Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Aydın‘da Kuyucak ilçesi Yöre Mahallesi’nde yapılmak istenen Pamukören JES 5 (32 MWe/32 MWm) projesi için ikinci kez ÇED Olumlu raporu verdi.
Bakanlığın açıklamasında, “Bakanlığımıza sunulan ÇED Raporu İnceleme Değerlendirme Komisyonu tarafından incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Proje ile ilgili olarak ÇED Yönetmeliğinin 14. maddesi gereğince Komisyon çalışmaları ve halkın görüşleri dikkate alınarak Bakanlığımızca ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu’ Kararı verilmiş olup; AYDIN Valiliği(Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü) tarafından kararın halka duyurulması gerekmektedir” denildi.
Birinci sınıf tarım alanı statüsündeki Aydın’da Türkiye’deki jeotermal santrallerin yüzde 85’i kurulu. Bölge halkı, siyasetçiler ve STK temsilcileri, kenti bir ağ gibi saran santraller ile madencilik faaliyetleri ve balık çiftlikleri yüzünden kentte ne tarım ne de yaşam kaldığını belirterek, yıllardır mücadele sürdürüyor.
Çelikler Aydın Jeotermal Elektrik Üretim A.Ş. tarafından yapılması planlanan JES için daha önce, 01.07.2020 tarihli ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu’ kararı verilmişti. Aynı proje için ikinci kez ÇED kararı çıktı. ÇED Raporunda bu durum şöyle açıklandı:
İkinci rapor
“…01.07.2020 tarih ve 5930 sayılı ÇED Olumlu kararının iptaline ilişkin, T.C. Aydın 1. İdare Mahkemesi tarafından 2020/587 E., 2021/512 K. Sayılı karar ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na dava açılmış ve ÇED Olumlu kararı iptal edilmiştir.(Bknz Ek-31)
Bu kapsamında iş bu ÇED Raporunda sadece iptal kararına gerekçe sayılan hususlardan ötürü Bakanlığın da uygun görüşü alınarak (Bkz.Ek-32) revizyon yapılmış, diğer başlıklar altında 2009/7 Genelgesi kapsamında herhangi bir revizyon yapılmamıştır.
01.07.2020 tarih ve 5930 sayılı ÇED Olumlu kararının iptaline ilişkin, T.C. Aydın 1. İdare Mahkemesi tarafından 2020/587 E., 2021/512 K. Sayılı karar da eksiklik olarak gösterilen ve iptal sebebi sayılan hususlara ilişkin olarak bu mahkeme kararının uygulanması, gereklerinin yerine getirilmesi ve Mahkeme kararında belirtilen eksikliklerin giderilmesi amacıyla işbu ÇED Raporu 2009/7 sayılı ÇED Yönetmeliği Uygulamaları Genelgesi hükümlerine uygun olarak hazırlanmıştır…”
Türk Tabipleri Birliği‘nin (TTB), Erzincan’ın İliç ilçesinde bulunan altın madenindeki siyanür sızıntısı ile ilgili Anagold Madencilik ve yetkililer hakkında yaptığı suç duyurusuna takipsizlik kararı verildi.
TTB, siyanür liçi yöntemi ile üretim yapılan madendeki siyanür sızıntısı ile ilgili şirket ve yetkili kamu görevlileri hakkında 11 Temmuz 2022 tarihinde suç duyurusunda bulunmuştu.
Başsavcılık: Sızıntı oldu, şirket ‘temizledik’ dedi
İliç Cumhuriyet Başsavcılığı, suç duyurusu hakkında 31 Ekim 2022 tarihinde karar verdi. Madende 21 Haziran 2022 tarihinde 02.45-05.00 saatleri arasında sızıntı olduğunu doğrulayan başsavcılık; Erzincan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü ve Anagold Madencilik ile yapılan yazışmalar sonrasında siyanür içerikli solüsyonun temizlendiği bilgisinin aktarıldığını kaydetti.
Bölgede yapılan denetimler ve hazırlanan bilirkişi raporları sonucunda siyanür sızıntısının olası zararlarının giderildiğini savunan başsavcılık; şirkete Çevre Kanunu’na aykırılıktan 16,4 milyon TL ve prosedür uygunsuzlukları nedeniyle de 132 bin TL para cezası uygulandığını, tesisin ise gerekli tedbirler tamamlanıncaya kadar faaliyetlerinin durdurulduğunu anımsattı.
Başsavcılık yapılan tüm denetimler ve yaptırımlar sonrasında kovuşturmaya yer olmadığına hükmetti.
TTB’den yapılan açıklamada, “Türk Tabipleri Birliği olarak itiraz hakkımızı kullanacağımızı; Çöpler Altın Madeni İşletmesi‘nin acilen kapatılarak binlerce ton tehlikeli atığın, liç yığınlarının, pasa dağlarının bilimsel yöntemlerle zararsız hale getirilmesi için mücadeleyi sürdüreceğimizi vurguluyoruz” denildi.
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri İşleme Teknolojisi Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Akkuş, Van Gölü mikrobiyalitleri incelendiğinde, bölgenin geçmişinde hangi dönemlerde sıcak ve soğuk dalgaları yaşandığından çevredeki bitki örtüsüne kadar birçok bilgiye ulaşılabileceğini söyledi.
“Su altı peri bacaları” olarak da nitelendirilen mikrobiyalitler (dikitler) geçen yıl yaşanan kuraklık sonucu Van Gölü‘nün çekilmesiyle gün yüzüne çıkmış, bu yılın eylül ayında ise 32,2 metre uzunluğunda bir mikrobiyalit su altı kamerasınca kayıt altına alınmıştı.
Fotoğraf: AA
AA‘dan Gülseli Kenarlı‘nın aktardığına göre; Akkuş, Van Gölü’nün başlı başına orijinal bir ekosistem olduğunu söyledi. Van Gölü’nün 3 bin 712 kilometrekarelik yüzey alanı ve bin 650 metre rakımıyla dünyanın en büyük sodalı gölü olduğunu belirten Akkuş, şöyle devam etti:
“Geçmiş uygarlıklar Van Gölü’nü yukarı deniz olarak kabul etmişler ve ismine ‘Nairi Denizi‘ demişlerdir. Kapalı bir göl, dışarıya bir akıntısı yok ve dışarıdan da göle bir su girdisi yok. Dış etkenlerin olmadığı bir ekosistem oluşturuyor, bu yönüyle iklim araştırmacıları için adeta açık hava laboratuvarı gibi. Son zamanlarda ortaya çıkan Van Gölü mikrobiyalitleri, ‘organik sedimanter‘ dediğimiz yapılar. Bu mikrobiyalitler dünyada sadece Van Gölü gibi özel ekosistemlerde meydana geliyor. Bunlar çok özel yapılar çünkü tatlı suyla sodalı suyun birleşmesi ve buradaki canlıların faaliyeti sonucunda ortaya çıkıyorlar.”
Fotoğraf: AA
‘Diğer göllerde 10 metre olan mikrobiyalitler, Van Gölü’nde 30 metre’
Dünyanın en büyük mikrobiyalitlerinin Van Gölü’nde bulunduğunu işaret eden Akkuş, diğer göllerdeki mikrobiyalitler 5-10 metre boyundayken, Van Gölü’ndekilerin 30 metreyi aşan devasa boylara ulaştığına dikkati çekti.
Göldeki su yapısının mikrobiyalit oluşumundaki en büyük etken olduğunu anlatan Akkuş, “Gölün altından tatlı su çıkışları bulunuyor. Kalsiyumca zengin tatlı su ile göldeki sodalı suyun birleşmesi sonucu suda çökelme başlıyor. Buradaki algler ve siyanobakteriler faaliyete geçiyor, mercan oluşumundaki gibi bir çimentolaşma süreci başlıyor” dedi.
Fotoğraf: AA
Van Gölü’nün iklim araştırmalarına konu olması gerektiğini ifade eden Akkuş, şunları söyledi:
“Van Gölü’nde sıcak geçen dönemlerde buharlaşma fazla oluyor ve karbonat çökmesi çok fazla gerçekleşiyor. Bu nedenle yukarıdan aşağıya doğru mikrobiyalitlere baktığımızda, oradan aldığımız örneklerden yapacağımız yaşlandırmayla, geçmişte hangi dönemlerin sıcak veya soğuk geçtiğinin cevabını verebiliriz. Van Gölü mikrobiyalitleri konusunda çok ciddi araştırmalar yok, umut ediyoruz ki bu çalışmaların sayısı artar, geçmişe ışık tutar ve ‘Geçmişte bölge ikliminde nasıl değişimler meydana geldi?‘ sorusunu yanıtlar.”
‘Anadolu’nun tarihi kuraklıkların tarihini de oluşturuyor’
Dünya tarihinde ikliminin farklı periyotlar geçirdiğini, farklı zamanlarda buzul çağlarını ve sıcak dönemleri yaşadığını aktaran Akkuş, “Dünyadaki varlığımızı sürdürmemiz geçmiş verileri bilmemize bağlı. Bunları bilirsek ileriye yönelik tahminlerde bulunabiliriz. Anadolu gibi yarı kurak bir coğrafyadan bahsediyorsak geçmişi bilmek çok daha büyük bir öneme sahip. Çünkü Anadolu uygarlıkların beşiği olduğu gibi aynı zamanda uygarlıkların mezarlığını oluşturuyor. Anadolu’nun tarihi aslında aynı zamanda kuraklıkların tarihini oluşturmakta” diye konuştu.
Fotoğraf: AA
‘Mikrobiyalitler adeta bölgenin tarihini içeren kitapçık gibi’
“Doğu Anadolu’nun iklimine ilişkin büyük verilerin hepsi mikrobiyalitlerde gizli” diyen Akkuş, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Mikrobiyalitler adeta bölgenin tarihini içeren kitapçık gibi, ‘100 bin yıl önce Van Gölü Havzası’nın etrafındaki dağlarda hangi ağaçlar vardı?’ sorusunun cevabı burada. Ağaçların tohumları, polenleri göle ulaştı ve mikrobiyalitlerde hapsoldu. ‘Hayat ne zaman başladı?’ sorusunu sorduğumuz zaman siyanobakterilere gitmemiz lazım. Bölgemizin, ülkemizin iklimine ilişkin bütün veriler 800 bin yıllık Van Gölü’nün tabanındaki mikrobiyalitlerde saklı.”
Yaklaşık bir milyon yıl önce Türkiye’nin yer aldığı bölgede “Anadolu Gölü” isimli devasa bir göl olduğunu, bugün Anadolu’nun farklı yerlerinde taraklı midye fosillerinin, sünger fosillerinin bulunduğunu kaydeden Akkuş, sözlerini şöyle tamamladı:
“Van Gölü, Anadolu Gölü’nün ülkemizdeki bir parçasını oluşturuyor, 800 bin yıl önce Van Gölü’nün güney tarafındaki Nemrut Volkanı patlıyor ve göl, Anadolu Gölü ile ayrışıyor. İlk başta tatlı su gölü, daha sonra değişimler geçiriyor. Şimdiki seviyesinden 200 metre daha yüksek. En son 100 bin yıl önce, şimdiki seviyesinin metrelerce altına düşüyor. Bu seviye yükselmelerinin ve alçalmalarının sırrı gölde saklı. Bunları öğrenmemiz için mikrobiyalitleri incelememiz gerekiyor.”
İklim değişikliği alanında çalışan sivil toplum örgütleri, 6 Kasım Pazar günü Mısır’da başlayan ve 18 Kasım 2022’ye kadar devam edecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 27. Taraflar Konferansı’nın (COP27) en önemli gündem maddelerinden birinin ülkelerin emisyon azaltım hedeflerini güncellemesi olduğunu hatırlattı. Örgütler, Paris Anlaşması’na resmen taraf olan Türkiye’nin de sera gazı emisyonu azaltım hedefini güncellemesinin beklendiğini vurguladı.
Yapılan açıklamaya göre, Türkiye’nin 2053 net sıfır hedefine ulaşabilmesi için 2030’da (2020 seviyesine oranla) en az yüzde 35 mutlak emisyon azaltımı hedeflemesi gerekiyor. Bu, Türkiye’nin emisyonlarını 2020 yılındaki 523,9 MtCO2e (milyon ton karbondioksit eşdeğeri) seviyesinden 340 MtCO2e’ye indirmesi anlamına geliyor.
Fotoğraf: AFP
WWF-Türkiye İklim ve Enerji Koordinatörü Tanyeli Sabuncu konuyla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı:
“Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanan raporlar mevcut ülke hedeflerinin Paris Anlaşması’nda hedeflenen 1,5 derece eşiğiyle uyumlu olmadığını gösteriyor. Halbuki 1,5 derece eşiğini geçmemek için küresel ölçekte emisyonların 2050 yılında net sıfıra ulaşması, 2030 yılında ise (2019 seviyesine oranla) yüzde 43 oranında azaltılması gerekiyor. Türkiye dahil çok sayıda ülkenin net sıfır emisyon hedefi bulunuyor. Ancak bu hedefe ulaşmak için izlenecek patikalar hedefle tutarlı değil”.
Hedefler eksiksiz yerine getirilse bile…
İklim Değişikliği Politika ve Araştırma Derneği (IDPAD) Yönetim Kurulu Üyesi Gülşah Deniz Atalar da, 2030 yılına yönelik mevcut hedeflerin eksiksiz olarak yerine getirildiği durumda bile dünyayı 2,5 derecelik bir ısınmanın beklediğine işaret etti:
“Türkiye dahil tüm ülkelerin, net sıfır hedefine ulaşabilmek için hedeflerini iyileştirmeleri, daha iddalı hale getirmeleri gerekiyor. Türkiye yüzde 35 azaltım gibi gerçekçi bir mutlak azaltım hedefi vererek önemli bir adım atacaktır.”
