Gezi Davası‘nda hakkında müebbet hapis cezası verilen ve dört buçuk yıldan bu yana tutuklu bulunan iş insanı Osman Kavala, birkaç gün önce yeniden gündeme gelen ‘Henri Barkey‘le yemek yediği iddialarına’ karşı bir açıklama yayımladı.
Kavala’nın 18 Temmuz 2016’da Eski CIA Danışmanı Henri Barkey ile Karaköy‘de yemek yediği iddiası, kendisi hakkında düzenlenen iddianamede de kullanılmış ve Kavala’ya yöneltilen ‘casusluk’ suçlamalarına da dayanak olarak gösterilmişti.
Barkey iki gün önce konuyla ilgili yazılı bir açıklama yaparak o gece yemek yediği kişinin Kavala değil, gazeteci Aslı Aydıntaşbaş olduğunu açıklamış ve şunları söylemişti:
“2018 itibariyle AKP medyası, Osman Kavala ile yaşadığım tesadüf karşılaşmayı büyük bir komploya çevirdi. Ekim 2020’de ise savcılık absürt ve uydurma bir iddianame ile Sayın Kavala ve beni darbe planlamak ile suçladı. O tarih itibarıyla Sayın Kavala halihazırda hapisteydi ve bu yeni iddianame tutukluluk halinin devam etmesi için kullanılan bir hileydi.”
Kavala da Barkey’in bu açıklaması üzerine tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden yaptığı açıklamada, “Barkey geçen gün, kendisi ile yemek yiyen kişinin ben olmadığımı açıkladı. Savcılık bu gerçeği baştan beri gayet iyi biliyordu” dedi:
“Emniyet görevlileri lokantada yaptıkları araştırmada, o akşam kimlerin hangi masalarda oturduğu bilgisine ulaşmıştı. Emniyet’te yapılan sorgumda da bu durum teyit edilmişti.”
Gezi davasının beraatle sonuçlanmasından sonra hazırlanan ve kendisinin ‘Barkey ile 15 Temmuz darbe girişimini organize ettiğini ve casusluk faaliyetlerinde bulunduğunu’ söyleyen ikinci iddianamede bu olay planlı bir buluşma ve bir görüşme olarak değiştirildiğini hatırlatan Kavala, şunları söyledi:
“İkinci iddianamede yapılan tek manipülasyon bu değildi. Birbirine yakın baz istasyonlarından verilen sinyaller Barkey ile sık sık buluştuğumun delili olarak gösterildi. Oysa çakışmanın neden kaynaklandığı, HTS kayıtlarından açıkça görülüyordu: Çakışma, benim telefonumun Elmadağ’daki çalışma ofisimin bitişiğindeki baz istasyonundan, Barkey’in telefonunun da kendisi Taksim’e gittiğinde civardaki baz istasyonlarından sinyal vermesinden kaynaklanıyordu.
Daha vahimi, iddianamede, böylesi sözde deliller göstermeye dahi ihtiyaç duyulmadan, benim darbe hazırlığı amacıyla FETÖ/PDY’nin sorumlularıyla irtibata geçtiğimin, birlikte faaliyetlerde bulunduğumun yazılmış olmasıydı.”
Çizim: Murat Başol
‘Delilleri nesnel olarak değerlendirme yükümlülüğü ülkemizde fiilen ortadan kalkmıştır’
Gezi Davası’nda beraat kararları bozulduktan ve iktidarın istediği türden cezalar verildikten sonra ‘ne pahasına olursa olsun tutukluluğu devam ettirmek için hazırlanmış olan bu düzmece casusluk suçlamasına gerek kalmadığını’ belirten Kavala, şöyle devam etti:
İddia makamının olayları ve olguları tarafsız bir gözle inceleyerek lehte ve aleyhte delilleri nesnel olarak değerlendirmesi ve mahkemeyi dürüstçe bilgilendirmesine ilişkin yükümlülüğü, yasalarımız ve AİHM normları tarafından belirlenmiştir.
“Bugün ülkemizde bu yükümlülük fiilen ortadan kalkmıştır.
Hukuksuz yargılamalar, siyasi etki altında olan savcıların olguları saklama, tahrif etme, komplo teorilerine göre anlamlandırma yöntemleriyle hazırladıkları iddianameler üzerinden yürütülmektedir. Karaköy lokantasında Henri Barkey ile yemek yediğim iddiası bu davranışın küçük ama oldukça aydınlatıcı bir örneğidir.”
4 bin 135 metrelik yüksekliği ve altı tepesiyle Ağrı Dağı’ndan sonra Türkiye’nin ikinci büyük doruğu olan Cilo’da küresel ısınmaya bağlı erimeyle beraber buzullar, her geçen yıl çanaklara çekilerek giderek küçülüyor. Buzullarla ilgili çalışma yürüten bilim insanları, buzulların son 35 yıllık süreçte yüzde 48 oranında eridiğini tespit etti.
Cilo dağlarındaki buzulların geçmişi ile ilgili uzun zamandır bir tartışma söz konusu. Bazı kaynaklar buzulların 20 bin yıllık geçmişe sahip olduğunu belirtirken, kimi uzmanlar da buzul çağından kaldığını öne sürüyor Buzulları periyodik olarak fotoğraflayan fotoğrafçı ve dağcı Hacı Tansu, süregelen bu tartışmaya dikkat çekiyor.
“Bazen 20 bin yıllık buzullar denildiği duyuyorum ama o doğru bir bilgi değil. Bunlar milyon yıllık, buzullar çağından kalma buzullar” diyen Tansu, kaç yıllık olursa olsun buzulların her geçen yıl hızlı bir erime sürecine girdiğini söylüyor:
“En az 20 yıldır bu dağlara tırmanış yapan bir dağcı ve en az 10 yıldır sadece buzulların erime sürecini fotoğraflayan bir fotoğrafçı olarak söyleyelim: Şu anda solumuzda gördüğünüz göl, geçmişe göre beşte biri oranında büyüdü. Buzullar ise ise şimdikinin en az 10 katı kadardı. 1979’da çekilmiş fotoğraflar var. Yukarıdaki Gevya Şin Buzulu ile Mergan Buzulu, bitişik haldeydi, ikisi de hızla eriyor ve aralarında şimdiden 500 metreye varan açıklık oluşmuş durumda. En büyük nedeni de küresel ısınma.”
