Ana Sayfa Blog Sayfa 650

Yönetilen kalp-1

Yabanıl topluluklarda insan derisi yeryüzünün derisinden, kabuğundan henüz kopmamıştı. Eski dillerde bugün bitki örtüsü için kullandığımız sözcükler insan derisiyle benzer anlamlara geliyordu. Deri, üzerinde yaşadıkları toprak parçasıydı, atalarının adlarını taşıyan hayvanlar ve ağaçlardı. Beden, doğanın dış yüzeyi değil, uzantısıydı; kesiklerle, yarıklarla, deliklerle, kabuklarla doluydu; dokunarak varlığını sürdürüyordu. Terleyen, acıyan, kanayan, kabuk bağlayan, hayatla dokunarak temas eden pürüzlü bedenin yüzeyi böylece çoğalıyor, cinsel yoğunluğun hem artırıldığı hem de tüm bedene yayıldığı çoklu bir karakter ediniyordu. İç ve dış ayrımı henüz oluşmamıştı; bedenin ruhu, doğanın ve tanrıların ruhuyla iç içeydi, tinsellik bireysel değil, kolektifti.

Yeryüzü henüz dünyasallaşmamıştı.

Modernlikle birlikte üzerinde hayata dair izler taşımayan, kılları ayıklanan, parfümlü, bakımlı, sportif, estetik müdahaleye uğrayan, pürüzsüz, dokunmaktan giderek uzaklaşan tek tip kozmetik beden devreye girdi. Yüz ve beden ayrıldı. Yüzün bedenin diğer bölgelerine göre görünürlüğü ve hegemonyası arttı, ayak parmağı unutuldu. Bireyselliğin cisimleştiği bölge olarak yüz, portre ve büstle kendisini yeniden ve yeniden (sürekli) çoğalttı. Bu yüzden kimlik belgelerinde, kitap kapaklarında, paraların üzerinde, devlet dairelerinde, mitinglerde, kışlalarda, “aranıyor!” afişlerinde, okul bahçelerinde, şehir meydanlarında hep yüz [= portre (= büst)] vardır.

Vitrin mankeni bedenlerin ‘sır’sızlığı…

Bedeniyle dokunmanın yerini görmenin mesafeli uzaklığı; bilinmezliğin risk potansiyelinin yerini görmenin ölçülebilir, garantili hesaplılığı aldı.

“Sır” erotik bir çekim özelliği olmaktan çıkarak yok edilmesi gereken “mahremiyet” olarak algılandı.

“Öngörülemez ve ele geçirilemez” olmak bir çekim nedeni olmaktan çıktı.

Doğa ve nesneler de görmeye göre biçimlenmeye, yeryüzünün doğal derisi bozulmaya başladı. Bedenler görmeye göre biçimlendikçe; gökdelenler, parklar, AVM’ler, camiler, kiliseler, anıtlar, toplu konutlar çoğaldıkça; insanın derisi ile yeryüzünün derisi arasındaki doğrudanlık ilişkisi koptu, –büyü bozuldu. Çocuklar ağaca, sıpaya, horoza dokunmadan büyümeye başladı; atı fotoğraflarda, filmlerde ya da televizyonda gördü; bakışını, kokusunu, tedirginliğini ve sesini edinemedi; diğer canlı türleriyle karşılaşarak varlığını çoğaltamadı. Böylece, acıyla, şiddetle, öfkeyle, kahkaha ve şakayla doğrudan ilişki kuran insan bedeni duyumsama yetisini de yitirmeye başladı. Doğanın parçası olarak varlığını sürdüren beden, kültürün parçası olarak varlığını sürdüren bedene dönüştü. Kültür, tahakkümcü yayılmasını beden üzerinden pekiştirdi.

Oysa, “Benim her yerim yüzümdür,” diyen Hintlinin sömürgeci Batı’yla karşılaşana dek yüzü ile bedeni ayrışmamıştı, ayrıca bir bedeni olduğunun farkında bile değildi. (Belki de) o zamana dek sırtıyla dokunuyor, ayak parmağıyla düşünüyor, göbeğiyle şaka yapıyor, elleriyle görüyor, diliyle sevişiyordu. –Yazı yoktu, bu yüzden kayıt da yok, neden olmasın?

Bağırarak söylemek lazım: Deri, artık piyasaya göre biçimlenmiş, şık bir ambalaj kâğıdıdır.

Ambalaj kâğıdının erotizmine de piyasa biçim verir.

Ulus devletin bayramlar, resmi geçit törenleri ve her gün beş vakit secde ile biçimlendirmek istediği militer beden, yerini pan-kapitalizmin ticari bedenine bırakmıştır.

Bedeni koruyan kalın çorap, bacağı daha çok gösteren ince ve şık bir biçime bürünmüştür.

Etek ya da pantolonun yerini kalçayı ve kasıkları daha çok gösteren tayt almış, “sır”lı erotizm yerini (âdeta) “sır”sızlığa bırakmıştır.

Giyime yön veren moda piyasa dinamikleri gereğince bedeni istediği gibi kullanabilmekte; bedeni parçalayarak bölgelere ayırmakta, istediği bölgeyi istediği mevsim öne çıkarmaktadır.

Yüz, makyaj malzemeleri ve saç modelleriyle görmenin “sır”sız nesnesine dönüşmüştür.

Beslenmenin yeni biçimi olan fast-food da bu sürece eşlik etmektedir.

Artık kamusal alan pan-kapitalizmin vitrini, bedenler de vitrin mankenidir.[3]

*

[1] Modanın, bireyselliğin yaşanması ve sosyalleşmenin bir parçası olma boyutuna dikkat çeken Yaşar Çabuklu, yanı sıra, bireyselliklerin denetim altında tutularak disiplin toplumunun dışarısına çıkılmasına izin verilmediğine, kadın bedeninin erkeğin bakış açısına ve ihtiyaçlarına göre biçimlendiğine de işaret eder: “ ‘Güzel cins’ olan kadın, şık kıyafetleriyle erkeğin başarısının, satın alma gücünün bir göstergesine dönüşecekti. Modernlik ve onun modası, kadın bedeninin metalaştırılmasına dayanıyordu. Kadın, bedeni ve giysisiyle, nesneleştirici erkek bakışının yöneldiği, denetlediği pasif bir varlığa dönüştürülmüştü. Moda, uysal toplumsal bedenler üretmeye çalışan modernliğin giyimsel disiplin aracıydı. Korseler, sutyenler, yürümeyi zorlaştıran etekler vb. erkek bakışının taleplerine uygun olarak kadın bedeni üzerinde baskı yaratıyordu. (Toplumsalın Sınırında Beden, s. 118)
[2] “Hazır giyim”e eşlik eden “fast-food”u karakterize eden özellikler hız, rasyonalite, basitlik ve öngörülebilir olmaktır. Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir McDonald’s, Kentucky Fried Chicken ve Starbucks şubesinde tek sözcük kullanmaya gerek kalmadan aynı menü ile karın doyurmak, kahve içmek, benzer insanlarla sosyalleşmek ve flört etmek mümkündür artık. Sürpriz yoktur. Aynı kurgu AVM’lerde, kliniklerde, toplu turistik gezilerinde, günübirlik ilişkilerde ve randevu evlerinde de geçerlidir (s. 141-150).

Dikkatinizi çekmek isterim: Giyimin, beslenmenin ve sosyalleşmenin bir örnekleşerek denetim altına girdiği bu yeni durum “birey↔toplum” ikilisinin biriktirdiği gerilimler ve “tekillik” üzerine daha çok düşünmeyi de gerektirir.
[3] Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanacak olan Yarabıçak adlı deneme kitabından bir bölüm.

 

Mağdur suçlayıcılığa son vermek için yapabileceğiniz 10 şey

Yeşil Gazete‘de, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’yle yaptığımız işbirliği sayesinde her hafta cinsel istismarla mücadele yolları, yöntemleri üzerine kısa ve bilgilendirici notlar paylaşıyoruz.  