Fotoğraf: Emory Kristof / National Geographic
Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Araştırmaları Derneği (SEFIA) Direktörü Bengisu Özenç ise Türkiye’nin COP27’de açıklayacağı iddialı bir emisyon azaltım hedefinin faydalarına değindi:
“Türkiye’nin bu yıl vereceği güçlü iklim hedefi her şeyden önce Türkiye’nin 2053 net-sıfır hedefi konusundaki iddiasını korumasını ve küresel iklim diplomasisi içerisinde kendine daha güçlü bir yer edinmesini sağlayacaktır. Ayrıca, iddialı iklim hedefleriyle birlikte hızlanacak enerji dönüşümü yoluyla Türkiye’nin dış ticaret açığında önemli bir yeri olan enerji kaynakları ithalatının azaltılması, enerji maliyetlerinin düşürülmesi ve böylelikle enflasyonla mücadelede de mesafe kat edilmesi mümkün. Enerji kriziyle mücadele eden merkez ekonomilerin bu yönde adım attığını, enerji dönüşümünü enflasyonla mücadelenin de merkezine aldığını görüyoruz. Türkiye bu alandaki fırsatları yakalamakta geç kalmamalı.”
Öneriler…
Türkiye’nin 2030’da yüzde 35 mutlak emisyon azaltımı hedefine ulaşabilmesinin gerçekçi ve mümkün olduğunu belirten sivil toplum örgütleri, bunun için önerilerini sıraladı:
2030 yılı itibariyle kömürden elektrik üretimine son verilmesi,
Elektrik üretiminde yenilenebilir enerji kaynaklarının payının yüzde 75’e çıkarılması,
Elektrikli araçların payının binek araçlarda en az yüzde 20’ye, yolcu ve yük taşıma araçlarında en az yüzde 10’a çıkarılması,
Demiryolu yatırımlarının artırılarak binek araçlarda yüzde 5, karayolu toplu ulaşım ve yük taşımada yüzde 10 raylı sisteme geçiş sağlanması,
Sanayide, hizmet sektöründe ve tarım uygulamalarında enerji verimliliği, elektrifikasyon ve doğrudan yenilenebilir enerji kullanımının artırılması,
Binalarda ise kömür ve sıvı fosil yakıt kullanımının sonlandırılması, büyük ölçüde elektrikle ısınmaya geçilmesi.
Ortak açıklamayı yapan kuruluşlar şöyle:
Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF-Türkiye), Ege Orman Vakfı, Ekosfer Derneği, Greenpeace Akdeniz, İklim Değişikliği Politika ve Araştırma Derneği (İDPAD), İklim İçin 350 Derneği, Sağlık ve Çevre Birliği HEAL, Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Araştırmaları Derneği (SEFiA), Yeşil Düşünce Derneği, YUVA, Yuvam Dünya, Kömürün Ötesinde Avrupa (Europe Beyond Coal), Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe), İklim Öncüleri, İklim için Türkiye.
İklim Zirvesi’nin odağındaki konular şöyle: Emisyonların azaltımı için daha güçlü hedeflere olan ihtiyaç, ülkelerin iklim değişikliğine karşı hazırlıklarının desteklenmesi ve gelişmekte olan ülkelere bu konuda sağlanan teknik-finansal desteğin güvence altına alınması ve bir kayıp-hasar mekanizmasının kurulması.
Türkiye’nin mevcut hedefi ne?
Türkiye, 2015 yılında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) Sekreteryası’na sunduğu Ulusal Katkı Niyet Beyanı’nda (INDC) 2030’a kadar mevcut politikalar senaryosuna kıyasla en az yüzde 21 emisyon azaltım hedefi vermişti. Bu hesaplama, mutlak azaltım değilartıştan azaltım hedefi ile yapıldı ve şu anlama geliyor:
Türkiye, güncel emisyonları 430 MtCO2 iken, 2030 yılına kadar hiçbir aksiyon almazsa emisyonlarının 1.175 MtCO2e’ye çıkacağını hesapladığını, iklim eylemleri ile bunu 929 MtCO2e’de sınırlamayı hedeflediğini açıkladı. Bu hedef, her ne kadar “azaltım hedefi” olarak adlandırılsa da, sayılardan da görüleceği üzere azaltım hedefi doğrultusunda bile emisyonların 2030’a kadar iki katına çıkması anlamına geliyor.
Fotoğraf: AP Photo
Mutlak azaltım nedir?
Mutlak azaltım, güncel emisyon miktarından azaltım hedeflemek anlamına gelir. Örneğin, Türkiye’nin bugüne kadarki en yüksek sera gazı emisyonu 2017’de 528 MtCO2e olarak gerçekleşti. Sivil toplumun bültene konu olan hesaplamasında ise iklim hedefi mutlak azaltım yöntemiyle hesaplanarak en güncel veri olduğu için 2020 sera gazı emisyon düzeyi referans alındı: 523,9 MtCO2e. 2030 yılında yüzde 35 mutlak azaltım için emisyon miktarının 340 MtCO2e’ye inmesi gerekiyor.
Net Sıfır nedir?
Net sıfır emisyon; insan faaliyetleri sonucu (fosil yakıt kullanımı, ormansızlaşma, atık yönetimi, hayvancılık, vb.) atmosferde biriken sera gazı miktarının, yine insan faaliyetleri ile tutulan ya da yakalanan sera gazı miktarının (yutak alanların restorasyonu, doğa tabanlı karbon tutma ve yakalama vb.) birbirini dengelemesi anlamına geliyor.
Diğer yandan “karbon nötr” ifadesi ise atmosfere salınan karbondioksit (CO2) miktarı ile yutak alanların tuttuğu CO2 miktarının birbirini dengeler hale gelmesi anlamına geliyor.
Bir başka deyişle karbon nötr kavramı yalnızca CO2 emisyonlarının dengelenmesini ifade ederken net sıfır emisyon CO2 de dahil olmak üzere tüm sera gazı emisyonlarının dengelenmesine işaret etmektedir. CO2 toplam sera gazı emisyonlarının yüzde 76’sını oluşturduğundan iklim kriziyle mücadelede CO2 azaltımına daha çok vurgu yapılıyor.
Paris İklim Anlaşması
Paris İklim Anlaşması, iklim krizinin önüne geçmek amacıyla tüm devletlerin ortak hareket etmeleri gerektiğini kabul ettikleri, Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası bir anlaşma.
2 Aralık 2015’te Paris‘te düzenlenen COP21‘de 197 hükümet tarafından tarafından kabul edildi 4 Kasım 2016’da yürürlüğe girdi. Bugün itibariyle Anlaşmanın 193 tarafı bulunuyor (192 ülke ve Avrupa Birliği).
Anlaşma, iklim krizinin önüne geçmek için küresel sıcaklık artışını 2 derece ile sınırlandırmayı, mümkünse 1,5 derecenin altında tutmayı amaçlıyor.
Türkiye, 6 Ekim 2021’de Paris Anlaşması’nı onayladı ve bir sonraki BM İklim Zirvesi COP27’ye kadar mevcut Ulusal Katkı Beyanı’nı güncelleyeceğini açıkladı.
Türkiye delegasyonu COP26 kapanış konuşmasında COP26’daki tüm kararların Türkiye’nin ulusal ve uluslararası taahhütleri ile uyum için birincil yönlendirici olacağını söyledi. COP26’da kararlardan biri; ülkelerin 2022 sonuna kadar daha iddialı iklim hedefleri ile gelmesi.
Kimse kayıp iklim mektubuna ne olduğunu bilmiyor. Bildiğimiz tek şey, tartışmasız Mısır’ın en yüksek profilli politik tutuklusu Alaa Abd El Fattah’ın Kahire’deki hapishanede açlık grevindeyken geçen ay yazdığı. Daha sonra kendisinin açıkladığına göre “Pakistan’dan, iklim değişikliğinin sonuçları ile ilgili gelen haberler hakkında” bu mektubu yazmış. Pakistan’da 33 milyon insanın yer değiştirmesine sebep olan devasa sel, bu felaketin ardından hükümetin iklim zorlukları hakkında ilgisiz tavırları hakkında endişeli.
Vizyon sahibi bir teknoloji uzmanı ve araştırmacı entelektüel olan Abd El Fattah’ın ilk ismi #FreeAlaa hastagi ile birlikte, 2011 yılında Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek’in iktidarını sonra erdiren, Kahire’nin Tahrir Meydanı’nı gençlerle dolup taşıran demokrasi yanlısı devrimle eş anlamlı olarak kullanılıyor. Geçtiğimiz on yılı kesintisiz olarak parmaklıklar ardında geçiren Alaa’nın haftada bir mektup gönderme ve alma hakkı var. Bu yılın başlarında Alaa’nın şiirsel ve kahince mektuplarını içeren “You Have Not Yet Been Defeated” isimli ünlü kitabı yayınlandı.
Alaa’nın ailesi ve arkadaşları, yaşama bu haftalık mektuplar sayesinde tutunuyor. Özellikle, Alaa’nın başlangıçta sadece su ve tuz alarak daha sonra günde 100 kalori ile devam ettiği (insan vücudu ortalama 2000 kaloriye ihtiyaç duyar) açlık grevine başladığı 2 Nisan’dan beri. Alaa’nın grevi, başka bir mahkuma yapılan işkence ile ilgili Facebook gönderisini paylaştığı için “yanlış haber yayma” suçundan ötürü ağırlaştırılan hapis şartlarına karşı bir protesto. Herkesin bildiği gibi Alaa’nın tutukluluğu hayallerinde demokratik bir ülke isteyen tüm genç devrimcilere bir göz dağı verme amacına da hizmet ediyor. Alaa grevi ile gardiyanların İngiliz Konsolosluğu’na erişmesi de dahil olmak üzere önemli tavizler vermeleri için baskı yapmaya çalışıyor. Alaa’nın annesi İngiltere’de doğmuş, bu sayede Alaa yıl sonunda İngiliz vatandaşlığı alabilecekti. Gardiyanları bu hakkı şimdiye kadar reddetmeye devam etti, Alaa ise kilo kaybetmeye devam ediyor. Alaa’nın kız kardeşi Mona Seif onun hakkında geçenlerde, “Aklı başında bir iskelet haline geldi,” dedi.
‘Geçen yazın bir hayaletiyim ben’
Açlık grevi devam ettikçe haftalık mektupların da önemi artıyor. Ailesi için mektuplar Alaa’nın hayatının bir teminatı. Ancak, iklim çöküşü ile ilgili yazdığı mektup, kendisi de insan hakları savunucusu ve kendi hakları hakkında bir entellektüel olan annesi Laila Soueif’e hala ulaşmadı. Belki de, daha sonra yaptığı yazışmada öne sürdüğü gibi gardiyanı “mektubun üzerine kahve döktü.” Alaa, Mısır hükümetinden ve hatta “yaklaşan konferanstan” bahsetmemeye özen gösterdiğini söylese de muhtemelen yasak olan “yüksek siyasete” değiniyordu.
Bahsedilen “yaklaşan konferans” çok önemli. Burada başlamasına bir aydan daha kısa bir süre kalan –Yazı COP27’nin başlamasından önce yazılmıştı. Zirve, dün resmen başladı-YG-COP27 olarak bilinen daha önceki yıllarda Glasgow, Paris ve Durban gibi şehirlerin ev sahipliği yaptığı bu sene ise ev sahibinin Mısır’ın Şarm el Şeyh şehri olacağı Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nden bahsediliyor. İçinde dünya liderlerinin, başbakanların, elçilerin, atanmış bürokratların ve tabii ki iklim aktivistlerinin, sivil toplum örgütlerinin, gözlemcilerin ve gazetecilerin de bulunduğu 10 binlerce delege bu sahil beldesi şehre gelerek göğüslerini boyunluklar ile renk kodlu rozetlerle dolduracaklar.
Tam da bu sebepten bu kayıp mektup çok önemli. Alaa’nın – ve ailesinin maruz kaldığı on yıllık rezilliğe rağmen hücresinde oturup ısınan dünyamız üzerine düşünmesi ve yazmasının kaçınılmaz bir biçimde insanı harekete geçiren bir yanı var. Hücresinde yavaşça dayanılmaz açlığa teslim olurken Alaa hala, ailesi tarafından aktarıldığı üzere Pakistan’daki sel, Hindistan’daki aşırılık, Birleşik Krallık’ta çakılan para birimi ve Brezilya’da Lula’nın başkanlık adaylığı hakkında endişeleniyor.
Açıkçası burada Şarm el Şeyh’e gelecek olan herkesin bir dakika durup düşünmesi ve hissetmesi gereken açık bir utanç da var. Çünkü Alaa bu konumda iken bile dünya hakkında düşünebiliyorken, iklim zirvesi için Mısır’a gelmek üzere olan dünyanın Alaa hakkında ya da barbarca işkencelerin “toplanma hattında” gerçekleştiği bildirilen Mısır’da, parmaklıklar ardındaki tahmini 60.000 siyasi mahkum hakkında ya da İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Mısır’ın “genel korku atmosferi” ve “toplum üzerindeki amansız baskı” olarak adlandırdığı sistemin bir parçası olarak taciz edilen, gözetlenen, seyahat etmeleri yasaklanan Mısırlı insan hakları ve çevre aktivistleri, eleştirel gazeteciler ve akademisyenler hakkında bu kadar fazla düşünmedikleri bir bakıma kesin.
Mısır rejimi, sahip olduğu genç iklim liderlerini dünyaya sunmaya ve onları ısınma karşıtı savaşta umut sembolleri olarak tutmaya oldukça hevesli (iki yüzlü çoğu hükümet gençleri iklim için destek olarak kullanmaktan hoşlanıyor). Bu noktada Arap Baharı’nın cesur gençlik liderleri hakkında düşünmemek oldukça zor, bir çoğu artık on yıldan fazladır süren batılı güçlerin ve özellikle ABD’nin askeri yardımı ile cömertçe finanse edilen devlet şiddeti ve taciziyle erken yaşlanmış olanlar. Sanki bu aktivistler daha yeni, daha az zahmetli modeller için değiştirilmiş gibi.
Alaa 2019’da kendiyle ilgili şunu yazıyor: “Geçen yazın bir hayaletiyim ben.”
Şimdi ise bu hayalet yaklaşmakta olan zirveye musallat olacak, yüksek fikirli, her kelimesiyle zirveye gelenlerin tüylerini ürpertecek. Ve bir soru sessizce gün yüzüne çıkıyor: Eğer uluslararası dayanışma gençliğin özgürlük hayallerinin bir sembolü olan Alaa’yı kurtarmak için bile çok zayıfsa, yaşanabilir evimizi kurtarmasını nasıl ümit edebiliriz?
