Ana Sayfa Blog Sayfa 651

Türkiye’ye küçük nükleer santral hevesinin maliyeti: Daha fazla atık, daha yüksek maliyet

AKP hükümeti ve bazı şirketlerin,  küçük nükleer reaktörlerin satın alınması için ABD ile görüşmelerde bulunduğu ortaya çıktı. ABD Dışişleri Bakanlığı’nda nükleer enerjide ticari rekabet edebilirlik kıdemli danışmanı Justin Friedman, Ankara‘da Bloomberg ile yaptığı röportajda, “Türkiye’nin 2050 yılına kadar nükleerden 20 gigawatt elektrik üretim kapasitesi hedefine atıfta bulunarak, SMR’ler olarak bilinen 35 kadar küçük modüler reaktör satın almak için yer olduğunu söyledi: “Şimdi soru, işletmeler arası işbirliğinin kapısını açmak için hükümetler arası birlikte nasıl çalışacağımızdır.”

ABD’li SMR üreticileri arasında NuScale Power Corp. ve Bill Gates destekli TerraPower LLC bulunuyor. SMR’ler tipik olarak yüz megavat veya biraz daha fazlasını üretiyor. Kabaca geleneksel reaktörlerin onda biri büyüklüğünde SMR’ler,  olağan ısmarlama projeler yerine bir fabrikadaki bileşenler gibi seri olarak inşa edilebiliyor.

Milyarlarca dolara mal olan bu santraller için görüşmelerin ticari bir anlaşmayla sonuçlanması durumunda finansmanın nasıl işleyeceği ise belli değil.

Türkiye, Rus devlet şirketi Rosatom‘un Mersin Akkuyu‘da inşaatı süren NGS inşaatının yanı sıra Sinop‘ta da yine Rosatom’la bir nükleer santral daha planlıyor.

Enerji Bakanlığı, Bloomberg’in sorularına yanıt vermekten kaçındı.

Daha fazla plütonyum, daha fazla atık

Peki SMR nedir, büyük nükleer santrallerden farkı ne, sonuçları ne olur? Nukleersiz.org koordinatörü ve Yeşil Gazete  nükleer editörü Pınar Demircan’a sorduk.

Küçük nükleer reaktörler nedir? Büyüklerden farkını açıklayabilir miyiz?

Elektrik üretim kapasitesi 10 ila 300 megawatt(mw) arasında değişen reaktörlere küçük ve modüler nükleer reaktörler deniliyor, bunların çok çeşitli tasarımları var ve 4’üncü nesil reaktör olarak tanımlanıyorlar. Bugün Akkuyu‘da inşasına devam edilen 1000 mw ve üstü reaktörler 3’ncü nesil kategorisine giren konvansiyonel reaktörlerin en fazla dörtte bir kapasitesine karşılık geliyor. Yüksekliği 20 metre çapı 2,7 m civarında tasarlanan bu SMR’lerin dünya genelinde su soğutmalı reaktörler gibi soğutma sistemleri var ve soğutma aracı da su, gaz ya da erimiş tuz olabilen 50’ye yakın modeli olduğundan bahsediliyor. SMR’ler elektrik üretiminde, endüstriyel alanda da buhar ve termal ısı olarak kullanılıyor ve günümüzde SMR’ler Arjantin, Kanada, Çin, Fransa, Hindistan, Rusya, G.Kore, UK, ABD’de ya kurulu ya da inşaat halinde.

İşletim ömrü  30 yıl civarında olan SMR’lerin  yakıt değişiminin  3-7 yıl arasında yapılması avantaj gibi sunuluyor. Bilindiği gibi 1000MWlık konvansiyonel reaktörün operasyon ömrünün yarısına karşılık gelirken sıradan  reaktörlerde  1-2 yıl oluşu da avantaj gibi sunuluyordu. Oysa bu durum daha yüksek dereceli plütonyumun yan ürün olarak ortaya çıkması demek. Yani yakıtı daha az zenginleştirilmiş uranyumun kullanılması daha az tehlikeli olduğu iddiasıyla pazarlanırken sıradan reaktörlere göre daha yüksek atık üretimi söz konusu. Bu alandaki bilimsel çalışmalara bakıldığında SMR’lerin kullanılmasıyla   3’ncü nesil konvansiyonel tip  reaktörden elde edilen atığın 2-30 kat daha fazlasının oluşması, yani yüzde 50 daha fazla plütonyum elde edilebilmesi mümkün. Bu da demek oluyor ki, SMRler daha fazla plütonyum elde etmenin bir aracı! Bu açıdan SMRlerin yaygınlaşmasıyla  canlı yaşamının yeni bir kobaylık sürecine sokulacağı aşikar. Kaldı ki bu reaktörlerin kuruluş amacı halihazırda bugün dünyanın karşı karşıya  olduğu nükleer savaş tehlikesini daha da arttırabilir.

Öyleyse şunu söyleyebiliriz eğer devletler, endüstriyel lobinin varlığını sürdürmek ve gelişmek için pazarlamaya çalıştığı  SMR’leri  kurmayı öngörüyorsa bunun nedeni daha fazla nükleer atık kanalıyla plütonyum elde etmenin sahibi olmakla ilgili bir motivasyonlarının  bulunmasıdır. Tabii bu durum nükleer silahsızlanma anlaşmalarının içinin boşaltılması anlamına da gelebilir. Bununla beraber bu gerçeklik Türkiye’nin NPT’yi imzalamış bir devlet olması nedeniyle plütonyumun kime hangi devlet için üretileceği de bir başka tartışma konusunu açıyor.

Öte yandan üretimi  iki kat maliyetli olan SMR’leri halihazırda talep eden  devletlerin ve şirketlerin pazardaki alıcıları oluşturması da önemli bir konu. Zira şirketler daha fazla maliyetli ve şeffaf olmayan süreçlerde daha fazla menfaat elde ederken  devletler de hukuki ve yasal alt yapı hazırlıklarını yaparak sermaye gruplarını kendilerine bağlayacak şekilde hegemonyalarını güçlendirmiş oluyor.

‘Risklere rağmen pazar büyüyor’

Tüm bunların sonucunda dünyada halihazırda çözümlenmemiş olan radyoaktif atık sorunu zaten varken SMR lerle yüksek ve orta dereceli tehlikeli nükleer atıkların artmasıyla gezegenin giderek daha fazla radyoaktif kirliliğe bulanacak olması ve canlı yaşamının maruz kaldığı ve kalacağı sağlık tehlikesinin artacağı da öngörülebilir.

SMR’lerin pazarlama yöntemlerine bakıldığında ise Ukrayna’daki savaşla nükleer santrallerin savaş ortamındaki riskleri de görüldükten sonra nükleer riskler nedeniyle reaktör anlaşmaları yapmaktan uzak duran devletleri SMR’lerin küçük ve güvenli olduğu iddiasıyla pazara çekmenin kapısı aralanıyor. En son 2021 yılının kasım ayında Rolls Royce, devlet fonu olarak 281 milyon ABD doları  ve özel fonlardan 261 milyon ABD doları ve ardından Qatar Investment‘dan ilave 112 milyon ABD doları aldığı anımsanırsa bu yatırımın muhakkak geri dönüşü yeni bir nükleer rönesansla bekleniyor.

Tabii bu pazarlama biçimi  Akkuyu’da inşa edilen, Sinop’taki sahipsiz reaktörlerin tehlikeli ve riskli olduğu nükleer lobinin kendisi tarafından da nihayet kabul edilmiş olduğunu da gösteriyor.

Tüm bunlara ek  olarak SMRlerin üretim maliyetlerinin dışında bilinmeyen proseslerinden kaynaklanan risklerin beraberinde maliyetlerini de getirdiğini belirtmek isterim. Zira kontrol, yönetim ve acil durum müdahalesi için özel sistemler ve lisanslama ve güvenlik maliyeti; işletme maliyetleri beşte bir ile dörtte bir arasında daha yüksek ve hizmetten çıkarma maliyetleri de iki ila üç kat daha yüksek bulunuyor. Ayrıca gerçekten bu modüler  reaktörlerin operasyon risklerinin yanı sıra taşınabilir olması nedeniyle münferit kazaların artması, elektrik kullanımı, soğutma suyu, bakım onarım, kalifiye eleman ihtiyacı , iklim değişikliği şartlarında uyumu da soru işareti taşıyor.

‘Türkiye karbonsuzlaşma iddiasında samimi değil’

Nükleer enerji gerçekten ülkemiz için elzem bir enerji türü mü?

Türkiye’nin nükleer enerjiye ihtiyacı olmadığını aslında dünyanın da ihtiyacı olmadığını hep söylüyoruz. Fakat 2050’ye kadar karbon salımını düşürme hedefleri bahane edilerek nükleer santrallerde dünya ve küresel sistemle uyum içindeki Türkiye’de nükleer enerji ısrarı devam ediyor. Bu şekilde gerek dünyada gerekse Türkiye’de enerji üretimi için doğa dostu ve az maliyetli enerji üretiminin de önü tıkanmak isteniyor. Bu durum da karbonsuzlaşma iddiasında bir samimiyet görmenin mümkün olmadığını açıkça gösteriyor. Kaldı  ki ülkemizde  halihazırda 68 adet kömürlü termik santral varken ve bunların kapanması gerekirken en son Çinli Shanghai Elektrik tarafından Adana Sugözü’nde inşa edilen Hunutlu Termik Santrali açıldı!

Öte yandan karbonsuzlaşma adına gezegenin radyoaktiviteye bulanmasına dünya kamuoyu tarafından itiraz edilmelidir.  Bu açıdan nükleer karşıtlarının gerek dünyada gerekse Türkiye’de nükleer santrallerin tehlikeleri anlatırken artık SMR’leri de bu tartışmaya dahil etmesi şart.

Kapitalizmin neoliberal stratejisi uğruna SMR’lerin tehlikesizmiş gibi algılanması sağlanarak  yaygınlaştırılması amaçlanırken küresel toplumun konvansiyonel reaktörlere karşı örülen kitlesel mücadeleye katılımının SMR gibi yeni reaktörlerin tehlikesiz olduğu algısının yaratılmasıyla nükleer karşıtlığının atomizasyonu ve mücadele edenlerin  kendi tenhalığına terk edilmesi de  hedefler arasında.