Bu bilgi notlarının cinsel şiddete ve/ya istismara maruz kalan ya da tehdidi altında olan kadınlar, LGBTİ+’lar ve çocuklar için yol gösterici olacağını umuyoruz. Böyle bir durumla karşılaşır veya tehdit altında olduğunuzu hissederseniz lütfen kolluk güçlerine, konuyla ilgili çalışan kurum ve kuruluşlara ve hukukçulara ulaşın. 

*

Mağdur suçlayıcılık; yaşanılan mağduriyette çeşitli gerekçelerle kabahati o mağduriyeti yaşayan kişiye yapıştırarak faili aklayan yaklaşım anlamına geliyor. Bu durumla karşılaşan kişilerin neler yapabileceklerine ilişkin kısa liste şöyle:

  1. Cinsel şiddet hiçbir koşulda maruz bırakılanın suçu, hatası, sorumluluğu değildir. Mağdurun davranışlarını değil failin davranışlarını sorgulayın.
  2. Cinsel şiddet uygulayanın suçu, tercihi ve sorumluluğudur. Failleri şiddet davranışlarından sorumlu tutun, bahaneler üretmelerine izin vermeyin.
  3. Fail tanınan, sevilen biri olduğunda şiddete maruz bırakılan kişi hedef gösterilerek mağduru suçlayan yaklaşım artar. Faili tanıdığınız olaylarda düşüncelerinizi sorgulayın.
  4. Mağduru suçlayan yaklaşım şiddete maruz bırakılana psikolojik zarar verir, suçu işleyen failin sorumluluğunu gizleyip yok sayarak toplumda güven duygusunu zedeler ve cinsel şiddeti arttırır. Çevrenizde mağduru suçlayan bir dil kullanıldığında duruma müdahale edin.
  5. Birinin bazı sebeplerle (evliydi, çocukları vardı, dışarı çıkmazdı, öğrenciydi vb.) cinsel şiddeti hak etmediği yönündeki söylemler, diğerlerine yönelik mağdur suçlayıcılık yaratabilir. Cinsel şiddete maruz bırakılanlar arasında kıyaslama yapmayın, tüm şiddet olaylarına eşit tepki gösterin.
  6. “Benim başıma gelmez.” demek, uzaklaşmak için bilinçsizce kendinizi mağduru suçlarken bulursanız düşüncelerinizi sorgulayın.
  7. Cinsel yönelimleri, tercihleri, cinsiyetleri nesneleştiren, aşağılayan söylemler kullanmayın. Medyadaki, çevrenizdeki söylemleri sorgulayın, eleştirin.
  8. Cinsel şiddeti meşrulaştıran, önemsizleştiren, karikatürize eden “tecavüz şakaları”na gülmeyin, yeniden üretmeyin.
  9. Cinsel şiddet konusunda doğru bilinen yanlışlar mağdur suçlayıcılığı arttırır. Cinsel şiddetle ilgili mitleri yeniden üretmeyin.
  10. Cinsel şiddete maruz bırakılanların bunu çevresiyle paylaşmasını ya da yasal işlem başlatmasını engelleyen sebeplerden birinin mağduru suçlayan yaklaşım olduğunu unutmayın.

*

Daha fazla bilgi için csdestek.org
Cinsel şiddete maruz bırakıldıysanız ya da bırakıldığınızı düşünüyorsanız hafta içi pazartesi, salı, perşembe, cuma günleri 11:00 – 17:00 saatleri arasında 0549 599 15 19 numaralı telefondan CŞMD’yi arayabilir ya da basvuru@cinselsiddetlemucadele.org üzerinden ulaşabilirsiniz.

Dünyayı onarmak için başka bir yol mümkün: Çıkış Yolu Türetim Ekonomisi

Ece Satıcı ve Dr. Uygar Özesmi’nin gezegenin üretken ve birbirini destekleyen ekonomik ekosistemlerinden biri olan türetim ekonomisi hakkındaki tüm ayrıntıları kaleme aldığı “Çıkış Yolu Türetim Ekonomisi” kitabı, Yeni İnsan Yayınevi tarafından okuyuculara sunuldu.

Türetim ekonomisinin temelini oluşturan topluluklar ve işletmeler arasındaki dayanışma, sosyal ve ekolojik açıdan adil üretim, işletmeler arası döngüsellik gibi birçok konuyu gündeme getiren kitap, hakkaniyetli ve değer maksimizasyonuna odaklanan yeni bir ekonomik sistem öneriyor.

Türetim ekonomisi, yapısı gereği kapsayıcı bir sistem tasarımı’

Çıkış Yolu Türetim Ekonomisi” kitabında yazarlar, kâr maksimizasyonuna dayanan tüketim ekonomisinden ekolojik ve sosyal açıdan adil bir ekonomiye dayanan türetim ekonomisine geçilerek ancak insanın gezegendeki varlığının sürebileceğini vurguluyor.  Türetim ekonomisi, olumsuz ekolojik ve sosyal etkinin en aza indirildiği, işletmeler arası döngüsel bir ekonomi ve yapısı gereği kapsayıcı bir sistem tasarımı. Sistem, zenginliği ekolojik ve sosyal olarak adil küçük ölçekli üreticiler arasında dolaştırıyor.  Yalnızca ürün veya hizmet düzeyinde değil, daha da önemlisi, üreticiler arasında makro düzeyde döngüsel bir ekonomi yaratıyor. Üretilen servet bir elden diğerine geçmeye başlıyor ve döngüsellik yoluyla gerçek ekonomik ve sosyal gelişmeyi yaratıyor.

‘Derinleştirilmiş döngüsel ağlar ve ilişkiler’

Türetim ekonomisini hayata geçirmek için geliştirilen Good4Trust.org, dijital kamu hizmeti sunmanın yanı sıra aynı zamanda dayanışan bir topluluk. Bu sisteme katılan işletmeler ve insanlar birbirleriyle paylaşımda bulunarak alışverişe başlıyor.Bu toplulukta üreticiler ve kullanıcılar bir araya gelerek, tüketmek yerine  türetmek için uğraşıyor ve birbirlerini destekliyorlar. Aralarında hem bir yönetişim sistemi kuruyor, hem de yeni bir döngüsel ekonomi olan türetim ekonomisini inşa etmek için el ele veriyorlar.

Türeticileri bir araya getirerek döngüsel bir yeniden güçlendirici ve nihayetinde yenileyici, onarıcı bir ekonomi inşa eden türetim ekonomisi, zenginliği yerel üreticilere dağıtarak, onlara onurlu bir yaşam ve güvenli bir ticari alan sağlıyor. Yönetişim sistemi, türeticiler tarafından yönetildiği için kapsayıcı ve demokratik. Bu özellik oldukça önemli çünkü herkesin yararına olan çözümlerin ancak tabandan yönetişim yoluyla elde edilebileceğine inanıyor. Çıkış Yolu Türetim Ekonomisi kitabı,  doğayla barış ve uyum sağlayacaksak, toplum olarak ekolojik ve sosyal açıdan adil yaşamak zorunda olduğumuzun altını çiziyor.

Yorumlar

Ahmet Atıl Aşıcı: İçinde yaşadığımız ekonomik yapı hiçbir anlamda sürdürülebilir değil. Sınırlı kaynakları hoyratça sömüren, çalışanları ezen, toğrağı, havayı atıklarıyla kirleten doğrusal ekonomik yapıyı döngüselleştirmemiz gerekiyor. 2019 tarihli Avrupa Yeşil Mutabakatı ile bu dönüşüm bir zorunluluk haline geliyor. Uygar Özesmi’nin türetim ekonomisi bağlamında sunduğu perspektif bu yol ayrımında yönünü arayanlara etkili bir uygulama pratiği öneriyor.

Mehmet Altan: Bu kitap, iflas etmeyelim diye ve insanın, gezegenle uyumlu bir varoluşu gerçekleştirmek için orman gibi bir ekonomik ekosistem kurabilmesi amacıyla yazıldı.

“Rekabet, büyüme, tüketim ve kâr maksimizasyonuna dayalı baskın sosyo-ekonomik paradigmayı değiştirmeden sürdürülebilir bir gelecek mümkün değil.”