30 Ağustos 2022’de Pakistan’ın Belucistan eyaletinin Jaffarabad ilçesinde şiddetli muson yağmurlarının ardından Dera Allah Yar’da sular altında kalan bir yerleşim bölgesinin havadan görünümü. Fotoğraf: Fida Hussain/AFP.
Hangi noktada ‘yeter’ diyeceğiz?
British Kolombiya Üniversitesi’nde coğrafya bölümünde öğretim üyesi olan Mohammed Rafi Arefin, Zirve ile ilgili şöyle diyor: “Birleşmiş Milletler’in düzenlediği her iklim zirvesi karmaşık bedeller ve kazançlar hesabını gözler önüne serer.” Dejavantajları incelendiğinde, delegelerin zirveye gelmek için atmosfere saldıkları karbondioksit, iki haftalık otel masrafları (taban örgütler için oldukça yüksek meblağlar) ve ev sahibi hükümetin aksi yöndeki kanıtları göz ardı edebilmeniz için kendisini her zaman bir eko-şampiyon ilan etmesine yarayan halkla ilişkiler bonanzası. Bunu 2018’de ev sahipliği yapan kömür katkılı Polonya’da da, sahibi olduğu TotalEnergies’in dünyanın dört bir yanındaki petrol kulelerine rağmen 2015’de Fransa’da da gördük.
Bu saydıklarımız yıllık iklim zirvesinin negatif tarafları. Olumlu yanından baktığımızda ise şu bir gerçek her sene kasım ayında iki hafta boyunca iklim krizi küresel çapta haber oluyor, Brezilya Amazon’larından Tuvalu’ya kadar iklim bozulmasının ön saflarında savaşanlar güçlü sesler için medya platformları sağlıyor. Diğer bir iyi yanı ise sağladığı uluslararası insan ilişkileri ve ev sahibi ülkedeki yerel organizatörlerin hükümetlerinin yeşil duruşunun ardındaki gerçeği gözler önüne sermek için düzenlediği karşı zirveler ile zehirli turlar. Ve tabii ki, Dünya’daki en fakir ve iklim krizinden en kötü etkilenen ülkeler için yapılan pazarlıklar ve finansal destekler. Ancak bunlar bağlayıcı değil ve Greta Thunberg’in hepimizin aklına kazınacak şekilde ifade ettiği gibi vaat edilenlerin ve duyurulanların çoğu “Blah, blah, blah”dan bir az daha fazlası.
Arefin’in verdiği röportajda söylediği gibi “Alışık olduğumuz hesaplama değişti. Denge bozuldu.” Çok yıllık negatifler burada da var olmaya devam ediyor. Ancak ek olarak ev sahibi ülke -ki kendisi dünyanın gözleri önünde yeşile dönme şansına sahip- sizin her zaman alışık olduğunuz iki yüzlü liberal demokratik ülkelerinizden değil. Arefin ekliyor: “Modern Mısır tarihinin en baskıcı rejiminden bahsediyoruz.” 2013’te bir askeri darbe ile iktidarı ele geçiren ve o zamandan beri sahte seçimlerle elinde tutan General Abdül Fattah el-Sisi tarafından yönetiliyor; insan hakları örgütlerine göre dünyadaki en acımasız ve baskıcı rejimin yöneticisi konumunda.
Tabii ki bu bilgileri zirvede kendi reklamını yapan Mısır’da göremezsiniz. Yayınlanan tanıtım videosu, delegeleri “yeşil şehir” Şarm el Şeyh’e davet ediyor ve bize tamamen çevre aktivisti gibi görünen kısa sakallı genç erkekler plastik olmayan pipetleri ve doğada çözünebilir yeme kaplarıyla sahilde selfie çekiliyor, sahildeki duşları kullanıyor, dalış dersleri alıyor ve çölde deve sürmeye giderken elektrikli araçlarını kullanıyorlar.
Tanıtım videosunu izlerken Sisi’nin, bu zirveyi genişleyen hapishane takım adalarında acı çekmekte olan gerçek aktivistlere görüntüsü benzeyen aktörleri kullanarak bir televizyon şovuna dönüştürmeye çalıştığı gerçeği ile yüzleştim. Bunu da olumsuz taraflara ekleyin: Bu zirve yeşil yıkamanın çok daha ötesine geçiyor, bu bir polis devletinin yeşil yıkamasıdır. Ve İtalya’dan Brezilya’ya, faşizmin yaklaşmakta olan ayak sesleri ile birlikte düşünüldüğünde bu hafife alınacak bir mesele değil.
Olumsuzlara eklenecek diğer bir nokta ise: Güney Afrika, İskoçya, Danimarka veya Japonya’da düzenlenen önceki iklim zirvelerinin aksine, çevre kirliliğinden ve yükselen sıcaklıklardan en çok etkilenen Mısırlı topluluk ve kuruluşlar Şarm el Şeyh’te bulunmayacaklar. Hükümetin gerçek yüzünün ortaya çıkmasına yardımcı olan zehirli turlar ya da canlı anti-zirveler düzenlenmeyecek. Çünkü bu tip organizasyonların planlanması katılan Mısırlıları “yalan haber yayma” suçundan cezaevine gönderebilir – tabii ki organizasyon gününe kadar çoktan tutuklanmamışlarsa.
Uluslararası delegeler, zirve öncesinde Mısır’ın mevcut salımları ve çevresel yozlaşması hakkında araştırma bile yapamıyorlar. 2019 yılında çıkan gaddar yasalar sebebiyle araştırmacılar “politik” olarak sınıflandırılmış bilgileri yayınlamak için hükümetten izin almak zorundalar. (Ülkede ağzı kapatılan yalnızca hükümlüler değil, ülke genelinde yüzlerce websitesi yasaklı, bunların içinde sürekli taciz edilen Mada Masr da var.) İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporuna göre bu yeni kısıtlamalar araştırmaları dizginleyerek küçülmeye zorladığından “önde gelen Mısırlı bir çevre grubunun sahada çalışmak imkansız hale geldiği için araştırma birimini dağıttığı,” bildiriliyor. Açıkçası İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne bu sansür ile baskı hakkında konuşan hiç bir çevreci ismini vermek istemiyor, çünkü karşı karşıya kalacakları misillemeler çok şiddetli.
Bu sansür yasasından önce Mısır şehirlerinde atık ve sel çalışan Arefin’de, o ve onun gibi akademisyen ve gazetecilerin bu işi yapma imkanları artık yok. Bu çok basit kritik bilginin üretilmesine bir engel. Mısır’ın gördüğü çevresel zararlar artık karanlıkta yaşanıyor. Ve kuralları yıkarak ışıkları yakmaya çalışanlar ise kendilerini karanlık hücrelerde veya daha da kötüsünde buluyor.
Alaa’nın kız kardeşi Mona Seif, kardeşinin ve diğer politik tutukluların serbest bırakılması için yıllardır kamuoyu toplamaya çalışıyor. Geçen günlerde Twitter’dan şöyle yazdı: “#COP27’ye katılanların çoğunun görmezden gelmeyi tercih ettiği gerçek şu ki, #Mısır gibi ülkelerde gerçek müttefikleriniz, aslında gezegenin geleceğini umursayanlar, hapisanelerde çürüyenlerdir.”
Bunu da negatif yönlere ekleyelim: alışkın olduğumuz diğer iklim zirvelerindeki gibi burada yerel işbirlikçiler olmayacak. Tabii ki halkı temsilen zirvede birkaç Mısırlı olacak. Ve bazıları gerçekten halkı temsil edecek. Sorun şu ki olağan BM kurallarının dışına da çıksalar onlar da Sisi’nin sahildeki yeşil televizyon programındaki ufak tefek figüranlar, neredeyse hepsi hükümet tarafından incelendi ve onaylandı. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün geçen ay yayınladığı raporunda belirtildiği gibi bu seçilmiş gruplar yalnızca hoş karşılanan konularda konuşma hakkına sahip.
Hükümete hoş gelen konular neler? “Çöp toplama, geri dönüşüm, yenilenebilir enerji, yiyecek güvenliği ve iklim finansmanı” – özellikle iklim finansmanından gelen para Sisi rejiminin cebine girecekse, belki de iktidarı ele geçirdiğinden beri inşa ettiği 27 yeni hapisaneye güneş panelleri konmasına da izin verir.
Hükümetin hoş karşılamadığı konular neler? İnsan Hakları İzleme Raporu’na göre “Hoş karşılanmayan konular en hassas çevre problemleri, ticari kurumların karları karşısında insan haklarını koruma karşısında hükümetin nasıl başarısız olduğunu gösteren, suyun güvenliği, endüstriyel kirlilik; emlak sektörünün, turizm gelişiminin ve tarım işinin çevreye nasıl zarar verdiği.” Bunun yanında hoş olmayanlar: “Mısır’ın geniş ve şeffaf olmayan askeri ticari faaliyetinin çevresel etkisi, yıkıcı taş ocakçılığı, su şişeleme tesisleri ve özellikle hassas olan çimento fabrikaları, yeni bir idari sermayenin inşası gibi ‘ulusal’ altyapı projeleri gibi özellikle cumhurbaşkanlığı ofisi ya da orduyla ilişkili daha bir sürü şey.” Ve tabii ki kesinlikle Coca-Cola’nın plastik kirliliği ve aşırı su tüketiminden bahsetmiyoruz çünkü kendileri zirvenin gururlu resmi sponsorlarından.
Özetle? Eğer çöpleri toplamak, eski kola şişelerini geri dönüştürmek ya da “yeşil hidrojen” diye bağırmak istiyorsanız, muhtemelen “sivil toplum”un en medeni parçasını temsilen Şarm el Şeyh’e gelmeye hak kazanacaksınız. Ama eğer Mısır’ın kömürle çalışan çimento fabrikalarının insanların sağlığına ve iklime etkilerinden konuşmak istiyorsanız ya da Kahire’nin son yeşil alanlarına asfalt atıldığından bahsedecekseniz, gizli polis ya da distopik Sosyal Dayanışma Bakanlığı tarafından ziyaret edilmeniz daha olası. Ah, eğer ki bir Mısırlı olarak COP27 hakkında kırıcı konuşacaksanız ya da verilen tüm Kuzey Amerika ve Avrupa yardımlarına rağmen iklim değişikliği karşısında en savunmasız ve fakir olan Afrika halklarının içinde kendi halkı korkunç bir açlığa ve umutsuzluğa sürükleyen Sisi’nin güvenilirliğini sorgulayacaksınız, çoktan ülkenin dışına çıkmış olmanızı umuyorum.
Şimdiye kadar, sabık ABD Başkanı Donald Trump’ın “benim favori diktatörüm” dediği adam Sisi için zirveye ev sahipliği yapmanın ufak bir bonanzadan farklı bir şey olmadığını kanıtladık. Burada son yıllarda çöken kıyı turizmi için bulunmaz bir nimet var, rejim açık hava duşları ve deve gezinti videolarıyla ilham vermeyi umuyor. Ancak bu yeşil altına hücumun daha başlangıcı. Geçtiğimiz ay Birleşik Krallık tarafından desteklenen İngiliz Uluslararası Yatırım, sersemce Mısır’daki “yerel start-uplara 100 milyon dolar yatırım” yapacaklarını açıkladı. Ayrıca Globeleq’in hisselerinin çoğunun sahibi, COP27 arifesinde Mısır’da yeşil hidrojenin üretimi için 11 milyar dolarlık devasa bir anlaşmayı açıkladı. Aynı zamanda Birleşik Krallık Kalkınma Finansmanı Kurumu “Mısır ile ortaklığı güçlendirme ve ülkenin yeşil büyümesini desteklemek için iklim finansmanını arttırma taahhüdünü,” vurguladı.
Bahsettiğimiz hükümet, Alaa’nın sahip olduğu İngiliz vatandaşlığına ve açlık grevine rağmen serbest kalmasını güvenceye almak için ise parmağını bile kıpırdatmıyor. Ne yazık ki Alaa’nın kaderi İngiltere’nin olağanüstü duygusuz ve beceriksiz başbakanı olmadan önce aylarca duygusuz ve beceriksiz dışişleri bakanı olan Liz Truss’un elindeydi. Vaadettiği milyarların bir kısmı hemşerilerinin serbest bırakılmasına yardımcı olamayı amaçlayarak yatırım ve kalkınmada kullanılabilirdi ama anlaşılan kendisinin başka endişeleri vardı.
Almanya’nın ahlaki çöküş de eşit derece de kasvetli. Geçtiğimiz aralık ayında Yeşiller’in eş başkanı Annalena Baerbock ülkenin ilk kadın dışişleri bakanı olduğunda, “değer-temelli yabancı politikası” benimseyerek insan haklarını ve iklim endişelerini önceliklendireceğini açıklamıştı. Almanya, Mısır’ın ana bağışçılarından ve ticari partnerlerinden, yani Birleşik Krallık gibi oynayabilecek kartları var. Ama insan haklarını önceliklendirmek yerine Baerbock, Sisi’ye “Petersberg İklim Diyalogları”nda yardımcı ev sahibliği hakkı tanıyarak acımasız diktatöre kendini yeşil lider olarak yeniden tanıtma gibi paha biçilemez bir şans verdi.
Ve şimdi Almanya’nın Rus gazına olan bağımlılığı hem patladı hem de ortalığı batırdı, Mısır ise hevesle yedek gaz ve hidrojen sağlamak için kendi konumunu belirliyor. Bu sırada Alman devi Siemens Mobility, Mısır genelinde elektrikli yüksek hızlı trenler inşa etmek için milyarlarca dolarlık “tarihi” sözleşmeyi duyurdu.
Bu uluslararası yeşil para akışı başı belada olan Sisi rejimine ilaç gibi geldi. Başta enflasyon, pandemi, gıda kıtlığı, artan yakıt fiyatları, kuraklık ve borç gibi küresel krizlerin tsunamisi ve sistematik kötü yönetimi ile yolsuzlukları sebebiyle Mısır dış borcunu temerrüde düşürmenin bıçak sırtında. Bu durum son mali krizin koltuğundan ettiği Mubarek gibi Sisi’nin demir egemenliğini de istikrarsızlaştırabilirdi. Bu bağlamda iklim zirvesi sadece bir PR fırsatı değil aynı zamanda yeşil bir yaşam fırsatı.
