceresi’ kapanmak üzere

Danimarka Meteoroloji Enstitüsü‘nde iklim bilimci olarak görev yapan Dr Ruth Mottram da “Bu çalışma, mümkün olan en iyi modellerin bile Barents Denizi’ndeki ısınma oranını hafife aldığını gösteriyor. Arktik‘e daha az ve Kuzey Atlantik’e daha çok benzediği için, bölgenin yeni bir rejime geçtiğini görüyoruz. Şu anda gerçekten sınırda ve deniz buzunun bu bölgede daha uzun süre kalması pek olası görünmüyor” diye konuştu.

Scientific Reports dergisinde yayımlanan araştırma, Svalbard ve Franz Josef Land adalarındaki otomatik hava istasyonlarından alınan verilere dayanıyor.

Araştırmacılar, çalışmalarının sonunda şu sonuca vardı: “Kuzey Barents Denizi bölgesi için bölgesel ısınma oranı olağanüstü ve Arktik ısınma ortalamalarının 2 ila 2,5 katına ve küresel ısınma ortalamalarının 5 ila 7 katına denk geliyor”

Isaksen, hızlı sıcaklık artışının ekosistemler üzerinde çok büyük bir etkisi olacağını söyledi: “Örneğin burada, Oslo’da on yılda 0,4 derecelik bir sıcaklık artışı yaşıyoruz ve insanlar kış aylarında yok olan kar koşullarını gerçekten hissediyorlar. Ama uzak kuzeyde olanlar ölçeğin dışında.”

Bölgedeki ısınma oranlarına ilişkin yeni bilgiler, diğer bilim insanlarının Kuzey Kutbu’ndaki değişikliklerin düşük enlemlerdeki kalabalık bölgelerde aşırı hava koşullarını nasıl etkilediğine dair araştırmalarına yardımcı olacak. Hızlı ısınmanın, aşırı hava koşullarını etkileyen jet akımı rüzgarlarını değiştirdiğine dair kanıtlar şimdiden elde edilmeye başlandı. 

 

Nefes almak, sigara ve alkolden daha zararlı: Yaşamdan iki yıllık kayıp

Chicago Üniversitesi’nden Enerji Politikası Enstitüsü’nün son raporuna göre; hava kirliliği küresel ortalama yaşam süresi beklentisini iki yıl aşağı çekti.  Rapora göre hava kirliliğinin sebep olduğu kayıp sigara, alkol, çatışma ve terörden daha fazla yaşam süresi kaybına denk geliyor. 

Hava Kalitesi Yaşam Endeksi (Air Quality Life Index, AQLI) 14 Haziran Salı günü yayınlandı. 

Türkiye’de hava kirliliği ve ortalama yaşam süresi

Raporda Türkiye’ye ilişkin hava kirliliği verileri de paylaşıldı. Türkiye’deki hava kirliliği DSÖ’nün güncellediği seviyelere çekilirse vatandaşların yaşam sürelerinin bir yıl altı ay kadar uzayacağının tahmin edildiği bildirildi.

Raporda Bursa’daki hava kirliliğine de dikkat çekildi. Bursa raporda Türkiye’nin sanayi merkezi olarak tanımlanırken şehirdeki yüksek kirliliğin devam ettiğine vurgu yapıldı. Partikül kirliliğinin seviyelerinin DSÖ’nün 2021’de güncellenen hava kirliliği kılavuzundaki seviyelere çekilmesi durumunda Bursa’daki vatandaşların ortalama yaşam sürelerinin bir yıl dokuz ay kadar artacağının tahmin edildiği bildirildi. 

Pandemiye rağmen hava kirliliği yüksek seviyede

Washington Post‘tan Claire Parker‘in aktardığına göre; rapor koronavirüs pandemisinin küresel ekonomiyi yavaşlatmasına ve dünyanın en kirli bölgelerinden bazılarının hava kalitesinin düzelmesine olanak sağlamasına rağmen, duman, buhar, toz ve polen gibi kirleticilerin bir karışımı olan partikül hava kirliliğinin yüksek seviyede kaldığını ortaya koydu

Aynı zamanda Hava Kalitesi Yaşam Endeksi kirlilikle ilişkili sağlık risklerine dair kanıtların dünya liderlerinin sorunu yeterli bir düzeyde aciliyetle ele almadığını gösterdiğini gözler önüne serdi. 