”Bu yıkımın, bu fiyaskonun, bu çöküşün temel nedeni, doğanın ve diğer insanların sömürülmesine, rekabete, büyümeye, tüketime ve kâr maksimizasyonuna dayalı bir ekonomi. Bu nedenle, çevresel krizin temel nedenini içinde yaşadığımız baskın sosyo-ekonomik paradigmada aramalıyız”

”Uygarlık; kâr maksimizasyonuna dayanan tüketim ekonomisinden, ekolojik ve sosyal açıdan adil bir ekonomiye dayanan türetim ekonomisine geçilerek kurtarılabilir.”

”Ancak çok daha geniş bir çerçevede, türetim ekonomisi; kapitalizme ve diğer otoriter devlet egemenliğindeki ekonomik sistemlere bir alternatif olarak “Sosyal Dayanışma Ekonomisi”nin kapsayıcı amacını paylaşır”

”İnsan ekonomisinin bir orman, bir göl gibi gezegene zarar vermeyen, gezegenle uyum içinde var olması, bu kitaptaki ana tezimizdir.”

”Türetim ekonomisi ve özellikle Good4Trust.org, gelecekteki olası küresel bir ekonomik model olarak ortaya çıkabilir.”

Fikret Adaman: Dünyanın kendini yenileme kapasitesini aşalı neredeyse 35 yıl olmuşken, döngüsellik ilkesi üzerine inşa olan türetim ekonomisinin ana ilkelerinin ve uygulama alanlarının ikna kabiliyeti yüksek bir dille aktarıldığı bu kitabın Türkiye gibi ne pahasına olursa olsun büyüyelim şiarında olan bir coğrafyada etkisinin çok yüksek olacağına inanmaktayım.

Haluk Levent: İnsanlık büyük bir yol ayrımında: hayat ile ölüm arasında bir seçim yapmak durumundayız. Cari teknoloji ile günümüz tüketim seviyesi için gezegenimizin kaynakları yeterli değil. Bu sorunu çözmek için büyük hayaller peşine düşebiliriz ve düşmeliyiz de; ama bir yandan da hayatta kalmak için acil çözümler geliştirmek zorundayız. Hiç kuşkusuz bu hayat tarzımızı değiştirmekten geçiyor. Türetim ekonomisi tüketirken de üretirken de ekosisteme saygıyı ve adaletli bir bölüşümü öne çıkartmak anlamına geliyor. Sevgili Uygar, bu kitabında türetim ekonomisinin temel özelliklerini ele alarak çözüm alternatiflerinden biri olduğunu gösteriyor. Bu kitabı okuyunca türetim ekonomisinin bir yönüyle de insanın ekosistemin bir parçası olduğunun bilincine varmasının ve daha önemlisi kendi içine bakmasının yollarından biri olduğunu kavramak da mümkün.

Tarsus’taki biyokütle tesisine verilen ÇED kararı iptal: Yetersiz, ekosistem için bir tehdit

MERSİN- Tarsus’a bağlı Yeşil Mahallesi‘nde Biçer Enerji Elektrik İnşaat Üretim A.Ş tarafından kurulmak istenen Biyokütle ve Atıkların Yakılmasına Dayalı Enerji Üretim Santrali‘ne Nisan 2020’de verilen ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Olumlu’ kararı iptal edildi.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı‘na karşı açılan davada, 14 Aralık’ta ‘ÇED Olumlu’ kararı, raporunun yetersiz olması nedeniyle Danıştay nezdinde temyiz yolu açık olmak üzere iptal edildi.

Vatandaşlar açtıkları davada, hukuka ve mevzuata aykırı olduğu, işletmenin kurulacağı bölgenin deprem kuşağında olduğu, ÇED süresince halka tehlikeli atıkların yakma ve depolama yöntemi ile bertarafının çevre ve insana vereceği zararın hiçbir şekilde anlatılmadığı, ÇED raporunda kirleticilerin alt ve üst ısıl değerleri saptanmış olsa da kompozit malzeme ile yapılmış emisyon ölçümlerine değinilmediği için kararın iptalini istemişti.

Bakanlık tarafı ise davada, işlemin hukuka ve mevzuata uygun olduğunu belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştu.

Öte yandan davanın görüldüğü Mersin 1. İdare Mahkemesi bölgenin incelendiği bilirkişi raporuna karşı yapılan itirazları yerinde görmeyerek bilirkişi raporunun hükme esas alınabilecek nitelikte ve yeterlilikte olduğunu belirtti.

Karabucak Çevre İnisiyatifi

Zeytincilik faaliyetleri açısından uygun değil’

Kararda, projenin; bölgenin toprak yapısına, bitki örtüsüne, zeytincilik faaliyetlerine, hayvancılığa, doğal yaşama ve insan sağlığına etkilerine işaret edilerek kurulması planlanan santralin zeytincilik faaliyetleri açısından uygun olmadığı bildirildi.

ÇED raporuna işaret edilen Mahkeme kararında, raporda bulunan olası risklerin yeterli olarak ortaya konulamadığı, ormancılık faaliyetleri ile orman ekosistemini ve bileşenlerini olumsuz yönde etkileyeceği için, tesisin ekosistemin bütünlüğü ve sağlığı açısından uygun bulunmadığı aktarıldı.

Tesisin yerleşim yerlerine çok yakın mesafede olmasına da değinilen kararda, konu ile ilgili meteorolojik verilerin kullanıldığı hava kalitesi dağılım modellemesi ile ortaya konmasının gerektiği bildirildi.

Ayrıca Bakanlığın  562 TL’lik yargılama giderini, duruşmalı işler için belirlenen 11 bin TL vekalet ücretini, hazineden karşılanan 10 bin TL’lik keşif giderini ve bilirkişi ödemesini yapması gerekecek.

Fotoğraf: Karabucak Çevre İnisiyatifi

Bilirkişi keşfinden sonra ortaya konan bilirkişi raporunda, ÇED raporunda yapılmadığı belirtilen değerlendirmeler ve mevcut uygunsuzluklara ilişkin şu görüşler ortaya koyulmuştu:

  • Taşınmaz üzerinde her ne kadar tarımsal faaliyet yapılmıyor olsa da çevre parsellerde bahçe tarımı (zeytin, şeftali vb.) yapıldığı ve diğer çevre arazilerdeki tarım potansiyeli ve üretimini etkileyeceğinden ziraat açısından uygun olmadığı ayrıca çevre parsellerde zeytin bahçelerinin olduğu ve 3573 sayılı Kanunun 20 nci maddesinde ‘Zeytinlik sahalar içinde ve bu sahalara üç km mesafede zeytinliklerin vegatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkartan tesis yapılamaz ve işletilemez’ hükmüne göre değerlendirildiğinde zeytincilik faaliyetleri açısından da uygun olmadığı,

Fauna ve flora üzerindeki zararlı etkiler bulunmuyor, riskler ortaya koyulmamış

  • Tesisin inşaat ve işletme süreçlerinde, yapılması planlanan bölgedeki fauna ve flora üzerindeki olası zararlı etkilerinin göz önünde bulundurulmadığı,

Ekosistem açısından uygun değil

  • ÇED raporunda olası risklerin yeterli olarak ortaya konulamadığı,
  • Kurulması planlanan santralin ormancılık faaliyetleri ile orman ekosistemini ve bileşenlerini olumsuz yönde etkileyeceği için, tesisin kurulması ekosistemin bütünlüğü ve sağlığı açısından uygun bulunmadığı,
Fotoğraf: Karabucak Çevre İnisiyatifi

Önemli ama eksik değerlendirmeler…

  • Tesiste kullanılacak hammadde ve malzemenin taşınması esnasında çıkacak tozun çevrede bulunan bitki örtüsüne ve tarım arazilerine zarar vermemesi için alınacak tedbirler başlığı altında yapılan değerlendirmede “Sanayi Kaynaklı Hava Kirliliğinin Kontrolü Yönetmeliği” kapsamında işletme aşamasında kullanılacak hammadde ve malzemenin taşınması esnasında oluşacak tozun önlenmesi amacı ile mevsim şartlarına göre arazöz ile sulama yapılacağı, malzeme ve hammadde taşıyan araçların araç seyir hızlarının kontrolü sağlanacağı beyan edilmiş ancak bu tür faaliyetlerde en önemli tozuma kaynaklarından bir tanesi olan yakma sistemi besleme kaynaklı tozuma olup konuya değinilmediği,
  • Orman Alanlarına Muhtemel Olumsuz Etkileri ve Alınacak Etki Azaltıcı Tedbirler başlığı altında tozuma karşısındaki orman alanı etkisi değerlendirilmediği, tesisin yerleşim yerlerine çok yakın mesafede olduğu belirtilmiş olup konu ile ilgili meteorolojik verilerin kullanıldığı hava kalitesi dağılım modellemesi ile ortaya konması gerekmekte olup bu bağlamda raporda değerlendirme yapılmadığı” görüşleri ortaya koyulmuştu.