Türkiye’nin SMR satın alma olasılığı ile ilgili haberi ise  iktidarın katlanan ekonomik krize rağmen SMR lobisinin müşterisi olmayı  yaklaşan hayati seçimin öncesinde sermaye gruplarının desteğini almak için elini güçlendirme girişimi olarak okumak yanlış olmaz.

Dolayısıyla Türkiye’deki nükleer karşıtlarının bu seçim öncesinin kıymetini bilerek  gerek Akkuyu’daki  inşası süren projeden, gerekse Sinop’ta ÇED onayı verilmiş olan sahibini arayan projeden vazgeçilmesi ve SMR sürecine girilmemesi için siyasi partilerle, sivil toplum örgütleriyle görüşmeler yapması, kamuoyuna gerçekleri anlatarak dayanışmanın yaygınlaştırılması ekonomik, siyasi, ekolojik ve toplumsal boyutlarıyla çoklu krizlerin eşiğinde olduğumuz  günlerden geçtiğimiz üzere çok önemli.

 

 

 

2022 iklim afetleri yılı oldu: Binlerce ölü, milyarlarca dolar kayıp

2022‘de iklim değişikliğinin yol açtığı afetlerle mücadele eden bazı ülkeler aşırı sıcakla boğuşurken, bazılarında da seller can aldı.

Brezilya’da şiddetli yağışların yol açtığı seller sonucu 232 kişi hayatını kaybetti. Pakistan‘da muson yağmurlarının yol açtığı sel felaketinde ise yaklaşık 5 ayda bin 739 kişi hayatını kaybetti, 13 bin kişi yaralandı.

2022’de dünyada yaşanan ve hafızalara kazınan insan kaynaklı ve doğal felaketlerden başlıcaları şöyle:

15 Ocak

Pasifik Okyanusu‘ndaki ada ülkesi Tonga‘daki yanardağ patlaması ve onu izleyen tsunami nedeniyle 6 kişi hayatını kaybetti. Yanardağ patlaması Japonya‘da tsunamiye, Avustralya’da da tsunami uyarısı verilmesine neden olurken, Peru’da 18 Ocak’ta dalga boylarının yükselmesi nedeniyle 80 liman kapatıldı. Felaketin ardından Peru’da 21 Ocak’ta 21 sahilde petrol sızıntısının neden olduğu kirlilik sebebiyle “Çevresel Acil Durum” ilan edildi.

30 Ocak

ABD’nin doğu yakasında orta ve kuzeydoğu eyaletlerini vuran şiddetli kar fırtınası nedeniyle 100 binden fazla kişi elektriksiz kaldı.

2 Şubat

Ekvador‘da şiddetli yağışların yol açtığı sellerde 23 kişi hayatını kaybetti, 47 kişi yaralandı.

3 Şubat

ABD‘nin orta bölgesinde etkisini sürdüren kar fırtınası yüzünden 4 binden fazla uçuş iptal edildi, 100 bine yakın kişinin elektriği kesildi.

8 Şubat

Dünya Gıda Programı (WFP), Afrika Boynuzu‘nda 1981’den bu yana en kurak dönemin görüldüğünü belirterek, yaklaşık 13 milyon kişinin ağır açlıkla yüz yüze olduğu uyarısını yaptı.

11 Şubat

İtalya’nın güneyindeki aktif yanardağlarından Etna, bu yıl ilk kez kül ve lav püskürttü.

16 Şubat

Brezilya‘nın Rio de Janeiro eyaletinde şiddetli yağışların yol açtığı seller 232 kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu.

19 Şubat

Arjantin‘in kuzeydoğusundaki Corrientes eyaletinde ocak ayının ortasından bu yana devam eden orman yangınlarında 785 bin hektardan fazla alanın tahrip olduğu açıklandı.

Almanya’da “Zeynep” adı verilen kasırga, ülkeyi etkisi altına alırken üç kişi öldü.

21 Şubat

İtalya‘nın aktif yanardağlarından Etna, yeniden kül ve lav püskürttü. Ülkenin güneyindeki Sicilya Adası‘nda yüksekliği 3 bin 200 metre civarında olan Etna Yanardağı’nda 10 Şubat’taki yoğun volkanik hareketliliğin ardından bu yılın ikinci volkanik faaliyeti yaşandı.

8 Mart

Avustralya‘nın Yeni Güney Galler eyaletinin başkenti Sidney‘de mart başından bu yana etkili olan sellerde 19 kişi hayatını kaybetti.

11 Nisan

Filipinler‘de tropikal fırtına Megi‘nin yol açtığı sel ve heyelanlarda 56 kişi öldü.

1 Mayıs

Irak‘ın Salahaddin ilinde başlayan yoğun kum fırtınasından 216 kişi etkilendi.

3 Mayıs

Hindistan‘da 46 dereceye ulaşan hava sıcaklıkları eğitim, tarım üretimi ve enerji kaynaklarında soruna yol açtı. Maharaştra eyaletinde, son 6 yılın en yüksek seviyesine ulaşan hava sıcaklığı nedeniyle 25 kişi hayatını kaybetti.

5 Mayıs

ABD’nin New Mexico eyaleti yaklaşık 650 kilometrekareye yayılan yangınlar nedeniyle “afet bölgesi” ilan edildi.

16 Mayıs

Irak hükümeti, yoğun kum fırtınası nedeniyle 2 bin kişinin boğulma tehlikesi geçirerek hastaneye kaldırıldığını duyurdu.

21 Mayıs

Hindistan ve Bangladeş‘i etkisi altına alan aşırı yağışların yol açtığı sel, heyelan ile fırtınalarda en az 57 kişi hayatını kaybetti.

29 Mayıs

Brezilya‘nın Pernambuco eyaletinin çeşitli bölgelerinde şiddetli yağışların neden olduğu sel ve toprak kaymaları sebebiyle 128 kişi öldü.

14 Haziran

Pakistan‘da muson yağmurlarının yol açtığı sel felaketinde yaklaşık 5 ayda bin 739 kişi yaşamını kaybetti, yaklaşık 13 bin kişi yaralandı.

Sel sonrası hasara uğrayan veya yıkılan 2 milyondan fazla evin yanı sıra sayıları on binleri bulan çeşitli yapıların da bakımdan geçirilmesi veya yeniden yapılması gerekiyor. Küresel karbon emisyonunda yüzde 0,8 payı olan Pakistan’ın sel felaketi sonrası karşı karşıya kaldığı hasarın maliyetinin, 30 milyar doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Uluslararası Göç Örgütü’nden 16 Eylül’de yapılan açıklamada, Pakistan’da sel felaketi nedeniyle 10 milyona yakın kişinin yerinden olduğu belirtildi.

15 Haziran

Kolombiya‘da martın başından bu yana ülke genelinde devam eden şiddetli yağış ve toprak kaymalarında 80 kişi öldü, 10 kişi kayboldu.

İspanya‘da hava sıcaklığının 44 dereceye ulaşmasıyla “son 20 yılın haziran ayı sıcaklık rekoru” kırıldı.

21 Haziran

Hindistan‘ın kuzeydoğusundaki Assam, Meghalaya ve Arunaçal Pradeş eyaletlerinde etkili olan muson yağmurlarının yol açtığı sel, heyelan ve kazalarda 131 kişi hayatını kaybetti.

23 Haziran

Hindistan‘ın kuzeydoğusundaki Assam eyaletinde meydana gelen sellerdeki can kaybı  100’ü geçti.

25 Haziran

Bangladeş‘te etkili olan şiddetli yağışlar nedeniyle 73 kişi öldü.

27 Haziran

İtalya’da 1800’lü yıllardan bu yana ocak-mayıs aylarındaki en düşük yağış rekoru kırıldı, Po Nehri’nin su seviyesi son 70 yılın en düşük seviyesine düştü.  Lombardiya’da sıcak dalgası nedeniyle OHAL ilan edildi.

16 Eylül

Japonya’da haziranda yüksek hava sıcaklıkları nedeniyle 15 bin 657 kişinin hastaneye kaldırıldığı bildirildi.

20 Temmuz

İspanya‘da 10 gün boyunca etkili olan sıcak dalgası, 678 kişinin yaşamını yitirmesine yol açtı.

Portekiz‘de Sağlık Bakanlığı 7-18 Temmuz’da bin 65 kişinin aşırı sıcaklardan öldüğünü bildirdi.

28 Temmuz

Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde bu yılın başından bu yana meydana gelen orman yangını sayısının, aynı dönem için 15 yıllık ortalamanın neredeyse 4 katı olduğu bildirildi.

11 Ağustos

Fransa‘da yılbaşından bu yana yangınlar nedeniyle en az 57 bin 600 hektar yeşil alan yandı.

12 Ağustos

İngiltere‘nin önemli su kaynaklarından yaklaşık 120 kilometrelik Avon Nehri‘nin pek çok noktasının kurumaya yüz tuttuğu görüldü.

15 Ağustos

Afganistan‘ın başkenti Kabil yakınlarındaki Pervan vilayetinde aşırı yağışların yol açtığı selde, iki günde 31 kişi hayatını kaybetti.

21 Ağustos

Sudan‘da 79 kişinin hayatını kaybettiği seller nedeniyle olağanüstü hal ilan edildi.

22 Ağustos

İsviçre Alpleri‘ndeki buzulların toplam hacminin 1931’den bu yana yarı yarıya eridiği ve bunun iklim değişikliği nedeniyle son yıllarda hızlandığı bildirildi.

23 Ağustos

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu‘nun Ortak Araştırma Merkezi uzmanları, Avrupa’nın son 500 yılın en kurak dönemini geçirdiğini bildirdi.

25 Ağustos

Afganistan‘ın farklı vilayetlerinde son bir ayda yaşanan sel felaketlerinde 182 kişi hayatını kaybetti.

3 Eylül

Fransa‘da kavurucu sıcakların yaşandığı 2022 yazında, son 19 yılın en yüksek ölüm oranı kayda geçti.

24 Eylül

Fiona Kasırgası‘nın vurduğu ada ülkesi Porto Riko‘da, beş gün boyunca 588 bin kişinin elektriğe erişim sağlayamadığı bildirildi.

28 Eylül

Küba‘da, Ian Kasırgası nedeniyle ülkenin tamamında elektrik kesildi. ABD’nin Florida eyaletinin Meksika Körfezi‘ne kıyısı olan bölgelerinde yaşayan 2,5 milyon kişiye Ian Kasırgası nedeniyle tahliye emri verilirken, otoyollarda kilometrelerce kuyruk oluştu.