‘Sebep Marslılar olsaydı sorun acil durum haline gelirdi’

Chicago Enerji Politikaları Enstitüsü direktörü Michael Greenstone, “Marslılar Dünya’ya gelip gezegende bir insanın ortalama yaşam beklentisinin iki yıldan daha uzun bir kısmını kaybetmesine neden olan bir madde püskürtseydi bu küresel bir acil durum haline gelirdi” dedi ve ekledi: 

“Bu, dünyanın birçok yerinde hakim olan durumla benzer. Maddeyi uzaydan gelen işgalcilerin değil, bizim püskürtüyor olmamız dışında…”

Ortalama yaşam süresine ilişkin beklenti kirlilikle iki yıl azalıyor

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre hava kirliliği felç, kalp hastalığı, akciğer kanseri ve diğer solunum yolu hastalıklarına yol açabiliyor. Rapora göre, kirlilik, küresel ortalama yaşam beklentisini de 2,2 yıl azaltma yolunda ilerliyor.

Sigara içmek ise yaşam beklentisini yaklaşık bir yıl dokuz ay kadar kısaltıyor. Alkol tüketiminde de sekiz aylık bir azalmaya işaret ediliyor. 

AQLI’ye göre, güvenli olmayan su ve sanitasyon, yaşam süresi tahmininde yedi aylık bir azalmaya yol açarken, çatışma ve terör sadece dokuz günlük bir azalmaya işaret ediyor.

Dünya nüfusunun yüzde 97’si hava kirliliğinin sınırı aştığı bölgelerde yaşıyor

Raporun araştırmacıları, sigara veya alkolün aksine hava kirliliğinin “kaçınılması neredeyse imkansız” olduğunu söylüyor.

Çinli bir kadın 26 Kasım 2015’te Çin’in Shanxi kentindeki kömürle çalışan bir elektrik santralinin önünden geçerken bacalardan duman yükseliyor. KEVIN FRAYER

Artan sağlık riskleri nedeniyle, geçen yıl DSÖ 2005’ten bu yana ilk kez, önerilen 10 µg/m3’ten  (μg/m3: metreküpte mikrogram) 5 µg/m3’e kadar olan, insanların soluması gereken kabul edilebilir hava kirliliği düzeyine ilişkin kılavuzunu güncelledi. AQLI analizine göre, revize edilmiş kritere göre, dünya nüfusunun neredeyse yüzde 97’si hava kirliliğinin önerilen seviyeyi aştığı bölgelerde yaşıyor.

İlgili haber: Dünya Sağlık Örgütü, hava kirliliği kılavuz değerlerini güncelledi

Nefes almanın en ölümcül olduğu bölge: Güney Asya

Rapora göre Güney Asya dünyanın en kirli bölgesi ve nefes almanın en ölümcül olduğu yer. Artan kirlilik seviyeleri, bölge geliştikçe ve nüfus arttıkça daha da ortaya çıkıyor ve bu da daha fazla fosil yakıt kullanımını ortaya çıkarıyor. 

Bangladeş en kirli ülke olurken, 2013’ten bu yana dünyada artan kirliliğin yaklaşık yüzde 44’ü Hindistan’dan geliyor. Mevcut seviyeler devam ederse, Güney Asya sakinlerinin ortalama olarak yaklaşık beş yıllık yaşamlarını kaybedecekleri tahmin ediliyor. 

Raporda, Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’nin “dünyanın en kirli mega kenti” olduğu ve ortalama yıllık kirlilik seviyelerinin DSÖ kılavuzunun 21 katına ulaştığı belirtiliyor. 

Kirlilik kaybederse dünya nüfusu 17 milyar yıl kazanabilir

Orta ve Batı Afrika’nın yüzde 97’sinden fazlasının DSÖ standartlarına göre güvenli olmayan kirlilik seviyelerine sahip olduğu kabul ediliyor. Oran Amerika Birleşik Devletleri’nde yüzde 92,8 ve Avrupa’da yüzde 95,5. 

Raporda, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’nın güçlü kirlilik kurallarını büyük ölçüde başarıyla uyguladığı, ancak hükümetin konuya yeniden odaklanması gerektiği ifade ediliyor. 