Ne olmuştu?

‘Biyokütle Atıkların Yakılmasına Dayalı Enerji Üretim Santrali’ iptali için 2020 yılında dava açılmıştı. ÇED raporu iptal edildi. Danıştay’ın kararı bozması sonrası dava yeniden açıldı. 14 Haziran’da yeniden keşif yapıldı.

Mart 2020’de Tesisi yapmayı planlayan Biçer Enerji Elektrik Üretim A.Ş’ye karşı Karabucak Çevre İnisiyatifi kuruldu.

Mersin’de nükleer çalıştayı: Seçimlere giderken Akkuyu gerçeği

Mersin‘deki Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘ne ilişkin Mersin Nükleer Karşıtı Platform (NKP), Ekoloji Politik, Dev Yapı-İş Sendikası, İnşaat-İş Sendikası tarafından 25 Aralık’ta Mersin Mezitli Belediyesi Kültür Merkezi‘nde bir çalıştay düzenlenecek.

24 Aralık’ta ise Özgür Çocuk Parkı Akdeniz‘de konuya dair bir basın açıklaması gerçekleştirilecek.

‣Türkiye’ye küçük nükleer santral hevesinin maliyeti: Daha fazla atık, daha yüksek maliyet 
‣ Pınar Demircan: Türkiye, Akkuyu Nükleer Santrali’yle kendi Fukuşima’sını yaratıyor

PROGRAM

24 Aralık

-Ali Osman Abalı Fotoğrafları ile Nükleer Gerçeği – Sergi

25 Aralık

9.30: Açılış oturumu

-Nükleer Endüstri Sınır Tanımaz – Kıbrıs’tan Nükleere Yanıt

  • Konuşmacı: Murat Kanatlı
  • Kolaylaştırıcılar: Belgin Ayrancı, Yusuf Üçay

-Nükleer Olamaz: Slayt gösterimi

-Yaşamın Diyalektiği: Ekoloji Politik Tutum

  • Konuşmacılar: Beyza Üstün, Osman Koçak

-Politik Karşılaşma: Neden Nükleer Olamaz

  • Konuşmacı: Zeki Karataş

11.15: İkinci oturum

-Geçimlik Yaşamın Yıkımı – Tarım politikaları

  • Konuşmacı: Rıdvan Turan
  • Kolaylaştırıcı: Mehmet Zencir

-Tarım Emeği Üzerinde Yaşanan Sorunlar, Geçimlik Yaşamda Yaşanan Sıkıntılar

  • Sunum: Güvencesiz İşçiler Derneği

-3. Havalimanı – Akkuyu Emek Sömürüsü – Örgütlülük

  • Konuşmacılar: Nihat Demir, Deniz Gider

13.00: İmza – Dosya Paylaşımı

-3. Havalimanı ile Akkuyu Sömürü Köprüsü

-Nükleer Gerçeği- Rapor/Dosya

-“3. Havalimanı İnşaat İşçileri Mistik Tülü Kaldırdı”

14.00: Üçüncü oturum

-Sağlıklılık – Sermaye Birikiminin Yaşama Tehdidi

  • Konuşmacılar: Nihat Eraslan, Ful Uğurhan

-Nükleer Müdahalenin Kazdağları ve Polatlı’da Somutlaşan Boyutu

  • Konuşmacı: Mevlüt Göket
  • Kolaylaştırıcı: Nasır Nesanır

16.15: Forum

-Politik Belirleme: Ekoloji Diyalektiği ve Meşru Hukuk Tutumu

  • Kolaylaştırıcı: Mehmet Horuş

18.00: Akkuyu’dan Halkların Yaşama Sözü

Fincancı davasında savcı üst sınırdan ceza istedi: Tutukluluk halinin devamına karar verildi

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın 7 yıl 6 aya kadar hapis istemiyle yargılandığı, Kuzey Irak‘ta kimyasal silah kullanıldığına ilişkin davanın ilk duruşması bugün görüldü. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın tutukluluğunun devamına karar verildi. Duruşma 29 Aralık 2022 saat 13.30’a ertelendi.

‣ TTB Başkanı Fincancı’nın ilk duruşması: Hocamızı karanlığa karşı beyaz önlüklerimizle karşılayacağız

Evrensel‘in aktardığına göre; 24’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşma salonu küçük olduğu için çok sayıda kişi duruşmaya giremedi. Çok sayıda baro başkanı, tabip odaları başkanı ayakta ya da salona alınmadı. Fincancı’nın Avukatı Meriç Eyüboğlu‘nun büyük salon talebi mahkeme başkanı tarafından reddedildi. 10’dan fazla jandarma ile birlikte salona giren Şebnem Korur Fincancı alkışlarla karşılandı.

Mahkeme Başkanı kimlik tesbiti sırasında Şebnem Korur Fincancı’ya “sen” diyerek hitap etti. Av. Meriç Eyüboğlu, buna itiraz etti. Av. Özkan Yücel ise mahkeme başkanına nezaket kurallarına uyulması gerektiğini hatırlattı. Mahkeme Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’ya “sen” denilmesine itiraz eden Av. Meriç Eyüboğlu’nun talebini dikkate almadı ve duruşma düzenini bozduğunu iddia etti. Diğer müdafiler de itirazına rağmen Mahkeme Başkanı “sen” hitabını sürdürdü.

‘Okuduğunuz fakültelerde eğitim verdim’

“Sana iddianameyi yeniden okuyalım mı” diyen hakime Fincancı, “Bana sen diye hitap edemezsin. Okuduğunuz fakültelerde yıllarca eğitim verdim, bana sen diye hitap etmenizi kabul etmiyorum” dedi.

Adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine dikkat çeken Fincancı, “64 yaşındayım. İnsanlık onuru aykırı şekilde Ankara’dan buraya kelepçeyle getirildim. Benim üst seviyede fıtığım var. Beş buçuk saat boyunca kelepçeliydim. Ben elinde silah olan birisi eğilim benim tek silahım kalemim, beynim” dedi.

‘Yaşamak ciddi iştir’

Ardından Şebnem Korur Fincancı savunmasına başladı. Fincancı, Sokrates’in Savunması‘na da gönderme yaparak, “Ben de bu suçlamaların üzerimdeki etkisini bilemiyorum ama kim olduğumu da unutmadım” dedi. Fincancı savunmasını şöyle sürdürdü:

“Mesleğimi, kimliğinden bağımsız tüm insanları görünür kılma çabasıyla sürdürdüm. Takdir edersiniz ki yıllarımı verdiğim adli tıbba, iddianameyi yazan ve adli tıbbı bildiğini iddia eden savcıdan daha çok hakimim. Videodaki belirtiler üzerine yaptığım tıbbi değerlendirme bir ön tanıdır. Tanıya erişebilmek için de etkili ve bağımsız bir soruşturma ve belgeleme gerekmektedir. Neyse ki Milli Savunma Bakanlığı, Meclis’te soruşturma yapacağını söyledi. Ama bağımsız mıydı? Hayır. Bir hekim, adli tıp uzmanı, bilim insanı ve insan hakları savunucusu olarak bilimsel özgürlük ve ifade özgürlüğü hakkını kullandığım görülebilir ve hak kullanımı suç olarak tanımlanamaz. Bir kamusal entelektüel olarak soru sorma, kamuya hakikat bildirme talebim bilim insanı sorumluluğunun yanı sıra yurttaş olmamın sorumluluğundandır. Hekimlik insana dair, insanlığa karşı suçların karşısında durmaktan, zeytinimize, arımıza sahip çıkmaya, savaşlardan iklim değişikliğine kadar her türden halk sağlığına zarar veren unsurun karşısında durmaktır. Nazım Hikmet’in de dediği gibi ‘yaşamak ciddi iştir’.”