Tansu: Her yanlarından şelaleler akıyor
Tansu, Cilo dağlarında, kendilerinin gittiği ve saydığı 27 buzulla ilgili ayrıntıları ve her birinin geçirdiği değişimi de şöyle anlatıyor:
“Bu 27 buzulun en uzunu 4 kilometreyi bulan Erinç Buzulu’ydu. Geçmiş zaman diliyle konuşuyorum, çünkü şu anda yaklaşık 1.5 km’ye kadar düştü uzunluğu. Her yanından şelaleler akıyor. Onun dışında, Sribêye Dağı’nın hemen arkasındaki, Reşko Zirvesi’nin kuzeyindeki bir sirk buzulu olan İzbırak Buzulu bulunuyor. Bunlar vadi buzulları. 4 bin 111 metrelik Supradürek’in neredeyse zirvesine kadar uzanıyorlardı. Ancak şu anda çok hızlı bir biçimde erimişler ve buzulun üzerinde gölcükler oluşmuş. Mergan Buzulu ise gerçekten görkemiyle hayranlık uyandıran bir buzuldu, derinliği 30 ila 200 metre arasında değişirdi. Onun da eski halinden eser yok.”
Buzullar neden önemli?
Cilo buzulları, artık parçalanmaya başlasa da 550 hektarlık alanıyla Türkiye’nin bütünlüğünü halen koruyan en büyük buzulları. Ancak fosil yakıt ve karbon salımı nedeniyle sıcaklıklar artmaya devam ettikçe erime de sürecek.
Buz, Dünya ve okyanuslarımız üzerinde koruyucu bir örtü görevi görüyor. Bu parlak beyaz alanlar, aşırı ısıyı uzaya geri yansıtıyor ve gezegeni daha serin tutuyor.
Dünyanın dört bir yanındaki buzulların önemli kısmı birkaç yüz ila birkaç bin yıllık bir döneme tarihleniyor ve iklimin zaman içinde nasıl değiştiğine dair en önemli ve doğru bilgi kaynakları arasında yer alıyor. Buzullarda gizli bilgiler sayesinde gezegenimizin ne kadar hızla ısındığı hakkında değerli bilgiler elde edilebiliyor.
Fotoğraf: Hacı Tansu.
Bugün, Dünya üzerindeki kara alanının yaklaşık %10’u buzul buzlarıyla kaplı. Bunların neredeyse %90’ı Antarktika‘da, kalan %10’u Grönland buzulunda yer alıyor.
Antarktika ve Grönland’daki hızlı buzul erimesi, okyanus akıntılarını da etkiliyor, çünkü daha sıcak okyanus sularına giren çok miktarda çok soğuk buzul eriyik suyu, okyanus akıntılarını yavaşlatıyor. Karadaki buzlar eridikçe de deniz seviyeleri yükselmeye devam ediyor. Şu anda, Grönland buz tabakası 2003’e göre dört kat daha hızlı yok oluyor ve halihazırda deniz seviyesindeki yükselmenin %20’sine katkıda bulunuyor.
Buzulların erimesinin temelinde yer alan insan faaliyetlerini azaltsak; yani karbondioksit ve diğer sera gazı emisyonlarını önemli ölçüde azaltsak bile, dünyanın kalan buzullarının üçte birinden fazlası 2100 yılından önce eriyeceği tahmin ediliyor.
Tatlı su depoları
Kar ve buz örtüsü önemli su depoları ve tatlı su kaynakları. Dünyada bütün suların yüzde 1 ila 2’si içilebilir tatlı su kaynaklarını oluşturuyor ve bunların çoğu da yeraltı suları. Yüzey suları çok daha az bir oranı oluşturuyor. Karasal buzullar ise yüzey tatlı su kaynakları açısından en değerli kaynaklar.
Yakın gelecekte yaşanması beklenen su krizleri döneminde hayati önemdeki su deposu görevi görmesi beklenen buzullar, özellikle tarımsal sulama amaçlı kullanıldığından gıda güvenliği bakımından da hayati bir nitelik taşıyor.
Normal koşullarda yazın eriyen, kışın ise kendini onararak yeniden kalınlaşan Cilo buzulları da dünyadaki diğer benzerleri gibi son yıllarda yaşanan aşırı sıcaklar nedeniyle söz konusu onarımı her geçen yıl daha az yapabiliyor, daha az buz tutabiliyor.
Bölgedeki yaban hayatı ve doğal ekosistem için de bir “ev” görevini gören Cilo buzullarının giderek erimesi bu hayvan ve endemik bitkilerin de yok olmasına neden olabilir. Dünyada sadece Mergan buzulunda bulunan buz rengi ve mavili, endemik Cilo Buzul Kelebeği de bunlardan biri.
Türkeş: Her yıl devasa kalıplar yok oluyor
Dünyadaki tüm buzulların insan kaynaklı iklim değişikliği, değişen yağış ve buharlaşma rejimleri ve küresel ısınma gibi nedenlerle hızlıca eridiğini belirten ve Cilo buzullarını geçtiğimiz aylarda ziyaret eden Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi, İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Direktörü Prof. Dr. Murat Türkeş, buradaki buzulların 1930’lu yıllardan bugüne 2.600 metreden 1500 metreye kadar gerilediğini anlatıyor:
“Erciyes’te, Kaçkarlarda veya Cilo Dağları’nda. Uydu gözlemleriyle yapılan yeni çalışmalara göre ülkede yaklaşık 25 buzul dağı var. Bunların çoğu sirk buzuluna dönüşmüş. Geçmiş kayıtlara baktığımızda Cilo dağlarında en kolay ulaşılabilen buzullar Erinç buzullarıydı. 1930 ‘lu yıllarda buranın terminal uzunluğu 2.600 metreye kadar inebiliyordu, yine uzunluğu 3.3 km imiş. 1948 yılında 2.4 km’ye, günümüzde ise 1.5 km ve altına kadar inmiş vaziyette. Dünyanın birçok yerine bu durum söz konusu.
Tropikal Afrika’da takke buzulları vardı, oradan kutuplara kadar ya da Alpler’deki, Himalayalar’da veya Türkiye’deki yüksek sıradağlardaki buzullar ya da tek volkanik dağlardaki buzullar da küresel iklim değişikliğine bağlı olarak hızla eriyor. Son buzul çağında yani günümüzden 20 bin yıl önce buralar maksimum düzeylerine ulaşmışlar. Bugünkü durumlarından farklı olarak vadilerin daha alt bölümlerine, 2.300- 2.400 metrelere kadar inmişler. 20 yüzyılın ortalarından günümüze kadar özellikle insan kaynaklı iklim değişikliği, küresel ısınma, değişen yağış, buharlaşma rejimleri gibi nedenlerle özellikle son yirmi yılda hızla geri çekiliyorlar. Türkiye’deki buzullar da bundan nasibini alıyor. Çok yüksek olan Cilo, Kaçkar ve Ağrı Dağı buzulları dışında büyük olasılıkla önümüzdeki birkaç on yılda buzul kalmayabilir. Buralar da vadi buzulu değil sirklerde kalıntı buzullar şeklinde olabilir.”