Filipinler‘de Nalgae Fırtınası‘nın neden olduğu afetlerde yaklaşık 6 haftada 155 kişi hayatını kaybetti.

10 Ekim

Venezuela‘nın Aragua eyaletinde şiddetli yağışların yol açtığı toprak kaymasında en az 25 kişi yaşamını yitirdi, 52 kişi kayboldu.

Hindistan‘ın kuzeyini etkisi altına alan şiddetli yağış nedeniyle son 48 saatte 21 kişi öldü.

21 EKİM

Brezilya Amazonları, binlerce haneli köyleri sular altında bırakan ve tarım arazilerini yok eden büyük sellerin ardından şimdi de büyük bir kuraklıkla karşı karşıya kaldı.

25 Ekim

Bangladeş‘te etkili olan Sitrang tropikal fırtınası nedeniyle 31 kişi hayatını kaybetti. Ülkenin sahil kesimlerinde yüz binlerce kişiye yönelik tahliye emri çıkarıldı.

28 Ekim

Filipinler’de Nalgae Fırtınası‘nın neden olduğu afetlerde en az 50 kişi hayatını kaybetti, Filipinler’i bu yıl vuran 16’ncı tropikal fırtına olan Nalgae, ülkenin bazı bölgelerinde şiddetli yağış, sel ve heyelanlara yol açtı.

11 KASım

UNEP, 2022’de çatışma, şiddet ve doğal afetler nedeniyle yerinden edilen kişi sayısının 100 milyonu geçtiğini açıkladı. Raporda, bu sayının 2050’lere doğru, iklim krizinin etkilerinin artmasıyla 200 milyonu geçeceği öngörüsü yapıldı.

5 Aralık

Kolombiya‘da otoyolda meydana gelen toprak kayması sonucu 27 kişi yaşamını yitirdi, göçük altında kalanlar oldu.

13 Aralık

 Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin başkenti Kinsaşa‘da şiddetli yağışlardan sonra oluşan sellerde en az 100 kişi öldü.

İklim krizi: Artan sıcaklıklar yüzünden parfümler de eskisi gibi kokmuyor

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Murat Tunçtürk, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin, diğer bitkiler üzerinde olduğu gibi parfüm bitkileri üzerinde de olumsuz etkileri olduğunu söyledi.

Tarım yapılan bölgelerdeki aşırı sıcaklar ve gece-gündüz sıcaklık farklarındaki azalmanın bitkilerin strese girmesine neden olduğunu kaydeden Tunçtürk, “Sulama yapılsa dahi verimde ve kalitede düşüşler meydana geliyor. Sulu tarım yapılmayan yani sadece bitkilerin yağışlara bağlı olarak yetiştiği, kuru tarım sisteminin uygulandığı alanlarda verim düşüklükleri, erken çiçeklenme, zamanından önce hasat, bir yıl boyunca yapılan hasat sayısında düşüş gibi olumsuzluklar yaşanıyor.” dedi.

AA‘dan Gülseli Kenarlı‘ya konuşan Tunçtürk, Türkiye’de parfüm yapımında kullanılan 43 bitki türünün de bu olumsuzluklardan etkilendiğini vurguladı; kuraklığa bağlı stresin, bu bitkilerin sentezlediği uçucu yağ miktarında değişimler yarattığını ifade etti.

Fotoğraf: Mustafa Çiftçi/AA. 

Bitkilerin sıcaklık arttıkça, sıcaktan ve zararlarından korunmak için fazla miktarda uçucu yağ sentezlemeye başladıklarına dikkati çeken Prof. Tunçtürk şunları söyledi:

“Bunun en basit örneği güldür. Gül öğlen sıcaklığında kendini korumak için çiçek yapraklarında bulunan uçucu yağı ortama verir, sıcak havalarda bu şekilde kendisini koruyarak zarar görmez. Kuraklık ve yüksek sıcaklıklar, bitkinin strese girmesine ve zarar görmesine sebep olur. Sonuç olarak stres ortamında gelişimini tam olarak tamamlayamadığından verim ve kalitede azalmalar şeklinde yansıması gerçekleşir.”

Türkiye’nin uçucu yağ ihracatının yüzde 30-35’ini gül yağı ihracatının oluşturuyor. Tunçtürk son yıllarda yağış rejimindeki düzensizliğin gül üretimini olumsuz etkilediğini bildirdi.

Çiçeklenme dönemi artık daha erken

Araştırmalara göre, küresel ısınma nedeniyle diğer bitkilerde olduğu gibi kozmetik ya da parfümeri bitkilerindeki çiçeklenmenin ortalama bir ay daha erken görülüyor.

Tunçtürk, “Normalde bir bitkinin haziran ayının ortalarında çiçeklenmesi gerekirken havaların çok sıcak ve kurak gitmesinden dolayı mayıs ayı ortasında çiçeklenmeye başladıklarını görebiliyoruz. Bunun sonucunda da verim ve kalitede azalmalar görülüyor.” diye konuştu.

Kozmetik ve parfümeri sanayisinde kullanılan ve doğada kendiliğinden yetişen bitkilerin toplanma zamanının önemli olduğuna değinen Tunçtürk, “Bitkilerin çiçekleri kullanılacaksa çiçeklenme başlangıcında, yaprakları kullanılacaksa çiçeklenme dönemi veya hemen öncesinde hasat edilmesi gerekiyor. Ancak son yıllarda küresel ısınmanın etkisiyle Türkiye’de yem bitkileri üretiminde azalmalar olduğu için hayvanlar çayır, mera ve ormanlık alanlarda mevsiminden önce otlatılıyor ve bu durum parfüm yapımında kullanılan bitkilerin varlığını tehdit ediyor.” dedi.

Parfüm bitkileri

Türkiye’de yetişen ve parfüm yapımında kullanılan bitkiler şöyle:

Çok yıllık otsu ve çalı formunda bitki türleri: Gül, lavanta, biberiye, melisa, ada çayı türleri, nane türleri, kekik türleri, dağ çayı türleri, ıtır, ölmez otu, papatya (Chamaemelum nobile All.), lippia, civanperçemi, zufa otu, kedi otu, limon otu.

Tek yıllık bitki türleri: Fesleğen (reyhan), papatya, anason, kişniş, rezene, kimyon, kadife çiçeği, dere otu, çörek otu, tütün, pelin otu, aynısefa.

Ak zambağın yağının kilogramı 5 bin Euro’dan satılıyor. Fotoğraf: Ekber Türkoğlu/AA. 

Soğanlı ve yumrulu bitkiler: Safran, iris, sümbül, nergis, orkide, zambak.

Ağaç formunda bitki türleri: Ardıç, sığla, sedir, defne, turunçgiller, çam, köknar, mimoza, ıhlamur, gilaburu.

‘Kuraklık yüzünden popülasyonu yüzde 90 azalan bitkiler var’

Aşırı toplama ve otlatmalar, küresel ısınma ve iklim değişikliği, orman yangınları, şehirleşme, bitki kaçakçılığı ve bilinçsiz tarım uygulamalarının, doğadan toplanan parfüm bitkileri için bir tehdit olduğuna dikkat çeken Murat Tunçtürk, Van Gölü Havzası‘nda kuraklık nedeniyle popülasyonu yüzde 90 oranında azalan bitkiler olduğunu, özellikle  çiçekli bitkilerin ve geofitlerin birçoğunu göremediklerini anlattı.

Bitkisel üretimde verimin düşmesinin kaliteyi de etkilediğine ve iklim değişikliğinin parfüm bitkilerinin koku kalitelerini düşürdüğüne dikkati çeken Tunçtürk, bu bitkilerin sera koşullarında üretilmesine ilişkin ise “Ekonomik getirisinin iyi olması durumunda seralarda parfüm bitkileri üretilebilir. Tarladakiyle aynı kalitede ürün elde etmek mümkün ama maliyetler önemli.” değerlendirmesinde bulundu.

‘En büyük sıkıntısı yağış azlığı’

Gül ve gül yağı üreticisi Süleyman Kınacı ise Türkiye’nin en önemli parfüm ham maddesinin gül ve gül yağı olduğunu belirterek dünyanın gül yağı ihtiyacının yaklaşık yüzde 55’ini Türkiye’nin karşıladığını, diğer uçucu yağların daha az üretildiğini, söz konusu ürünlerin yüzde 95-98’inin ihraç edildiğini söyledi.

Fotoğraf: Yalçın Çelen/AA. 

Üretimini yaptıkları gül yağı, lavanta yağı, kekik yağı ve defne yağında verim ve kalitenin tamamen iklim koşullarına bağlı olduğunu vurgulayan Kınacı, “Her sene farklı bir kalite ve verimle karşı karşıya kalıyoruz. Gülde son 2-3 yıldır, yüzde 20-25 verim düşüklüğüne rastlıyoruz ve bunun en büyük nedeninin iklim değişikliği olduğunu düşünüyoruz. Aşırı yağışlar ya da dolu yağışları etkilese de iklim değişikliğinin en büyük sıkıntısı yağış azlığı. Bundan dolayı verim ve kalite değişebiliyor. Türkiye’deki verim düşüklüğünün aynısı Bulgaristan, İran, Afganistan gibi üretici ülkelerde de görülüyor.” şeklinde konuştu.

 

Edirne’deki OSB mücadelesini köylüler kazandı

Edirne’nin Uzunköprü ilçesine bağlı Kavacık köyü merasına yapılmak istenilen Organize Sanayi Bölgesi’nde (OSB) köylüler hukuki mücadeleyi kazandı. Danıştay 6. Dairesi, daha önce yürütmeyi durdurma kararı verdiği OSB projesini iptal etti.

BirGün‘den Umut Can Fırtına‘nın aktardığına göre; köylüler, OSB’nin kurulması amacıyla üst ölçekli planlarda yapılan değişikliklerin iptali için Danıştay’a başvurmuştu.

‣Edirne’deki karma OSB projesine ‘yürütmeyi durdurma’ kararı

Danıştay 6. Dairesi, OSB projesiyle toprak, orman, su varlıkları, tümülüs, mezarlık, köy ve doğa açısından kamu zararlarının oluşacağına karar vererek projeyi iptal etti.