Milli Savunma Bakanlığı katılma talebinde bulundu. Bakanlığın suçtan zarar görmediği gerekçesiyle oy birliğiyle mahkeme heyeti bu kararı reddetti. Bakanlığın avukatı ısrarla söz almak istedi, “Türk silah kuvvetlerinin kimyasal silah kullandığı asılsız iddia” dedi.

Prof. Dr. Fincancı’nın avukatlarının savunmalarına geçildi. İlk sözü alan avukat Gulan Çağın Kaleli, Fincancı’nın MHP lideri Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ tarafından nefret söylemiyle hedef gösterildiği, hukuka aykırı gözaltı kararının bu nefret söyleminin sonucu olduğunu aktardı.

‘Hangi yayına bağlanması suç sayılamaz?’

Avukat Meriç Eyüpoğlu, Fincancı’nın tutuklanmasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 18. Maddesi’nin ihlali olduğunu belirterek şunları söyledi:

“İddianamede temel isnat, Fincancı’nın bağlandığı programın yayıncısı. Ne söylediği değil hangi yayına bağlandığı suç sayılmış. Bu suç değil. İnsan hakları ve hekimlik tarafsızlık gerektirir. Hangi yayına bağlanması suç sayılamaz? TRT‘ye bağlansaydı aynı şeyleri söyleseydi suç değil, Medya Haber’e bağlanması mı suç? Bu, yargılanma nedeni olamaz.”

TTB avukatı Hülya Yıldırım, iddianamede suç olacak bir şeyin olmadığını, yalnızca bir değerlendirme olduğunu söyledi. ‘Örgüt propagandası‘ suçunun unsurları oluşmadığı dikkat çeken Yıldırım, “Ancak bizim karşılaştığımız yargılamanın sebebi devlet yetkililerinin ‘eleştirilemezlik’ üzerinden başlattığı bir sürecin sonucudur. Unsurları oluşmayan bir suçtan tutuklu kalamaz” dedi.

Savcı, atılı suçtan üst sınırdan ceza verilmesin ve tutukluğun devamını istedi.
Mahkeme heyeti duruşmaya bir saat ara verdi.

‘Tutuklanacağımı bilerek geldim’

Verilen aranın ardından Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, savcının tutukluğun devamı talebine ilişkin savunmasında tutuklanmasının cezaevini teftiş etmesi anlamına da geldiğini belirterek şunları söyledi:

“İnsan hakları savunucuları için hapishanede yapacak çok iş var. Bir arkadaşım altı yıl önce tutuklandığında devlet, kendi eliyle cezaevine teftiş için göndermiş oldu. Beni de kendi eliyle göndermesi önemli. Tutuklu olmak elbette zor ama benim gibi bir insan hakları savunucusu için hapishane, bulunmaz bir nimet.

Gazeteye hapishanedeki mahpusların, çalışanların sorunlarını yazıyorum. Biraz daha uzun süre yazmaya devam ederim.

Benim herhangi bir yere kaçma gibi durumum olamaz. Dünyanın her yerinde yaşayabilir, üniversitelerde ders verebilirim. Ama bu topraklar, benim topraklarım. Tutuklanacağımı bilerek geldim.

Ben şimdiye kadar devletin verdiği hiçbir görevi üstlenmedim. 100 binden fazla üyesi olan bir meslek örgütünün, TTB’nin başkanıyım ve onlara saygım var. Ben aklımın gücüyle görevlerimi kendim edindim. Devletin verdiği görevleri değil, TTB’li meslektaşlarımın verdiği görevi yaptım. TTB bir devlet organı değil denetleme organıdır.”

Mahkeme heyeti Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın tutukluluğunun devamına hükmederek duruşmayı 29 Aralık 2022 saat 13.30’a erteledi.

Ne olmuştu?

Türkiye’nin Kuzey Irak‘taki operasyonları sırasında kimyasal gaz kullanıldığı iddialarını değerlendiren Dr. Şebnem Korur Fincancı, görüntülerini incelediğini belirterek, “Belli ki sinir sistemini doğrudan tutan toksik-zehirli kimyasal gazlardan biri kullanılmış durumda. Her ne kadar kullanılması yasak olsa da çatışmalarda kullanıldığını görüyoruz” demişti.

‣ Kimyasal gaz iddiaları Meclis’te: Etkin soruşturma istendi

Bağımsız heyetlerin bölgede inceleme yapmasının uluslararası sözleşmeler gereği zorunlu olduğuna dikkat çeken Fincancı, “Uluslararası sözleşmelerin uygulanması ve kimyasal silahların kullanımını yasaklayan Cenevre Sözleşmesi kapsamında böyle bir iddia ortaya çıktığında nasıl bir araştırma yapılacağı da Minnesota Protokolü’nün ilkelerinin ele alınması gerekiyor” diye konuşmuştu.

İddialar Meclis gündemine getirilmiş; HDP‘den Meral Danış Beştaş ve CHP‘li Sezgin Tanrıkulu bağımsız soruşturma istemişti. Edirne F Tipi Cezaevi‘nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da sosyal medya hesabından bir açıklama yaparak, görüntülere ve  iddialara TBMM’nin sessiz kalamayacağını söylemişti.

İktidar kanadı ise iddiaları reddetmiş, MSB‘dan yapılan açıklamada, TSK’nin envanterinde kimyasal gaz bulunmadığı duyurulmuştu.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Irak‘taki Federal Kürdistan Bölgesi’nde yürütülen askeri operasyonlarda kimyasal silah kullanıldığı iddialarına ilişkin açıklama yapan TTB Başkanı Dr. Şebnem Korur Fincancı hakkında soruşturma başlatmıştı. Soruşturmanın ardından Fincancı 27 Ekim’de tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Soruşturma başlatılmasının ardından AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fincancı’yla ilgili şunları söylemişti:

“Türk Silahlı Kuvvetlerimizin yürüttüğü sınır ötesi harekatlara iftira atan Tabipler Birliği Başkanıyla ilgili yargı harekete geçmiştir. Ayrıca bu ismin üzerinde de çalışmalarımızı yürütecek, gerekirse yasal düzenlemeyle bu ismin de değiştirilmesini sağlayacağız. Terör örgütünün diliyle konuşarak ülkesine ve ordusuna alçakça bühtan eden böyle bir şahsın, adı Türk ile başlayan bir kurumun başında olmasının milletimizin her bir ferdini rahatsız ettiğine inanıyorum.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığımızın yürüttüğü soruşturmanın sonuçlarına ve mahkemelerin vereceği kararlara göre hem bu kişiyle hem de bu kurumla ilgili gereken adımlar atılacaktır. Bu çerçevede kabine toplantımızda ilgili bakanlarımıza Tabipler Birliği başta olmak üzere meslek örgütlerinde yeni bir yapıya geçilmesine yönelik mevzuat çalışmalarının hızlandırılması talimatını verdik.

Meslek örgütlerini ideolojik saplantılarının borazanı haline getiren terör örgütü destekçilerini, buralardan temizleyerek bu yapıları kuruluş amaçlarına uygun faaliyetlere yoğunlaştırmakta kararlıyız.”

TTB Fincancı’nın gözaltına alınmasının ardından destek açıklamasında bulunmuş, Şebnem Korur Fincancı’nın ifadelerinin suç unsuru olmadığını belirtmişti.

Fincancı 26 Ekim’de, avukatları aracılığıyla ulaştırdığı notunda şunları yazmıştı:

“Sevgili yol arkadaşlarım,

Bu gerçek dışı durum ile karşı karşıya kaldığınız için üzgünüm. Ancak dayanışma ile bu gerçek dışı süreci aşacağımızı biliyorum.

Sizlere kaynaklarıyla bilimsel görüş sürecini aktaracaktım, fırsat olmadı. Bu süreç bitince delillendirme üzerine bir toplantı yapalım.