Buzulların son 10 bin yıllık dönemde erimeye geçtiğini ancak sanayi devriminden sonra özellikle 20. Yüzyılın ortalarından sonra, iklimdeki değişimler nedeniyle erime hızının arttığına vurgu yapan Türkeş, beşeri nedenlerin yanı sıra ormansızlığın artmasının da önemli bir etken olarak hatırlatıyor. Tüm bu sebeplerden ötürü, yapılan uydu gözlemlerine göre Türkiye buzulları yılda 1 ile 20 metre arasında eriyip geri çekiliyor.
Fotoğraf: Murat Türkeş.
Özdinç: Bu hızla erirse dört-beş yıllık ömürleri kaldı
Hakkâri’de yaşayan doğa sporcusu Ali Suat Özdinç’in tespitleri de şöyle:
‘On yıl önceki fotoğraflarıma baktığımda, ortada kocaman bir buz kütlesi varken, şu anda belki de onun beşte birinin kaldığını görüyorum. Önceden gittiğimizde buz kalıplarının üzerinde kocaman uçurumlara denk geliyorduk. Şu anda ufak tepelere çıkıyoruz. 2013’de gördüklerimle şu anki arasında büyük bir kayıp var. Bu nedenle Cilo buzullarının ömrünün çok uzun olacağını sanmıyorum. Tahminimce bu hızla giderse dört-beş yıla kadar yüzde 90’ının gitmiş olacağını düşünüyorum”
Özdinç, son 10 yıldır defalarca buzula çıktığını, her yıl devasa kalıpların yok olduğunu, büyük yarıkların ortaya çıktığını gördüğünü anlatıyor: “Gittiğimiz ufak mağaralar, bir sonraki gidişimizde tamamen erimiş olabiliyor. Veya kaç bin yıldır görülmemiş yeni taşlar ortaya çıkıyor. En önemlisi de buradaki endemik bitkilerin giderek azaldığını görüyoruz. Tamamen bölgeye ait endemik bitkilerin, bir önceki ziyaretimde 100 adet ise bir sonrakinde 30’a 20’ye düştüğünün canlı tanığıyım. Bütün bunları büyük bir tedirginle izleyip kayıt altına alıyorum.”
Mavi buz kelebeği. Fotoğraf: Hacı Tansu.
Cilo buzullarının yanı sıra yine bölgedeki Sümbüprojeleri örnek gösteriyor:
“Avrupa da benzer sorunlarla boğuşuyor. Ancak orada kara buzullarının erimesinin önlenmesine ilişkin projeler üretiliyor vel Dağı’nda da son yıllara kadar varlığını koruyan buzulların bu yıl neredeyse tamamen yok olduğunu söyleyen Özdinç ,Reşkove Berçelanbölgelerindeki buzullarda da çok hızlı ve dramatik erimeler görüldüğünü kaydediyor.
Neler yapılabilir?
Buzulların daha hızlı eridiği son yirmi yıldır alınması gereken tedbirler de sık sık tartışılıyor. İlk ve en önemli madde, iklim değişikliğinin daha da hızlanmasını engelleyecek iklim politikalarını hayata geçirmek, sera gazı emisyonlarını olabildiğince azaltmak. Ancak bunları yaparken acilen uygulanabilecek kimi önlemler de var.
Hacı Tansu, konuya ilişkinAvrupa’da uygulanan hayata geçiriliyor. Ülkemizde de hızlıca tedbir alınmazsa 50-60 yıl sonra burada artık buzul diye bir şey kalmayacak. eğer, bugün Türkiye’de bu buzulların erimesine yönelik bir tedbir alınmazsa artık bir 50 yıl sonra mı dersiniz 60 yıl sonra mı dersiniz burada artık buzul diye bir şey kalmayacak. Kasım ayından itibaren havalar soğuk olduğu için (ve zaten burada buzul durmasındaki sebep de o) az bir sürede güneş alıyor ve Kasım ayından itibaren tamamen donuyor. Buradaki şelaleler donuyor. Ama artık hem kışın daha az donuyor, hem yazın havalar çok fazla sert bir sıcaklık olduğu için de hızlı bir şekilde eriyor.”
Örneğin İtalya’da kayak sezonu son erip havaların ısınmasıyla birlikte Alp Dağları’nın eteklerindeki beyaz örtü, dev beyaz brandalarla kaplanıyor. Çalışmanın yürütüldüğü, ülkenin kuzeyindeki Presena bölgesi, 1933 yılından bu yana buz kütlesinin üçte birini yitirdiğini anlatan uzman ekip, ilk kez 2008 yılında 30 bin metrekareyi örterek kaplamış. 2020’de ise bu alan 100 bin metrekareye çıkarılmış. Amaç, geotekstil ürünü olan beyaz brandaların güneş ışığını yansıtıp dışarıdaki sıcaklığın buzullara ulaşmasının mümkün olduğu kadar engellenmesi.
Tansu, Cilo’nun erime riski yüksek olan ve güneş ışığının daha dik geldiği bölgelerinde de aynı uygulamanın yapılabileceğini belirtiyor.
Murat Türkeş’in ‘koruma önerileri’nin başında ise buzullara insan erişimine sınırlar getirmek ve denetlemek geliyor:
‘Buzullar da Türkiye’deki diğer milli parklar veya koruma statüsündeki alanlarda olduğu gibi insan ziyaretlerine çok sınırlı açılmalı. İnsan etkisi, her adım veya her ayak izi oradaki kalıcı kar örtüsünün daha hızlı erimesine yol açıyor. Bir kar kütlesinin arasında bir metre kadar açık alan yaparsanız burada erime daha hızlanır. Kalıcı kar çok önemli, bu karlar olacak ki buzullar beslensin. Ancak bugün maalesef böyle değil, birçok buzulumuz gelişigüzel erişime açık. ‘insanlara tamamen kapansın’ demiyorum, ancak bilimsel kurallara uygun ve en az insan zararının olacağı şeklinde olmak durumunda. Yine araç yaklaşmasının yasaklanması lazım. Koruma statüleri uygulanmalı ve denetilmeli. Belli dönemlerde belli sayılarda insanlar, araç kullanmaksızın ve ağır teçhizatlar almadan rehberler eşliğinde buzulları ziyaret etmeli.”
Milli Park ilan edildi
Hakkari ve Yüksekova arasındaki Cilo Dağları, 25 Eylül 2020’de alınan karar ile Milli Park ilan edildi. Her yıl Türkiye’nin çeşitli kentlerinden gelen yüzlerce doğasever ve dağcı bu eşsiz güzelliği görmek için bölgeye akın ediyor.
