Ana Sayfa Blog Sayfa 649

2022 gıda pazarı araştırması: Vegan ve vejetaryen beslenme alışkanlığı yükseliyor

Türkiye dahil 14 Avrupa ülkesinde yapılan ve  vegan ürün pazarının dinamiklerini, karşılaşılan engelleri ve fırsatları inceleyen V-Label ve FMCG Gurus’un yeni pazar araştırması, Türkiye’de ve Avrupa’da hayvan hakları, iklim değişikliği ve sağlık ekseninde değişen beslenme alışkanlıklarına, insanların hangi motivasyonlarla ne tür ürünlere yöneldiğine ve bunu yaparken hangi kriterlere dikkat ettiklerine ışık tutuyor.

Yapılan son araştırmalara göre, Dünya çapındaki veganların sayısının 79 milyona ulaştı, vegan yaşam felsefesi ve pratiklerine yönelik ilgi, dünya çapında katlanarak arttı. Bitkisel beslenme eğilimi 2014’ten 2020’ye kadar Hollanda’da yüzde 645’e, Yunanistan’da yüzde 590’a, Türkiye’de yüzde 395’e yükseldidi. Bu artışa paralel olarak vegan ürün pazarının büyüklüğünün  2025’e kadar 22 milyar dolar olacağı tahmininde bulunuluyor.

V-Label Türkiye temsilcisi Ebru Arıman, 2022 araştırmasına ve son yıllarda elde edilen veriler ilişkin, “Her geçen yıl katlanarak artan bitki temelli ürün çeşitliliği ve tüketici beklentilerindeki hızlı yükseliş, büyüyen pazardaki rekabete paralel olarak inovasyonu ve beraberinde ürün kalitesindeki artışı tetiklerken, hem fiyat/kalite dengesi hem de pazar büyüklüğü açısından iyi bir gelişim gösteriyor” dedi.

 Vegan yaşam felsefesine dair artan etik farkındalığın ve vegan tüketicilerin sayısındaki artışın, bitkisel ürünleri de zincirleme bir etkiyle artırdığını belirten Arıman Türkiye’ye yönelik olarak da şunlara dikkat çekti:

“Bununla birlikte, tüm bu öngörülere zıt yönde geliştirilen yerel politikalarla, geçtiğimiz yıl ülkemizde vegan peynir üretimi ve satışına getirilen benzersiz yasaklarla hem üreticilerin hem de tüketicilerin yaşadığı mağduriyete yönelik Tarım ve Orman Bakanlığı’nın bir an önce bu yanlıştan dönerek ilgili yasağı kaldırması, kapsamlı bir vegan gıda yönetmeliği çıkararak dünya çapındaki gelişmelerle küresel rekabetin  gerisinde kalmaması ve hak ihlallerine son vermesi gerekir”

Türkiye’de her 1000 kişiden 30’u vegan

2022 araştırmasına göre; Ege, Karadeniz, Marmara ve İç Anadolu ağırlıklı olmak üzere yedi bölgede yürütülen araştırmanın Türkiye ayağında, çoğunluğu 25-34 yaş aralığında olan katılımcıların yüzde 21’i son 12 ay içinde, yüzde 39’u ise çok daha uzun süre önce hayvansal et tüketmeyi tamamen bıraktığını belirtiyor. “Düzenli et tükettiğini” söyleyenlerin yüzde 38’i de hayvan kaynaklı eti tamamen bırakmak istediğini belirtiyor.

Tüketicilerin yüzde 18’i, hayvan kaynaklı süt ve süt ürünlerini hiç tüketmediğini beyan ederken, yüzde 45’i de hayvan kaynaklı süt ve süt ürünlerine alternatif olarak üretilen piyasadaki bitki bazlı içecek ve gıdaları satın aldığını beyan ediyor.

Türkiye’deki tüketicilerin yüzde 28’inin beslenme biçimini fleksitaryen olarak tanımladığı, yüzde 20’sinin vejetaryen, yüzde 3’ünün vegan ve yüzde 1’inin de pesketaryen (*) olarak ifade ettiği görülüyor.

Türkiye’de hayvan ve hayvansal tüketiminden kaçınma eğiliminde başlıca motivasyonlar ise sırasıyla çevresel kaygılar, sağlık, güvenilirlik ve hayvan hakları.

Tüketicilerin üçte ikisi hayvansal eti bırakmayı düşünüyor

Her ülkede 1000’er kişilik örneklem ile tamamlanan yeni araştırmaya göre,  Avrupa’da her geçen gün daha fazla tüketici, hayvan kaynaklı gıda tüketmekten kaçınarak bitkisel beslenmeye yöneliyor, beslenme düzenlerine sebze, meyve, bakliyat, tahıl, kabuklu yemiş ve tohumlardan oluşan bitki bazlı ürünleri giderek daha fazla dahil ediyor.

Avrupa ülkelerindeki tüketicilerin hayvan kaynaklı etten uzaklaşmaya başladığını gösteren verilerden biri de düzenli olarak hayvansal et tükettiğini belirtenlerin neredeyse üçte ikisinin, önümüzdeki 12 ay içinde hayvansal et tüketiminden uzaklaşmaya çalıştığını veya bunu düşündüğünü söylemesi. Kıtadaki tüketicilerin yüzde 33’ü bitki bazlı et ürünlerini, yüzde 47’si de bitkisel süt ve süt ürünlerini beslenmelerine dahil ettiklerini söylüyor.