Sizlerin kesinlikle çok yoğunluğunuz vardır, bu yoğunluğa maalesef ben de katkı sunmuş oldum. Bu karalama kampanyasını da aşıp birlikte mücadele edeceğiz. İnsanca bir sağlık sistemini hep birlikte kuracağımız günlere dayanışmayla…

Şebnem.”

İkizköy davası Türkiye sınırlarını aştı

Muğla, İkizköy‘de vatandaşların yıllardır karşı çıktığı Yeniköy Kemerköy termik santrallerinin davası Türkiye sınırlarını aştı. Santrallerin kapatılması için Cumhurbaşkanlığına ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına karşı 2020’de açılan dava, Columbia Üniversitesi iklim davaları veritabanına girdi.

‣[Bir konu/k] Kara çalınan bir ormanın mücadelesi: İkizköy’ün nöbeti
‣Akbelen davası ertelendi: Beşli çeteye de imtiyaz tanınamaz
‣Kömür madeni açılmak istenen Akbelen Ormanı’nda protestolar eşliğinde bilirkişi incelemesi

Anayasanın 104. maddesine olan Cumhurbaşkanının milli güvenliği koruma görevine işaret edilen davada, 32 termik santralin kapatılması ve proje halindeki beş termik santralin iptali için açılmıştı ve dosyada bulunan tehdit gerekçeleri de şöyle sıralanmıştı;

  • Koronavirüs pandemisinin sebebinin termik santraller, iklim değişikliği, madencilik faaliyetleri ve ormanların kesilmesi gibi ekokırım faaliyetleri olduğunun belirlenmesinin ardından,
  • Covid salgını sırasında İtalya , ABD ve Hollanda‘da termik santrallerin neden olduğu partikül madde ve hava kirliliği olan yerlerde koronavirüs vakalarının dokuz kat ve ölümlerin üç kat daha fazla olduğunun ortaya çıkması,
  • Termik santrallerin ve madenlerin ormanları yok ettiği yerlerde ise koronavirüs popülasyonunun en az 2,5 kat arttığı ve virüsün insanlara bulaşma riskinin de yüzde 70 arttığının tespit edilmesi,
  • Termik santral, madencilik, ormanların kesilmesiyle ekokırım faaliyetleri devam ettiği takdirde koronavirüsten daha ölümcül yeni salgınların geleceğini de bilim insanlarının öngörmesi üzerine,
  • Termik santrallerin neden olduğu koronavirüs, iklim krizi ve kanser salgınının Türkiye Cumhuriyeti’nin milli güvenliğini tehdit etmesi nedeniyle…

Davalar açıldıktan sonra Bakanlık üç projeyi iptal etmiş ve dava sayısı 34’e düşmüştü.

Kanser vakalarının da termik santraller nedeniyle patlama yaptığı da dava dilekçesine eklenmişti. İkizköylülerin gönüllü Avukatı İsmail Hakkı Atal söz konusu 37 termik santrale ilişkin şu verilere işaret etti:

“37 termikten Yumurtalık, EMBA termik santraline karşı açılan davada, santralden bin 800 metre uzakta 2002’den bu yana çalışan Alman – Sugözü termik santrali nedeniyle Adana Yumurtalık’ta kanser vakalarının beş yılda 12 kat arttığı Sağlık Bakanlığı verileriyle ortaya çıkmıştı. Sağlık Bakanlığı 2018 Sağlık İstatistikleri Yıllığı ise 2002 ile 2016 yılları arasında; Türkiye’de erkeklerde kanser vakalarının 12 kat, kadınlarda ise 6,5 kat arttığını ortaya koymuştu.

Beşli çeteden LİMAK -ICTAŞ’ın yıllık 200 milyon TL para kazandığı Yeniköy -Kemerköy termik santrallerinin özelinde Avrupa Sağlık ve Çevre Birliği HEAL’in yaptığı çalışma ise bu iki santralin halka ve devlete olan yıllık ortalama sağlık maliyetinin 23 milyar 828 milyon TL olduğunu ve şirketin kendi ticari kazancının 100 katı ülkeye zararı olduğunu ortaya koydu.”

 

 

Marmara’da kasım ayı yağışları yüzde 45 azaldı

Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilere göre, Marmara Bölgesi‘nde kasım ayı toplam yağış miktarının uzun yıllar ortalaması 71,4 milimetre olarak gerçekleşti. Bölgeye geçen yıl kasımda 64, bu senenin aynı ayında ise 39,6 milimetre yağış düştü.

Bölgede bu kasımdaki yağışlar uzun yıllar ortalamasına göre yüzde 45, geçen senenin aynı dönemine kıyasla yüzde 38 azaldı. Tarım sezonunda yer alan 1 Ekim-30 Kasım 2022’deki iki aylık dönemde yağışlar ise normaline göre yüzde 58 azalma gösterdi.

Marmara Bölgesi’nde 2023 yağışları, Trakya’nın batısı, İstanbul, Çanakkale, Bursa ile Yalova’da normallerine göre yüzde 60’tan fazla azaldı.

2022 Su Yılı Kümülatif Alansal Yağışların Normalleri ve Geçen Yıl ile Karşılaştırılması
2022 Su Yılı İllere Ait Alansal Yağışlar ve Normalleri ile Karşılaştırılması

‘Yağışlarda yüzde 40 ile 60 arasında azalma var’

AA‘ya konuşan meteoroloji mühendisi, İstanbul Aydın Üniversitesi’nden Dr. Öğretim Üyesi Güven Özdemir, kasımda Türkiye’de yağışların toplam olarak yüzde 21, Marmara Bölgesi’nde ise yüzde 45 azaldığını söyledi.

Türkiye genelinde yağışların son beş yıldır normalin altında seyrettiğini belirten Özdemir, “Dünyadaki meteorolojik şartlara göre rüzgar sistemleri ülkemizi etkiliyor. 2 yıla yakın süredir La Nina‘nın (hava sıcaklığını düşürücü etkiye sahip hava olayı) etkisi devam ediyor. La Nina, eylül, ekim ve kasımda maalesef yağışları olumsuz etkiledi. Kasımda Marmara Bölgesi başta olmak üzere tüm Türkiye’de büyük ölçüde La Nina’nın etkisi görüldü” dedi.

Atlantik akıntısının yavaşlaması dünyayı La Niña atmosferine sokuyor
Üçlü La Nina
Araştırma: Küresel ısınma La Niña ve El Niño olaylarını daha güçlü hale getirecek
2022 Su Yılı Alansal Yağış Dağılışı

‘Kuraklık had safhada’

Kasımda yağışsız bir sistemle beraber yüksek basıncın etkili olduğunu dile getiren Özdemir, şunları söyledi:

“Kasımda, Orta Akdeniz üzerinden gelen alçak basınç sistemleri yurdumuza gelmeden, Ege kıyılarından itibaren ya kuzeye doğru kaydı veya güneye doğru indi. Sadece Akdeniz Bölgesi’nin bazı kesimleri, Trakya ve Marmara bölgelerinin bazı kısımları aralıklı çok az yağış alırken, Karadeniz kıyıları yağış aldı. Yağışın azalması hidrolik şartları da etkiliyor. Ülkemizi besleyen nehirler, göller az su almaya başladı. Tarımsal alanların sulanmasına olumsuz etkileri olduğu görüldü. Bunun sonucunda toprak ne yazık ki tarım için yeterli nemini alamadı.

1991-2022 Su Yılları (12 Aylık) Alansal Yağışların Değişim Oranları (%)

Kuraklık had safhada. Su yoksa, verimli toprak yoksa canlı hayatından söz etmek mümkün olmayacaktır. Yağışlarda yüzde 40 ile yüzde 60 arasında bir azalma var. Su miktarına ihtiyacın artması, suyun üretim maliyetini de artırıyor. Suyu uzak yerlerden getirmek, enerji ihtiyacını ortaya çıkarıyor. Kasım geçen seneye göre kurak geçti. Kasımda, Güneydoğu Anadolu’da kuraklık daha yüksek yaşandı. Önümüzdeki günlerde kuraklığın devam edeceğini düşünüyoruz. Aralık ayı da zaten kurak geçiyor. Bu nedenle suyu iyi kullanmalıyız. Sulak alanları artırmamız lazım. Ülkemizde olduğu gibi dünyanın farklı yerlerinde de kuraklık yaşanıyor.”