Aslında Hakkâri’nin birçok bölgesi gibi Cilo Dağı da yasaklı veya girişleri izne bağlanmış bir bölge. Ancak kentteki işsizlik ve artan yoksulluk, vatandaşların’ gelir potansiyeli’ olarak gördüğü buzulların turistlere açılmasını talep etmesine neden oluyor. Valilik organizasyonu ile 2 Temmuz 2022’de söz konusu ‘yasaklı ‘ bölgede bir festival gerçekleştirildi. Turizmci Metin Tekçe şunları anlatıyor:
‘Çok rağbet görüyor Cilo dağları. Son beş yılda, özellikle de 2022 sezonunun bahar aylarıyla birlikte Hakkari’de dağcılık turizmi büyük canlılık gösterdi. Bu sene kente gelen grupların çoğu buzulları görmeyi talep etti. Kültür ve Turizm bakanlığı tarafından bir program düzenlendi. Bürokratlar, gelen gruplar, akademisyenler bölgeyi ziyaret etti. Vali bey, bölgenin artık eskiye göre daha rahat olduğunu, turizme açıldığını söyledi, ancak yasaklar halen belirli yerlerde devam ediyor. Bütün taleplerimize valilikten ‘olur’ almamıza rağmen Jandarma izin vermiyor. Gerekçe de terör. Buna rağmen Cilo dağlarını ve buzulları ziyaret eden çok sayıda grubu görüyoruz. Bu gruplara farklı bir uygulama mı yapılıyor, özel bir izinleri mi var, açıkçası bunu bilmiyoruz.”
Türkiye’de buzullar
Türkiye’de çok sık rastlanmayan kara buzulları Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde, daimî kar sınırının üzerinde bulunuyor. Genellikle vadi buzulu ve buzyalağı buzulu tipinde olan buzulların yanı sıra, Türkiye’nin tek doruk buzulu (buzul şapkası) Ağrı Dağı’nda yer alıyor ve 10 km2‘lik alanıyla da ülkedeki en büyük buzul. Ülkenin en büyük vadi buzulu ise buzulların üçte ikisini bulunduran Güneydoğu Torosları’ndaki 8 km2 alanıyla Cilo dağlarındaki buzul silsilesi. Türkiye ayrıca üç önemli stratovolkan buzuluna da ev sahipliği yapıyor: Ağrı Dağı doruk buzulu, Süphan Dağı vadi buzulu ve Erciyes Dağı Buzulu.
Dünyada durum
Üç yeni iklim çalışmasına göre, dünyanın dört bir yanındaki buzullar, su, güç ve yiyecek için buza güvenen bir milyardan fazla insanı etkileyebilecek şekildi önceden düşünülenden daha hızlı bir şekilde küçülüyor. Klimanjaro‘nun ünlü karları 1912’den bu yana yüzde 80’den fazla eridi. Hindistan‘da, Garhwal Himalaya‘daki buzullar o kadar hızlı geri çekiliyor ki, araştırmacılar orta ve doğu Himalaya buzullarının çoğunun 2035 yılına kadar neredeyse yok olabileceğine inanıyor.
Yapılan son araştırma, dünyadaki buzulların bilim insanlarının önceden tahmin ettiğinden daha hızlı yok olduğunu ve bilim adamlarının düşündüğünden %20’ye kadar daha az su içerebileceğini gösteriyor.
Maine Üniversitesi’nden bir buzulbilimci olan Paul Mayewski, “Üzerlerinde buzulların bulunduğu dağlar – And Dağları, Himalayalar ve dünyanın dört bir yanındaki diğerleri – su depolamak için dikkate değer bir kaynaktır. İklim değişikliği daha aşırı kuraklıklara neden olduğu için ekstra önemli olan ‘depolanan su’, özellikle daha kurak mevsimlerde hayat kurtaracak” diye konuşuyor.
Dartmouth Koleji‘nden bir buzulbilimci olan buzullar üzerindeki çalışması Nature’de yayımlananMathieu Morlighem de “Günlük yaşam için onlara sık sık güvenmemize rağmen, küresel dağ buzulları hakkında ne kadar az şey bildiğimize şaşıracaksınız” diyor: “Şimdiye kadar, dağ buzullarında ne kadar su tutulduğuna dair en iyi tahminler, yüzey alanını dikkate alan ancak derinliği dikkate almayan kaba bir yönteme dayanıyordu. Bu, Hoover Barajı’nın arkasındaki gölün, aynı ayak izine sahip çok sığ bir gölle aynı miktarda su içerdiğini varsaymak gibiydi.”
Yeni çalışma ise buz derinliğini tahmin etmek için uydu görüntülerini kullanıyor ve dağ buzullarında önceden düşünülenden yaklaşık %20 daha az su tutulduğunu tespit ediyor.
Bu bulgu, Ottawa Üniversitesi‘ndeki bilim adamları tarafından yapılan son araştırmalarla destekleniyor. Kanada, ABD, Grönland ve Rusya da dahil olmak üzere Kuzey Yarımküre‘deki yaklaşık 1.700 buzulun uydu görüntülerini inceleyen uzmanlar, buzulların % 85’inin 2000 ile 2020 arasında geri çekildiğini buldu.
Mayewski ve bir dağcı ekibi de dahil olmak üzere bilim insanlarının yayımladığı üçüncü bir çalışma, özellikle Everest’in tepesindeki geniş bir buzul olan South Col’a odaklanmış. South Col, sıcaklıkların buzun erimesi için yeterince yükselemediği, yaklaşık 8 bin metrede, olağanüstü yüksek irtifada yer alıyor. Ancak bu buzul bile, iklim değiştikçe Everest’in tepesindeki havanın ısınması nedeniyle eriyor. Mayewski, “Bu süreç o kadar çarpıcı bir şekilde hızlanmış durumda ki, South Col buzulu her yıl 10 yıllık buz birikimini kaybediyor ve 30 yıl içinde yok olabilir” diyor.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, Tuz Gölü‘ndeki flamingo yavruları için göle kesintisiz su aktarımına başlandığını söyledi.
Geçen yıl çiftçilerin tarım alanları için akan suyun önüne çektikleri bentler yüzünden yüzlerce flamingo yavrusunun susuzluktan öldüğü Tuz Gölü’nde, bu yıl da yavru flamingo ölümleri görülmeye başlanmış, birkaç hafta önce tepkiler yükselmişti.
Daha önce ‘önlem alındığını’ söyleyen Bakanlık, göle dört kilometre ötedeki Gölyazı‘dan su taşınmaya başladığını açıkladı.