Türkiye ek pazar verileri

Bitkisel süt ve süt ürünleri tüketimi
  • Tüketicilerin yüzde 18’ihayvan kaynaklı süt ve süt ürünleri tüketmiyor. Bu kişilerin motivasyonları; yüzde 70’lik bir oranla “çevresel (ekolojik) kaygılar”, yüzde 61 ile hayvan kaynaklı süt ve süt ürünlerinin “yüksek şeker oranına sahip olması” ve yüzde 56 ile hayvan kaynaklı sütün “sağlıklı olmaması”. Hayvan haklarına yönelik endişe yüzde 47.
  • Tüketicilerin yüzde 45’ihayvan kaynaklı süt ve süt ürünlerine alternatif olarak üretilen bitki bazlı içecek ve gıdaları beslenmesine dahil ediyor. Bu kişiler ağırlıklı olarak vegan süt, vegan ezme/sürmelik ürünler, vegan besleyici içecekler ve vegan peynir satın alıyor. Bitki bazlı süt ve süt ürünlerini tüketme sebepleri ise, yüzde 78’lik bir oranla “çevre için daha iyi olması”. Tat ve sağlık motivasyonları ise ikinci ve üçüncü sırada yer alıyor. En çok soya, badem ve pirinç tadındaki ürünlerin içindekiler listesinde yer alması bekleniyor.
  • Bitki bazlı süt ve süt ürünlerini tüketmediğini söyleyenleryüzde 43’lük bir oranla bu ürünleri yine de aile bireyleri için satın aldığını belirtiyor. 18 yaş altındaki aile bireyleri için bu ürünleri satın alanların başlıca motivasyonu, yüzde 71’lik bir oranla ürünlerin “besleyici olması” ve “aile bireylerinin bu ürünleri tüketmesi”.
  • Bitkisel süt ve süt ürünü satın aldığını söyleyenler,yüzde 84’lük bir oranla ürünün tadına dikkat ederken yüzde 79’u ürünün sağlık ile ilgili beyanına ve faydalarına, yüzde 74’ü sürdürülebilirlik beyanına, yüzde 65’i içerik ve besleyicilik etiketine ve yüzde 64’ü de fiyatına önem veriyor.

Bitki bazlı et tüketimi
  • Tüketicilerin yüzde 43’ü bitki bazlı eti beslenmesine dahil ediyor. Temel motivasyonları ise; yüzde 82ile bitki bazlı etlerin “çevre için daha iyi olması” ve yüzde 74 ile “daha sağlıklı ve güvenilir” olması. Hayvan haklarına yönelik endişeler yüzde 66 oranında.
  • Bu kişiler en çok dana, tavuk, hindi ve balık yerine geçecek alternatifleri cazip buluyor.
  • Mevcut bitki bazlı et ürünlerini yetersiz bulanlar ise, yüzde 63’lük bir oran ile en çok ürün ve marka çeşitliliği olmamasındanyakınıyor.
  • Türkiye’de protein, en çok merak edilen ve dikkat edilen besin değerleri arasında olmasına rağmen son 24 saatte ne kadar protein aldığını bilenlerin oranı yalnızca yüzde 23 ile sınırlı.

Avrupa ek pazar verileri: Tüketiciler daha bilinçli

Avrupa’da bitki bazlı et tüketenlerin 2020 ve 2022 oranlarına bakıldığında da yüzde 30 ila 40 civarında bir artış görülüyor.

  • Araştırmaya göre tüketici eğilimini bu yönde tetikleyen başlıca temel faktörler çevre, sürdürülebilirlik ve sağlık. Avrupa’daki tüketicilerin yüzde 83’ü bitkisel etingezegen ve çevre için daha iyi olduğunu, yüzde 82’si de daha sağlıklı olduğunu belirtiyor. Türkiye’de çevre duyarlığı açısından oran neredeyse aynı olmasına rağmen, bitki bazlı et ikamelerinin daha sağlıklı olduğunu düşünenlerin oranı daha düşük (yüzde 74). Vegan ürün üreticilerinin besin değerlerini öne çıkarması ve hayvan zulmü içermeyen ürünlerinin aynı zamanda çevre dostu olduğunu vurgulamasının bu açıdan önemli olduğunu vurgulayan Arıman, sağlık açısından değerlendirmede Türkiye ve Avrupa arasındaki görüş farkının , ağırlıklı olarak Türkiye’deki ilgili kamu kurumları, sağlık profesyonelleri, diyetisyenler ve medya tarafından yapılan eksik ve hatalı bilgilendirmeden kaynaklanabileceğini belirtiyor.
  • Tüketiciler ürün etiketlerini kontrol ederken, ürünlerin sağlıklı olup olmadığına bakıyor; çevreye ve insan sağlığına zararlı olduğu bilinen yapay ve kimyasal bileşenler içermediğinden emin olmak istiyor. Avrupa’daki tüketicilerin yüzde 74’ü, yiyecek ve içeceklerin yüzde 100 doğal olmasının önemli olduğunu söylüyor.
  • Tüketicilerin yüzde 68’i bitki bazlı yiyecek ve içecek satın alırken içerik listelerini düzenli olarak kontrol ettiklerini belirtiyor. Araştırma sonuçlarına göre markalar “çevre dostu” olduklarını iddia ettiklerinde tüketiciler genellikle buna şüpheyle yaklaşıyor. Bir ürünün sürdürülebilirliği konusunda tüketiciyi ikna etmek için şirketlerin çoğunlukla “yeşil yıkama” (green washing) stratejilerini kullandıkları düşünülüyor.

Yenilikçi ürünlerin önü açık

Araştırma, yenilikçi ürün geliştirmek isteyen markalar için pazar potansiyelinin büyük olduğunu gösteriyor. Ancak bitki bazlı protein içeren ürünler pek çok açıdan avantajlı ve faydalı olsa da, tüketicilerin baskın duygu ve düşüncesi henüz bu yönde değil. Halihazırda hayvan kaynaklı et yerine geçen ürünleri satın alan Avrupa’daki tüketicilerin dörtte biri bu ürünlerden yeteri kadar memnun olmadığını söylüyor. Tüketicilerin yüzde 50’sinden fazlası ise lezzet, fiyat ve görünüm açısından bitki bazlı proteinin daha az cazip olduğunu belirtiyor.