Danıştay’ın iptal kararı, köylülerin ilk hukuki kazanımı değil. Daha önce de Danıştay tarafından OSB projesine dair iki kez yürütmeyi durdurma kararı gelmişti.

‣Edirne’de karma OSB projesine Danıştay da yürütmeyi durdurma kararı verdi

Ayrıca Edirne İdare Mahkemesi’nde açılan davalarda da yürütmeyi durdurma ve iptal kararları çıkmış, 4 ayrı bilirkişi heyeti raporunda ise projedeki hukuksuzluklara dikkat çekilmişti.

İptal kararının ardından köylüler “Yer seçiminin, planlarının dahi hukuksuz olduğu ortaya çıkan Uzunköprü Karma OSB projesi için harcanan tüm paraların kurum ve kuruluşlara kuruşuna kadar iade edilmesini istiyoruz” dedi.

‣Kavacık köylülerinin mücadelesi sonuç verdi: Mahkeme OSB projesinin iptaline karar verdi

Ne olmuştu?

Edirne’nin Uzunköprü ilçesi Kavacık köyü merasına Uzunköprü Ticaret ve Sanayi Odası, Uzunköprü Belediyesi ve İl Özel İdaresi tarafından Karma OSB yapılması için çalışma başlatılmıştı.

Köylüler, projenin gerçekleştirileceği alanın orman ve tarım arazisi olduğu için karşı çıkarak hukuki mücadele başlatmıştı.

Önce Edirne İdare Mahkemesi, ardından İstanbul Bölge İdare Mahkemesi ve  Danıştay 6. Dairesi de açılan davalar yürütmeyi durdurma kararıyla sonuçlanmıştı.

TTB Başkanı Fincancı’nın ilk duruşması: Hocamızı karanlığa karşı beyaz önlüklerimizle karşılayacağız

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın 7 yıl 6 aya kadar hapis istemiyle yargılandığı, Kuzey Irak‘ta kimyasal silah kullanıldığına ilişkin davanın ilk duruşması bugün görülüyor.

Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde, 24. Ağır Ceza Mahkemesi‘nde görülen duruşma öncesi, adliye önündeki alanın kapatılması nedeniyle yakın bir noktada TTB’ye destek için sivil toplum kuruluşları ve siyasi parti temsilcileri açıklamada bulundu.

Polis duruşma öncesi Adliye önünde geniş güvenlik önlemleri aldı, alana girişler  barikatlarla engellendi.

Evrensel‘in aktardığına göre; basın açıklamasına hekimler beyaz önlükleriyle katıldı. Açıklamaya TİHV, İstanbul Baro Başkanı Filiz Saraç, İzmir Baro Başkanı Sefa Yılmaz, KESK, SES, EMEK Partisi Genel Başkanı Ercüment Akdeniz, CHP Milletvekilleri Sezgin Tanrikulu, Mahmut Tanal, Ali Şeker, Sol Parti temsilcileri, HDP Milletvekili Oya Ersoy, Züleyha Gülüm TİP Milletvekili Ahmet Şık, EHP, ESP, İHD, DİSK ve EMEP temsilcilerinin yanı sıra uluslararası hak örgütlerinin temsilcileri de destek verdi. Açıklamayı TTB 2. Başkanı Ali İhsan Ökten okudu.

Çağlayan Adliyesi’nin önünde, iki aya yakın bir süredir ülkenin demokrasisi ve hukuku açısından yaşadığı utanç verici bir dönemin sonlanması için toplandıklarını belirten Ökten, “Hukuki hiçbir dayanağı olmayan bir kararla halen tutuklu bulunan Merkez Konseyi Başkanımız Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın ilk duruşması az sonra başlayacak. Tamamen siyasi hedeflerle ve açık bir hukuksuzlukla sürdürülen bu sürecin bugün sonlandırılmasını umut ediyoruz” dedi. Ökten şöyle devam etti:

“Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın derhal serbest bırakılmasını ve hakkındaki suçlamaların düşürülerek ilk duruşmada beraatini bekliyoruz.

İnsan hakları kuruluşları, emek ve meslek örgütleri, barolar, sendikalar, Dünya Tabipleri Birliği ve Avrupa Hekimler Daimi Komitesi başta olmak üzere evrensel hekim örgütleri ve sayısız miktarda dostumuz ve yol arkadaşımız aynı taleple, Şebnem Hoca’nın serbest kalmasını bekliyor.

İnanıyoruz ki hocamızı bugün karanlığa karşı beyaz önlüklerimizle karşılayacağız. Hekimlik değerleri, bilimsel düşünce özgürlüğü, mesleki bağımsızlık, meslek örgütü özerkliği, ve toplumun sağlık hakkı için mücadelemizi hep beraber sürdüreceğiz.”

‘Şebnem hoca onurumuzdur’

“Şebnem hoca onurumuzdur” sloganının atıldığı açıklamada “Bugün burada, önlüğümüzün beyazına sahip çıkmak için, onurumuza sahip çıkmak için, meslek onurumuza sahip çıkmak için, TTB’ye sahip çıkmak için, Şebnem Korur Fincancı’ya sahip çıkmak için, dayanışma ve umutla bir aradayız” denildi.

Ne olmuştu?

Türkiye’nin Kuzey Irak‘taki operasyonları sırasında kimyasal gaz kullanıldığı iddialarını değerlendiren Dr. Şebnem Korur Fincancı, görüntülerini incelediğini belirterek, “Belli ki sinir sistemini doğrudan tutan toksik-zehirli kimyasal gazlardan biri kullanılmış durumda. Her ne kadar kullanılması yasak olsa da çatışmalarda kullanıldığını görüyoruz” demişti.

‣ Kimyasal gaz iddiaları Meclis’te: Etkin soruşturma istendi

Bağımsız heyetlerin bölgede inceleme yapmasının uluslararası sözleşmeler gereği zorunlu olduğuna dikkat çeken Fincancı, “Uluslararası sözleşmelerin uygulanması ve kimyasal silahların kullanımını yasaklayan Cenevre Sözleşmesi kapsamında böyle bir iddia ortaya çıktığında nasıl bir araştırma yapılacağı da Minnesota Protokolü’nün ilkelerinin ele alınması gerekiyor” diye konuşmuştu.

İddialar Meclis gündemine getirilmiş; HDP‘den Meral Danış Beştaş ve CHP‘li Sezgin Tanrıkulu bağımsız soruşturma istemişti. Edirne F Tipi Cezaevi‘nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da sosyal medya hesabından bir açıklama yaparak, görüntülere ve  iddialara TBMM’nin sessiz kalamayacağını söylemişti.

İktidar kanadı ise iddiaları reddetmiş, MSB‘dan yapılan açıklamada, TSK’nin envanterinde kimyasal gaz bulunmadığı duyurulmuştu.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Irak‘taki Federal Kürdistan Bölgesi’nde yürütülen askeri operasyonlarda kimyasal silah kullanıldığı iddialarına ilişkin açıklama yapan TTB Başkanı Dr. Şebnem Korur Fincancı hakkında soruşturma başlatmıştı. Soruşturmanın ardından Fincancı 27 Ekim’de tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Soruşturma başlatılmasının ardından AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fincancı’yla ilgili şunları söylemişti:

“Türk Silahlı Kuvvetlerimizin yürüttüğü sınır ötesi harekatlara iftira atan Tabipler Birliği Başkanıyla ilgili yargı harekete geçmiştir. Ayrıca bu ismin üzerinde de çalışmalarımızı yürütecek, gerekirse yasal düzenlemeyle bu ismin de değiştirilmesini sağlayacağız. Terör örgütünün diliyle konuşarak ülkesine ve ordusuna alçakça bühtan eden böyle bir şahsın, adı Türk ile başlayan bir kurumun başında olmasının milletimizin her bir ferdini rahatsız ettiğine inanıyorum.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığımızın yürüttüğü soruşturmanın sonuçlarına ve mahkemelerin vereceği kararlara göre hem bu kişiyle hem de bu kurumla ilgili gereken adımlar atılacaktır. Bu çerçevede kabine toplantımızda ilgili bakanlarımıza Tabipler Birliği başta olmak üzere meslek örgütlerinde yeni bir yapıya geçilmesine yönelik mevzuat çalışmalarının hızlandırılması talimatını verdik.

Meslek örgütlerini ideolojik saplantılarının borazanı haline getiren terör örgütü destekçilerini, buralardan temizleyerek bu yapıları kuruluş amaçlarına uygun faaliyetlere yoğunlaştırmakta kararlıyız.”

TTB Fincancı’nın gözaltına alınmasının ardından destek açıklamasında bulunmuş, Şebnem Korur Fincancı’nın ifadelerinin suç unsuru olmadığını belirtmişti.

Fincancı 26 Ekim’de, avukatları aracılığıyla ulaştırdığı notunda şunları yazmıştı:

“Sevgili yol arkadaşlarım,

Bu gerçek dışı durum ile karşı karşıya kaldığınız için üzgünüm. Ancak dayanışma ile bu gerçek dışı süreci aşacağımızı biliyorum.

Sizlere kaynaklarıyla bilimsel görüş sürecini aktaracaktım, fırsat olmadı. Bu süreç bitince delillendirme üzerine bir toplantı yapalım.

Sizlerin kesinlikle çok yoğunluğunuz vardır, bu yoğunluğa maalesef ben de katkı sunmuş oldum. Bu karalama kampanyasını da aşıp birlikte mücadele edeceğiz. İnsanca bir sağlık sistemini hep birlikte kuracağımız günlere dayanışmayla…

Şebnem.”

[Patili Günler] Köpek sahibi olmak için uygun aile misiniz?

2000’li yılların başları, üniversiteye hazırlanmakta olan dört arkadaş çevremizden bulup buluşturduğumuz tüm yardımlarla beraber Çocuk Esirgeme Kurumu’na gittik. Girdiğimiz sıfır-iki yaş grubundaki tüm çocuklar elleri yukarı, bana doğru uzanmış “anne anne” diyerek üzerime geliyorlardı. Hatta o andan hafızama attığım karede kucağımda dört çocuk, bacaklarımda sayamadıklarım var. Hepsi için anneydim o anda, şefkat kırıntısı arayışı ile bacaklarıma sarılırken onlar!