‘Sessiz felaket’ kapıda

Kuraklık ve bunun sonucunda çölleşmenin 169 ülkedeki 1,6 milyar insanı ve diğer canlıları etkilediğini aktaran Özdemir, bu durumun milyonlarca kişinin göç etmesine neden olacağını, “sessiz bir felaketin kapıda olduğunu söyledi:

“Artık ülkeler arası su politikaları ve savaşlar gündeme gelecektir. Toprak ve su kaynaklarının korunması, kullanılması ve yönetimi için gerçek anlamda etkin çalışma ve planlara şiddetle ihtiyaç var. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini azaltmak için orman alanlarımızın mutlaka çoğaltılması gerekiyor. Ormanlık alanlarda, meralarda, tarım alanlarında, sulak alanlarda yapılaşmaya kesinlikle izin verilmemelidir.”

Çukurova’nın bereketi kaçtı: Toprak kirlendi, su kurudu

Haber: Burcu ÖZKAYA GÜNAYDIN

*

Çukurova denilince aklımıza Orhan Kemal’in, Yaşar Kemal’in romanlarındaki bereketli topraklar, pamuk, narenciye, sabahın ilk ışıklarında yollara düşen ırgatlar gelirdi… Artık bunların yanı sıra sanayi, hava, toprak kirliliği, su kaynaklarının azalması, şirketler, çevre mücadelesi geliyor.

Uzmanlar,  Adana’dan Mersin’e Hatay’a uzanan bu zincirleme tehdide karşı bir an önce önlem alınmaması halinde, sadece bölgenin değil Türkiye’nin de gıda güvenliği de büyük risk altında olduğunu söylüyor.

Geçtiğimiz hafta sonu Adana Büyükşehir Belediyesi ve Doğu Akdeniz Çevre Platformu tarafından düzenlenen Çukurova Çevre Çalıştayı’na katılan  Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak ve Bitki Besleme Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Ortaş ve Mustafa Kemal Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Prof. Dr. Berkant Ödemiş, su ve toprağın zehirlenmesi, toprak ve suyun kirlenme nedenleri, kuraklık ya toprağın çölleşmesinin göçle, gıda kriziyle bağlantısına ilişkin sorularımızı yanıtladı.

Çevre örgütleri ve uzmanlar Çukurova’da buluştu: Kirlilikte gezegen sınırlarını aştık, acil müdahale edilmeli
Balon balığı tehlikesi: Sokaklara atılıyor, sokak hayvanları ölüyor

Türkiye’nin verimli toprakları her geçen yıl azalıyor

“Romanlara konu olan bereketli Çukurova topraklarının nasıl verimsizleştiği” üzerine sorduğumuz soruya İbrahim Ortaş, şöyle yanıt veriyor: “Dünya ve Türkiye toprakları ağırlıklı olarak insanın yanlış kullanımından dolayı yok oluyor. Anız yakma, pestitler, plastik atık, katı atıklar. Katık atıkların yağmurdan sonra içerisindeki su çözülür ve ağır metaller ortaya çıkar. Örneğin; pil atığı. Sonrasında bu atıklar toprağa karışarak, tarım alanlarına giriyor ve toprağın cansızlaşmasına neden oluyor. Doğada her şey birbirini etkiler.”

“Aşırı toprak işleme ve toprağı aşırı sömüren tek yönlü bir üretim”in tarım topraklarında büyük kayıplara neden olduğunu kaydeden Prof. Ortaş, “Toprağa verilen gübreden çok daha fazlasını dışarıya alıyoruz. Sanayiden çıkan gazlar, atıklar… Sanayi tesisleri tarım alanları ve canlı yaşamının dışında yer almalı fakat öyle olmuyor. Ceyhan tarafında tarım alanlarına yakın bölgelerde ciddi sorunlar var” diye konuşuyor.

Türkiye tüm dünyada toprak rezervleri azalan 20 ülkeden biri. 1970 yılında kişi başına 4400 metrekare tarım arazisi düşerken, 2010 yılında 2800-2900 metrekareye, bu günlerde ise 2510 metrekareye kadar düştü. Dünyada da kişi başına düşen arazi miktarı ise 910 bin metrekare.

Bu bilanço sadece rakamdan ibaret değil. Gıda güvencesi olan toprağın insan eliyle azalması; aynı zamanda doğa tahribatının en net örneği anlamına geliyor.

Prof. İbrahim Ortaş.

‘Toprak yoksa ekmek yok, göç var’

Elde kesin veri olmamasına rağmen son yıllarda Türkiye’de ekilen ve dikilen tarım alanlarının yaklaşık yüzde 10’u ve toplam tarım alanlarının yüzde 7’sinin kaybedildiğinin belirtildiğini ifade eden Prof. Dr. Ortaş, “Ülkemizin mera alanları 1930’lu yıllarda 40 milyon hektar iken günümüzde 12 milyon hektara düşmüştür. Bu değişimin sonucunu da 622 milimetrelik yağış miktarının bugün 575 mm’ye kadar düşmesi olarak görüyoruz. Yüzde 56’sı kaliteli ve verimli olan tarım topraklarımızı kaybediyoruz. Toprak yoksa ekmek yok, göç var” ifadelerini kullanıyor.

Sanayi kirliği, atıklar, kirli suyun yanı sıra toprağı verimsizleştirerek, çoraklaştıran bir başka neden de toprağın amacı dışı kullanımı. Köyden kente göç ile oluşan yapılaşma ve sanayileşme birçok tarım toprağını işgal etmiş durumda. İbrahim Ortaş, tarım dışına çıkarılan yüksek verimli tarım alanlarının tahmini 12 bin kilometrekareye ulaştığını, amaç dışı kullanılan ve ekonomik değer üretmeyen tarım arazilerinin konut ve sanayi tesisi yapımına ayrılması nedeniyle tarım topraklarının hızla yok olduğunun altını çiziyor.

‘Toprak yanlış kullanılıyor ve tuzlulaşıyor’

Türkiye’deki tarım toprakları, aşırı ve kalitesi düşük sulama sorunuyla da baş etmeye çalışıyor. Her iki uygulama da toprağın tuzlanmasına ve verimsizleşmesine neden oluyor. Başta Harran Ovası ve Çukurova’nın Akdeniz’e yakın kıyıları olmak üzere ülkenin pek çok bölgesinde yaşanan soruna ilişkin, Prof. Dr. Ortaş, GAP’ın sulamaya açılması ile birlikte 15 bin hektardan fazla tarım alanının tuzlulaştığını, bu alanlarda ürün yetiştirmenin neredeyse imkânsız hale geldiğini vurguluyor.

Ortaş, bir an önce toprak kirliliği ile ilgili yasal düzenlemelerin yapılarak, tarım ve sulamaya uygunluğu da belirten detaylı toprak haritaları yoluyla tarımın itinalı bir planlamasının yapılması gerektiğine dikkat çekiyor.

Dekar başına 77 ton su kaybı

Canlı yaşamı, ekosistem açısından toprak kadar elzem olan ancak küresel ısınmaya bağlı yağışların azalması ve düzensizleşmesi nedeniyle su kaynaklarının kuruması, bir başka önemli problem.  Türkiye kurak ve yarı kurak iklimin etkisi altında. Yazları yağışsız kışları orta düzeyde yağışlı. Diğer bölgelere göre en yağış alan bölge ise Karadeniz.

Prof. Berkant Ödemiş.

Hatay MKÜ Ziraat Fakültesi Biyosistem Mühendisliği Arazi ve Su Kaynakları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Berkant Ödemiş, Türkiye’nin en yağış alan bölgesinin 2300 mm ile Karadeniz’in Artvin yöresi olduğunu, yine Karadeniz bölgesinin yılda ortalama 1200 mm yağmur aldığını belirtiyor.