Arıman, “Tüketicilerin beklentileri ışığında gerekli iyileştirmeleri hayata geçirme açısından gıda üreticilerine önemli bir sorumluluk düşüyor. Vegan markaların benzer tat, görünüm ve tüm gelir grupları için uygun fiyat seçenekleri ve ürün çeşitliliği üzerinde daha çok çalışması önemli” diyor. Arıman paketli vegan ürünler dışında, meyve, sebze, bakliyat, tohum ve tahıllardan oluşan bütünsel bitkisel beslenmenin hayvan kaynaklı tüketim ile kıyaslanamayacak kadar ucuz olduğunu da vurguluyor.

Ne nedir?

Fleksitaryen: Ağırlıklı olarak vejetaryen beslenen, fakat hayvan kaynaklı et dahil olmak üzere süt, yumurta, bal gibi hayvansalları zaman zaman tüketen kişi.
Vejetaryen: Hayvan kaynaklı et tüketmeyen, fakat süt, süt ürünleri, yumurta, bal gibi hayvansalları kısmen/tamamen tüketen kişi.
Vegan: Hayvan kaynaklı et, süt, yumurta, bal gibi her türlü hayvansalı beslenmesinden tamamen çıkaran, hayvanların giyecek veya başka bir amaçla sömürülmeleri, zulmedilmeleri veya öldürülmelerini reddeden kişi.
Pesketaryen: Balık dışındaki diğer hayvanları tüketmeyen kişi.

ABD ve Kanada’da tarihi kar fırtınası: 55 milyon kişi etkilendi, 38 kişi hayatını kaybetti

ABD ve Kanada’yı etkisi altına alan kutup soğukları ve kar fırtınası nedeniyle 38 kişi hayatını kaybetti.

ABD’de 34 kişi hayatını kaybederken en çok etkilenen yer olan New York eyaletindeki Buffalo şehri oldu. Kanada’da ise bir otobüsün buzlu yolda devrilmesi üzerine dört kişi yaşamını yitirdi.

Uzmanlar bazı bölgelerde hızı saatte 115 km’ye ulaşan fırtınanın birkaç güne dinmesinin beklendiğini söylüyor ancak zorunlu olmadıkça seyahat edilmemesi konusunda uyarılarda bulunuluyor.

1 milyondan fazla bina elektriksiz

Kar fırtınasından en çok etkilenen şehirlerden Buffalo’da binlerce evin elektriği kesildi; araçlar yollarda mahsur kaldı. Binlerce uçuşun iptal olması yüzünden çok sayıda kişi Noel için ailelerinin yanına gidemedi.

Ülke genelinde ise 1 milyondan fazla ev ve iş yerinin elektriği kesildi. Yetkililer  devam eden olumsuz hava şartları nedeniyle arızaların tamir edilmesinin günler alabileceği uyarısında bulundu.

Aşırı soğuk ve fırtına yüzünden ülke nüfusunun yüzde 60’ına denk gelen 200 milyondan fazla kişiye “kar fırtınası uyarısı veya tavsiyesi” yapılırken,  55 milyon vatandaşın doğrudan etkilendiği bildirildi.

Hava basıncının hızla düşmesi, fırtınanın şiddetini artırmasıyla ortaya çıkan ve “bomba siklonu” olarak tanımlanan fırtına koşulları yüzünden arama kurtarma ekipleri de yollarda kaldı.

Fırtına nedeniyle ülkenin orta batı kesimindeki Montana, Güney Dakota ve Wyoming eyaletlerinde sıcaklıklar sıfırın altında 45 santigrat dereceyi gördü;  Florida ve Georgia gibi güney eyaletlerinde ise rekor seviyede soğuklar kaydedildi.

Kanada sınırına yakın olan ve Erie nehrinin kenarında konuşlanan Erie şehrinin yöneticilerinden Mark Poloncarz, hayatını kaybedenlerin bazılarının arabalarda ya da kar kütlelerinin altında bulunduğunu aktardı. Poloncarz “Hiçbirimiz Noel’in böyle geçmesini tahmin etmiyorduk” dedi.

New York Valisi Kathy Hochul da 1977’deki büyük fırtınadan sonra Buffalo’nun tarihindeki gördüğü en şiddetli fırtına ile karşı karşıya kaldığını kaydetti; bu fırtınanın tarihe geçeceğini vurgulayarak şehrin, “bir savaş bölgesine dönüştüğünü” aktardı.

Fırtına nedeniyle New Jersey’nin Manhattan‘a bakan kıyı şeridindeki bazı hastane ve iş yerlerinin giriş katları, taşan Hudson Nehri’nin suları altında kalırken sele maruz kalan birçok araç zarar gördü.

Queens ve Brooklyn‘in kıyı bölgeleri de yükselen okyanus sularından zarar gördü. Şiddetli rüzgarın getirdiği dalgalar kıyı şeridindeki bazı caddeleri ve yaşam alanlarını kullanılamaz hale getirdi.

Ülkede, cuma gününden bu yana can kaybının iki katına çıktığı, fırtınanın etkili olduğu eyaletlerde meydana gelen zincirleme kazalarda da onlarca kişinin yaralandığını bildirdi.

Biden’den çağrı

Aşırı hava koşulları nedeniyle New York, Virginia, Kentucky, Georgia, Kuzey Carolina ve Oklahoma dahil birçok eyalette olağanüstü hal ilan edilirken, ABD Başkanı Joe Biden da vatandaşları uyarıları dikkate almaya çağırdı. Biden “Bu bizim çocuklumuzdaki karlı bir gün değil, bu ciddi bir durum” dedi.

Noel için yılın en yoğun seyahat dönemlerinden biri öncesinde meydana gelen kar fırtınası nedeniyle görüş mesafesi sıfırlandığı için 8 binden fazla uçuş iptal edildi ve 25 binden fazla uçuşta gecikme yaşandı. Uçuşları iptal edilen ya da geciken Amerikalılar havalimanlarında mahsur kalırken, yetkililer, vatandaşlardan zorunlu olmadıkça evden çıkmamalarını istedi.