Buna göre; hava kirliliğini DSÖ yönergesini karşılamak için kalıcı olarak azaltmak, küresel ortalama yaşam süresi tahminine 2,2 yıl ekleyebilir. Bu durumda ise ortalama rakam 74,2 yıla yükselebilir. Bu tahminin gerçekleşmesi durumunda dünya nüfusu toplamda 17 milyar yıl kazanabilir.

İklim değişikliği ve hava kirliliğinin derin bağı

Raporda, hava kirliliğinin iklim değişikliğiyle “derinden bağlantılı” olduğu ve bununla mücadele etmenin bir taşla iki kuş vurmak anlamına geleceği de aktarıldı.

Araştırmacılar, “Politika, insanların daha uzun ve daha sağlıklı yaşamalarını sağlayacak ve iklim değişikliğinin maliyetlerini azaltacak fosil yakıtlara olan bağımlılığı aynı anda azaltabilir” görüşünü paylaştı.

Raporu sunan araştırmacılara göre bu amaç daha fazla finansman ve siyasi irade gerektiriyor. AQLI direktörü Christa Hasenkopf, raporun girişinde, küresel olarak tüm hayırsever kuruluşlar tarafından her yıl hava kirliliğine 45 milyon dolardan az harcandığını ve bunun da toplam yıllık hibelerin yüzde 0,1’ini temsil ettiğini yazdı.

Amasra’da termik inadı: Hattat da vazgeçmiyor, halk da…

Amasra‘nın Gömü köyünde termik santral kurmak isteyen Hattat Holding, yöre halkının sürdürdüğü mücadele sayesinde mahkemelerin  termik santral izinlerini iptal etmesinin ardından bu kez bir lavvar (cevher zenginleştirme) tesisi için harekete geçti. Şirket, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği il müdürlüğünden “ÇED Gerekli Değildir” kararı da aldı. Bu kararın iptali için yöre halkının Bartın Platformu önderliğinde açtığı davanın bilirkişi keşfi bugün yapıldı.

Bartın-Amasra Halkı ile Tarlaağzı ve Gömü köylüleri keşif sahasına gelerek termik santrali ve Hattat holding’i protesto etti. Hattat Holding’in “iş vereceğim vaadiyle” işsiz gençleri keşif sahasında toplamaya ve davacı yöre halkı üzerinde tehdit oluşturmaya çalışması ise büyük tepki topladı.

Burada konuşan köylüler “Hattat bizi kandıramayacak. Bartın’da termik santral kurmasına kesinlikle izin vermeyeceğiz” dedi.

 

İlgili haber: Bartın Platformu’ndan Amasra’daki termik santrale karşı destek çağrısı

Bartın Platformu şimdiye dek devam eden dava süreçlerini şöyle anlattı:”Termik santral işi bitmişti, bu da neyin nesi, diyen dostlarımız için süreci şöyle özetleyebiliriz. Bizler Bartın-Amasra halkını temsilen 2002 davacı ile açtığımız davalarda;

Hema Termik Santral ÇED olumlu kararını, Termik santrale kömür getirilecek Hema dolgu ve rıhtım alanı (liman) ÇED olumlu kararını, Lavvar ÇED gerekli değil kararı ile Lavvar ÇED olumlu kararlarını, 1/100 bin, 1/25 bin, 1/5bin ve 1/bin ölçekli termik santrale yer veren Çevre Düzeni Plan ve uygulama imar planı değişikliklerini, Bartın Mahalli Çevre Kurulu‘nun termik santral kül sahası olarak ayrılması için onlarca hektar ormanı yok edecek şekilde verdiği kararı, son olarak  Hattat Holding’in Amasra’da termik santral kurup elektrik üretmesine izin veren enerji üretim lisansını, mahkemelerde iptal ettirdik.”

İlgili haber: Hattat Holding’e bir darbe daha: Bartın’da termik santralin önünü açacak imar planları iptal edildi
İlgili haber: Amasra’da bir plan değişikliği daha iptal edildi: Hattat Holding’in gitme zamanı geldi

Bakanlık tarafından ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararı verilen Lavvar ÇED’ininin projede öngörülen ömrünün, sadece bir yıl olduğunu belirten Platform, şu noktalara dikkat çekti:

“Aynı başvuruda 2045’e kadar 56 milyon ton işletilebilir rezervin tüvenan olarak çıkarılacağı ve yıkama işleminden sonra 43,5 milyon ton satılabilir kömür elde edileceği yazarken, 23 yıl boyunca çalışacak olan ve 56 milyon ton kömür işleyecek olan lavvar tesisinin ömrü projede sadece bir yıl olarak veriliyor.