Türkiye’de son 30 yıl içerisinde yağış miktarı ortalama 656 mm düştü. Yaklaşık olarak dekar başına 77 ton su kaybı demek.

Yer altı su rezervi düşüyor

Türkiye’de iklim değişikliğinin etkilerinin en çok Adana, Mersin, Hatay’da ortaya çıkacağının belirten Ödemiş şunları anlatıyor:

“Toplam su varlığı açısından baktığımızda Mersin ve Adana, Hatay’dan daha şanslı. Dağlık kesimlerden, Toroslardan doğan sular Mersin’in su varlığını yüksek kılıyor. Adana keza barajlarla bu işi halletmiş durumda. Hatay gibi bölgeler ile Antakya merkez tarafı biraz daha problemli. Çünkü buralarda kentsel su kullanımı kuyulardan sağlanıyor. Son yapılan Reyhanlı Barajı tam faaliyete geçmedi, uzun süre de geçecek gibi durmuyor çünkü daha barajın su dağıtım sistemleri henüz yapılmadı.  Dolayısıyla biz hala su kaynaklarını dağıtamadığımız için çiftçiler yer altı suyunu kullanıyor.”

Yer altı suyunun gelişigüzel kullanımının  çok tehlikeli. Tüm tarımsal faaliyetlerde yaşanan kirlilik toprağın altından yer altı sularına karışıyor. Yani Hatay’da insanlar kirlenmiş su kullanmak zorunda kalıyor. Çünkü tarımda kullanılan pestisit, ilaç, hormon, toprak ve suyun tuzlanmasına neden oluyor. Tarımda salma sulama yöntemi kullanıldığı için bu yöntemden dolayı toprakta gereksiz su kullanımı ortaya çıkıyor.

Hatay’daki su kaynaklarının en büyük problemlerinden biri de Asi Nehri kirliliği. Asi, Lübnan dağlarında doğup Samandağ’a dökülen bir nehir. Hem sanayi hem tarımsal faaliyetler nedeniyle nehir yoğun kirlilik aldı. Türkiye’ye girdiği Demirköprü civarından  tarımsal drenaj su atıklarının büyük ölçüde nehri kirlettiğinin altını çizen Prof. Dr. Berkant Ödemiş, “Bunun şöyle büyük bir riski var. Tarımda pestisit, gübre, hormon kullanımı çok yoğun. Sulama suyu ile toprağa depolanıyor. Sonra da yeraltı ve yerüstü sularına karışıyor. Demirköprü’de boşalan drenaj sularını, Antakya’yı geçtikten sonra Küçükdalyan’daki vadiler ve Samandağ bölgesi kullanıyor. Buralarda toprak kirliliği sorunu ortaya çıkıyor. Temel sorunlardan bir tanesi bu.” diyor.

Türkiye’de yer altı su rezervleri en hızlı azalan bölge de yine Hatay. Türkiye ortalaması rezerv azalması 0.70 civarında iken Antakya Amik ovasında 1.10’a kadar çıkıyor. Yağışlar yeterli olmadığı için rezervlerin her yıl yüzde 10, yüzde 20 oranında azalıyor.

10 yılda yüzde 30 daha az yağmur yağdı

Çukurova bölgesinde iklim değişikliğinin en çok Hatay’ı sıkıntıya sokacağını belirten Ödemiş, şöyle konuşuyor:

“İklim değişikliğinin etkisiyle 2014 yılında Türkiye’deki havzalar içinde en fazla yağışın azaldığı bölge Hatay oldu. Bu yıl için söyleyecek olursak eğer eylül ayından itibaren aralık ayına kadar yaklaşık 62 mm yağmur yağdı. Ortalamaya baktığımızda son 10 yıllık verilerde yüzde 30 sapma olduğu görülüyor. Ortalamadan yüzde 30 daha az yağmur yağdı. Su kaynakları Adana ve Mersin kadar güçlü olmayan Hatay önümüzdeki süreçte ciddi bir su sıkıntısı içinde olacak.”

 

 

 

Yargıtay Şule Çet davasında verilen cezaları onadı

Ankara‘da Gazi Üniversitesi öğrencisi Şule Çet‘in, 29 Mayıs 2018 tarihinde lüks plazanın 20’nci katından atılarak öldürülmesiyle ilgili sanıklar Çağatay Aksu ve Berk Akand‘a verilen cezalar Yargıtay’ca onandı.

Ankara 31’inci Ağır Ceza Mahkemesi‘nde görülen dava, 4 Aralık 2019’da sonuçlanmıştı. Sanık Çağatay Aksu‘ya ‘bir suçu gizlemek, delillerini ortadan kaldırmak veya işlenmesini kolaylaştırmak ya da yakalanmamak amacıyla cinayet’ suçundan önce ağırlatılmış müebbet cezası verilmişti.

Ceza, indirim hükümleri uygulanarak müebbet hapse çevrilmişti. Sanık Aksu ayrıca ‘nitelikli cinsel saldırı‘ ve ‘kişiyi hürriyetinden yoksun kılma‘ suçlarından da 12,5 yıl hapse çarptırılmıştı. Sanık Berk Akand‘a ise ‘cinayete yardım’dan 12,5 yıl, ‘cinsel saldırıya yardım’dan beş yıl, ‘kişiyi hürriyetinden yoksun kılma’ suçundan 1 yıl 3 ay olmak üzere toplam 18 yıl 9 ay hapis cezası verilmişti.

Karar önce İstinaf’a taşınmıştı

‣Şule Çet ailesinin avukatı Umur Yıldırım hakkında uzaklaştırma kararı
Şule Çet’in ölümüyle ilgili ‘intihar etmedi’ diyen bilirkişi ölü bulundu
Şule Çet davasında sahte rapor yazan doktor altı ay meslekten men edildi
Şule Çet davasında cezalar onandı

DHA‘nın aktardığına göre; yerel mahkemenin kararı, sanık avukatları, Şule Çet’in yakınları, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, İnsan Hakları Derneği, Kadın Dayanışma Vakfı, Ankara Baro Başkanlığı, Adana Baro Başkanlığı ve İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi tarafından farklı gerekçelerle istinafa taşındı.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 1’inci Ceza Dairesi, kararı kısmen hukuka uygun bulurken, sanık Berk Akand‘a ‘kasten öldürme suçuna yardım etmek’ten verilen cezanın itiraz yolunun açık olduğu, ‘nitelikli cinsel saldırı’, ‘kişiyi hürriyetinden yoksun kılma’ ve ‘suç delillerini yok etme suçlarına yardım’dan verilen cezalara itiraz yolunun kapalı olduğuna karar verdi. Sanık Çağatay Aksu yönünden verilen kararların ise itiraz yolunun açık olduğu belirtildi.

İstinaf’ın ardından Yargıtay kararı onadı

İstinaf kararının ardından dosya Yargıtay’a taşındı. Dosya üzerinde incelemesini tamamlayan Yargıtay 1’nci Ceza Dairesi, her iki sanığa verilen hükmü onadı. Ceza Dairesi kararında, sanık Berk Akand’ın, sanık Çağatay Aksu ile birlikte hareket ettiği, asli fail olarak sanık Aksu’nun eylemlerine iştirak ettiğine dair her türlü şüpheden uzak, kesin, inandırıcı delil bulunamadığından ‘yardım eden’ sıfatıyla sorumlu tutulmasında bir isabetsizlik görülmediğini vurguladı.

Yüksek mahkeme, sanık Aksu vekillerinin savunma hakkının kısıtlandığı, adil yargılamanın etkilenmeye çalışıldığı, eksik inceleme, lehe delillerin değerlendirilmediği ve yetersiz gerekçe ile karar kurulduğu, maktulün intihar ettiği, bu nedenle beraat kararı verilmesi yönündeki talebini reddetti.

Sanık Akand vekillerinin duruşmalı inceleme yapılması talepleri ile mahkumiyete yönelik yeterli delil bulunmadığından beraat kararı verilmesi; katılan ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı vekillerinin her iki sanığa da en üst sınırdan indirim hükümleri uygulanmadan ceza verilmesi yönündeki temyiz taleplerinin de esastan reddine karar verilerek, hüküm onandı.