‘Nesilde bir kez görülebilecek’ şiddette bir soğuk

ABD’de, 21 Aralık’ta ulusal ve yerel hava raporlama kurumları, “nesilde bir kez görülebilecek” şiddette soğuk ve karlı hava şartları konusunda uyarıda bulunmuştu. Ulusal Hava Durumu Servisi (NOAA), ülkenin bazı bölgelerinde son 40 yıldır yaşanmamış soğuk hava şartlarının yaklaştığını duyurmuştu.

Hava durumu servisi, “Yoğun kar yağışının, seyahatleri çok zor veya imkansız hale getirebileceğine ve hayati tehlike oluşturabileceğine” işaret etmişti.

Ayrıca, soğuk havanın etkisiyle oluşacak fırtınanın, ülkenin Kanada sınırındaki Great Lakes bölgesinde üçüncü kategorideki bir kasırganın basıncına eşdeğer olacağı bilgisi paylaşıldı.

‘Soğuk ısırması’ uyarısı

Uzmanlar ABD ve Kanada’daki fırtına nedeniyle hızla soğuyan havanın, 5-10 dakika içinde çıplak tende “soğuk ısırmasına” yol açabileceği uyarısında bulunuyor. Soğuk ısırması; burun, yanaklar, el ve ayak parmaklarına kan akışının azalmasıyla ortaya çıkıyor. Sıcak kan akışının kesilmesi dokuların donmasına ve yırtılmasına bazı vakalarda da uzuvların kesilmesine yol açabiliyor.

Ancak soğuğun insan vücudundaki en büyük etkisi hipotermi. Hipotermi vücut sıcaklığının düşmesiyle oluşuyor ve aşırı vakalarda, kontrol edilemeyen titreme, ellerde kontrol kaybı, uzuvların da morarmasına yol açıyor. Bu sırada beyin de yavaşlıyor ve düşünceler karışıyor, konuşma zorlaşıyor ve kurban irrasyonel hareketler sergileyebiliyor.

Kuzey Kutbu üzerinden gelen fırtınalı hava nedeniyle özellikle ABD’de evsizler ve sokakta yaşayan göçmenlerle ilgili önlemler alınmaya çalışılıyor.

Taliban Afganistan’da kadınlar için yaşam çemberini iyice daralttı: Dünya bizi izliyor ve hiçbir şey yapmıyor

Taliban lise ve üniversite eğitimlerinden uzaklaştırdığı kadınların artık sivil toplum kuruluşlarında (STK) çalışmalarını da yasakladı. Taliban’ın Afganistan’daki kadınlar için yaşam çemberini iyice kısıtlayan kararı, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından temel insan haklarına aykırı olduğu belirtilerek kınandı. Üç uluslararası STK ülkede çalışmalarını durdurdu.

Sert İslamcı bir militan grup olarak başlayan Taliban, kadınların çalışamadığı veya okuyamadığı 1996-2001 yılları arasındaki önceki yönetiminin dehşetinden sonra, Ağustos 2021’de yeniden iktidara geldiğinde kadın haklarına saygı gösterme sözü vermişti.

‣Taliban adında ‘özgürlük’ geçen radyoyu yayından kaldırdı
Fotoğraf: Reuters

Taliban yönetimi, kadın STK personelinin başörtüsü takmayarak kıyafet kurallarını çiğnediğini söyledi. Ardından da STK’larda kadınların çalışması engellendi.

ABD Dışişleri Bakanlığı da yasağın Afgan halkı için yıkıcı olacağı yönünde açıklamada bulundu.

BBC’nin aktardığına göre; STK’da çalışan ve ailesinin geçimini bununla sağlayan bir Afgan kadın, “İşime gidemezsem aileme kim bakabilir?” diye sordu.

Taliban, Afganistan’da kadınlara üniversiteyi de yasakladı
22 Aralık 2022, Afganistan Kabil’de kadınlar, Taliban tarafından üniversitelerin kadınlara yasaklanmasını protesto etti.

Bir diğer STK’da çalışan Afgan kadın ise artık faturalarını ödemek ve çocuklarını beslemek için mücadele edeceğini söyleyerek Taliban’ın “İslami ahlakını” sorguladı.

Başka bir kadın ise dünyaya şu sözlerle isyan etti:

“Dünya bizi izliyor ve hiçbir şey yapmıyor.”

24 Aralık’ta duyurulan yasak, Ekonomi Bakanlığı tarafından ulusal ve uluslararası STK’lara bir mektupla bildirildi. Bakanlık mektupla karara uymayan STK’ların lisanlarının iptal edileceği yazıyordu. Söz konusu lisans iptali tehdidini getiren yasağın açıklaması ise kadınların başörtüsü takmayarak şeriat yasasını çiğnemeleri.

‣Afgan kadınlar, Taliban’ın üniversite yasağını protesto etti
Kaynak:AFP

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken yasağın milyonlara hayati önemde olan yardımları aksatacağını belirttti ve şunları söyledi:

“Kadınlar dünya çapındaki insani yardım operasyonlarının merkezinde yer alıyor. Bu karar Afgan halkı için yıkıcı olabilir.”

BM kuruluşlarının ülkede önemli bir varlığı söz konusu. Ülkede kadınlara yönelik de yardım ve geliştirme çalışmaları yürütülüyor.

Yasakla ilgili olarak 25 Aralık’ta İnsani Yardım Ülke Ekibi acil bir toplantı planladı. Save the Children‘ın bir çalışanı kuruluşlarının Taliban yetkilileriyle görüşmeyi planladığını söyledi ve kadınların çalışmasına izin verilmezse bazı STK’ların kapanmak zorunda kalacağını belirtti. Save the Children Afganistan‘taki merkezlerinin çalışmasını durdurdu. Norwegian Refugee Council ve CARE de çalışmalarını durdurdu.

Örgütlerin sadece erkek çalıştırmalarına izin verilirse, Afgan kadınların doğrudan yardım alamamasından da korkuluyor. Taliban kuralları erkeklerin kadınlarla çalışmasını yasaklıyor.