Süreçten vazgeçmek konusunda kesinlikle isteksiz olsalar da en ciddi iklim aktivistleri bile bu zirvenin bilime dayalı iklim aksiyonları anlamında yardımcı olmadığını kabul ediyor. Zirve başladığından bu yana her yıl emisyonlar artmaya devam ediyor. O halde bu yılki zirvenin de kesinlikle başarılı olacağı tek şey etik standartlar yanılmaksızın parya statüsünü hak eden bir rejimi daha sağlamlaştırmak ve zenginleştirmek olacaksa, zirveyi desteklemenin amacı nedir?
Arefin’in de sorduğu gibi “Hangi noktada artık yeter diyeceğiz?”
Çevre grubu Extinction Rebellion üyeleri, 4 Ekim 2022’de Güney Afrika’nın Cape Town kentindeki Afrika Petrol Haftası sırasında protesto gösterisi yaptı. Fotoğraf: Brenton Geach/Gallo
Mısırlılar iklim ‘kalkınması’ için kurban bölgesi mi?
Aylardır Avrupa’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde sürgünde olan Mısırlılar, ülkelerinin hapisanelerindeki katliamı müzakerelerde gündeme getirmeleri için zirveye gidecek olan büyük yeşil STK’lara dil döküyor. Ancak bu konuya öncelik verilmiyor.
Bunun “Afrika’nın COP”u olduğunu söylüyorlar (COP, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne göre “Taraflar Konferansı”nın BMce kısaltmasıdır.). Tüm açık hatalarına rağmen şimdiye kadar 26 tanesi düzenlenen COP’un, sonunda, “uygulama” ve “kayıp ve hasar” konusunda ciddileşileceği umut ediliyor, zengin ve yüksek kirletici ülkelerin sonunda karbon emisyonuna neredeyse hiç etkisi olmayan Pakistan gibi fakir ancak zararları gün geçtikçe artan ülkelere borçlu olduklarını ödeyecekler.
Yapılan açık ima zirvenin, ev sahibi ülkenin insanı şok edici insan hakları sicili gibi sözde küçük bir mesele tarafından yolundan saptırılamayacak kadar ciddi ve önemli bir noktada olduğumuz. Terörize edilmiş yaşamlar, merhametsizce davranılan bedenler, susturulan gerçekler, çoğunlukla utanç verici ikincil zararlar; iklim krizinde ilerleme kaydetmek için ödenmesi gereken talihsiz bedeller olarak ele alındı.
Peki COP27 gerçekten iklim adaletinde ipi göğüsleyecek mi? Yoksullara yeşil enerji, temiz geçiş ve gıda egemenliği getirecek mi? Zirve bir çok kişinin iddia ettiği gibi iklim borcu ve tazminatlarıyla gerçekten yüzleşecek mi? Keşke. Mısırlı insanlar, Afrika’daki çoğu insan gibi, ısınmayı etkilemeyecek kadar küçük bir salımda pay sahibiler. Adalet onların zengin ve yüksek salımcılardan iklim desteği almalarını talep ediyor. Esas sorun şu; bu iklim borçları Sisi gibi acımasız yöneticileri destekleyen uluslararası mali ve askeri bağlantılarla yüzleşmeden, ödenen para asla halka ulaşmayacak. Bunun yerine daha çok silah, daha çok hapishane ve en çok ihtiyaç duydukları zamanda Mısırlılara göçe zorlayarak çaresiz bırakacak endüstriyel saçmalıkları finanse etmeye yarayacak.
Mısırlı gazeteci, film yapımcısı ve roman yazarı Omar Robert Hamilton ustaca bir makalesinde, iklim tazminatı durumunun apaçık ortada olduğunu yazıyor: “Asıl zor soru şu, otoriter devlet yetkilerini sağlamlaştırmayan bir tazminat sistem nasıl tasarlanacanak? Bu soru güney ve kuzey ülkeleri arasındaki müzakerelerin merkezinde yer almalıdır, Güney için müzakereleri yapanlar, kısa vadeli çıkarları petrol yöneticilerinden bile daha kırılgan olan otoriter devlet güçleri olma eğilimindedir.”
Kısacası, iklim çevrelerinde bu zirvenin #JustandAmbitious politikalarına odaklanan bir “uygulama” COP’u olacağı konuşulsa da Mısır’ın zirvesi muhtemelen daha öncekiler gibi gerçek iklim eylemi açısından çok az başarıya ulaşacaktır. Ama bu tabii ki hiç bir şey başaramayacağı anlamına da gelmiyor. Çünkü gerçek bir işkence rejimini desteklemek, onu nakit para ve imaj temizleme operasyonaları ile ihya etmek söz konusuysa COP27 bir polis devletine en cömert hediyedir.
Alaa Abd El Fattah çok uzun zamandır Mısır’da barbarca bastırılmış devrimin bir sembolü. Ama zirve yaklaştıkça başka bir şeyin de sembolü haline geliyor. İklim krizinin kalbindeki feda etme mentalitesi. Bu bazı yerlerin ve bazı insanların görmezden gelinebileceğini, harcanabileceğini ve isimlerinin daha ulvi amaçlar için “ilerleme” başlığı altında silin gideceği fikri. Bu mentaliteyi ön sıralardaki komüniteler fosil yakıtların çıkarılması ve işlenmesi için zehirlendiklerinde de gördük. Aynı toplulukların onları korumayan bir iklim tasarısını geçirmek adına tekrar kurban edildiğini gördük. Şimdi ise uluslararası iklim zirvesinin içeriğinde ev sahibi ülkenin vatandaşlarının haklarının, “gerçek ilerleme” denen bir serap için kurban edildiği ve görmezden gelindiğini görüyoruz.
Eğer Glasgow’da, geçen sene yapılan zirve laf salatası ise bu seneki -daha başlamadan- çok daha uğursuz. Bu zirve kan, kan ve daha çok kan ile ilgili. Kan ki, Mısırlı kolluk güçleri tarafından şu anki yöneticilerinin gücünü korumak adına kurban edilen kabaca 1000 göstericinin kanı. Kan ki, hala suikaste uğrayanların kanı. Kan ki, sokaklarda dövülen, hapishanede işkence edilen ve genelde ölenlerin kanı. Kan ki, Alaa gibilerinin kanı.
Zirvenin dünya çapında yükselen otoriter rejim ile iklim kaosu arasındaki bir çok bağlantıyı aydınlatan bir projektör haline gelmesi ve bu uğursuz senaryoyu değiştirmesi için hala zaman var. İtalya’da sırf elindeki gücü kaybetmemek için iklim çöküşünden kaçanların da içinde bulunduğu mültecilere karşı halkını korkuyla besleyen Giorgia Meloni gibi faşist liderlerin izledikleri yolun ve Afrikalı mültecilerinin kapılarına gelmesini engellemek için Sisi gibi acımasız liderlere nakit akıtmaya devam eden Avrupa Birliği’nin izlediği yolun aydınlatılması gerekli. İklim adaletinin – ister ülkenin içinde ister ülkelerin arasında – siyasi özgürlükler olmaksızın imkansız olduğunu kanıtlamak için zirvenin gerçekleşeceği aşırı koşulları avantaja çevirmek için hala zaman var. Hala organize edilecek, ayağa kaldırılacak ve uygulanacak güç var.
“Benden farklı olarak, sen hala yenilmedin,” diye yazmıştı Alaa 2017 yılında. Büyük teknoloji şirketlerinin sponsor olduğu dijital çağda insan hakları ile ilgili yıllık konferans olan RightsCon’a konuşma yapması için davet edilmişti. Konferans Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılacaktı ama Alaa, Tora Hapishanesi’nde parmaklıklar ardında olduğu için bir mektup göndermeyi uygun bulmuştu (o sıralar hapiste 4. senesiydi). İnternet’i bir yaratıcılık, deney ve özgürlük alanı olarak koruma zorunluluğu hakkında harika bir metindi. Ayrıca parmaklıklar ardında olmayan, günlük alacağı kalori miktarından daha fazla konuda kendi hayatını kontrol edebilen ve adalet, demokrasi ve insan hakları konusunda konuşmak için bir konferansa gidebilen herkese bir meydan okumaydı bu metin. Bu özgürlük ile Alaa’nın tutsaklığı arasındaki uçurumda ise sorumluluk yatıyor. Yalnızca özgür olmanın değil aynı zamanda özgür davranmanın ve özgürlüğünü tam bir dönüşüm için potansiyel yaratmaya kullanmanın sorumluluğu. Çok geç olmadan.
Şimdi on binlerce, görece özgür COP27 delegesi, Şarm el Şeyh’e uçmak için hazırlık yapıyor, ortalama kasım ayı sıcaklıklarına göz atıyor ( en yüksek sıcaklık 28 derece), ihtiyaçları olacağını düşündükleri eşyalarını paketliyorlar (ince t-shirtler, sandaletler, bir mayo – ne zaman lazım olacağını bilemezsiniz), Alaa’nın yenilmez olmakla ilgili sözleri ise yeni bir aciliyet kazanıyor. Zirveye katılan herhangi bir Mısırlı’nın özgürce hareket edemeyecekleri garantisini düşündüğünüzde, zirveye katılmakta özgür olan yabancılar özgürlüklerini nasıl kullanacak? Henüz yenilmediler mi?
Mısır’a, kendileri gibi insanların sahip oldukları özgürlük için gezegenimizi ve siyasi iklimizi iktidarsızlaşatıran aynı ekonomik çıkarlara karşı savaştıkları ve öldüğü gerçek bir ülke gibi değil de sadece bir zeminmiş gibi mi davranacaklar? Yoksa Mısır’ın hapisaneleri ile ilgili dehşet verici gerçekleri yeşil pırıltılı konferansın gündemine getirmeyi başaracaklar mı? Mısırlı güvenlik güçlerinin her zaman uyguladıkları şiddetin televizyon şovunu mahvetmesini göze alamayacakları için onları pamuklara saracaklarını bilerek tutuklanmayı göze alacaklar mı? Copcivicspace.net altında bir araya gelen, Kahire’de geriye kalan birkaç sivil toplum örgütünü araştırıp onlara nasıl yardımcı olabiliceklerini düşünecekler mi?
İhtiyaçları olanın ne acıma ne de sadaka olduğunu ilk söyleyen Alaa olurdu. Aksine Chiapas’tan Filistin’e kadar birçok mücadeleyle dayanışma içinde olan kararlı bir enternasyonalist olarak her ulusta cepheleri olan bir savaşta yoldaşlara çağrıda bulundu. RightCon’a hapisaneden gönderdiği mektupta şöyle diyordu: “Size sesleniyoruz, güçlü yandaşlar aradığımız için değil ortak küresel problemlere yüzleştiğimiz ve evrensel değerleri paylaştığımız için ve dayanışmanın gücüne katı bir inançla sarıldığımız için sesleniyoruz.”
Anti-demokratik ve faşist güçler dünya çapında yükseliyor. Ülkeler peş peşe özgürlüğün değersizleştiğini ya da ellerinden kayıp gittiğini tecrübe ediyorlar. Ve bütün bunlar birbiriyle bağlantılı. İyisiyle kötüsüyle siyasi gelgitler dalgalar halinde sınırları aşar, tam da bu yüzden uluslararası dayanışma daha büyük bir “ilerleme” hedefinin çıkarı adına asla feda edilemez. Mısır devrimi Tunus devriminden etkilendi ve sırasıyla “Tahrir’in ruhu tüm dünyaya yayıldı. Occupy Wall Street de dahil olmak üzere Avrupa ve Kuzey Amerika’da gençlerin önderlik ettiği diğer hareketlere ilham verdi, bu ilhamla yeni anti-kapitalist ve eko-sosyalist politikaların doğmasına yardımcı oldu. Aslında Tahrir’den Occupy’a Bernie Sanders’ın 2016 kampanyasından, Alexandria Ocasio-Cortez’in Kongre’ye seçilmesine ve Yeşil Yeni Düzen savunmasına kadar dümdüz bir çizgi çekebilirsiniz.
Ama tabii ki diğer taraf da müttefiklerine ilham veriyor. Alaa’nın Donald Trump’ın seçilmesinden sonra RightsCon’a yazdığı gibi Amerika Birleşik Devletleri’ndeki insanların “kendi demokrasinizi düzeltmeniz” gerekiyor çünkü “demokrasinin derin kökleri olduğu ve hakların kırılgan olduğu toplumlarda insan haklarına yönelik en ufak bir gerileme, daha da kötü ihlaller için bir bahane olarak kullanılır.”
Mısırlı protestocular, 22 Kasım 2011’de Mısır, Kahire’deki Tahrir Meydanı yakınlarındaki ara sokaklarda polisin yoğun baskıları sırasında yükseltilmiş bir yapıdan bakıyorlar. Fotoğraf: Ed Ou
Onların yapmasını sağlamak özgürlüğe mal olur
Mısır’daki grupların şu sloganı bahsettiğimiz bağlantıyı güçlendiriyor: “Özgür sivil alan olmadan iklim adaleti olmaz!” İnsan hakları saldırı altındaysa doğa da öyledir demenin farklı bir yolu sadece. Filipinler’den Kanada’ya Brezilya’ya hatta Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar tüm dünyada topluluklar ve organizasyonlar çoğunlukla baskı ve şiddete maruz kalıyorlar, bu topluluklardaki insanların ezici bir çoğunluğu topraklarını, onu kirleten ve iklim krizini tetikleyen maden çıkarma projelerinden korumaya çalışan yerli halklar. Yaşadığımız yerde insan haklarını savunmak, yaşanabilir gezegeni savunmaktan ayrı düşünülemez.