Tuz Gölü’nde flamingolar yavruları kaçak kuyular ve yanlış sulama politikaları yüzünden ölmeye devam ediyor. Kendi coğrafyamızda oluyor bu! Başka bir ülkede değil! Daha ne kadar görmezden geleceğiz? pic.twitter.com/r7COFf1nVR
Flamingo yavrularının uçma ergenliğine erişinceye kadar, kuluçka bölgesinin susuz kalmaması için bölgeye tankerlerle su takviyesi yapıldı. Ardından kalıcı çözüm için borularla su aktarımı çalışması başlatıldı.
NASA’nın uydu görüntülerinden Tuz Gölü’nde kuraklık.
Türkiye’nin en büyük ikinci gölü olan ve birçok kuş türünün evi olan Tuz Gölü, insan kaynaklı iklim krizi nedeniyle ortaya çıkan kuraklıktan en çok etkilenen bölgelerin başında geliyor.
Konya, Ankara ve Aksaray sınırları içinde yer alan göl, kuşların göç yolu üzerinde.
Başta flamingolar olmak üzere birçok kuş türü ilkbahar ve yaz aylarında burada konaklıyor. Gözlemciler ve kuş uzmanları her yıl yaklaşık 20 bin flamingonun Tuz Gölü’nde kuluçka dönemini geçirdiğini belirtiyor.
DERSİM-Dersim Araştırmaları Merkezi (DAM), Erzincanİliç’teki Çöpler Altın Madeni‘ndeki siyanür sızıntısıyla gündeme gelen Kanada merkezli SSR Mining ve Çalık Grubu’na bağlı Lidya Madencilik ortaklığındaki Anagold Madencilik‘in, Ovacık‘ın köylerinde altın arama çalışmalarına başladığını açıkladı.
“Ovacık köylerinde siyanürlü altın çalışmasının başlatılması an meselesi” diyen DAM, ilk etapta Cevizlidere (Merxo), Otlu Bahçe (Xezku), Yazı Ören (Velolar) köylerinin pilot bölge olarak seçildiğini söyledi ve 2019 yılında Dersim’de 43 bin 500 hektar alanda maden ruhsatı verildiğini hatırlattı.
Buna göre Cevizlidere köyü birinci, Karayonca köyü ikinci, Karaoğlan köyü üçüncü, Doludibek köyü dördüncü ve merkeze bağlı Geyiksuyu köyü Sin mezrası ise beşinci ruhsat sahası olarak belirlenmişti.
Çalık Grubu’nun uzun süredir Ovacık köyleri arasında ‘mekik dokuduğunu’ ve görevlilerinin köylüleri arazilerini kiralama konusunda ikna etmeye çabaladığını aktaran Merkez, şirketin yol kat ettiğini ancak arazileri kiralama veya satın alma uğraşlarının henüz bitmediğini kaydetti:
“Konu hakkında sorularımızı yanıtlayan köylüler, arazilerini asla satmayacaklarını söylese de ikircikli bir tavır şu an hüküm sürüyor. İkili ilişki üzerinden süren ikna yöntemi komşular arası kuşkuya ve güvensizliğe neden olmuş durumda.”
Tehdit ediyor, ‘Devlet arkamızda’ diyorlar
DAM’ın dile getirdiği iddialara göre, şirket görevlilerinin bazı aracıları kullanarak yaydıkları propaganda, köy sakinleri üzerindeki oldukça etkili.
Merkez’in açıklamasına göre madencilik faaliyeti sürdüren şirketler aynı zamanda devlet desteğini arkalarına aldıklarını, karakolların da bölgeye girişlerde kendilerine güvence verdiklerini söyleyerek halkı üstü kapalı tehdit ediyor.
DAM’DAN Dersim halkına çağrı: Bu şirketlere kapınızı açmayın
“Bu şirketler Dersim’i Erzincan İliç’e çevirmek istiyor” diyen Dersim Araştırmaları Merkezi, halka da topraklarını savunmaları konusunda şu çağrıyı yaptı:
“Girdikleri her bölgeyi tarumar eden bu doğa katili şirketlere Dersim halkı yol vermemelidir. Karadeniz’den Ege’ye Trakya’dan Doğu Anadolu’ya yaptıkları doğa tahribatları ile bilinen bu şirketlere hiçbir koşulda halkımız kapısını açmamalıdır. ‘Bakır, krom çıkarıyoruz’ sözlerine itibar etmemelidir. Yersiz yurtsuz kalmak istemiyorsanız tavır alın, köylerinizi açgözlü şirketlerin eline bırakmayın. Dersim halkı ve kurumları buna müsaade etmemeli; her karış toprağı bedeninden bir parça görüp madencilik faaliyetine yol vermemelidir.
Madencilerin her teklifi kefeninize atılan birer ilmiktir. Doğanıza, kutsal nehirlerinize, ziyaretlerinize sahip çıkın, onları siyanürle zehirlemeyin ve topraksız kalmayın!”
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Genel Sekreter Yardımcısı Buğra Gökçe, İBB tarafından şehir parkı olarak planlanan İstanbul Kartal’daki 29 bin 625 metrekare büyüklüğündeki kamu arazisinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan 3 Ağustos tarihli kararname ile 17 katlı yapılaşmaya açıldığını duyurdu.
Plan değişikliğine itiraz edeceklerini belirten Gökçe, söz konusu arazinin önce özelleştirme idaresine devredildiği, ardından da iktidar tarafından yapılan değişiklikle 17 kat yüksekliğinde yoğun bir yapılaşmaya açıldığını bildirdi.
BirGün‘e konuşan Gökçe, daha önce İBB tarafından kullanılan bu arazinin şehir parkı olarak planlandığını anlattı:
“Burası normalde kamu arazisi, özelleştirip satmış oldular. Özelleştirme İdaresi tarafından kamu mülkiyetindeki alan, imar haklarını alarak satılmış olacak. ‘Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizde belki de sıcak paraya ihtiyaçları var’ diye gerekçelendirilebilir. 20 yıldır böyle yapıldığı için, bu aslında kentleşmeye yönelik bakışları. Kent toprağına dolar yeşili üzerinden bakmak demektir bu.”
İtirazlara yanıt yok
“Biz yeniden itirazımızı yapacağız” diyen Gökçe süreci şöyle anlattı: “Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na da Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na da yasal süre içerisinde itirazımızı ediyoruz. Bu itirazlarımız çoğu kez reddediliyor, hatta bazen yanıt bile verilmiyor. Biz bunları dava ediyoruz ve sonuna kadar da takip ediyoruz. Bu süreci de sonuna kadar takip edeceğiz. ”
Buğra Gökçe, kararı, kent toprağını özelleştirip satmak olarak değerlendirdiklerini ve bu alanlarda her neslin hakkı olduğunu belirtti: “Halkımızın önemli ihtiyaçları var. Bu ihtiyaçlar kamusal alanların tümüne yöneliktir. Bu, aynı zamanda farklı bakış açılarının da mücadelesi demektir. Hiçbir kamusal alanı, park alanını, sağlık tesis alanlarını sattırmamaya çalışacağız. Çünkü satılarak yönetilecek bir şey değil. Kamunun mülkü kamuda kalmalı.”