Orman Genel Müdürlüğü de şirkete bu işlem için sadece 53 bin 574 metrekare orman alanı tahsis edebileceğini bildirmiş. Proje süresince, bin 755 dönümü, bir milyon 755 bin metrekare orman alanının yok edileceği anlamına geliyor. İşte Hattat Holding bu gerçeği saklamak için, lavvar tesisinin ömrünü sadece bir yıllık olarak göstermiş ve bakanlık bürokratları da bu hileyi görmezlikten gelmiştir.”

17 yıllık direniş

Bartın Amasra’da yapılmak istenen kömürlü termik santrale karşı halk 17 yıldır direniyor. Hattat Holding, kentin Gömü ve Tarlaağzı Köyü’ne, 1320 megawatlık termik santral kurmak istiyor.

Toplam 380 hektarlık doğal orman alanları üzerine kurulmak istenen santral için şirket 2005’te kömür sağlamak için rödovans sözleşmesi imzalamıştı ancak yöre halkı  yedi ÇED toplantısını yaptırmadı.

İlgili haber: Amasralılar ÇED toplantısını iptal ettirdi: Termik santral is-te-mi-yo-ruz!

Bartın Platformu’nun açtığı dava sonucunda mahkeme de iki kez tesisin “ÇED Gerekli Değildir” kararını iptal etti.

Hawaiili gençler, artan emisyonlar için ulaştırma bakanlığına dava açtı

Hawaii‘de, yaşları dokuz ile 18 arasında değişen 18 genç, Hawai eyaletinin ulaştırma departmanına güvenli ve sağlıklı bir yaşam için anayasal haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle dava açtı.

Genç davacılar, departmanın, Ulaştırma Bakanlığı’nın (HDOT) 2045 yılına kadar ülkenin karbon nötr olmasına yardımcı olmak için harekete geçmesini sağlamayı umuyor.

Davayı açanlar arasında bulunan Oahu’dan, 15 yaşındaki Mesina D., Earther‘e okyanus kıyısında, suyun yükseldiği yerden birkaç metre ileriyi göstererek “Birkaç yıl önceye kadar orada voleybol oynardım. Ve şimdi okyanus bulunduğumuz yerin 7 metre yakınına kadar geldi” dedi.

 

Hawaii, 2021 yılında parlamentosundan geçirdiği bir kanunla “iklim acil durumu” ilan eden ilk ABD eyaleti olmuştu.

‘Eyalet birimi, hükümetin hedeflerine direniyor’

Our Children’s Trust’ı avukatlarından ve davayı üstlenenlerden Av. Andrea Rodgers, Hawaii’deki birçok seçilmiş yetkilinin daha fazla iklim dostu politikalar için baskı yapmak istediğini, ancak ulaştırma bakanlığının devletin emisyonları düşürme çabalarının aksine bir tavır izlediğini anlattı:

“Ulaştırma departmanı, sadece fosil yakıt emisyonlarının önde gelen kaynağını teşvik etmekle ve emisyonları azaltma hedeflerine ulaşmayı reddetmekle kalmıyor, aynı zamanda iklim yasasını geçirmenin önünde bir tür barikat oluşturuyor”

Our Children’s Trust, yakın bir tarihte ulaşım sektörünün 2030 yılına kadar Hawaii’nin toplam sera gazı emisyonlarının yaklaşık %60’ını oluşturmasının beklendiğini açıklamıştı.

 

Davayı açan çocuklardan Messina D.

Davacı çocuklar, şikayet dilekçesinde, yüksek sera gazı emisyonlarının neden olduğu iklim krizinin onları kişisel olarak nasıl etkilediğini özetliyor. Örneğin, Mesina’nın ailesi evlerinin dışında bir yoga stüdyosu işletiyor, ancak geçen yıl yoğun sel nedeniyle işyerini bir haftadan daha uzun süre kapatmak zorunda kaldı.