Dahası, bugün anlamlı iklim yasaları çıkaran devletlere baktığımızda politik özgürlüğün henüz bozulmamış olduğunu görüyoruz. ABD Senatosu ve Biden yönetimi, Enflasyon Azaltma Yasası’nı kusurlu da olsa geçirmek için sınırları zorladı ve en azından şimdilik Senatör Joe Manchin’in petrol ve gaz izinlerine ilişkin zehirli ek anlaşmasının ortadan kalkmasını sağladı. Bu durum senato ya da Biden’ın birden iklimdeki ışığı görmesiyle olmadı. Bu gerçekleşti çünkü direkt halk baskısı, araştırmacı gazetecilik, sivil itaatsizlik, yasama dairelerinde oturma eylemleri, davalar gibi şiddet içermeyen her türlü araç gereç halkın cephanesinde hala var. Ve tabii ki kanun yapıcılar yasanın geçmesini sağladı çünkü kasım ayında halkın karşısına elleri boş çıktıklarında olabilecek şeyler onları korkutuyor. Eğer Amerika Birleşik Devletleri politikacıları halkın kendilerinden korktuğundan daha çok halktan korkmasaydı, bunların hiç biri olmazdı.
Açık olan tek bir şey var: İklim krizine karşı durmak için yapılması gerekenleri, özgürlüğümüzü kanıtlamadan, oturma eylemleri olmadan, politik liderleri utandırmadan ve halka gerçeği söylemeden yapamayacağız. Eğer gösteriler yasaklamış ve uygunsuz gerçekler Sisi’nin Mısır’ında olduğu gibi sistematik bir şekilde “yalan haber” olarak suç muamelesi görüyorsa, oyun bitti demektir. Kaç yaşında olursa olsun, hangi hareketin parçası olursa olsun iklim hareketinin bir parçası olan herkesin açıkça bilmesi gereken tek şey bu. Eylemler, protestolar, oturma eylemleri ve araştırmacı gazetecilik olmasa emin olun olduğumuzdan daha kötü durumda olurduk. Ve bahsettiğim bu özgürlüğünü ifade etme biçimlerinden herhangi biri Mısırlı bir aktivisti ya da gazeteciyi Alaa’nın hücre komşusu yapmak için oldukça yeterli.
BM İklim Zirvesi’nin Şarm el Şeyh’de yapılacağı duyurulduğunda, ülkedeki ve sürgündeki Mısırlı aktivistler iklim hareketini boykot etmek için çağrı yapabilirdi. Bir çok farklı sebepten yapmamayı seçtiler. Çünkü istedikleri şey dayanışmaydı. Bunun yerine Kahire İnsan Hakları Çalışmaları Enstitüsü uluslararası toplulukları zirveyi “Mısır’da işlenen suçları aydınlatmak ve Mısırlı yöneticileri değişme zorlamak” için kullanmaya çağırdı. Kuzey Amerikalı ve Avrupalı aktivistlerin kendi hükümetlerinden zirveye katılımlarını Mısır’ın en basit insan hakları gerekliliklerini yerine getirmesini şerh koşarak gerçekleştirmeye zorlamalarını umuyorlardı. En azından gösteri düzenlediği veya rejim hakkında onları övmeyen bir açıklama yayınladığı veya yabancı hibe almak gibi “suçlar” nedeniyle hapishanelerde olan düşünce mahkumları için geniş bir af talebinin gelmesini istiyorlardı.
Bu çeşit bir dayanışma tabii ki sağlanabilirdi. Hala sağlanabilir. Ama zirvenin başlamasına bir aydan az zaman kaldığı şu güne (zirve 6 Kasım’da) kadar küresel iklim hareketi sessiz kalmayı tercih etti. Birçok grup dilekçelere imza attı, zirve sırasında insan haklarının durumu ile ilgili bir avuç makale yayınladı – New Yorker’da Bill McKibben tarafından yazılan Alaa hakkında çok güçlü bir makale de dahil – Almanya’da çoğunluğunu Mısırlı sürgünlerin oluşturduğu aktivistler “Alaa Özgür Olana Kadar COP27 Yok” ve “Mısır Hapisanelerinde Yeşil Yıkamaya Hayır” yazılı pankartlarla ufak protestolar düzenlendi. Ancak şimdiye kadar Mısır’ı yöneten rejim kadar küstah bir rejimi endişelendirecek türden uluslararası bir baskı görmedik.
Yaklaşan iklim zirvesinin ev sahipliğini Sisi’ye vermenin etik boyutları hakkında konuşulmaya başlandığında, endişeler uluslararası ziyaretçilere neler olacak sorusuna yoğunlaşıyor. Mısırlılara yapılan muameleyi görmeden pankartlarını sallamakta ve konferans alanının dışında gösteriler yapmakta özgür olacaklar mı? LGBTQ+ aktivistleri güvende olacaklar mı? Bu endişeler gayet doğal. Ancak bu yaklaşım Suudi Arabistan’da uluslararası feminizm konferansı düzenleyip, oradaki kadınların yıl boyu çok daha kötü şartlarda yaşadığından hiç bahsetmeyip, ziyaretçi kadınların özgürce şort giyememelerinden ya da araba kiralayamamalarından şikayet etmeye benziyor. Bu açıkça dayanışmanın başarısızlığı. Aynı şekilde Sharm el-Sheikh’e gelecek delegelerin otel odaları fiyatlarının şişirilmesine olan siniri de benzer, şimdiye kadar hapishanelere kapatılan düşünce mahkumlarının ihlal edilen haklarına bu kadar sinirlenmediler.
Veya Şarm el Şeyh’e gelecek tüm o büyük ABD ve Avrupa vakıflarını düşünün. Size çevresel yağma hakkında araştırma yapmanız ve bunu anlatmanız için fon sağlayacaklar, Mısır gibi bir ülkede bu hayatınıza mal olabilir. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün bildirdiği gibi “Başkan el-Sisi, 2014 yılında ‘ulusal çıkarlara’ veya ülkenin bağımsızlığına zarar veren, kamu güvenliğini ya da emniyetini zedeleyen işler yapmak amacıyla yabancı kaynaklardan ya da yerel kuruluşlardan fon talep eden, alan ya da yardımcı olan herkesin ömür boyu hapis veya ölüm cezasına çarptırılacağını bildiren kararnameyi ceza kanununa ekledi.” Fon aldığınız için ölüm cezasına çarptırılıyorsunuz.
Tüm bunlar biraz kafa karıştırıcı. Rejimin sivil toplum kavramına karşı bu kadar bariz bir düşmanlığı varken neden fon sağlayıcılar ve yeşil gruplar Mısır’a davet edilsin ki? Katılacak herkesi rahatsız edecek olan gerçek şu ki hiçbir şey Şarm el Şeyh’i uluslararası iklim aktivisti ve fon sağlayıcılarının kuzey-güney adeletsizliğini protesto ederek ve hükümet tarafından onaylanmış bir kaç grupla görüşerek geçirecekleri iki hafta boyunca kar amacı gütmeyen bir hayvanat bahçesine dönüştürmek kadar Sisi’nin otoritesini güvenceye alamaz. Neden? Çünkü Mısır kesinlikle olmadığı bir şeye benzeyecek: Özgür ve demokratik bir toplum. Gelecek tatilinizi geçirmek için şirin bir yer. Ya da yabancı yatırımınızı yapmak için. Doğal gazınız için iyi bir kaynak. Veya yeni bir Uluslararası Para Fonu Kredisi’ni emanet etmek için.
Her halükarda Mısır Hükümeti, demokrasiye benzer bir şeyi taklit edebilmek için Şarm el Şeyh’de çılgınca bir balon inşa ediyor. Sivil grupların sorması gereken bu balonun içinde güvende miyiz olmamalı. Zirvenin ev sahibi ülke neden bir balon inşa etme ihtiyacı hissediyor olmalı.
Bir zamanlar meydan, şimdi bir eğlence çadırı
Coca-Cola sponsorlu iklim zirvesinin tüm planlarındaki en Orwellian ayrıntı resmi alan içinde “Çocuk ve Gençlik Eğlence Çadırı” kurulması. Belirlenen 250 metrelik bir alanda kurulacak olan çadır “Dünya’nın dört bir yanındaki gençlerin seslerini bir araya getiren konuşmalar, eğitim, yaratıcılık, politika brifingleri, dinleme ve rahatlama için toplanma yeri sağlayacak” bir alan. Gençliğin “doğruyu konuşmanın gücü” verecek bir alan.
Hiç tereddütüm yok, bu çadırdaki genç insanlar Glasgow İklim Zirvesi’ndeki gibi çok güçlü konuşmalar yapacaklar. Gençler gerçek iklim liderleri oldular ve iklim aciliyetinde çaresizce ihtiyaç duyulan aciliyet ve etik netliği ortaya koydular. Aynı etik netliğe şimdi de ihtiyacımız var.
10 yıl önce, bu sene Cop27’ye gelen iklim grevcileri kadar genç ve daha genç Mısırlılar devlet onaylı bir eğlence çadırına sahip değildi. Devrimleri vardı. Tahrir Meydanı’na sel olup aktılar, farklı bir ülke talep ettiler, her zaman korkuyu bir gölge gibi peşlerinde taşımadıkları, gençlerin hapishanelerde kaybolmadığı, ortaya çıktıklarında ise ölü yüzleri şiş ve kanlı olmayan bir ülke. Bu devrim onlar doğmadan önce hüküm sürmeye başlayan bir diktatörü devirdi. Ancak daha sonra hayalleri siyasi ihanetler ve şiddet tarafından ezildi. Son mektuplarından birinde Alaa, hücresini tutuklandıklarında daha çocuk olan gençlerle paylaşmanın ne kadar acı verici olduğundan bahsediyor. “Tutuklandıklarında reşit bile değillerdi, şimdi ise yetişkinliğe erişmeden buradan çıkmak için savaşıyorlar.”
2011 yılında meydanı ele geçirmeye yardım eden gençlerden biri de Alaa’nın olağanüstü kız kardeşi Sanaa Seif’ti. (Alaa’nın Mona ve Sanaa olmak üzere 2 kız kardeşi var). O zaman daha 17 yaşındaydı, Al Gornal adındaki devrim gazetecisinin kurucu ortağıydı, gazete Tahrir’in sesi haline gelmiş ve on binlerce kopya basılmıştı. Sanaa aynı zamanda 2013 yılında Oscar adayı olan “The Square” isimli belgeselin editörü ve kameramanıydı. Kendisi bir kaç kere insan hakları ihlallerine karşı ve erkek kardeşinin serbest bırakılması için konuşması sebebiyle tutuklandı. Bir ropörtajda bana eğlence çadırına gidecek aktivistlere iletmek istediği bir mesajı olduğunu söyledi: “”Biz denedik. Güçlenmek için doğruyu konuştuk.” Şimdi pek çoğumuz “20’li yaşlarımızın çoğunu hapiste geçirdik. Gittiğinizde diğer genç insanların sesi olabileceğinizi hatırlayın… Lütfen bu mirasa sahip çıkın. Lütfen gerçeğin gücünü konuşun. Etkisi olacaktır. Mısır Halk Cumhuriyeti’nin gözleri sizin üzerinizde.”
Mısırlı demokrasi yanlısı aktivist Alaa Abdel El Fattah’ın kız kardeşi Sanaa Seif, 14 Haziran 2022’de Londra’da bir fotoğraf için poz veriyor. Fotoğraf: Carl Court
İklim zirvesi yaklaştıkça ve Alaa’nın açlık grevi uzadıkça, Sanaa büyük yeşil toplulukların şimdiye kadarki sessizliğine karşı olan sabrını kaybediyor. Geçen hafta twitter’da “Dürüst olmak gerekirse iklim hareketinin ikiyüzlülüğünden bıktım,” diye yazdı. “Mısır’dan aylardır bu #COP27’nin yeşil badananın çok ötesin geçeceğine ve sonuçların korkunç olacağına dair uyarılar yağıyor. Ancak hala çoğunluk insan hakları durumunu görmezden gelmeyi seçiyor.”
Söylemek istediği şey, iklim aktivizminin neden sıklıkla elit bir grubun işi ve insanların aile üyelerini hapisten kurtarmaya çalışmak gibi günlük endişelerinden neden kopuk olarak anlaşıldığını net bir şekilde açıklıyor. “#ClimateAction’ın bugünün ötesini düşünme lüksüne sahip birkaç kişiye özel yabancı bir kavram olarak kalacağını garanti ediyorsunuz.” “İklim değişikliğine karşı koymak ve insan hakları için mücadele birbirleri ile bağlantılı mücadelelerdir, birbirlerinden ayrılmamalılardır. Özellikle BP ve Eni gibi şirketler tarafından desteklenen bir rejimle uğraşıyorsanız. Gerçekten her iki konuyu da savunmak bu kadar zor mu? #FreeThemAll #FreeAlaa.”
Bu zor değil ama oldukça fazla cesaret gerektiriyor. Dünya’nın dört bir yanında pek çok demokraside ışıklar gidip gelirken, Mısır’a gelsin ya da gelmesin tüm aktisitlerin iklim zirvesine getirmeleri gereken mesaj aslında basit: Siyasi özgürlükler savunulmadıkça anlamlı bir iklim eylemi olmayacak. Ne Mısır’da ne de başka bir yerde. Bu konular tıpkı kaderlerimiz gibi iç içe.
Saat ilerliyor ama hala doğru olanı yapmak için zamanımız var. İnsan Hakları İzleme Örgütü, zirvenin kurallarını belirleyen BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi sekreterliğinin “gelecekte COP’a ev sahipliği yapacak ülkelerin ev sahibi ülke anlaşmasının bir parçası olarak ülkede insan hakları kriterlerini geliştirmeyi taahhüt etmesi” kuralının da eklemesi gerektiğini savunuyor. Bu zirve için artık çok geç ama iklim adaleti konusunda endişe duyanların, on yıl önce bir tiranı devirdiklerinde dünya çapında milyonlarca kişiye ilham veren devrimcilerle dayanışma göstermeleri için çok geç değil. Hatta Sisi’yi Kızıldeniz’de yeşil renkli bir reklam kabusu beklentisi ile korkutarak henüz kameralar gelmeden bazı zindanların kapılarını açmaya ikna etmek için bile zaman var. Çünkü Alaa’nın hücresindeki tüm umutsuzluğa rağmen bize hatırlattığı gibi, henüz yenilmedik.