Hayatınızda ilk defa bir köpek sahiplenmeye karar verdiğinizi düşünelim şimdi, ilk iş olarak internete girip fotoğraflara bakıp gözünüze en sevimli gelen ırkı arayacaksınız muhtemelen. O ırkı belirlediğinizde ertesi gün hayvan satış mağazalarını gezmeye başlayacaksınız. Her birine aradığınız ırkı söyleyecek, “şu an burada yok, diğer dükkandan getirelim” veya “çiftlikten getirelim” yahut “yeni doğdu/doğmak üzere, sütten kesilsin…” yanıtlarını alacaksınız. Tümüne iletişim numaranızı bıraktıktan sonra eve gelecek, internetten sosyal paylaşım sitelerine girecek ve hali hazırda köpek besleyenlerin terk edilmiş bir hayvan veya barınaktan almanız tavsiyeleri ile karşılaşacaksınız. Heyecanla “Yavru bulur muyum?” diye soracaksınız. Tüm deneyimliler size “ilk köpeğiniz ise yavru değil, yetişkin köpeğin daha uygun olduğunu” anlatırken içinizdeki ses ısrarla itiraz edecek. Çünkü siz elinizde büyütecek bebek istiyorsunuzdur. Tüm bildiklerini sizin öğretmeniz hiç fena bir fikir değildir ne de olsa! Derken kendinizi yeniden Bursa/Balıkesir veya Silivri’deki çiftliklerinden (daha da ötesi yurtdışından?!) sizin için getirdikleri yavruları size sunan satış mağazasında bulursunuz. Siz yanlarına gittiğiniz an tüm yavrular üzerinize tırmanmaya başlar. Kucağınızda 4 yavru, bacaklarınızda sayamadıklarınız vardır. Hepsi için annesinizdir o anda, şefkat kırıntısı arayışı ile bacaklarınıza sarılırken onlar!

Sizi en çok yalayan, en çok kuyruk sallayan veya diğerleri gibi üzerinize atlayamayan, kenarda masum bakışlarla her hareketinizi takip eden çekinik köpek, evet işte o! Onu alıp oradan ayrılmak için düşünürken ona uygun aile olup olmayacağınız ile ilgili değerlendirmenize yardımcı olacak öz-sorgu önerilerim:

Soru: Satın almalı mı?

Sizinle olduğu süre boyunca patili evlat olarak kabul edeceğiniz can’a fiyat biçmemelisiniz, zira canlılar para ile satılmamalı, alınmamalıdır.

Soru: Bakımı zor mu?

Bakımı özellikle ilk yaşına kadar diğer yaşlara kıyasla daha zordur. Ancak ilerleyen yaşlarda ortak dil, ortak düzen ve alışkanlık biçimi geliştirirsiniz, kolaylaşır. Yine de yavru tüm sorumluluğu sizin üzerinizde olan, ihtiyaçlarının karşılanması gerekliliği sebebi ile de 0-2 yaş grubu insan yavrusunun bakım zorluğuna çok yakın bir zorlukla 15-20 yıl boyunca birlikte yaşayacağınız candır.

Soru : Masrafı çok mu?

Köpekli yaşamın masraflarına dair ileriki yazılarda daha detaylı bilgi verilecek olsa da iyi bakılan bir köpeğin masrafının bir çocuğun aylık masrafından fazla olduğunu söylemek mümkün olacaktır. Lakin bu masraf konusu görecelidir. Kişiye, köpeğe, yaşam tarzına, hatta bölgeye göre kısabilmek ve daha uygun hale getirebilmek mümkün ve uygulanabilirdir.

Soru : Evde herkes istemiyorsa ne yapmalı?

Aynı evi paylaştığınız kişilerden herhangi biri o köpeği istemiyorsa şartlarınız uygun oluncaya kadar bu fikri erteleyebilirsiniz. Aksi taktirde evde huzursuzluk, çatışma ve köpeğinizin o evden ayrılması olay dizisini yaşamanız oldukça olası. Bir de bunun köpek tarafından yaşanılan boyutu var ki; size ve evine alışmışken ailesiz ve yuvasız kalmış olmanın ruhani çöküntüsü! Yanı sıra psikoloji ve davranış bozuklukları, yeni yuvasına güvensizlik, korku ve edindiği davranış bozuklukları sebebi ile de o yuvada tutunamama travmaları. O çekinik ve tatlı yavruya bunları yaşatabilme olasılığı bir defa daha düşünülmeli.

Soru : İlk köpeğiniz bebek mi yetişkin mi olmalı?

İlk defa aileye bir köpek katılacaksa tercih hiçbir şey bilmeyen bir bebekten yana değil, daha ziyade görmüş geçirmiş bir köpekten yana kullanılmalıdır ki biri diğerine farklı familyalar arasında iletişimi öğretebilsin. Diğer türlü, başarısız ilişki olasılığı arttığı gibi her iki taraf için de riskler oluşur; köpeklere olan sempati, sabır azalır ve köpeğin evden gitme travmaları artar.

Dikkat etmeniz gereken bir diğer nokta; yetişkin köpek evlat edinirken hakkında geçmişine dair bilgi toplayabildiğiniz ve travması en az olanı tercih etmenizdir. Bu eleme tüm süreci güzelleştirecektir. Çünkü kendisi ile barışık, mutlu bir köpek hayatın hiç tatmadığınız tatlarını almanızı sağlar. Diğer türlü fazla travması olan bir köpeğin davranış bozuklukları da olabileceğinden ilk defa köpek besleyecek kişi için zorlayıcı olabilecektir.

Soru : Yurtdışı seyahatleri bol bir işte çalışır, yalnız yaşarken köpek sahibi olma fikri nasıl değerlendirilmelidir?

Yurtdışı seyahatleri bol ve yalnız yaşayan biri için fikrin bir kez daha düşünülmesinde yarar var. Çünkü bugün varlığına güvenilen, köpeğe sizin yokluğunuz durumunda bakacak arkadaşlar veya pansiyonlar ihtiyaç hasıl olduğunda hala söz verdikleri şart ve hatta yerlerde olmayabilirler. Bir köpeğin ömrünün bakım biçimi, hastalık yatkınlığı ve ırkı genel etkenleri çerçevesinde değerlendirildiğinde ortalamada 8 ile 25 yıl arasında olduğunu düşünecek olursak söz konusu ihtiyaç sürekli olacaktır.

Tüm bu ve benzeri maddelerle değerlendirdiğiniz fikriniz hala anlamlılığını koruyorsa siz uygun bir aile neden olmayasınız? Bir patiye yuva açın!

 

Duygu Er

Ayvacık Büyükhusun’da jeotermal sondajı ısrarı halk engeline takıldı

Çanakkale‘nin Ayvacık ilçesine bağlı Büyükhusun Köyü yakınlarında, Bakrom A.Ş. tarafından yapılmak istenen jeotermal kaynak arama sondajı için halkın katılımı toplantısı, köy halkı tarafından engellendi.

Projeye verilen ‘ÇED gerekli değil’ kararı, köylülerin ve Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği‘nin açtığı dava sonucunda iptal edilmişti.

Büyükhusun’a yapılmak istenen JES’le ilgili bilirkişi raporu olumsuz
Çanakkale’de JES’lere izin yok: İki projenin ÇED gerekli değildir kararı iptal edildi

Yeniden başlatılan ÇED süreci kapsamında bugün köy kahvehanesinde şirket tarafından “Halkın Katılımı Toplantısı” yapılmak istendi. Toplantı mekanı önünde toplanan yöre halkı ve dernek üyeleri, projeye karşı olduklarını bir kez daha kaydetti:

“Daha önce ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararını açtığımız dava sonucu iptal ettirdiğimiz bu projenin yeniden karşımıza gelmesinden dolayı üzgün ve öfkeliyiz, yeni ÇED sürecini kabul etmiyoruz. Yapılmak istenen Halkın Katılımı Toplantısı bizim için yok hükmündedir. İçeri girmeyi reddediyoruz. Firmanın yalanlarını dinlemeyeceğiz.”

Tutanak: Vatandaş, bilgilenmek istemediğinden…

Toplantı salonuna girmeyen kalabalık grup, “Havama, Suyuma, Toprağıma Dokunma” sloganları attı.

Şirket ve kamu görevlileri ise bir tutanak tutarak köyden ayrılmak zorunda kaldı. Tutanakta, “Vatandaşın bilgilenmek istememesi nedeniyle toplantı sonlandırılmıştır” ifadesi yer aldı.

Büyükhusun Dayanışması Sözcüsü Cem Tüzün, şirket yetkililerinin köyden ayrılmasının ardından şunları söyledi:

“Biz burada tarım, hayvancılık ve turizm yapıyoruz. Biz şirketlerin para kazanmak amacıyla gelip havamızı, suyumuzu, topraklarımızı zehirlemesini istemiyoruz ve izin vermeyeceğiz. Bu sürecin hiçbir aşamasını onaylamıyoruz ve yer almayacağız. O nedenle de bizim için yok hükmünde olan bu toplantıya katılmadık. İki yıl önce köy halkı ile birlikte Aydın’a, Manisa’ya gittik, JES’lerin tarıma verdiği zararlarını gördük, havaya salınan hidrojen sülfürlere, metan gazlarına, kükürt oksitlere, toprağa ve sulara bırakılan zehirlere tanık olduk. Bölgemizin de aynı hale gelmesini istemiyoruz.”

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Başkan Yardımcısı Mehmet Akbulut ise bölgenin havasını, suyunu, toprağını korumak için çalıştıklarını vurguladı:

“Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği olarak Bölgemizin havasının, suyunun toprağının korunması için çalışıyoruz. Ayvacık Büyükhusun Köyü yakınlarında yapılmak istenen jeotermal kaynak arama projesi için iki yıl önce buradaydık, yine buradayız. Daha önce “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilen projeye karşı mücadele etmiş, 122 davacı ile birlikte açtığımız davayı da kazanmıştık. Ancak şirket, vazgeçmedi ve yeni ÇED süreci başlatarak yeniden karşımıza geldi. Bizler Ayvacık İlçesi Tuzla köyü yakınlarında halen çalışmakta olan dört adet Jeotermal Enerji Santralının bölgemize verdiği zararları biliyoruz. Assos Antik Kenti’ne, köylere, yaşam alanlarına bu kadar yakın bir yerde, tarım ve hayvancılık yapılan alanda, zeytinliklerin ortasında jeotermal enerji santralı için kaynak arama projesi istemiyoruz. Bu nedenle, yok hükmünde saydığımız bu projenin halkın katılımı toplantısına katılmayı da reddettik. Büyükhusun ve civar köylerle birlikte mücadelemize devam edeceğiz.”