Fotoğraf: Reuters

Care International‘dan Melissa Cornet, kadın çalışanların diğer kadınlara ulaşmak için “önemli” olduğunu vurguluyor:

“Onlar (kadınlar) olmadan, ülkenin büyük bir kısmının halihazırda yaşamı tehdit eden açlık seviyeleriyle karşı karşıya olduğu mevcut durumda, insani durum hızla kötüleşebilir.”

Uluslararası Af Örgütü‘nün Güney Asya şubesi, yasağı “kadınları Afganistan’ın siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarından silmeye yönelik bir başka içler acısı girişim” olarak nitelendirdi.

 

Kocaeli’deki Kiraz Deresi atık su deşarjı yüzünden beyaza döndü

Kocaeli‘nin Kartepe ilçesinde sulama kanalına atık suların deşarj edilmesi, Kiraz Deresi‘nde kirliliğe neden oldu.

Derenin İzmit Körfezi‘yle buluştuğu Başiskele ilçesi Vezirçiftliği Mahallesi mevkisinde, suyun turkuaza yakın beyaz renk alması üzerine Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanlığı, Kocaeli Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSU) Genel Müdürlüğü ve AFAD ekiplerince inceleme başlatıldı.

Dere boyunca yapılan incelemelerde kirliliğin, Kartepe ilçesi Suadiye Mahallesi‘nde yağmur suyu hattına dökülmesinin ardından dereye ulaşan atık sulardan kaynaklandığı belirlendi.

Metal kutulardan kaynaklanıyor

Sudan numune alan ekipler, yaptıkları inceleme sonucunda kirliliğin metal yiyecek ve içecek kutusu üretimi yapan firmadan kaynaklandığını belirledi.

Her yıl aynı sorunu yaşadıklarını ve benzer manzaraları yaşadıklarını söyleyen Vezirçiftliği Mahalle Muhtarı Bahattin Aktepe, “Kimi zaman kimyasal malzeme döküyorlar, köpürüyor. Dere bembeyaz oldu, vicdansızlar” diye konuştu.

Cezai işlem uygulanacak

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanlığı Çevre Koruma ve İklim Değişikliği Şube Müdürü Meriç Deniz, derede köpüklenme olduğunu tespit ettiklerini, tüm ekiplerin bölgede inceleme yaptığını anlattı:

Çuhane Caddesi‘nde yağmur suyu hattından dereye deşarj olduğunu ve bu köpüklü maddenin bu hattan geldiğini belirledik. Daha sonra hatta nereden gelebileceğini araştırdık. Burada bulunan bir firmadan gelebileceğini düşünerek söz konusu tesise girdik. Yaptığımız incelemelerde tesisin yağmur suyu mazgal hatlarında da söz konusu beyazlanma ve köpüklenme olduğunu gördük. İncelemelerimize devam ettik ve kirliliğin bu firmadan kaynaklandığını tespit ettik.”

Fotoğraf: İbrahim Aktaş /AA.

Yağmur suyu hattından numunelerin alındığını belirten Deniz, “Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından analiz yapılacak laboratuvarlara iletilecek. Tutanağımızı tuttuk, numune analiz sonuçları beklenecek.” dedi.

Kirliliğin denize kadar ulaştığına dikkati çeken Deniz, şunları kaydetti:

“Buradaki hattın dereyle birleşme noktasından denizle birleşme noktası 14-15 kilometre. Bu hat boyunca köpüklenme gözüküyor. Yoğun bir madde, İzmit Körfezi’ne kadar ulaşıyor söz konusu kirlilik. Söz konusu firma yağmur suyu hatlarını temizlemeye başladı, toplanacak atıkları bertaraf edilmek üzere yetkili, lisanslı geri dönüşüm firmasına iletecek. Analiz sonuçlarına göre cezai işlem uygulanacak.”

Yenikapı’da büyük hayvan hakları mitingi: Toplayamazsınız, katledemezsiniz!

Konya Büyükşehir Belediyesi Sahipsiz Hayvan Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezi’nde, bir görevlinin bir köpeğe kürekle vurarak katletmesi infial yaratmıştı. Ancak vahşet görüntüleri yalnızca Konya’da değil Ankara ve İstanbul gibi pek çok yerde kaydedildi. Hayvanseverler birçok kez sözde rehabilitasyon merkezlerinde hayvanlar için nöbet tuttu. Bu kez ise Yenikapı, hayvan hakları savunucularının ‘Kürekle değil, yürekle geliyoruz’ diyerek bir araya geldiği nokta oldu.

‣Konya’daki cinayete İstanbul’da protesto: Hayvan haklarını savunduğumuz için ters kelepçeyle gözaltına alındık

Pati Koruyucuları Hayvanları Koruma Derneği’nin çağrısıyla dün (25 Aralık) düzenelenen Büyük Hayvan Hakları Mitingi’nde 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun uygulanması talep edildi. Ayrıca kısırlaştırma ve barınak konularında da talepler sıralandı.

Toplayamazsınız, kapatamazsınız, öldüremezsiniz, katledemezsiniz’

Büyük mitinge insanların yanı sıra hayvanlar da katıldı. “Sessizlerin sesiyiz”, “Hayvana işkenceye son”, “Sokağıma dokunma”, “Hayvanlara adalet”, ‘Toplayamazsınız, kapatamazsınız, öldüremezsiniz, katledemezsiniz‘ yazılı pankartlar taşındı.

Mitingde bir konuşma gerçekleştiren Pati Koruyucuları Derneği Başkanı Ayşe Taşkıran, her canlının fiziki ve duygusal acıyı hissedeceğine dikkat çekerek kanunun uygulanması gerektiğini ifade etti. Taşkıran, acil olarak kısırlaştırma seferberliği yapılmasını talep ettiklerini belirtti. Taşkıran, barınakların kapılarının da sürekli olarak gönüllülere açık olması gerektiğini ifade etti.

İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi Sözcüsü Esra Danışman ise hem kurum olarak da hem de bu ülkenin birer vatandaşları olarak hayvan hakları için mücadeleye devam edeceklerini, aktardı.

https://twitter.com/pawguardstr/status/1606785583598260225?s=61&t=-2eSGYnjjalxg6Ns2pAcTg

Küçük ölçekli nükleer santral almak mı? Hayır istemiyoruz

Geçtiğimiz çarşamba günü Bloomberg’de çıkan bir haber yeni bir nükleer tehditin kapımızda olduğunu adeta yüzümüze çarptı. Habere göre Türkiye, ABD ile 35 tane küçük nükleer reaktör alma pazarlığı yapıyormuş. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan, nükleer enerjide ticari rekabet edebilirlik kıdemli danışmanı Justin Friedman, Türkiye’nin 2050 yılına kadar nükleer santrallerden 20 gigawatt elektrik üretim kapasitesi hedefine atıfta bulunmuş ve ABD’den SMR’ler olarak bilinen 35 kadar küçük modüler reaktör satın alabileceğini söylemiş. Friedman’a göre “şimdi sıradaki soru, işletmeler arası işbirliğinin kapısını açmak için hükümetler arası birlikte nasıl çalışılacağı…”

Elektrik üretim kapasitesi 10 ila 300 megawatt (mw) arasında değişen reaktörler küçük ve modüler nükleer reaktör (SMR) olarak adlandırılıyor. Dördüncü nesil reaktör olarak da tanımlanan küçük ve modüler nükleer reaktörler için aslında hiçbirimizin dikkatini çekmeyen ilk işaret 30 Mayıs’ta TRT Haber’de yayınlanan bir haber-röportaj ile gelmişti. Bugün Akkuyu’da büyük bir hızla inşasına devam edilen 1000 mw ve üstü reaktörler üçüncü nesil olarak nitelendirilen konvansiyonel reaktörler olarak sınıflandırılıyor. Ortalama olarak dört veya beş küçük ve modüler nükleer reaktör Akkuyu NGS’nin kapasitesine denk geliyor. Alınması hedeflenen 35 küçük ve modüler nükleer reaktör 7-8 Akkuyu NGS santraline eş değer…

30 yıl işletim süresi, daha fazla radyoaktif atık

SMR’ler elektrik üretiminde, endüstriyel alanda da buhar ve termal ısı kullanılıyor. SMR’lere özellikle Rusya-Ukrayna savaşı ile birlikte ilgi arttı ve birçok ülkede ya kuruldu ya da inşaat halinde İnşaat süreleri konvansiyonel santrallere göre çok kısa olan bu santrallerin yakıt değişimi yapmadan uzun yıllar çalışabilmesi, boyutları ve kolayca yer değiştirilebilmesi TRT HABER’de de, küçük modüler reaktörlerin bir avantajı olarak sunulmuştu. Ancak ortalama 30 yıl işletim süreleri olduğu söylenen bu santraller konvansiyonel reaktörlere göre çok daha yüksek miktarda radyoaktif atık üretiyor. Dünyada halen çözümlenmemiş ve günden güne büyüyen radyoaktif atık sorunu varken, SMR’ lerden kaynaklı yüksek ve orta dereceli tehlikeli nükleer atıkların artmasıyla atık sorununun daha da büyüyeceği açık…

Çok sayıda bilim insanına göre küçük ve mikro modüler reaktörler halen geliştirilme aşamasında. Standardizasyonların henüz oturtulamaması, risklerin nasıl yönetileceğinin yeterince deneyimlenmemiş olması, nükleer güvenlik tartışmaları ve lisanslama aşılması bu santraller için çözülmesi gereken zorluklardan bazıları. Daha birkaç ay önceye kadar yakıt kompozisyonu, soğutucu seçimleri, pasif güvenlik sistemleri, atık yönetimi, acil durum/ani kapatma gibi lisanslamaya temel olacak standartlaşmış bir yapısının olmadığı ve var olan lisanslama içeriğinin küçük modüler reaktörleri kapsamadığı bilim çevrelerinde konuşulan SMR’lerin bugün tüm dünyaya Ukrayna-Rusya savaşı fırsat bilinerek pazarlanmaya çalışılıyor. Üstelik pazarlama stratejilerinin içinde konvansiyonel santrallerin savaşta oluşturabileceği riskler de kullanılıyor, SMR’lerin küçük, taşınabilir ve güvenli olduğu iddia ediliyor ve yer değiştirebileceği söyleniyor.

Emisyon azaltımı bahanesi

Bu santrallerin ülkemize pazarlanma stratejisinde ise 2053 yılında net sıfır karbon emisyonu hedeflediğini iddia eden Türkiye’nin halen elektrik üretiminin %35’den fazlası sayıları 70’i bulan kömürlü termik santrallerden karşılanıyor olması kullanılıyor. Türkiye’nin bu hedefi yakalaması için çözümün başta güneş ve rüzgar olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarında değil, onlar yerine kurulacak SMR’lerde olduğu propagandası yapılıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan, nükleer enerjide ticari rekabet edebilirlik kıdemli danışmanı Justin Friedman’da bu duruma dikkat çekerek Türkiye’nin 2050 yıllarda ‘ulaşmayı’ hedeflediği 20 gigavatlık nükleerden elektrik üretim hedefi pastasından 35 SMR’lik bir pay istiyor.