Boğaziçililer, 43 İstanbul Maratonu’nda “Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği (BÜMED) İhtiyaç Haritası” için koştu. Pandemi döneminde ihtiyaç sahibi Boğaziçililere destek için başlayan bu işbirliğine mezunlar, öğrenciler, akademisyenler ve tüm Boğaziçi dostları destek verdi.
18 bini aşkın üyesi ile “dayanışma bizim için bir ihtiyaç” demeye devam eden BÜMED’in, 2020 yılında hayata geçirilen “BÜMED-İhtiyaç Haritası” projesi ile bugüne kadar yüzlerce Boğaziçi paydaşının ihtiyacı karşılandı.
BÜMED ve İhtiyaç Haritası bu projede ekonomik olarak zor durumda olan Boğaziçi Üniversitesi paydaşlarının ihtiyaçlarını, destek olmak isteyen herkese açarak sürdürülebilir bir sistem yaratmayı hedefliyor. Kampanyaya destek ise devam ediyor.
7 Kasım N Kolay 43. İstanbul Maratonu’nda koşan Boğaziçililer açtıkları bağış kampanyalarıyla bu projeye destek oluyor, Boğaziçi camiasının birlikteliğini dayanışmayla güçlendirmeyi hedefliyor.
Aralarında vakıf, dernek, platform, siyasi parti ve çalışma grupları da olan 51 örgüt, son zamanlarda sosyal medya ve ulusal basında tartışılan “sokakta serbestçe yaşayan hayvanlar” konusuyla ilgili ortak bir deklarasyon metni yayımladı. Örgütler, yerel yönetimlere hayvanlarla ilgili görevlerinin bir kez daha hatırlattı; toplumda kutuplaşmaya neden olan girişimlerin önlenmesini talep etti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘a hitaben yazılan deklarasyonda, sosyal medyada üzerinden, sokakta yaşayan hayvanlara -özellikle de köpeklere- yönelik şiddet, öldürme gibi eylemleri teşvik eder nitelikteki paylaşım ve mesajların, toplumdaki belli kesimlerin arasında düşmanlık yaratma amacı taşıdığı, bunun bir sonucu olarak hem hayvanların hem de insanların zarar gördüğü belirtiliyor.
Yerel yönetimlerin ise mevcut sorunun çözümü konusunda yasaların verdiği görevleri yerine getirmek yerine geçici hayvan bakımevlerini kurmayarak, kısırlaştırma, aşılama ve kayıt altına alma görevlerini ihmal ederek sorunu daha da büyüttüğü ve tüm yükün hayvanseverlerin ve hayvan koruma örgütlerinin omzuna yüklendiği kaydediliyor.
‘Şiddet çağrılarını ciddiye almalı ve karşı çıkmalıyız’
Deklarasyona imza atanlardan Yeşiller Partisi’nin Eş Sözcüsü Koray Doğan Urbarlı ise şöyle konuştu:
“Toplumunun genelinden kopuk, sesi çok çoktan ama sayısı az olan grupların yaptıkları şiddet çağrılarını ciddiye almalı ve karşı çıkmalıyız. Toplumumuzun, kentlerimizin kültürel unsurlarını ‘temizlemeye’ başlamalarına izin verirsek bunun nerede duracağını bilemeyiz. Bu sebeple yaşam hakkını savunmak, ortak akılla oluşan yasalarla toplumsal hayatı düzenlemek en temel hedefimiz olmalı.
‘İtibarsızlaştırma saldırılarına karşı, hiçbir şey yapmayan siyasetçileri, yetkilileri unutmayacağız’
İmzacılardan Faytona Binme Atlar Ölüyor İnisiyatifi Sözcüsü Elif Ertürk ise şunları söyledi:
“Özellikle son zamanlarda, sosyal medya üzerinden bir takım hesapların da kışkırtmasıyla giderek artan sokak hayvanlarına yönelik nefret, şiddet, öldürmelere karşı yetkililer tarafından engelleyici bir önlem alınmadığı gibi hayvanseverlere yönelik saldırılar ise çok takipçili bazı sosyal medya kullanıcıları tarafından kışkırtılmaktadır.
Tüm bunların neticesinde sayısız hayvan katledilmiş, üç insan öldürülmüş, bir çok hayvansever hedef gösterilmiş, saldırıya uğramış, darp edilmiştir.
Bu nefret iklimi, hayvanların zarar görmesinin yanında toplum için de son derece kaygı verici bir hal almıştır. Bu nefret iklimini pompalayanların bir gün yargılanacaklarına dair inancımız tamdır.
Ayrıca seçim sürecinde olduğumuz şu dönemde bilinsin ki sokak hayvanlarına yönelik kıyım ve gönüllülere karşı her gün artan şiddet ve itibarsızlaştırma saldırılarına karşı, hiçbir şey yapmayan siyasetçileri, yetkilileri unutmayacağız.”
Yerel yönetimlerin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmediğinin de altının çizildiği deklarasyonun tam metni şu şekilde:
“Bir süredir, farklı toplum ve kültürlerin öykündüğü, coğrafyamızın yüzyıllar öncesinden mirası niteliğindeki hayvanlarla bir arada yaşama kültüründen ve dünyada yaşayan tek türün insan olmadığı gerçeğinden uzaklaşılarak topluma, sokakta serbestçe yaşayan evcil hayvanlara karşı düşmanca tavırlar sergilemenin âdeta bir insanlık görevi olduğu telkin edilmeye çalışılmakta, özellikle de köpeklere yönelik şiddet, öldürme, yok etme vb. eylemler teşvik edilmektedir.
Sosyal medya ve çeşitli yayın organları kullanılarak planlı şekilde toplumda yayılmaya çalışılan bu nefret-şiddet salgını ile birlikte, hayvanlar ve hayvanların yaşam hakkını savunanlar hedef gösterilmiş, sokakta yaşayan hayvanlara bakanlar hayatını kaybetmiş, gönüllülük esasıyla hayvan koruma alanında çalışan kişiler darp edilmiş, kişisel haklarına saldırılmış, itibarsızlaştırılmış, aşağılanmış, kendileri ve aileleri tehdit edilmiş, özel bilgiler kamuya açık mecralarda paylaşılarak linç kampanyası başlatılmıştır.
Hem hayvan hem de insanların zarar gördüğü bu süreçte, evcil hayvanların sokaktaki varlığından hareketle, toplumdaki belirli kesimleri birbirlerine karşı düşmanlaştırmak için her türlü bölücü ve ayrıştırıcı söylemle kirli bir toplum mühendisliği yapılmaya çalışılmaktadır. Sonuçları itibariyle bu organize hareketin ‘insan hakları’ ile en ufak bir ilgisi olmadığı gibi, sıklıkla vurgu yapılan güvenli sokaklar için bireysel silahlanma çağrıları da suça teşvik niteliğindedir. Güvenli bir yaşamın çatışma iklimi yaratarak sağlanamayacağı çok açıktır.
Sokakta serbestçe yaşayan hayvanların yerel yönetimlerce kayıt altına alınması, sadece popülasyona dair merakı giderecek sayısal bir değer elde etmeyi değil, kısırlaştırılmaları ve aşılanmalarını da sağlayan önemli ve yasal bir zorunluluktur. 5199 sayılı yasanın hayvan ve insan sağlığıyla ilgili yerel yönetimlere verdiği bu görev, 18 yıldır hemen hiçbir belediye tarafından tam olarak yerine getirilmemiştir.
Zorunlu kılınan geçici bakımevleri yapılmamış, yeterli personel ve veteriner hekim istihdam edilmemiş, yasada belirtilen iş ve işlemlerin gerçekleştirilmesini mümkün kılacak bütçe payları ayrılmamıştır. Bakım ve sorumluluğu altındaki evcil hayvanı yıl sonuna kadar kaydettirmeyen vatandaşlara kesileceği söylenen para cezası,bugüne kadar hiçbir belediyeye kesilmemiştir.
Hayvanseverlerin, yerel hayvan koruma görevlilerinin, hayvan koruma alanında çalışan sivil toplum örgütlerinin ve temsilcilerinin yapmış olduğu on binlerce şikayet, ya cevap vermeye dahi değer görülmemiş ya da takipsizlikle sonuçlanmıştır. Bununla birlikte, yerel yönetimlere atfedilen kısırlaştırma, bakım ve tedavi sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalan hayvan korumacılar maddi manevi yıpratılmış, hatta bazı belediyelerce hedefe konularak ayrımcılık ve psikolojik şiddet uygulanmıştır.
Sokakta serbestçe yaşayan hayvanları temerküz kampı niteliğindeki yerlere hapsetmeyi amaçlayan gizli ya da açık girişimleri şimdiden ve tümden reddettiğimizi, ilkesel olarak bu ve benzeri her türlü hak ihlalinin karşısında konumlanarak mücadele edeceğimizi ayrıca belirtmek isteriz.”
“Biz aşağıda imzası bulunan sivil toplum örgütleri, bireysel hayvan korumacı ve sivil inisiyatifler, ivedilikle hayvanları ve onları koruyanları hedefe oturtmuş her türlü oluşumun mercek altına alınarak gereğinin yapılmasını, yerel yönetimlere görevlerinin en üst perdeden ve son kez hatırlatılmasını talep ediyoruz. Yaşam hakkı savunucuları olarak, çeşitli yayın organlarını dezenformasyon için kullanmak suretiyle topluma korku, panik ve nefret yaymayı amaçlayan kişi ve grupların karşısında her zaman olduğu gibi bundan sonra da sonsuz direncimiz, sarsılmaz inancımız ve haklılığımız ile duracağımızı kamuoyuna saygıyla bildiririz” ifadeleriyle sonlanan deklarasyon, bireysel hayvan korumacıların ve konuya duyarlı olan kişilerin de imzasına açılmak üzere change.org kampanyası haline getirildi.
Deklarasyona imza atan örgütler şöyle:
Anadolu Hayvan Hakları Federasyonu,
Animal Save Türkiye,
Ankara Garip Patili Canlar Derneği,
Antalya Vegan Platformu,
Ataşehir Hayvanları Koruma Grubu,
Başka Bir Hayat Diliyorum Derneği,
Bir Pati Çetesi Derneği,
Bodrum Kent Konseyi Hayvanların Yaşam Hakkını Koruma Çalışma Grubu,
BurHak Çalışma Merkezi,
Çanakkale Morpati Derneği,
Çöprita Hayvan Hak Savunucuları Platformu,
Dayanışma Hayvan Hakları Federasyonu,
Deneye Hayır Derneği,
Doğa, Hayvan, İnsan Hepsi Can Derneği,
Dohas Doğa ve Hayvanseverler Derneği,
Düzce Hayvanları Koruma Derneği,
Edirne Bir El Bin Nefes Derneği,
Ege Hayvan Hakları Federasyonu,
Eskişehir Hayvanları Koruma Derneği,
Faytona Binme Atlar Ölüyor İnisiyatifi,
Fethiye Hayvan Hakları Platformu,
Göktürk Hayvanseverler Derneği,
Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu,
Hayvan Kurtarma Derneği,
Hayvan Özgürlüğü İnisiyatifi,
Hayvanlara Adalet Derneği,
Hayvanları Doğayı İnsanları Koruma ve Yaşatma Derneği,
Hayvanları Koruma Derneği Manisa,
Hayvanları Koruma Kurtarma ve Yaşatma Derneği,
Hayvanların Yaşam Hakları Konfederasyonu,
İnegöl Doğal Hayatı ve Hayvanları Koruma Derneği,
Karabük Sokak Hayvanlarını Koruma Derneği,
Karadeniz Hayvan Hakları Federasyonu,
Keşan Sokak Hayvanlarını Koruma Derneği,
Kurtarılmış Patiler Derneği,
Lapseki Çardak Hayvanları Koruma Derneği,
Malatya Doğa ve Hayvanları Koruma Derneği,
Marmara Hayvan Hakları Federasyonu,
Melekler Şehri Derneği,
Mor Patiler Çanakkale,
Nuhun Gemisi Yaşam Hakları ve Dayanışma Derneği,
Patiliyo Platformu, Sağlıklı Patiler Derneği,
Silivri Hayvan Hakları Derneği,
Sokaktaki Patili Canları Yaşatma Derneği,
Türkiye Hayvanları Koruma Vakfı,
Uluslararası Yaşam Hakları ve Toplumsal Değerler Derneği,
Yaşamdan Yana Derneği,
Yeşiller Partisi,
Yunus Emre Hayvan Koruma Derneği Manisa,
Yunuslara Özgürlük Platformu
Ne olmuştu?
Sokakta yaşayan köpeklerin yerlerini işaretlemek üzere hazırlanan “Havrita” adlı internet sitesi, hayvanları hedef göstererek ölümlerine sebebiyet verdiği gerekçesiyle sosyal medyada büyük tepki görmüş, Antalya Muratpaşa’da yerleri işaretlenen on köpeğin zehirlenmesi üzerine hayvanları koruma alanında çalışan sivil toplum örgütleri ve baroların hayvan hakları komisyonları tarafından yapılan başvurular neticesinde siteye erişim engeli getirilmişti.
Geçen günlerde, Bitlis’in Adilcevaz ilçesine bağlı Göldüzü köyünde yaşayan Mustafa Erçetin (10) ve Polat Ergün (9) adlı çocukların yaklaşık beş hafta önce sokakta yaşayan köpek tarafından ısırılmasından dolayı Ankara’ya sevk edilmelerinin üzerine sosyal medyada sokakta yaşayan hayvanlarla ilgili tartışmalar yeniden başlamıştı.
İklim müzakerelerinin yıllık buluşması olan Taraflar Konferansı, 27. kez, bu kez Mısır’ın başkanlığında yapılıyor. COP27, dün Mısır’ın Sina yarımadasının en güneyinde, Kızıldeniz kıyısında bulunan Şarm El Şeyh kentinde başladı. Açılış toplantısında neler konuşulduğundan kısaca söz edeceğim.
Ama önce, neden buradayız?