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’ne göre Büyükhusun’da jeotermal enerji santralları kurulması durumunda ;
1. Halkın birinci derecede geçim kaynağı olan tarımsal ürünlerimizin verimi ve kalitesi düşecek ve kuruyacak, hayvancılık olumsuz etkilenecek,
2. Jeotermal atık suları ile dere ve denizi kirlenecek ve canlı yaşam yok olacak,
3. Jeotermal santraldan salınan hidrojen sülfür, azot, karbondioksit gibi gazlar ile bölgemizin hava kalitesi bozulacak,
4. Bölgemizi çürük yumurta kokusu saracak,
5. Turizm olumsuz etkilenecek.

Proje ayrıntıları

Bakrom Madencilik San. ve Tic. A.Ş. ( Yılsan Yatırım Holding A.Ş.) tarafından yapılması planlanan sondaj  için belirlenen ruhsat alanı 4.073,87 ha. (40 bin dönüm) olup Kayalar Köyü’nden Behramkale’ye kadar bir alanı kapsaması öngörülüyor. Firmanın başvurusunda daha sonraki süreçte ruhsat alanı içerisinde diğer yerlerde de arama sondajı yapılabileceği belirtiliyor.

Jeotermal kaynak araması yapılacak alan, 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planına göre tarım arazisi içerisinde yer alıyor. Bölge, “Türkiye Turizm Stratejisi” ne göre sağlık ve jeotermal turizm gelişim alanı ve zeytin koridoru olarak işaretlenmiş. Yani söz konusu alanda enerji faaliyetlerinin yapılmaması gerekiyor.

Proje alanına en yakın yerleşim birimi 850 m uzaklıktaki Büyükhusun Köyü. Sondaj için belirlenen alan Kozlu’ya 2500 m., Sazlı’ya 4500 m. , Behramkale’ye 5500 m. mesafede bulunuyor.

Proje kapsamında yapılacak arama sondajı için ruhsat alanında 100 cm çapında bir kuyu ağzının açılması ve 1500 metre derinliğe inilmesi planlanıyor.  Proje alanında ayrıca idari bina, yemekhane, foseptik, depo, anbar, toprak depolama alanı, sondaj çamur havuzu bulunacak.

Sondaj alanı zeytinlikler ve arkeolojik sit alanlarının da yakınında.

Ayvacık’ta da Tuzla – Gülpınar bölgesinde halen dört adet santral çalışıyor. Yeni santraller için de “ÇED Gerekli Değildir” kararları verildi ve halen verilmeye devam ediliyor. Köylüler ve sivil toplum örgütü temsilcileri ise bu kararları dava etmeye devam ediyor.

 

Sinpaş GYO davasında duruşma tutanağında değişiklik: Davanın akıbetini tamamen değiştirecek

Marmaris Kent Konseyi ve Marmaris Ekolojik Mücadele Komitesi, Konsey başkanı ve Komite üyesi Ufuk Beytekin aleyhine, Sinpaş GYO/Kızılbük GYO tarafından açılan “haksız rekabete dayalı” tazminat davasının ilk duruşması 20 Aralık’ta görüldü.

İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesi’nde görülen “Duruşma tutanağı” birer nüsha olmak üzere davalı ve davacı taraflara verildi. Komite tarafından yapılan açıklamada 21 Aralık’ta UYAP (Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi) üzerinden tebliği yapılan tutanak ile duruşma sonrası verilen tutanak içeriğinin aynı olmadığı belirtildi. Söz konusu değişikliğe ilişkin Komite ve Konsey yönetimince yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Davanın akıbetini tamamen değiştirecek nitelikteki bu farklılığın sehven yapılması halinde kabül edilemez, kasıt durumunda ise suç niteliğinde olduğunu belirtmek isteriz. Yasal işlemler avukatlarımız aracılığı ile başlatılacaktır. Ancak adaletin kurulacağı mahkeme süreçlerinde ortaya çıkan bu hata, bizlerde tuz da mı koktu şüphesini doğurmuştur.”

UYAP’ta yapılan tutanak ile duruşma sonrası verilen tutanakta değiştirildiği belirtilen maddeler şöyle:

“Davacı vekiline davaya konu olaya ilişkin bir davcılık başvurusu var ise soruşturma numarasını bildirmek üzere iki haftalık süre verilmesine, davacı vekili beyanda bulunduğu takdirde ilgili Savcılık dosyasının celbine” ifadeler yerine şunlar koyuldu:

“Savcılık dosyasının celbine”

“Davalı vekilinin hukuki yarar dava şartı yokluğu itirazının davanın esası ile birlikte değerlendirilmesine”, “Davalı asilin tacir sıfatı olup olmadığına ilişkin ilgili ticaret odası ve vergi dairesine müzekkere yazılmasına” ve “Bu nedenle defter ve iş durumu nazara alınarak duruşmanın 1/04/2023 günü saat 14.25’e bırakılmasına karar verildi” ifadeleri kaldırıldı.

Ne olmuştu? 

Marmaris’in İçmeler Mahallesi Kızılbük mevkiinde Emin Hattat tarafından 30 yıl önce inşaatı başlatılan otel, 2009’da Sinpaş Holding’e satıldı. 1988 yılında Hattat Ailesi tarafından Hema-Que Otel Yatırım A.Ş. adıyla, 150 dönümü ormandan tahsisli toplam 310 dönümlük denize sıfır araziye beş yıldızlı otel yapılması için inşaat başladı. Fakat 550 oda, 1100 yatak kapasiteli otel bitirilemedi. Emin Hattat, 2006’da iflas edince de inşaat tamamen durdu.

Sinpaş Holding, 2010 yılı başında iki koyu içine alan otel inşaatının bulunduğu bu araziye 1400 lüks konut yapmak için o dönem belde olan İçmeler’de belediyenin fen işleri müdürlüğüne başvurdu. Belediye konut yapımına izin vermedi ancak Muğla Valiliği , 27 Temmuz’dan 8 Ağustos’a kadar devam eden büyük orman yangınlarından beş gün sonra, devam eden Kızılbük Wellness Resort inşaatı için 13 Ağustos 2021’de ‘ÇED gerekli değildir’ kararı verdi. Kararın iptali için Eylül ayında Marmaris Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyelerince, Muğla 3’üncü İdare Mahkemesi’nde dava açıldı.

Açılan dava kapsamında hazırlanan bilirkişi raporunda, Valiliğin kararının yasalara aykırı olduğu; projenin kıyıya, denize, bölgedeki endemik türlere ve ekolojik bütünlüğe zarar verdiği tespit edilmişti.

Marmaris Kızılbük koyunda bilirkişi keşfi: Yaşanan tahribatı gözlerimizle gördük

Konsey’in Ekolojik Mücadele Komitesi, Sinpaş inşaatı ile ilgili davada Marmaris Belediyesi’nin mahkemeye gönderdiği yazılı beyan sebebiyle Marmaris Belediye Başkanı Mehmet Oktay, İmardan sorumlu Belediye Başkan Yardımcısı Burak Demirtaş ve İmar Müdürü için “görevi kötüye kullanma” nedeniyle suç duyurusunda bulunmuş, Belediye’ye , Kızılbük Thermal Wellness Resort Otel/Devre mülk projesi için düzenlediği İmar Durum Belgesi ile 56 adet yapı ruhsatının iptali talepli dava açmıştı.

Çevre aktivistlerinden Sinpaş’a izin veren Marmaris Belediyesi hakkında suç duyurusu

Sinpaş’ın ‘ÇED gerekli değildir’ kararına açılan davayı kamuoyuna anlatan çevre aktivisti Marmaris Kent Konseyi nedeniyle Halime Şaman’a açtığı 300 bin liralık haksız rekabet davasının ikinci duruşması nedeniyle 8 Mart Dünya Kadınlar Günü‘nü adliyede kutlayan Şaman, “Umuyoruz ki halkı hakları konusunda bilinçlendirmenin karşılığı tazminat olmayacak” açıklamasını yapmıştı.

Sinpaş’ın çevre aktivistine açtığı 300 bin liralık davada ikinci duruşma
Kızılbük’te dinamitler patlıyor: Marmaris’ten imdat çığlığı!
Kızılbük’e giden HDP’li Çepni: Burada devlet eliyle suç işleniyor, ‘Sinpaş devlettir’ deyin o zaman

Projeye verilen ‘ÇED gerekli değildir’ kararının iptali için açılan dava 6 Temmuz’da görülmüş, duruşma öncesi adliye önünde bir açıklama yapan Marmaris Kent Konseyi Başkanı Ufuk Beytekin şunları söylemişti:

“Marmaris’te Sinpaş’a ait bir inşaat yapılıyor. Biz Marmaris Kent Konseyi olarak bu inşaat hakkında iki dava açtık. Biri ‘ÇED gerekli değildir’ kararının iptali diğeri de verilen imar durum belgesi ve ruhsatların iptali için. Adalete güveniyoruz çünkü bir ülkeyi ülke yapan unsurlardan biride adalet sistemidir. Milli park alanında dinamit patlatıyor olabilirler, inşaat yasağına rağmen şu son yangında dahi çalışıyor olabilirler, bu gücü kendinde görüyor olabilir bu şirket. Arkası kuvvetlidir veya belediyeyle iş birliği içindedir. Bu mücadele sonunda adalet mekanizmasının bizim lehimize karar vereceğine kalben inanıyorum”

Anadolu’nun kayıp sularının hafızasının peşine düşen bir belgesel: Seyfe

Haber: Melisa GÖNEN

*

Tarih boyunca hiçbir canlıyı ötekileştirmeden etrafında toplayan suya bakış açımız, insanın kendini içine doğduğu dünyanın en tepeye konumlandırmasıyla değişti. Su artık insan faaliyetlerinin sürdürülmesi için bir araç konumuna geldi. Hoyratça kullanıldı, kirletildi ve yitiriliyor. Peki su, hiçbir canlıyı ötekileştirmezken bizim suyun üzerine kurduğumuz tahakküm nasıl açıklanabilir?