Egemenler, egemenlik alanlarını genişletmek istiyor, her gün bir yeni konu gün ışığına çıkıyor. Bu kez Rusya‘nın Kuzey Buz Denizi‘ndeki yeni girişimlerine odaklanalım.
Rusya’nın geçen hafta açıkladığı yeni Deniz Askeri Doktrini 2015’dekinden farksız, ama önemli bir ekleme var: Rusya, Arktik ya da diğer adıyla Kuzey Buz Denizi’nde hükümranlık haklarının kendisinde olduğunu açıklıyor…
Bu deklarasyon, dünyadaki yeni çatışma alanının Kuzey Kutbu’nun fosil kaynakları olacağını gösteriyor. Kuzey kutbu, “dünyanın canevi”. Buradaki buzullar deniz ve iklim dengesini sağlıyor. İkincisi, bu alanda mevcut fosil kaynak rezervi, dünyanın “son atımlık barutu”.
‘Fosil kaynak deposu’
Kuzey Kutbu’nda toprağı olan sekiz ülke (Rusya, Finlandiya,İsveç, Rusya, ABD, Kanada, Danimarka, Norveç ) 1996’da bir “Arktik Konseyi” kurdu. Bu Konsey, fosil alanlarının korunmasını hedefliyor. Ancak 26 yıllık geçmişinde “tek bir karar alamaması” ile ünlü. Buna karşılık bu sekiz ülkenin kendi “çöplüklerinde” ortalığı dalgalandırmadan, bölgede 1968‘den beri petrol ya da doğal gaz aradıkları ve çıkardıkları bilinen bir olgu.
Rusya’nın geçen hafta dünyaya duyurduğu “Deniz Askeri Doktrini” egemenlik mücadelesini bu kez Kuzey Buz Denizi’ne genişlettiğini belgeliyor. Rusya, buranın adının artık “Rusya Denizi” olarak anılmasını istiyor. 6.000 askerden oluşan bir “Arktikt Ordusu” var. Sibirya’daki kuzey uç kenti Murmansk onlar için “Rusya’nın Enerji Kapısı” olarak çalışıyor. ABD‘nin sadece bir buz kıran gemisi varken bu ülkenin sahip olduğu 41 gemi, bölgedeki tartışılmaz üstünlüğünü de gösteriyor.
Putin olayı iyi özetliyor: Arktik’deki ana karadan ayrı (off shore) alanlar, Rusya’nın 21.yy. için fosil kaynak rezervidir.
Soğuk Savaş sıcak çatışmaya dönebilir
Rusya’nı Ukrayna müdahalesini bu kez Kuzey Kutbu’nu kuşatarak devam ettireceği anlaşılıyor. Ancak Kuzey Denizi’nde “Bu alanlar benim!” diyen herhangi bir oldu-bitti, Rusya ile Kuzey Atlantik Birliği ( NATO ) arasındaki “Soğuk Savaş”ın bu kez bir sıcak çatışma konusunu oluşturabilir.
94 milyar varil doğal gaz ve 44 milyar varil petrol varlığı “Deniz Askeri Doktrini” ile birlikte ele alındığında yeni hedefin, daha çok gaz ve petrol, bunun için de daha fazla “çatışma’’ olarak belirlendiğini anlatıyor. Büyük iklim depremleri ise Rusya’nın aldırmayacağı bir risk olacak.
*
Bu doktrinin açıklandığı günlerde iz bırakan yayınları için okuduğum Yeşil Gazete’den Gaia Hipotezi’nin isim babası Dr. James Lovelock’un (1919-2022) öldüğünü öğrendim. Bu bilim insanı, 1970‘deki hipotezi “Gaia” olarak nitelediği dünyanın bir geri besleme etkisiyle yaşadığını savlıyordu. Dünya her şeyi içine alan karmaşık bir varlıktı, (ama) sibernetik bir sistem oluşturan bir bütünlüğü ve küresel bir kontrol sistemi vardı. Lovelock bu savını ‘’The Quest for Gaia‘’ (1970) adıyla esere dönüştürdü. 30 yıl sonra, 2009’da yazdığı eserinin adı ise “The Vanishing Face of Gaia’’ (Gaia’nın Yokolan Yüzü ) idi.Tezi “Harekete geçmek için ne kadar az zamanımızın kaldığını idrak etmeliyiz“e dönüşmüştü.
Jeopolitik dünya mücadelesi, egemen ülkelerin toprak genişletme aymazlığını ve fosil kaynaklara her koşulda erişim niyeti olduğunu belgeliyor. O kaynakların kullanımıysa biz insanoğullarını ve yerküremizi daha tez yok edecek.
Bilge çınarımız YaşarKemal ise bu işler için şöyle diyor:
“Dünya on binlerce bir kültür bahçesidir, her çiçeğin ayrı bir rengi ve kokusu vardır. Bir çiçeğin koparılması bir rengin, bir kokunun yok olmasıdır. Tek dile, tek renge kalmış bir dünya hapı yutmuştur.”
KOLOMBİYA – 19 Haziran’da yapılan başkanlık seçimlerini kazanan eski gerilla Gustavo Petro, bugün yemin ederek resmen göreve başladı.
Petro’nun yardımcısı olarak göreve başlayan çevre aktivisti ve feminist Francia Márquez de ülkenin ilk siyah başkan yardımcısı oldu.
Kutuplaşmış ülkeyi eşitsizlik ve iklim değişikliğine karşı mücadelede birleştirme, solcu isyancılar ve suç çeteleriyle barışı sağlama sözü vererek seçilen Kolombiya’nın ilk solcu başkanı Petro, dün başkent Bogota‘da düzenlenen törende başkanlık kuşağını Cumhuriyet Kongresi Başkanı Roy Barreras‘tan alarak yemin etti:
“İki toplum istemediğim gibi iki ülke de istemiyorum. Güçlü, adil ve birleşik bir Kolombiya istiyorum. Bir ulus olarak sahip olduğumuz zorluklar ve sınanmalar, temel bir uzlaşı ve birlik dönemini gerektiriyor.”
Fotoğraf: Luisa Gonzalez / Reuters
İspanya Kralı VI’ncı Filipe ve Arjantin, Bolivya, Honduras, Ekvador gibi pek çok ülkenin devlet başkanlarının yanı sıra yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı törende, eski Devlet Başkanı Ivan Duque, görevini Petro’ya devretti.