Nukleersiz.org koordinatörü ve Yeşil Gazete nükleer editörü Pınar Demircan 2050 yılına kadar karbon emisyonu düşürme hedefleri bahane edilerek nükleer santrallerde dünya ve küresel sistemle uyum içindeki Türkiye’de nükleer enerji ısrarının devam ettiğini vurguluyor. Bu şekilde gerek dünyada gerekse Türkiye’de enerji üretimi için doğa dostu ve az maliyetli enerji üretiminin de önü tıkanmak istendiğini vurgulayan Demircan ayrıca Türkiye’nin karbonsuzlaşma iddiasında da bir samimi olmadığını söylüyor. Bilindiği gibi halen ülkemizde aktif 68 adet kömürlü termik santral varken ve bunların hızla kapatılması gerekirken en son Çinli Shanghai Elektrik tarafından Adana Sugözü’nde inşa edilen Hunutlu Termik Santrali açıldı… Demircan ayrıca, “Türkiye’nin SMR satın alma olasılığı ile ilgili haberi ise  iktidarın katlanan ekonomik krize rağmen SMR lobisinin müşterisi olmayı, yaklaşan hayati seçimin öncesinde sermaye gruplarının desteğini almak için elini güçlendirme girişimi olarak okunması gerektiğini” belirtiyor.

Çok sayıda ülke nükleer santrallerini kapatıyor. Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle yaşanan enerji krizi bile başta Almanya olmak üzere ülkelerin bu yaklaşımlarını değiştiremedi. Şimdi nükleer lobi son birkaç Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansında yaptığı dördüncü nesil küçük ve mikro modüler reaktörlerin fosil yakıtların alternatifi olduğu propagandasının, Rusya-Ukrayna savaşını da fırsat bilerek sonuçlarını almaya çalışıyor.

Ancak bu tuzağa düşülmemesi; ‘nükleer rönesansın’ gerçek olmadığının görülmesi gerekiyor. Halk sağlığı bakış açısı ile ister konvansiyonel olsun, ister küçük; günden güne büyüyen radyoaktif atık sorunu, radyasyon sızıntısı ve ekosistemler açısından yıkıcı olan kazalara neden olması nedeniyle nükleer santraller kesinlikle kullanımdan kaldırılmalı… Nükleer santrallerin ekonomik ömrünü tamamladığı zaman kendisinin de bir radyoaktif atık haline döndüğü de unutulmamalı…

Ülkemize gelince, Rus Nükleer Şirketi ROSATOM tarafından inşa edilen gerek Akkuyu’daki projeden, gerekse henüz kimin tarafından yapılacağı belli olmayan Sinop’ta ÇED onayı verilmiş olan projelerden vazgeçilmesi ve SMR alım sürecine girilmemesi gerekiyor. Pınar Demircan’ın da dile getirdiği gibi bunun için de siyasi partilerle, sivil toplum örgütleriyle bir an önce görüşmeler yapması ve kamuoyuna SMR ile ilgili gerçeklerin anlatılması şart. TBB, TTB ve TMMOB’nin daha önce Akkuyu ve Sinop projelerinde olduğu gibi bir araya gelerek SMR gerçeklerini topluma anlatarak ilk adımı atmasında fayda var. Unutmayın 35 SMR yaklaşık 7-8 tane Akkuyu NGS’ne neredeyse eşit…

Yoksa yarın çok geç olabilir…

 

Almanya’nın darbeci ırkçıları kim? -Kenan Mortan

Almanya’da çok sayıda insanın tutuklandığı operasyon, bu ülkedeki sağ yapılanmanın boyutlarını gözler önüne serdi.

Asal örgüt, yeniden imparatorluk kurmak isteyen “İmparatorluk Vatandaşları” isimli terör grubu.

Ülkedeki demokratik sistemi devirmeyi hedefleyen ’İmparatorluk Vatandaşları” tek bir oluşum değil. Özü, Almanya Federal Cumhuriyeti devleti ve demokratik düzenin reddine dayanıyor.

“İmparatorluk Vatandaşları”, Almanya İmparatorluğu’nun 1871’deki sınırları içinde devam ettiğini, mevcut Almanya’nın 2. Dünya Savaşı’nın galibi batılı müttefik ülkelerce yönetildiğini düşünüyorlar. Temel hedefleri, Almanya İmparatorluğu’nun parti ve kurumlarıyla yeniden inşası. Grubun içinde Yahudi düşmanı düşünce (antisemitizm) egemen. Yahudi Soykırımı’nı inkâr ediyorlar. Almanya’nın dünyada egemenlik elde  etmeye çalışan Yahudilerin elindeki derin bir devlet  tarafından yöneltildiğini öne süren “komplo teorisi” temel inançları.

Tutuklananlar arasında bulunan Prens 13. Heinrich isimli bir aristokrat, darbe planını yapan grubun lideri olarak görülüyor.

Almanya’da bu ideolojiyi resmen benimseyen binlerce kişi var. Tutuklananlar arasında Alman ordusunun komando birliğinde görev yapan bir kişinin  ve  Almanya için Alternatif Partisi’nden (AfD) eski bir milletvekilinin  bulunması, hareketin siyaset ve ordu bağlantısını gözler önüne seriyor.

İlham kaynakları Kavgam kitabı ve Nazizm

Özyönetimciler” kendilerini  Almanya Federal Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak görmüyor. Kendi yönetim binalarının bulunduğu arazi  egemenlik alanları. Vergi ya da idari cezaları ödemeyi reddediyorlar. Kendi kimlikleri ve ehliyetleri  var.

“İmparatorluk  Vatandaşları” içinde yer alan “Aykırı Düşünenler” grubu, pandemi döneminde hükümetin önlemlerine yönelik protesto gösterileriyle  gündeme geldi. Almanya’nın temel düzeninin reddedilmesi konusunda  “İmparatorluk Vatandaşları” ile örtüşüyorlar.

Pandemi, üç aşırı sağcı, ırkçı grubu bir araya  getirdi, eylemlerini  artık ortak olarak düzenliyorlar. “Dünyada Yahudi egemenliğini oluşturmaya çalışan küresel bir elit var!” şeklinde kurguladıkları komplo teorisi, artık daha fazla pazarlanıyor.

Bu oluşumların Adolf Hitler’in “Kavgam” adlı kitapta yer alan görüşlerle büyük oranda örtüşmesi, Almanya’da ırkçılık ve Yahudi düşmanlığının köklerini göstermesi bakımından çok düşündürücü.