Yapılan bir araştırmaya göre  Türkiye‘nin göller yöresi yitip gitti. Göl ekosistemlerinde yaşanan değişim gerek sayı gerek alan bakımından göllerin en fazla yoğunlaştığı Göller Yöresi’nde incelendi. Burdur Gölü ana havzası ile alt havzalarında bulunan Acıgöl, Akgöl, Yarışlı Gölü, Karataş Gölü, Salda Gölü olmak üzere altı gölün, 1985 ile 2021 yılları arasındaki alanı toplamda yüzde 51.1 azaldı.

Burdur yüzde 40.1, Acıgöl yüzde 80.6, Karataş yüzde 64.8, Yarışlı yüzde 49.7, Salda yüzde 5 küçüldü, Akgöl ise tamamen kurudu. Bu rakamlar durumun ciddiyeti üzerinde düşünmemiz için yeterli olsa da, göç yolunu değiştirmek zorunda kalan bir kuşun yaşadıklarını, köklerini suyla buluşturamayan bir bitkinin yaşamdan kopuşunu aklımızdan geçirmiyoruz belki de. Peki gölleri kendi faaliyetlerimiz için bir araç bir kaynak olarak görmek yerine canlı bir beden gibi düşünseydik ne değişirdi?

Gazeteci, Yazar Özer Akdemir, çocukluğunda büyüklerinden dinlediği öykülerde adı geçen Seyfe Gölü’nü bir tuz çölü olarak görünce büyük bir hayal kırıklığına uğramış ve bir tuz çölüne dönüştüğü için Seyfe Gölü’nün eski halini insan hafızasında arayıp bulma kararı alarak yola düşmüş. Böylece ortaya Seyfe Gölü‘nün hikayesini anlatan, onun derdiyle dertlenen insanların hafızasıyla örülen bir belgesel çıkmış.

Üstelik bu belgesel sadece Seyfe’nin hikayesini anlatmıyor. Belgesel, çok uzak yollardan gelen ve halkın tarım işçisi olarak nitelendirdiği kuşların, yeşili zümrüte benzetilen bitkilerin, bereket olarak nitelendirilen sazlık alanların, bir zamanlar suda salınan endemik balıkların da hikayesini anlatıyor. Gölün sularının bölgeyi terk etmesiyle yitirilen onca şeye rağmen sizin aklınıza da “belki su geri gelir” diyebilme umudu düştüyse Özer Akdemir’e kulak verelim ve Seyfe’nin hikayesini, Seyfe belgeselinin ortaya çıkış sürecini Yeşil Gazete’nin sorularına verdiği yanıtlarla kendisinden dinleyelim.

9. Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali‘nde gösterime girerek doğaseverlerin dikkatini çekmeyi başaran Seyfe belgeseli, Fiorenza Serra Film Festivali‘nde çeyrek finalist oldu.

Peki Seyfe’nin yitirilen sularının peşinden düşerek belgesel çekme fikri nasıl ortaya çıktı?

Seyfe’yi görmesem de biliyordum. Sefye Köyü, Kırşehir’in Mucur ilçesine bağlı bir köy. Göl ise Seyfe Köyüne bağlı Badıllı Mahallesi’nde bulunuyor ve benim doğduğum köye 20-30 km uzaklıkta. Ancak ben Seyfe’yi daha önce hiç görmemiştim. Doğduğum köyde bir 7-8 yıl yaşamıştım ve ailemle birlikte şehre göçmüştük. Seyfe’yle ilgili babamın ve annemin anlatımlarını bilir; Seyfe hakkında köyde anlatılan öyküleri dinlerdim. Köyde Seyfe Gölü anlatılırdı. Sonuçta köyümüz bozkırın ortasındaydı ve göl, çölde bir vaha gibiydi. İnsanların orada suyun var olduğunu bilmesi, gidip balık tutması, göçle gelen kuşları görmesi, turnalarla ilgili şiirleri ve türküleri yazabilmesi o gölün, o bozkır için çok değerli olması anlamına geliyordu.

Seyfe Gölü’nün kuruduğuna dair haberler okuyup köye gittiğimde ve birtakım konuşmalar duyduğumda doğal olarak üzülmüştüm. Bunu biraz da benim ekoloji haberciliğinde yitip giden, küsen, kirletilen, kurutulan suların hikayesini takip etme merakımla ilişkilendiriyorum. Son dönemlerde Anadolu‘nun yitirilen, yok olup giden sularının peşinden gitmek istiyorum. Göllerin kuruduğuna ilişkin pek çok rakam açıklanıyor ama bu bir okur açısından çoğu zaman bir sayı olarak değerlendirilmekten öteye gidemiyor. Bir gölün tamamen yok olması, kuruması ne demek, bunun yaratacağı sorunlar neler, insanlar hala farkında değil. Gazeteci olayın arka planını izleyip görebilecek kişidir. Bunları anlatabilmek, gelecek nesillerin yaşama hakkı ile doğrudan ilişkili. Yitirilen sular, küresel ısınma dediğimiz olguyla da bağlı bir süreç. İşte Seyfe Gölü de yitirilen suların peşinden gittiğim bu süreçte karşıma çıktı ve burada çekim yapma kararı aldık.

Seyfe Gölü nasıl kurumuş, köy halkının “yetkisiz rütbeler” olarak nitelendirdiği kişilerin hangi politikaları gölün tuz çölü olmasına neden olmuş?

Gölün çevresi bozkır olduğu için gölün yüzeysel sular açısından zengin olmayan bir bölgede bulunduğunu söyleyebiliriz. Bölgede de genelde yer altı suyu kullanılıyor. Hatırlarsanız, Konya Ovası’nda yer altından büyük borularla su çekilerek vahşi sulama yapılmış ve yanlış tarım politikaları nedeniyle tarım alanlarında obruklar oluşmuştu. Aynı yanlış politikalar Seyfe’yi de kuruttu. Biz, gölü görmeye gittiğimizde göl kurumuştu ancak gölün hemen yanında yonca üretimi yapılıyordu. Bir de belgeselde de yer verdiğimiz 22 kilometre uzunluğunda bir kanal var. Seyfe Gölü’nün bu kanalla taşınan ve yapısı itibariyle tuzlu olan suyunun tarımsal sulama amaçlı kullanılamayacağını biliyoruz. Peki o kanal hangi amaçla yapıldı?

Bu kanalın neden yapıldığını sorduğumda, gölün en derin yerinin 11-13 metre olduğunu öğrendim. Yani gölün derinliği itibariyle sığ olduğunu söyleyebiliriz. Kanalın açılma gerekçesine gelince… Kuşların, flamingoların gölde beslenirken ayaklarının yere değmesi gerekiyormuş. Bunu gerekçe göstererek bir kanal ile gölün suyunu Kızılırmak‘a taşıma kararı almışlar, böylece gölün derinliğini kuşların beslenmesine uygun hale getirilmeye çalışılmış. İnsan bu kuşlar gölün kıyısında beslenemez mi, kuş konacağı yeri bilmez mi, diye soruyor. Binlerce yıllık bir gölde nesiller boyunca beslenen kuşlar, gölün derin yerini ayırt edip besleneceği yeri seçemez mi?

Açılan kanal, dağlardan, tepelerden gelen besleyici su yollarıyla gölün buluşmasını engellemiş. Kanalın kestiği derelerden göle su girişi sağlanamamış. Gölü besleyen birkaç pınarın önünü de mesire alanı oluşturmak amacıyla kesmişler. Gölü besleyen pınarların yolunu kesip suyu tutarak birkaç küçük gölet oluşturmuş ve piknik alanları yapmışlar. Yani hem gölü besleyen pınarlar artık göle ulaşamaz olmuş hem de yeraltı suları vahşi tarım politikalarında kullanılmış.

Gölün çevresindeki bir yerleşim yeri olan Mucur da içme suyu kaynağını bu gölden temin edince gölün kurumaktan başka şansı kalmamış. 100 bin yıllık gölü, 20 yıl içinde kurutmuşlar. Bunları yan yana koyduğumuzda gölün kurumaktan başka çaresi kalmadığını görüyoruz. Yerden beslenememiş, bölgenin iklimi nedeniyle yağmurdan, kardan beslenememiş, yüzey sularının önü kesilmiş ve Seyfe Gölü’nün başka şansı kalmamış. Göl Uzmanı Dr. Erol Kesici‘nin de dediği gibi, oturup plan yapılsa göl bu kadar hızlı kurutulamazmış.

Şimdi de gölü kurtaracaklarını iddia ettikleri politikaları konuşuyorlar. Kayseri‘deki bir barajdan göle su taşımak gündeme getiriliyor. Ancak taşıma suyla göl oluşur mu? Taşınan suyla oluşturulması planlanan göl Seyfe Gölü olmayacak, çünkü Seyfe’nin kendine has bir su yapısı vardı. Gölün yatağında taşınan su herhangi bir barajdan getirilmiş su olacak sadece. Aynı göl olmayacak, Seyfe’nin yatağında bambaşka bir göl oluşturulacak. Seyfe’nin ekosistemi geri getirilemeyecek.

Gölge binlerce yıllık höyükler olduğu da tespit edildi, göl aslında canlılığını binlerce yıl çevresindeki canlılarla paylaşmış. Peki Seyfe Gölü 20 yıl gibi kısa bir sürede kuruyunca ekosistem nasıl etkilenmiş? Gölün çevresinde yaşayan insanların hayatı nasıl değişmiş?

Belgeselimizde bilimsel değerlendirmelerde bulunan ve Türkiye’de su varlığı konusunda en yetkin bilim insanlarından biri olan Göl Uzmanı Dr. Erol Kesici gölde bulunan kuşları bedava tarım işçisi olarak tanımlıyordu. Kuşların o bölgedeki ekosistem içindeki yeri çok önemliydi. Toprağı havalandırıyor, zararlılarla besleniyor, toprağa gübre bırakıyorlardı. Bir zamanlar suyun varlığıyla o bölgede yetiştirilebilen elmanın lezzetinde kuşların önemli bir payı vardı. Artık o bölgede elma yok. Seyfe’nin çevresinde bitki örtüsü yok. Anadolu’nun bozkırı ortasında o gölün ne kadar önemli olduğu yitip giden şeyleri düşündüğümüzde bir kez daha ortaya çıkıyor.