Petro, Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN) isyancılarıyla sekteye uğrayan barış müzakerelerini canlandırmaya ve görev süresi boyunca yolsuzluğa sıfır tolerans göstermeye söz verdi:
“Çalınanları kurtaracağız, bir daha yapılmaması için caydırıcı uygulamaları devreye alacağız. Yolsuzlukla kararlı ve etkin şekilde mücadele edeceğiz.”
Fotoğraf: Mariana Greif / Reuters
İklim vaatleri
Petro, Kolombiya’nın kömür ve petrol içermeyen bir ekonomiye geçeceğini söyleyerek, iklim değişikliğiyle uluslararası olarak, ancak özellikle en fazla sera gazı yayan ülkeler tarafından mücadele edilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.
Gustavo Petro, Latin Amerikalı çevreciler tarafından ülkenin hammadde ve özellikle petrol çıkarımına olan bağımlılığını azaltmayı hedeflediği için destek görmüştü.
Fotoğraf: Luisa Gonzalez / Reuters
Petro’nun seçim vaatleri arasında ülkedeki açlıkla mücadele için bir “ekonomik olağanüstü hal” ilan etmenin yanı sıra, yürürlükteki bütün petrol projelerinin askıya alınması ve enerjide fosil yakıt dışı kaynaklara geçişin başlatılması yer alıyordu.
Kolombiya’da yeni petrol arama sözleşmelerini yasaklama sözünü yerine getirirse, ülke, ham petrolün toplam ihracatındaki payı açısından
payı bakımından dünyanın en büyük ham petrol ihracatçısı olacak.
Fotoğraf: Mariana Greif / Reuters
Kolombiya’nin ihracatının yüzde 50’si ve devlet gelirlerinin yüzde 10’u petrol gelirlerine dayanıyor.
Petro, petrol gelirlerinin yavaş yavaş tarım, mamul mallar, turizm ve temiz enerji gibi diğer sektörlerdeki büyüme ile değiştirilebilmesi için mevcut arama ve üretim sözleşmelerini yerine getireceğini söylemişti.
Fotoğraf: Mariana Greif / Reuters
Kolombiya Petrol ve Gaz Birliği, Mayıs ayında yeni petrol sözleşmelerinin kesilmesinin hükümete 2026 yılına kadar yaklaşık 4,5 milyar dolarlık vergi gelirine mal olabileceğini tahmin etmiş, Petro bunun ‘kaçınılmaz olanın sorumlu yönetimi’ olduğunu savunmuştu.
Sosyal programları finanse etmek için yüksek gelirliler üzerindeki vergileri artıracak 5,8 milyar dolarlık bir vergi reformu da yarın yeni Maliye Bakanı Jose Antonio Ocampo tarafından kongreye önerilecek.
Philippa Nuttall‘ın The New Statesman‘da yayımlanan bu makalesi, Yeşil Gazete tarafından (derlenerek) Türkçe’ye çevrilmiştir.
*
25 Nisan 2022’de Avustralya‘nın kamu radyo istasyonu, Amerikalı yazar Jonathan Franzen‘in ‘iklim krizine teslim olmamız gerektiğini’ söylediği bir röportajı tekrar yayımladı:
Röportajda “Kelimenin tam anlamıyla, bildiğimiz medeniyetin son zamanlarını yaşıyoruz… İklim felaketini önleme noktasını çoktan geçtik,” diyor Franzen, kaygı verici bir şekilde.
Franzen yalnız değil. İklim kıyametçiliği, bazı çevrelerde yeni iklim şüpheciliği haline geliyor.
Amerikalı iklim bilimci Michael E. Mann‘ın The New Climate War adlı mükemmel kitabında yazdığı gibi, ‘iklim değişikliğinin varlığını inkar etmek yerine, iklim değişikliğini kaybedilmiş bir dava, ümitsiz bir savaş olarak tasvir ediyorlar’.
Franzen bir iklim şüphecisi olmasa da bu tür karamsar argümanlar, yerleşik çıkar sahiplerinin ekmeğine yağ sürüyor ve her zamanki gibi işlerden kurtulmalarını kolaylaştırıyor.
Mann, temiz-teknoloji yazarı Ketan Joshi‘nin kıyameti “yeni fosil yakıt korumacılığı” olarak tanımladığını da kaydediyor: “Yeni mesaj, çaresizlik.”
Dünyanın sonu zaten gelmekteyse, politikacılar ve şirketler neden yeni teknolojileri ve çalışma biçimlerini desteklemeli?
İngiltere ve AB‘deki bazı sağcı politikacıların bu tutumdan en iyi şekilde yararlandıkları söylenebilir. Hayat pahalılığı krizini ve Ukrayna’daki savaşı da eklediğinizde, daha fazla fosil yakıt ve daha az iklim taahhütü savunusu için mükemmel bir zemin varken, aslında iklim değişikliğinin gerçekleştiğini inkar ediyor değiller.
Brexit yanlısı Nigel Farage ve benzer düşünceye sahip Muhafazakar milletvekilleri, şimdi İngiltere’nin net sıfır sera gazı emisyonu planlarının peşindeler. Enerji verimliliği önlemlerinin, rüzgar türbini ve güneş panellerinin kurulumunun çok maliyetli olduğunu iddia ediyorlar.
Enerji güvenliği için tercih ettikleri alternatif seçenekler ise yeni kömür madenleri, hidrolik kırma ve Kuzey Denizi‘nde yeni petrol ve gaz sahaları açmak… Bunların eninde sonunda herkes için, hele de toplumun en yoksul üyeleri için daha büyük maliyetlere yol açacağını ise boşverin.
Fransa‘da aşırı sağcı politikacı Marine Le Pen, cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında yenilenebilir enerji karşıtı politikalar konusunda kampanya yürüttü ve herhangi bir iklim eyleminin iklim biliminin dikte ettiği gibi değil, Fransa’nın şartları gereğince olacağı konusunda ısrar etti.
Bir araştırma ve savunuculuk kuruluşu olan Avustralasya Kurumsal Sorumluluk Merkezi’nin yönetici direktörü Brynn O’Brien, Franzen’in açıklamasını “Zengin ve beyaz felaket tellallarının bir klişesi” olarak nitelendirdi:
“Buna kananlar, herkes ve her şey gidene kadar kurtulacaklarını düşünen zengin beyazlardır. Durduğu yer bilimsel değil, ahlaki açıdan (en iyi ihtimalle) dikkatsiz ve at gözlüğü takmış.”
O’Brien küresel ısınmanın bir kriz olduğunu kabul ediyor ancak şöyle diyor:
İşler çok kötü ve daha da kötüye gidecek. Ancak bilimsel ve politik olarak, topyekün bir felaketten, ‘kıyamet zamanından’ kaçınmak için yapabileceğimiz ve yapmamız gereken çok fazla seçim var.