Sina Çölü’nde, Kızıldeniz kıyısındaki kumsalın ve mercan kayalıklarının hatırına kurulmuş bu devasa tatil beldesi, sık sık uluslararası konferanslara da ev sahipliği yapıyor. İklim COP’larında da beş yılda bir başkanlık sırası Afrika bölgesine geldiğinden, bu kez Mısır ev sahibi. Daha önce sıra Afrika’ya geldiğinde Fas (Marakeş, 2001 ve 2016), Güney Afrika (Durban, 2011) ve Kenya (Nairobi, 2006) ev sahipliği yapmıştı. Ancak bu kez Mısır, önceki Afrika ev sahiplerinin aksine, 196 ülkeden gelen ve sayıları 45 bini bulan iklim değişikliği ülke delegelerini, uluslararası kuruluş temsilcilerini, gözlemcileri ve gazetecileri, 107 milyon nüfuslu ülkenin “yaşayan” büyük kentlerinden birinde ağırlamak yerine (Kahire veya İskenderiye olabilirdi, örneğin), onlara bir Kızıldeniz rivierası sunmayı tercih etti.
Kahire’ye karayoluyla 500 kilometre ve sayısız kontrol noktası uzaklıkta bulunan Şarm El-Şeyh’te yerel bir sivil toplum (hatta turizm dışında meşgalesi olan bir yerel halk) pek bulunmadığından ve tabii Kahire’den kalkıp gelmek isteyenlere de izin verilmediğinden, dünyanın her yerinden uçan iklim bürokratları, uzmanları ve aktivistleri kendi aralarında toplanmış oldular. Mısır, daha önce başka ülkelerin de denediği (Meksika ve Katar, örneğin) sivil toplum katılımının iyice zorlaştırıldığı bir iklim zirvesi yaratmanın “mükemmel” bir örneğini vermek üzere olabilir.
30 yılda nereden nereye?
Kalkıp buralara gelmişken şehrin ve kıyıların merak uyandıran yanları neler sorusunu bu yazının sonuna ve gelecek yazılara bırakıp, tam 30 yıl önce, 1992’de Rio’da BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi imzalandığından bu yana 27. kez toplanan bu iklim konferansları boyunca iklim krizi nereden nereye tırmandı, önce ona bir bakalım:
Yeryüzünde son on yılın küresel sıcaklık ortalaması sanayi öncesi döneme göre 1,1 derece daha yüksek, hatta 2016 ve 2020’de 1,25 dereceyi gördük. 1992’de, sıcaklık artışı henüz 0,5 derece civarındaydı. Bu gidişle 1,5 dereceyi 2030’dan önce göreceğimiz neredeyse kesinleşti.
Atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu bu yıl 422 ppm’ye kadar çıktı. 1992’de henüz 355 ppm idi. Yılda 2,5 ppm artış sürerse 1992’de henüz ancak uğursuz bir kehanet olan, çünkü 2 dereceyi garanti edeceği hesaplanan 450 ppm’yi 2033’te görebiliriz.
Kuzey Kutbu bölgesinde deniz üzerindeki donmuş alanın yüzölçümü 1992’de 7,5 milyon kilometre kare iken bu yıl 4 milyon kilometre kare ölçüldü. Yani 30 yılda Arktik’teki deniz buzunun neredeyse yarısı eridi. Bu da yeryüzünün çok daha fazla ısı emmesine neden oluyor.
Bütün bunlara neden olan insan faaliyetlerine gelirsek… Fosil yakıtların yakılmasından ve sanayiden kaynaklanan karbondioksit emisyonları (ormansızlaşma ve diğer sera gazları hariç) 2021’de 36,5 milyar tona yükseldi ve artış sürüyor. Bu miktar 1992’de henüz 22,5 milyar tondu. Yani 30 yılda müzakereci ülkeler toplam karbondioksit emisyonlarını yüzde 62 artırmışlar. Bu da aynı dönemde kömür, petrol ve gaz üretiminin ve tüketiminin bu oranda arttığı anlamına geliyor. Bu yüzden de fosil yakıt şirketleri son 50 yıldır günde 3 milyar dolar kâr elde etmeye devam ediyorlar. Hatta geçen yıldan bu yana kârları hayal edemeyecekleri kadar artmış durumda.
Nihayet iklim felaketleri… Sadece son bir yılda yaşananları hatırlayalım: Devasa Pakistan, Nijerya ve Avustralya sellerini, Avrupa’da nehirlerin kurumasına neden olan son yılların en ağır kuraklığını, İngiltere’de sıcaklıkların bu yaz 40 dereceyi bulduğu haberlere yansısa da asıl en çok Çin’i kasıp kavuran sıcak dalgalarını, Afrika’da 146 milyon insanı açlık tehlikesiyle karşı karşıya bırakan kuraklık felaketini… 1992’de henüz bu felaketler çok daha seyrek ve henüz sadece en hassas bölgelerde yaşanıyordu.
Ülkeler 30 senedir iklim değişikliğini durdurmaya çalışırken kriz bu kadar ağırlaştığına göre hiçbir şey değişmedi diyebilir miyiz? Greta Thunberg’in “bla bla bla” dediği havanda su dövme yarışlarının hangi boyutlara vardığını sonraki yazılara bırakarak, birkaç sene önceye göre hangi ilerlemeleri kaydettiğimizi not edelim:
Dünyanın neredeyse bütün ülkelerinin taraf olduğu Paris Anlaşması diye bir metin var elimizde; bütün ülkeler küresel sıcaklık artışını 1,5 derecenin altında tutma hedefini ve kömür kullanımını azaltmayı kabul etti; yenilenebilir enerji kullanımının çok kolaylaşması ve ucuzlaması sayesinde enerji dönüşümü başladı, kömürden çıkan ve çıkmayı hedefleyen ülkeler epey arttı, hatta büyük ülkeler metan emisyonlarını azaltma sözü bile verdi. Ama işte bütün bunlar henüz çok az, çok yavaş… O yüzden de hem emisyonlar hem sıcaklık hem de felaketler hızla artıyor.
Bu tabloya bakınca bütün bu konferanslar ne işe yarıyor, 30 senede ancak krizin varlığını kabul etmişler, ama krize kriz gibi davranmaya başlamamışlar denebilir. Üstelik atılan adımları geri almak için hiçbir fırsat da kaçırılmıyor. Maalesef öyle… Her sene aynı uyarıları yapmaktan dünyanın bütün iklim aktivistlerinin, bilim insanlarının ve uzmanların dilinde tüy bitti. Bu yüzden de iş, dünyanın en ünlü sanat eserlerinin üzerine çorba boca etmeye kadar vardı. Ama yine de elimizdeki tek iklim diplomasisi fırsatını izlemeye, hükümetleri işe yarar bir iklim eylemine zorlamaya devam… Kaybedecek zaman yok.
COP27’in açılışında neler konuşuldu?
Dün, Şarm El Şeyh’teki büyük konferans merkezinin “Ramses” genel kurul salonunda yapılan COP27 açılış toplantısı, 1,5 saat gecikmeyle 11:30 sularında başladı. Gecikmenin nedeni gündeme nelerin alınacağına ilişkin anlaşmazlığın sabana kadar sürmesiydi deniyor. Başlıca anlaşmazlık noktası ise “kayıp ve zararların finansmanı” meselesi gibi görünüyor. Gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ve özellikle de az gelişmiş ülkelerin yaşadıkları iklim felaketlerinden dolayı açılan yaralarını sarması için finansman sağlaması anlamına gelen bu konu, gelişmiş ülkeler tarafından hem yeni bir para meselesi olduğu hem de iklim krizinin ortaya çıkmasındaki sorumluluklarını tamamen kabul ettikleri gibi algılanacağını düşündükleri için tıkanmıştı. Neyse ki gelişmekte olan ülkeler en nihayet konuyu gündeme sokmayı başardılar. Ancak bir dipnotla: Bu finansman mekanizması “sorumluluk ve tazminat olarak anlaşılamaz.” Anlaşılan gelişmiş ülkelerin kaygılarını gidermek için bu formül bulunmuş. Bu “güvence” dipnotu işe yarar bir finansman mekanizması yaratmayı sağlar mı göreceğiz. Pakistan’da bu yaz yaşanan söylenen sellerden oluşan ve 30 milyar doları bulacağı söylenen kayıp ve zararı telafi edecek bir mekanizma yaratılabilecek mi örneğin? Bana biraz zor geliyor…
Açılışla ilgili iki üç detay daha verip geçelim: Bu senenin COP başkanı Mısır Dışişleri Bakanı Sami Şükrü (Sameh Shoukry) oldu. Glasgow’da yapılan COP26’ya damgasını vuran Alok Sharma kendi başarılarını epey vurguladığı (Glasgow sayesinde 1,5 derece hedefimiz var artık dedi, örneğin) bir konuşmadan sonra görevi Şükrü’ye devretti. Şükrü açılış konuşmasında bunun bir “uygulama COP’u” olacağını söyledi. Hadi inşallah! Bir diğer yeni isim, ilk COP’unu yaşayan BM İklim Değişikliği’nin (UNFCCC) yeni sekreteri Granada’lı Simon Stiel idi. Açılış konuşmasında ilerlemeyi bloke etmeye çalışan ülkelere izin vermeyeceklerini söyleyen Stiel’in, selefleri Figueres ve Espinosa kadar etkili bir figür olmasını, bu iddiasını yerine getirip getirmeyeceği belirleyebilir. Açılışta ayrıca IPCC Başkanı Dr. Hoesung Lee konuştu ve özellikle adaptasyon finansmanının önemine vurgu yaptı.
Mercan resiflerindeki rengarenk balıklar
Açılış gününün sonunda, akşamın geç saatlerinde, müzakere gruplarının ve gözlemci kuruluş temsilcilerinin yaptıkları konuşmaları ikinci yazıya bırakıp, Şarm El Şeyh’e gelen delegelerin bir yolunu bulup görmeye can attığı rengarenk mercan resiflerine ve bu resiflerde dolaşan balıklara gelelim. Çünkü Kızıldeniz’de, dünyanın en uzun mercan resiflerinden biri mevcut. Bu resiflerde 350’den fazla mercan türü yaşıyor ve bunların yüzde 15’i buraya özgü, yani endemik.
Mısır’ın, piramitleri ve Kızıldeniz’deki balıkları görmeye gelen turistler üzerinde yükselen turizm endüstrisinden yıllık kazancı ise 21 milyar dolar civarında. Şu anda konaklamadan taksiye, hatta yeme içmeye kadar her şeyde “normal turistlerin” en az iki katını ödeterek bizim de katkıda bulunmamızı sağlıyorlar bu gelire, sağ olsunlar. Başka ülkelerde yapılan önceki COP’lardan tamamen farklı olarak, çölün ortasındaki, “dışarısı” olmayan, dolayısıyla etrafta bir bakkal bile bulamayacağınız konferans merkezinde sattıkları sandviç ve kahve için istedikleri fiyatın İstanbul Havalimanı ölçülerinde olduğunu söyleyeyim de durumun vahametini anlayın. Yani fiyatları artıran sadece turizm tesisleri veya şehirdeki esnaf değil, merkezi bir karar söz konusu.
İşte bu turizm cennetinde karmaşık cümlelerle devam edip giden müzakereleri izlerken aklınızın bir köşesinde hafta sonu Köpekbalığı Koyu’ndaki mercan resiflerine uğrayıp o rengarenk balıkları görebilir miyim acaba düşüncesi dolaşıyor.
Sonra tabii hemen aklınıza IPCC’nin 1,5 derece raporu geliyor. Bilim insanları küresel sıcaklık artışı 1,5 dereceye ulaşırsa (yani sadece 8-10 sene sonra) dünyadaki bütün mercan resiflerinin yüzde 70’inin, içinde yaşayan balıklarla ve bütün diğer canlılarla birlikte yok olacağını söylüyordu. Küresel ısınma 2 dereceye ulaştığında ise tamamının…
Isınmanın 1,5 dereceye varmasına en fazla 10 yıl kaldı. Bu kafayla gidersek 2050’den önce 2 dereceyi de göreceğiz. O zaman Kızıldeniz’de mercan resifi kalacak mı?
Ama zaten burada bu yok oluş başlamış bile. Küresel ısınma ve turizm endüstrisi el ele verip 2005’ten bu yana mercan resiflerinin yüzde 15’ini yok etmiş. (Her profesyonel dalışın yarım santim mercan resifinin kırılmasına neden olduğu hesaplanmış, örneğin.)
Yine de bizi buralara getiren Mısır hükümeti sağ olsun, iklim delegeleri olarak vakit bulabilirsek, o rengarenk resifleri ve balıkları daha da geç olmadan görebiliriz. Peki ya balıklar bizi?
Muğla’nın yüzde 59’unun maden aramaya ruhsatlandırılmasına, çimento fabrikasına, kıyıların sermaye güçleri tarafından yağmalanmasına, Akbelen’in termik santrale kurban edilmesine, Datça’nın yat limanına açılmasına karşı halk, yaşam alanlarını savunmak için Muğla’da bir araya geldi.
Mehmet Ali Eren Parkı‘nda toplanan kitle, “Muğla için çok geç olmadan yaşam alanlarımızı savunuyoruz” yazılı ortak pankart açarak, “Havama, suyuma, toprağıma dokunma”, “Akbelen Ormanı’nı vermeyeceğiz”, “Deştin çayı özgür akacak”, “Dinamitçi Sinpaş Marmaris’i terk et” sloganları eşliğinde Muğla Açık Otoparkı’na yürüyüş düzenledi.
Evrensel’inaktardığına göre; “2030’da kömürsüz bir Türkiye istiyoruz”, “Yaşam alanlarımız müştereğimizdir”, “Doğayı ve yaşamı savunuyoruz” pankartlarının yanı sıra Emek Partisi “Doğanın sömürüsü emeğin sömürüsüdür. Birlikte kazanacağız, halk kazanacak” yazılı pankart açtı. Mitingde 83 kurum adına ortak basın açıklaması okundu.
Çevre katliamlarının hem Muğla’da hem Türkiye’de hem dünyanın birçok yerinde devam ettiği ifade edilen açıklamada, “Muğla’da ortalamanın üstünde kötü bir durum var. Kâr üzerine kurulu sistem yani kapitalist sistem bizi geçim araçlarımızdan yoksun bırakarak kendini sürdürmek istiyor. Yoksulluğa, geçinememeye, yaşam alanlarımızdan edilmeye hayır diyoruz, kabul etmiyoruz” denildi.