Gölün çevresinde otuz tane höyük tespit ettik. Bir kısmına belgeselimizde yer verdik. Bir tane mezar bulduk. Hemen gölün yanında ancak hangi tarihten olduğu belli değil. Suyun çevresinde çok eskiden beri yerleşim olduğunu gösteriyor. İnsanlar suyun olduğu yerlere yerleşmişler. Gölün suyu tuzlu olsa da, çevresindeki pınarlar, nehirler tatlıymış. Göl tam anlamıyla bir yaşam kaynağıymış, göl kuruyunca tarım bitmiş ve insanlar göç etmeye başlamış. Önceden tarlalara suyun nemi gelirken gölün suyu bittikçe tarladaki ürünlerin üzerine rüzgarla birlikte tuz yağmaya başlamış. Tuz da bitki gelişimini, tozlaşmayı engellemiş. Gölün beslendiği derelerde yaşayan iki endemik balık türü de artık bölgede yaşamıyor. İnsanlar evlerinin içine dolan tuzu temizlemeye çalışıyor, bu artık bir rutin haline gelmiş.

Dünyanın içine doğduk, en tepeye oturduk’

Belgeselde “Dünyanın içine doğduk, en tepeye oturduk” diye bir cümle geçiyordu. Bu cümle bugün karşı karşıya olduğumuz ekolojik krizlerin nedenlerini de açıklıyor sanki. Siz ne düşünüyorsunuz?

İnsan bu dünyanın kanseri, diye bir söz var. Ancak ben insanın bu dünyanın kanseri olduğunu düşünmüyorum. Dünya tarihine baktığımızda insanın tahakkümünün ve yıkımının yine insanın yarattığı sistemlerle ilgili olduğunu düşünüyorum. İnsanlar doğuştan kötü değil, sistem insanı kötü yapıyor. Sistem değiştiğinde insan doğayla barışabilir. Doğanın içindeki yerini hatırlayabilir. Dinler ve sistemler insanı en tepeye konumlandırsa da gerçek öyle değil. Seyfe Gölü’ndeki dişli sazancık olmazsa, orada yetişen elmalar olmazsa insan da olmaz. Seyfe bunu bize gösterdi. Seyfe Gölü’nün kurumuş yatağı üzerinde çekim yaparken küçücük bir örümcek görmüş, kayda aşmaya çalışmıştım. Öyle bir ortamda bir canlıya rastlamak çok mümkün değildi. Bugün Seyfe kuruduğu için çevresindeki yerleşim boşalıyor yarın tüm Anadolu’ya yayılan kuraklık Anadolu’da göçü başlatabilir. Bu yüzden insanın aklını başına alması gerekiyor. İnsan kendini doğaya hükmeden bir varlık olarak gördüğü sürece kendisinin de üzerinde olduğu dalı kesmiş olacak. Kapitalizm de böyle bir şey. İklim krizi de aslında bunun kanıtı. İnsanmerkezci yaklaşım insanın kendini kandırarak kendi kendini yok etmesine neden oluyor.

Belgeselde doğanın bir felsefesi bir bilimi olduğundan bahsedilmiş. Seyfe Gölü bu felsefenin bir eseri miydi, ne düşünüyorsunuz?

Doğa milyonlarca yıl olduğu gibi yine değişip değiştirecek. Seyfe Gölü’ün orada olması doğanın kendi sanatının, kendi felsefesinin bir eseridir. Orada yeraltı sularının, yağmurların, derelerin kendi koşullarıyla Seyfe Gölü oluşmuş. Biz onun farkında olsak da olmasak da bilimle, bu felsefeyi görebiliyoruz. Ancak doğanın felsefesini görmek onunla uyumlu bir yaşam kurmakla aynı anlama gelmiyor ne yazık ki. Daha çok kar elde etmek, insan eylemlerini ön planda tutmak, ne yazık ki bilimin gördüklerinin önüne geçiyor. Bunun sonuçlarını yaşıyoruz, Seyfe bunu kuruyarak gösterdi.

Belgeselde söz alan her bir kişi kent hafızası niteliği gösteriyor. Geçmiş aktarıldıkça bugün karşı karşıya olduğumuz gerçek daha da çarpıcı kılınıyor. Sizin belgesel çekerken amaçladığınız şey de bir hafıza yaratmak mıydı?

Seyfe üzerine yazılmış, öyküler, türküler ve şiirlerle büyüdük. Bunlar Anadolu’nun hazfızasıdır. Ben de hem geçmişi hem de yitirileni kayıt altına alıp aktarma sorumluluğu hissettim. Seyfe belgeselini çekme fikri ilk oluştuğunda, o bölgedeki insanların gölün kurumasına dair röportajlarını da içeren birtakım haberler okumuş; bu okuduğum haberler içinde beni etkileyen bir söze denk gelmiştim. Bir köylü demiş ki, burada göl kurudu, tarım da hayvancılık da yapamıyoruz. Burada geçim kaynağımız da kalmadı ama hep bir umudumuz var. Belki su gelir, diye bekliyor, göç edemiyoruz. İşte ben “belki su gelir” umudu üzerinden belgeseli kurmaya çalıştım. Bu sözü söyleyebilecek birilerini aradım. Hatta su gelir mi, sorusunu röportaj yaptığım herkese sordum. Ancak hemen hemen herkes, umdunu yitirmiş durumda. Bense umut etmek istiyorum. Gölü kurutan etkenler ortadan kaldırıldığında göl eski haline gelir mi, diye düşünüyorum.

‘Belki su gelir…’

Turnalar artık göle dönemiyor, o turnalar ne yapıyor, neredeler diye merak ediyorum. Çünkü kuşların bir hafızası var. Nesiller boyunca öğrendiklerini birbirlerine aktarırlar. Turnaların binlerrce yıldır konakladığı, yavruladığı göl artık kurudu. Acaba turnalar nereye gitti, Meke gölü de dahil olmak üzere yakınlardaki birçok göl kurudu, başka hangi göl kaldı?

Özer Akdemir‘in aklına Seyfe’ye ithaf edilen birkaç dize düşüyor. Dizeler Seyfe’nin çevresindeki bir köy olan Geycek‘in halk ozanı Aşık Hasan‘a ait. Aşık Hasan turnalara şöyle seslenmiş, “Turnam ne dönersin Seyfe Gölü’ne, düşme tuzağına, avcı eline”. Su yitip gitmiş, kuşlar da. Oysa gölün çevresinde büyümüş, yaşlanmış insanlar, dünyaya kıtlık gelse Sefye’nin suyu bitmez dermiş. Türküler söylenmiş, şiirler okunmuş Seyfe’nin hikayesi bugüne kadar gelmiş. Bir zamanlar kıtlığın içinde yaşamını sürdüreceğine inanılan göl 20 yılda kurumuş. Peki umut, ona ne olmuş? Özer Akdemir’e göre bir tuz çölünün ortasında yaşamalarına rağmen hala Seyfe Gölü’nü hayata döndürebileceği umuduyla suyun yolunu gözleyen birileri var. Bir zamanlar türküler mırıldayan dudaklar şimdilerde hep aynı beklentiyle susuyor, göle yakılan ağıtların ardından belli belirsiz şu kelimeler duyuluyor:

“Belki su gelir”

AB, Almanya’nın 28 milyar Euro’luk yenilenebilir enerji planını onayladı

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu , Almanya‘nın 28 milyar Euro tutarındaki yenilenebilir enerji planını onayladı.

Plan, rüzgar ve güneş enerjisi kullanımını hızla yaygınlaştırmayı hedefliyor . Almanya’nın 2030 yılına kadar elektriğinin yüzde 80’ini yenilenebilir kaynaklardan üretme hedefine ulaşmak için tasarlanan plana uygun program 2026’ya kadar devam edecek.

Avrupa Komisyonu, planın yenilebilir enerjiyi teşvik etmek ve emisyonları azaltmak için “gerekli ve uygun” olduğunu ve olumlu çevresel etkisinin rekabetin olası bozulmalarından daha ağır basacağını söylüyor.

AB rekabet politikasından sorumlusu Margrethe Vestager “Almanya’nın Yenilenebilir Enerji Yasası 2023 planı, elektrik üretiminin daha fazla karbondan arındırılmasına katkıda bulunacaktır” dedi.

AB, güneş enerjisi kapasitesini bir yılda yarı yarıya artırdı: İlk sırada Almanya var

Plan kapsamında üreticilere, piyasa fiyatına ek olarak bir prim ödenecek. Küçük üreticiler, elektrikleri için garantili bir fiyat sağlayan bir tarife garantisi de alabilecek.

Temiz enerji üretiminin genişletilmesi, Almanya’nın 2045 yılına kadar net sera gazı emisyonlarını ortadan kaldırma hedefine ulaşması için kilit önemde.  Ayrıca, Rusya’nın bu yıl Avrupa’ya gönderdiği gazı kesmesinin neden olduğu enerji arzı açığını da kısmen doldurabilir.

Almanya, şirketleri iki kez tazmin etmekten kaçınmak için, 2027 yılına kadarki negatif enerji fiyatları dönemlerinde, yenilenebilir enerji üreticilerine yönelik mevcut desteği de aşamalı olarak sonlandıracak.

AB’nin desteği adaletli mi?

Komisyon’dan yapılan açıklamada, Berlin’in yenilebilir enerji üreticilerine vereceği devlet desteğinin “gerekli olan asgari” ile sınırlı olduğunu ve rekabet bozulmalarını en aza indirecek önlemleri içerdiği belirtildi.

Almanya’nın tüketicileri ve işletmeleri artan enerji maliyetlerinden korumak için 200 milyar Euro’ya kadar sübvansiyon harcamaya yönelik daha geniş planı ise diğer birlik ülkeleri tarafından eleştiriliyor. Bu, diğer birçok devletin karşılayamayacağı bir meblağ ve bazı ülkelerin ifade ettiği üzere birliğin tek pazarındaki rekabeti bozma potansiyeli taşıyor.

Almanya’nın bu girişimi girişimi, yeni borçlanmayı kaldırabilecek zengin AB ülkeleri ile çaresizce yeni fonlar arayan nakit sıkıntısı çeken hükümetler arasındaki ayrımı da vurgulamış durumda. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Almanya yeni planı ekim ayında açıkladığında isim vermeden, “Ortak bir Avrupa çözümü olmadan, ciddi bir şekilde parçalanma riskiyle karşı karşıyayız. Bu nedenle, herkes için eşit bir oyun alanını korumamız çok önemlidir” demişti.