Başka bir davacı, Kamuela’da yerli bir Hawaii sakini olan 14 yaşındaki Taliya N.‘nin ailesi şehir şebekesinden bağımsız yaşıyor ve çamaşır yıkamak ve diğer ihtiyaçları için yağmur suyu kullanıyor, ancak son kuraklık ailesini su kullanımını kısıtlamaya zorladı. Adadaki artan fırtına yoğunluğu ve sıklığı da Taliya’yı rutin programını değiştirmeye zorladı:

“Yolları sular altında bırakan şiddetli yağmurlar yüzünden okula gitmek için gitmem için [sabah] dört buçuk gibi uyanmam gerekiyor ve evden beşte çıkıyorum. Suların içinde yürümek çok korkutucu oluyor. Bir köprümüz var ve ne zaman aşırı yağmur yağsa, su taşarak köprünün üzerinden geçiyor.”

14 yaşındaki Talia N.

Taliya’ya göre, adaları korumak ve iklim eylemine katılmak onun genetik mirasında var. Davaya katılan yerli gençler, değişken hava koşullarının önemli manevi ve kültürel miras alanlarına zarar verebileceğinden de endişe ediyor: “Deniz seviyesinin yükselmesi aynı zamanda kıyıdaki mezarlık alanlarını yıkıyor, kumlara gömülen ‘iwi kūpuna’yı (atalara ait kemikler) açığa çıkarıyor ve saçıyor. ‘İwi’nin parçalanması, bir mezarlığı su basması veya ölülere karşı başka herhangi bir saygısızlık eylemiyle aynı duygusal zararı veriyor.”

Davalar artıyor

Bu dava,  Our Children’s Trust’ın iklim eylemini zorlamak amacıyla açtığı birkaç davadan biri. Grup, mart ayında Utah‘ın seçilmiş yetkililerin anayasaya aykırı olarak, bölge sakinlerinin sağlığı ve güvenliği pahasına fosil yakıt şirketlerini kayırdığını iddia eden Utah Natalie R. v. State of Utah dosyasındaki bir grup gence destek vermişti.

Hükümetlerini iklim eylemine zorlamak isteyen genç aktivistler diğer ülkelerde de bir dizi dava açtı. 2021’de Almanya’nın en yüksek mahkemesi, 2019 iklim yasasına karşı çıkan genç aktivistlerin yanında yer almıştı. 2020’de Avustralya Melbourne‘dan bir üniversite öğrencisi , devlet tahvili satın almak isteyen yatırımcılara iklimle ilgili riskleri açıklamadığı için Avustralya hükümetini dava etti. 

İlgili haber: Fransa’da hükümete karşı açılan iklim davasında tarihi karar
İlgili haber: AİHM’de açılan iklim davası başladı: Türkiye de dahil toplam 33 ülkeden savunma istendi
İlgili haber: Mücadele yeni başlıyor: New York belediyesinin iklim davasına ret, gözler temyiz mahkemesinde
İlgili haber: Gökşen Şahin: Halkın İklim Davası’nın reddi tam bir hayal kırıklığı

Hawaii’deki davada, gençler eyalet yöneticileri ve bakanlıktan oyalanmadan harekete geçmesini istiyor ve iklim değişikliğine bağlı aşırı hava koşullarının ve yükselen gelgitlerin etkilerini zaten hissettiklerinden, iklim önlemi almaya karar verene kadar bekleyemeyeceklerini düşünüyor.

Taliya, Mesina ve arkadaşları, evleri olarak adlandırdıkları adalar zincirini savunmak ve tanıklık edebilmek için davanın mahkemeye gitmesini istiyor.

Okyanus sıcaklığına bağlı besin yetersizliğinden yüzlerce bebek penguen öldü

Yeni Zelanda‘daki Kuzey Adası’nın en kuzey ucuna doğru bir yarımada üzerinde yer alan Ninety Mile Plajı‘nda ziyaretçiler ve yürüyüş yapanlar, yüzlerce küçük mavi penguen cesedine rastladı.

Yeni Zelanda Radyosu‘nun (RZN) aktardığına göre, yerel koruma yetkilileri, bu dramatik tablonun ılık okyanus sularının tetiklediği daha büyük kuş ölümlerinin bir göstergesi olduğunu söyledi.

Mayıs ayının sonunda, Te Araroa Yolu‘nda yürüyen bir vatandaş, ölü kuşları fark etti ve sadece üç gün içinde 200’den fazla saydı. RNZ, yürüyüşçünün gözlemlerini şu şekilde aktardı:

“Garip görünen birkaç tane vardı, bu yüzden kaç tane olduğunu görmek için onları saymaya başlamayı düşündüm.