Bu seçimlerin birçoğu ve emisyon ve çevresel zararı azaltmak için harekete geçen insanlardan bazıları, Katharine Hayhoe‘nin Bizi Kurtarmak kitabında tartışılıyor.
Kanadalı iklim bilimci ve evanjelik bir Hristiyan olan Hayhoe, küresel ısınmanın seviyesi ve potansiyel etkileri hakkındaki gerçeklerin, insanların zihinlerini değiştirmede ve onları iklim değişikliği konusunda harekete geçmeye motive etmede sadece küçük bir rol oynayabileceğine inanıyor.
Bunun yerine ortak değerler üzerine konuşmanın; iklim kıyametçiliği, inkarcılığı veya şüpheciliğini ortadan kaldırmak ve gelecek için umut yaratmanın anahtarı olduğunu savunuyor.
Kısacası, zihnimizi açmamız gerekiyor.
O’Brien, iklim eyleminin eksikliği ve değişime direnç konusunda benzer bir görüşe sahip:
“Bu, her şey kadar bir hayal gücü krizidir. Kaybediyoruz, çünkü çok fazla zengin ve güçlü insan daha iyi bir yol hayal edemiyor, veya etmiyor. Yani onların da, Franzen’ın da canı cehenneme.”
Temiz enerji geçişi kolay olmayacak olsa da değişim, kıyamet habercilerinin bizi inandırdığından daha az karmaşık.
Bilim, net-sıfır bir dünyada kömürün yeri olmadığını gösteriyor, ekonomi karada rüzgar ve güneş enerjisinin en ucuz enerji kaynakları olduğunu ortaya koyuyor ve veriler; dünyayı yenilenebilir kaynaklarla güçlendirmenin, fosil yakıtları kullanmaktan daha az arazi kaplayacağını gösteriyor.
Aktivistler ayrıca değişimin şimdi olması gerektiği konusunda da netler: İklim kıyametçiliği yalnızca temel eylemi geciktirecek. BM genel sekreteri António Guterres, şöyle dedi:
“Dünya zamanla yarışıyor. Yavaş hareket edenlere, ediyormuş gibi yapanlara veya herhangi bir şekilde yeşil yıkamaya zamanımız yok.”
Mann, uyanmamız, “eylemsizlik güçleri” ile savaşmamız ve Walter Berglunds‘a dönüşmediğimizden emin olmamız gerektiği konusunda ısrar ediyor.
İklim kıyametçileri tamamen yanılıyor. Ölümümüz ancak onları takip edip teslim olursak garanti altına alınır.
Orta yaş kriziniz gelecekten vazgeçmenize neden olduysa, kenara geçip yoldan çekilin. Ama lütfen diğerlerinin savaşmak için adım atmasını engellemeyin.
Ukrayna‘nın nükleer enerji şirketi Energoatom, dün Zaporijya Nükleer Santrali‘nin bulunduğu alana yapılan roket saldırılarının, Rusya ve Ukrayna hükümetlerinin birbirlerini suçlaması sebebiyle “nükleer felaket” riski taşıdığı konusunda uyardı.
Avrupa’nın en büyük nükleer santrali olan Zaporijya, Rusya tarafından işgal edilmiş; birkaç gün önce Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) Başkanı Rafael Grossi, santraldeki durumla ilgili yeterli bilgiye sahip olmadıklarını açıklayarak ‘durumun kontrolden çıktığını ve nükleer güvenliğin her ilkesinin ihlal edildiğini’ söylemiş ve denetlenmesi için çağrıda bulunmuştu.
Uzmanların günlerdir tesisi çevresinde yaşanan yoğun çatışmaların ciddi bir tehdit oluşturduğu konusunda uyarıyor.
Ancak tesis, birkaç gün içinde ikinci kez vuruldu. Ukrayna ve Rusya, her iki saldırıdan da birbirini suçluyor.
Energoatom’a göre Cumartesi gecesi fırlatılan roketler, kullanılmış nükleer yakıtla dolu 174 fıçının tutulduğu bir kuru depolama tesisinin yakınına isabet etti; ayrıca tesiste bir nitrojen-oksijen ünitesi ve yüksek voltajlı bir elektrik hattının hasar gördü.
Energoatom Telegram’dan yaptığı açıklamada ayrıca bombardımanın tesisteki radyasyon izleme sensörlerine de zarar verdiğini ve en az bir işçinin yaralandığını söyledi.
Şirkete göre, tesisteki teknolojinin zarar görmesi, “radyasyon durumunda bir bozulma olması veya kullanılmış nükleer yakıt konteynerlerinden radyasyon sızıntısı olması durumunda zamanında tespit ve müdahalenin mümkün olmayacağı” anlamına geliyor:
Bu sefer bir nükleer felaket mucizevi bir şekilde önlendi, ancak mucizeler sonsuza kadar süremez.
Tesisin bulunduğu Enerhodar kasabasında Rusya tarafından atanan işgal yönetimi ise Ukrayna kuvvetlerinin Cuma günü “Dinyeper’ın karşı yakasından” tesisi iki kez bombaladığını söyledi.
Ukrayna, bunun yanı sıra Rus güçlerini “terör taktikleri” kullanarak buradan sivil bölgelere roket atmakla suçluyor.
Zaporijya santrali, Mart ayından beri Rusya’nın elinde bulunuyor, Rusya bir süre Ukraynalı çalışanları tesiste tutmaya devam etmişti.
‘Rusya nükleer terör yürütüyor’
Ukrayna Devlet Başkanı Volodymir Zelenskiy, Kremlin‘i “nükleer terör” yürütmekle suçladı ve saldırıların ardından “uluslararası toplumdan daha güçlü bir yanıt” istedi ve Moskova‘nın nükleer endüstrisine daha fazla yaptırım uygulamak için Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel ile görüştüğünü de söyledi.
Zelenskiy, Twitter hesabından konuyla ilgili şu cümleleri paylaştı:
“Charles Michel ile görüştüm, özellikle Zaporijya Nükleer Güç Santrali çevresindeki savaş alanındaki durumu anlattım. Rus nükleer terörü, uluslararası toplumdan daha güçlü bir yanıt, –Rus nükleer endüstrisine ve nükleer yakıtına yönelik yaptırımlar – gerektiriyor.”
Talked with @eucopresident Charles Michel, told about the situation on the battlefield, in particular at the Zaporizhzhia NPP. Russian nuclear terror requires a stronger response from the international community – sanctions on the Russian nuclear industry and nuclear fuel. (1/2)
— Volodymyr Zelenskyy / Володимир Зеленський (@ZelenskyyUa) August 7, 2022