‘Talanı kabul etmiyoruz’
“Kabul edilemez kararlar halkı yoksullaştırdığı gibi canından da ediyor” denilen açıklamada, Bartın Amasra’da yaşamını yitiren maden işçileri anıldı.
Fethiye’den Bodrum’a, Kavaklıdere’den Datça’ya talanın devam ettiğinin aktarıldığı açıklamada, “Muğla’nın yüzde 59’u maden ruhsat alanı ilan edilmiş durumda. Bozulmamış doğa parçası kalmadı, bunun daha da kötü bir duruma gelmesini istemiyoruz. Talanı kabul etmiyoruz” ifadelerine yer verildi.
“Zeytinliklerimiz, temel geçinme, beslenme varlıklarımız yok ediliyor. Akbelen Ormanı için 450 günü aşkın zamandır bu yoksullaşmaya ‘hayır’ diyor. İkizköy geçinmek, üretmek, yaşamak istiyor. Akbelen’i vermeyeceğiz” diye belirtilen açıklamada, Deştin ve Bayır mahallelerinde çimento fabrikasına karşı verilen mücadele hatırlatıldı.
Sinpaş’ın Marmaris’te devam kaçak inşaatına da tepki gösterilen açıklamada, “Kaçak inşaatı durdurması gerekenler, mahkeme kararına uyulmasını sağlamakla görevli olanlar, ÇED sürecini mahkeme kararını hiçe sayarak yürütüyor. Kabul etmiyoruz, etmeyeceğiz” denildi.
Açıklamada, “Fethiye’den Datça’ya, Gökova’dan Bodrum’a kıyılar talan ediliyor. Bu talan sürdüğünde geriye yok edilen doğa, kirlenen deniz, kıyı ekosistemi, beton yığınlarına dönmüş kıyılar kalacak. Muğla’nın önemli sulak alanlarından Köyceğiz Dalyan özel çevre koruma alanını besleyen Sandras Dağı‘nın da madencilik faaliyetleri ile yok edilmesine karşı mücadeleye devam edeceğiz” ifadelerine yer verildi.
Sulak alanların yapılaşmaya açılmasından yat liman projelerine, ormanların katledilmesinden zeytinliklerin yok edilmesine karşı talepler şu şekilde sıralandı:
Devlet tarafından uluslararası sözleşmelerle üstlenilen yükümlülüklere uygun davranılmasını,
Çevreye-ekolojiye ilişkin kararların, ortak varlıkların, hayatın korunması, süreklilik esas alınarak verilmesini,
Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının işlevlerine göre bölünerek, doğal olanı korumak için yeniden yapılandırılmasını,
İklim krizinin hepimizin, bütün dünyanın sorunu olduğunun kabul edilmesini; iklim krizinden sadece etkilenmediğimizi, aynı zamanda krize katkıda bulunulduğunun kabul edilmesini,
Başta fosil yakıt kullananlar olmak üzere, iklim krizine katkıda bulunan tesislerin ve projelerin bir an önce sona erdirilmesini,
Özelleştirme uygulamalarına derhal son verilmesini; tersine, kamulaştırma yoluna başvurulmasını,
Kıyıların metalaştırılmasından vazgeçilmesini,
Bilimsel olmadığı mahkeme kararları ile kanıtlanmış ekolojik temelli bilimsel raporlara dayanarak ve şirketlerin çıkarlarına göre kullanmayı esas alarak, bütün Türkiye’de doğal sit alanlarının belirlenip ilan edilmesinden derhal vazgeçilmesini talep ediyoruz.
Türkiye’de iktidar tarafından son dönemde artırılan LGBTİ+’lara yönelik baskı ortamının sonucu olarak ortaya çıkan nefret yürüyüşlerinin sonuncusu İzmir’de gerçekleştirildi. Sokaklara nefret yürüyüşüne davet eden çağrılarla dolu pankartlar asıldı. İzmirliler nefret yürüyüşüne karşı sokağa çıkarak “Vardık, varız, var olacağız” diyerek LGBTİ+’ların eşit yurttaş haklarını savundu. LGBTİ+’lar ve ailelerinin yanı sıra birçok sivil toplum kuruluşu, parti ve öğrenci grubunun katıldığı eylemde Türkan Saylan Kültür Merkezi önünden iktidara ve nefreti sokağa dökenlere karşı “Nefrete karşı yaşasın hayat” sloganları atıldı.
İzmir’de LGBTİ+lar, İzmir 20 Kasım Platformu, 18 Haziran LGBTİ+, Direnişin Renkleri, Genç LGBTİ+ Derneği, İzmir LGBTİ+ Aile Grubu ve Lavender LGBTİQ+ bir basın açıklaması gerçekleştirdi.
Fotoğraf: Egepostasi
Eylemde “Nefret büyüyor devlet koruyor!”, “Susmuyoruz korkmuyoruz itaat etmiyoruz!” ve “Nefrete inat yaşasın hayat” sloganları atıldı. Eylemde gerçekleştirilen basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:
“İstanbul’da Yesevi Alperenler Derneği’nin ve 150 sözde STK’nın ‘Fikirde birlik ve mücadele platformu’ adı altında bir araya gelerek gerçekleştirdiği ilk nefret yürüyüşünden sonra Urfa, Konya ve son olarak Ankara’da 30 Ekim Pazar günü LGBTİ+ karşıtı nefret mitingleri gerçekleştirildi!
LGBTİ+’lara yönelik nefret mitinglerinin bir diğeri ise bugün (6 Kasım) saat 14:00’da şehrimizde, İzmir’de gerçekleştirildi!
Sözde aileyi koruma amacıyla ‘aile platformları’ adı altında örgütlenenlerin; LGBTİ+ düşmanı, LGBTİ+’lara yönelik her türlü şiddet ve ayrımcılığı körükleyen ve LGBTİ+’ları hedef gösteren cis-heteroseksist erk-ekiktidarın zihniyet tezahürü olan silahlarından biri olduğunu biliyoruz!
İkili cinsiyetçi, heteroseksist ve mizojenik ve erkek iktidarın kutuplaşma yaratarak LGBTİ+’ları hedef haline getirdiği ve siyasal rant elde etmeye çalıştığı bu nefret dolu siyaseti; Nazi Almanyası’ndan, 90’lar Türkiyesi’nden, Pürtelaş’tan, Bornova Sokak’tan, Esat-Eryaman’dan ve tüm dünyada giderek artan LGBTİ+karşıtı uygulamalardan çok iyi tanıyoruz!
Fotoğraf: Egepostasi
‘Nefret büyüyor devlet koruyor!’
Bu nefret mitinglerinin propagandası ve çağrısını; bizatihi LGBTİ+’lar olarak da vergi vererek katkı koyduğumuz kamusal kaynak ve araçlar aracılığıyla ifade özgürlüğü adı altında çeşitli mecralarda yayınlayan RTÜK’e, nefret mitingleri için şehir merkezlerine afiş ve pankartlar asanlar sözde sivil toplum örgütlerine ve dahi Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olan bir okulun sosyal medya hesabından nefret mitingine çağrı yapmasına adeta alan açan iktidar; söz konusu LGBTİ+ların ifade ve örgütlenme hakkı, etkinlik organizasyonları ve Onur Yürüyüşleri olduğunda ise uluslararası sözleşmeler, anayasal haklar ve insan haklarını dinlemiyor, yasaklardan dem vuruyor ve adeta varlığımızı kriminalize ediyor!
Her türlü organı ve aracıyla nefreti kurumsallaştıran bu faşizan iktidarın yansıması olarak, LGBTİ+ düşmanı uygulama ve kampanyalar devreye sokuluyor ve bizler sindirilmeye, susturulmaya, yalnızlaştırılmaya çalışılıyoruz.
Tekrar hatırlatıyoruz; biz direncimizi, Pürtelaş’ta, Bornova Sokak’ta, Küçük Bayram Sokak’ta direnen trans seks işçilerinden, Hande Kader’den, Zirve Soylu’dan, Ahmet Yıldız’dan, Hande Buse’den alıyoruz. Hafızamız Esat-Eryaman’a, siyah pembe üçgenlere dayanıyor. Buradayız, başlangıcından beri varız ve var olmaya devam edeceğiz. Ne yalnız ne de yanlışız!
Susmuyoruz korkmuyoruz itaat etmiyoruz!
Nefret yürüyüşlerinin yapılmasına, nefret mitingi afişlerinin üniversitelerimizin içine kadar girilerek her yere asılmasına göz yumanlar, bugün Boğaziçi‘nde LGBTİ+lari hedef gösteriyor; yine aynı zihniyet bizleri kriminalize ederek Onur Yürüyüşlerimize saldırıyor.
Fotoğraf: Sendika.org
Yalnızca 2022 yılında; Boğaziçi Onur Yürüyüşü’nde 70, İstanbul Onur Yürüyüşü’nde 373, ODTU Onur Yürüyüşü’nde 38, İzmir Onur Yürüyüşü’nde 12, Eskişehir Onur Yürüyüşü’nde 10, Ankara Onur Yürüyüşü’nde 45 ve diğer illerdeki Onur Yürüyüşleri ve LGBTİ+ etkinlikleriyle beraber 580’den fazla arkadaşımız polis tarafindan darp edilerek, insanlık dışı muameleye ve hakarete maruz bırakılarak işkenceyle gözaltına alındı.
LGBTİ+ların barışçıl yürüyüş ve protesto hakkını, ifade özgürlüğünü gasp edenler, alenen nefreti örgütleyerek nefret suçu işleyenlerin yanında yer alıyor.
‘Kutsal ailenizi’ kabul etmiyoruz’
Ev içinde kadınların emeğini ve bedenini sömüren, kadınları ve LGBTİ+ları her türlü şiddet ve istismarın olduğu, özgürlüğün yok edildiği, sevginin ve kabulün olmadığı sözde ‘kutsal aileye’ mahkum etmeye çalışanlara bir kez daha tüm varlığımızla haykırıyoruz:
Hayatlarımız, bedenlerimiz ve arzularımız bizim! Her gün her dakika ev içinde her türlü şiddet, istismar ve baskı mekanizmasıyla çocuk ya da yetişkin kadınları ve LGBTİ+’ları tahakküm altına almaya çalıştığınız ‘kutsal aile’nizi kabul etmiyoruz!
Fotoğraf: Egepostasi
Cis-hetero patriyarka ve onun tezahürü iktidarınızın bize dayattığı sözde ‘güçlü ve kutsal aile’ anlayışı karşısında sömürüsüz, şiddetsiz, nefretsiz, sınırsız, eşit, özgür, barışçıl bir hayatı ve dayanışmayı savunuyoruz.
Bizim aile anlayışımız, nefrete karşı LGBTİ+ çocuklarıyla hak arayışlarını ve mücadelelerini sürdüren ailelere; toplumsal normlara ve cis-heteronormatif aile yapısına karşı var olan LGBTİ+ aileleri, seçilmiş aileleri ve var oluşlarımızı kabul, sevgi ve özgürlük ile kucaklayan ailelere dayanıyor!
‘Baskı şiddet ahlaksa biz ahlaksızız!’
Bizi yok sayanlara; yaşama, barınma, çalışma, eğitim, sağlık haklarımızı gasp edenlere itaat etmiyor, haklarımıza yönelik olan bu saldırılara karşı varlığımızı kutluyor ve mücadelemizi büyütüyoruz!
Dayanışmamızla, mücadelemizle, neşemizle, öfkemizle, coşkumuzla LGBTİ+’lara yönelik nefretin karşısında durmaya, hayatlarımızı savunmaya devam ediyoruz ve bütün insan hakları savunucularını bu mücadelenin bir parçası olmaya çağırıyoruz.
Kaynak: KaosGL
‘Ne hasta, ne yalnız ne de yanlışsın!’
Her gün LGBTİ+’lara yönelik şiddet ve nefret saldırıları artar; yaşama, barınma, yaşama, eğitim, sağlık, katılım gibi pek çok hakkımız gasp edilirken ‘LGBT, yok öyle bir şey’ diyerek adeta varlığımızı inkar etmek ve tüm yaşanan şiddet, istismar ve ayrımcılık sarmalını görünmez kılmaya çalışıyorlar!
Zaten bir elin beş parmağını geçmeyecek kadar az olan yasal güvencelerimizi de elimizden alıp bizi toplumdan tamamen soyutlamak ve yalnızlaştırmak istiyorlar.
Bizleri hedef göstererek, varoluşlarımızı yok sayarak, aileyi dağıttığımız safsatası ile bizlere karşı nefret yürüyüşleri düzenliyorlar.
Kabul etmiyoruz! Asıl bizi yok eden ve aileleri dağıtan sizin ev içi şiddet ve istismarı körükleyen, norm haline getirmek isteyen feodal, ahlakçı, cis-heteroseksist aile tasavvurunuz! Yarattığınız tahakküme, nefrete ve yıkıma karşı buradayız! Bu coğrafyanın her şehrinde, her caddesinde, her sokağında varız!
LGBTİ+fobik, cisheteroseksist, ahlakçı, ayrımcı iktidarın nefreti üreten ve besleyen politikalarına karşı her zaman olduğu gibi bugün de haykırıyoruz: Vardık, varız var olacağız!
‘Vardık, varız, var olacağız!’
Bugün (6 Kasım) gerçekleştirilen bu nefret mitinginin, açıkça LGBTİ+ların yaşam hakkını hedef aldığını ve insan hakkı ihlali olduğunu, anayasayı ve uluslararası insan hakları sözleşmelerini ihlal ettiğini hatırlatıyoruz.
Tüm bu hak ihlalleri ve saldırılara karşı İzmir’de bulunan LGBTİ+lar, LGBTİ+ örgütleri, insan hakları savunucuları ve destekçi kurumlar olarak bir aradayız ve mücadelemizi, isyanımızı büyütüyoruz. Herkesi, tüm bu nefret iklimini yaratanlar ve ondan güç alan faillere karşı, koşulsuz şartsız LGBTİ+’ların var oluşunu, yaşam hakkını savunmaya ve toplumsal barışı inşa etmeye çağırıyoruz!
Her zaman söylediğimiz gibi, nefrete karşı yaşasın hayat!”