Üç gün boyunca penguenleri saydım.

İlk gün 10 kilometrelik bir mesafede 75 ölü penguen ve ardından ikinci gün kuzeye doğru yürürken 71 ölmüş hayvan daha saydım. Üçüncü gün 59 ölü kuş gördüm.

Bazıları kum tepelerindeydi. Bulundukları yer, yüksek gelgit işaretlerinin çok üzerindeydi, muhtemelen bir süredir oradalar. Birkaç tanesi avlanmış gibi görünüyordu ama bulduğum kuşların çoğu gelgit seviyesinde veya altındaydı, bu yüzden yeni ölmüş olduklarını varsayıyorum.”

Açlık ve hipotermi

RNZ, başka bir kişinin de Ninety Mile Plajı’na yaptığı tek bir ziyarette 183 ölmüş kororā (mavi penguenlerin Māori dilindeki isimleri) bulduğunu bildirdi.

Ölen hayvanlar arasında yelkovankuşları ve diğer deniz kuşlarına da rastlandı. Ölmüş kuş ihbarlarının Ninety Mile’ın ötesine,  kuzey Yeni Zelanda’daki diğer plajlara kadar uzandığı aktarıldı. Adanın doğu tarafında da, yerel sakinler mayıs ayında Tokerau Plajı‘nda bir haftada 40 ölü kororā gördü. 

Yeni Zelanda Koruma Dairesi ölen kuşların çoğunun özellikle savunmasız yavrular olduğunu;  hayvanların suda ısıyı tutmalarına yardımcı olacak yağları olmadan açlıktan ve hipotermiden öldüğünü belirtti.

Deniz kuşları, bir yandan iklim değişikliğinin etkilerine diğer yandan La Niña’nın neden olduğu daha yüksek okyanus sıcaklıklarına kurban oluyor. 

Koruma Dairesi temsilcisi Graeme Taylor, konuyla ilgili şunları söyledi: “Yiyeceklerini soğuk suda buluyorlar. Ancak, subtropiklerden gelen sürekli kuzeydoğu rüzgarları ve bu yaz yaşadığımız gibi La Niña koşullarına sahip olduğunuzda, zaten ısınmış olan deniz sıcaklıkları normalin epey üzerine çıkıyor ve penguenler için yiyecek arzı azalıyor. Çok az yiyecekle penguenler, yalıtım için ihtiyaç duydukları vücut yağını oluşturamazlar.”

Küçük mavi penguenler, ortalama 25 cm’den daha kısa ve yalnızca yaklaşık 0.91 kg ağırlığında, dünyadaki en küçük penguen türü. Nesli tehdit altında olmasa da son yıllarda sayıları giderek azalıyor. 

La Niña doğal olarak meydana gelen bir hava fenomen olmasına rağmen, insan kaynaklı iklim değişikliği, hava koşullarındaki en aşırı etkileri artırıyor;  daha sık ve daha güçlü El Nino ve La Niña olaylarına katkıda bulunuyor. Başka deyişle iklim değişikliği nedeniyle okyanuslar küresel olarak zaten daha sıcakken, bu durum La Niña’nın Güney Pasifik‘teki termal etkisini büyütüyor.

RNZ’ye göre halen eden küçük mavi penguen ölümü gibi toplu ölüm olayları tarihsel olarak on yılda bir gerçekleşen olaylardı, ancak okyanusta daha sıcak yıllar daha yaygın hale geliyor. Taylor, “Geçmişte, çok sayıda kuşun öldüğü kötü bir yılın ardından çok sayıda iyi yıl geçirmiş olabilirsiniz, ancak daha sonra [nüfus] o iyi yıllarda toparlandı” dedi: “Fakat dengenin iyi yıllara karşı daha kötü yıllara doğru kaydığını görmeye başlarsak, o zaman toparlanamayacaklar.”

En küçük penguenlerden en büyüğüne kadar iklim değişikliği, bu hayvanların hayatlarında büyük sorunlara neden oluyor. 2019’da, Arjantin‘deki bir üreme kolonisinde, karadaki yüksek sıcaklıklar yüzünden yüzlerce Macellan penguenini ölmüştü. Son araştırmalar , yaklaşık 1.2 metre boyundaki en büyük tür olan imparator penguenlerin, Antarktika deniz buzunun erimesi nedeniyle sadece birkaç on yıl içinde yok olma riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.