Nazizmi savaş sonrasında tarih  kitaplarında okutmayan ve böylece “yok sayan” bir  devlet anlayışı, şimdi ektiğini biçmiyor mu?

*

Yaşar Kemal ustamız taa 1986’da şöyle demiş: Almanlar topladıkları binlerce, yüz binlerce, milyonlarca  kişiye burada (Auschwitz )işkence etmişler, burada işçileri, Yahudileri yakmışlardır (…) Dünya için Auschwitz  altından kalkılmaz  bir vicdan azabı, bir insan alçaklığı anıtıdır. Auschwitz durdukça insanlığın vicdanı bir alçaklıkta, bir delilikte kanayıp  duracaktır.

(Yeşil Gazete’nin notu:) Almanya‘da 7 Aralık’ta düzenlenen bir operasyonla, aralarında eski asker, polis ve yargıcın bulunduğu 25 kişi, terör örgütü üyesi olmak ve silahlı darbe planlamak suçlamasıyla gözaltına alındı. Bu kişilerden 19’u tutuklandı. 22 kişi “Almanya’daki siyasi sistemi devirmek isteyen bir terör örgütünün üyesi olmak” suçlamasıyla yargılanacak. Kendilerine “İmparatorluk Vatandaşları” diyen ve modern Almanya ile hali hazırdaki Alman yasalarını tanımayan, hükümeti yıkmak için darbe planları yaptıkları anlaşılan grubun 23 bin kişiye ulaştığı sanılıyor. 

 

Reklamlarda istismarı normalleştirmek: Hata değil, kültür

Geçtiğimiz haftalarda dünya gündemini etkileyen bir moda skandalı Türkiye’de de haberlere konu oldu. Başrolde Balenciaga markasının olduğu skandalın konusu çocuğun cinsel istismarı idi ve Türkiye kamuoyunda da yer buldu.

Balenciaga, yılbaşı kampanyasının fotoğraf çekimlerinde çocuklarla birlikte BDSM (bağlama, hakimiyet, sadizm, mazoşism kelimeleri ile ifade edilen bir cinsel ve kişisel ilişki türü) ögeleri, çocuk istismarını ifade eden öğeler ve çocuk istismarını ifade özgürlüğü kapsamında değerlendiren bir davaya ait dosyaların kullanılması ile kamuoyunun büyük tepkisini aldı. Marka, pazarlama stratejisi olarak moda skandallarını seviyor olsa da bu kez diğerlerinden farklı davranmak zorunda kaldı. Çocuğun cinsel istismarını normalleştirmek bir yana teşvik etmekle suçlandığı bu fotoğraf çekiminin suçunu fotoğrafçıya atmaya çalıştı, yapım şirketine dava açtı, en sonunda da özür mesajı yayınlayarak tüm Instagram fotoğraflarını sildi.

‘Birazcık skandal’?

Kreatif direktörünün “Birazcık moda skandalının kimseye zararı olmaz” özlü sözüne sahip olan marka, bu kez “birazcık”ın dozunu ayarlayamadı. Ya da bu konuyu öyle mi okumak lazım?

Aslında bu olayda iki ayrı fotoğraf çekimi söz konusu. Çocukların seks oyuncakları ve istismar ögeleriyle çekilen fotoğraflar ilk tepkileri almış olsa da büyük skandal, yılbaşı kampanyasından çok önce Nicole Kidman, Isabelle Huppert, Bella Hadid gibi modellerin yer aldığı The Garde-Robe çekimlerinde masanın üzerinde bulunan dava dosyalarının fark edilmesiyle patlak verdi.

Fotoğraflarda kullanılan söz konusu dava dosyaları çocuk pornografisinin ifade özgürlüğü olması gerektiğini savunan bir davaydı. Balenciaga da yılbaşı çekimine gelen tepkilerden sonra bu eski çekimle ilgili hukuki süreç başlattı. Davayı bu çekimi yapan şirkete açtı, üstelik mahkemeye sunulan başvuru belgesinde BDSM ögeleri yer almadı. Fotoğraf çekiminde yer alan ünlülerden bir kısmı olay büyüyünce açıklama yaptı, bir kısmından ses yok.

Şok Reklamcılık (Shockvertising)

Şok reklamcılığı, adından da anlaşılacağı gibi tüketiciyi şaşırtan, dikkatini çeken ve böylece markaya&ürüne ilgisini çekmeyi amaçlayan bir reklam türüdür.  Ani bir şekilde yüksek duygu uyandırmayı amaçlar, reklamın çok paylaşılması, viral olması, konuşulması amaçlanır.

Tahmin edilebileceği gibi bu da çoğu zaman rahatsız edici (çarpıcı ya da şaşırtıcı derler reklamın iyisi kötüsü yoktur diyenler) tabu ögeler kullanmayı, hatta çoğu zaman şiddet, sömürü, aşağılama pornosunun önünü açar. Gelen tepkilere göre “bu konuyu tartıştırmak istedik” şeklinde aziz&azize rolünden özür dilemeye, olmadı birilerini suçlamaya varan sonuçları olmakla birlikte marka çoğunlukla o gün viral olmaktan çok memnun ayrılır; çünkü kamuoyunu bu kadar yoğun bir şekilde markadan konuşturmanın bu kadar ucuz prodüksiyonlu başka yolları pek yoktur.

Bunu Benetton bir dönem çok iyi yaptı, dünya liderlerini öpüştürttüğü ve farklı ırklardan insanları çarpıcı fotoğraflarla bir arada kullandığı kampanyalarıyla “United Colors” (Birleşmiş Renkler) imajını pekiştirdi ve tüm dünyaya markasını çok iyi tanıttı. Bu dünya barışı ve kardeşliğinin savunuculuğunu yapan aziz&azize rolünü oynarken ürünlerinin Bangladeş’te çocuk işçiliği ve güvencesiz işçi sömürüsüyle üretildiği ortaya çıkmıştı. Marka bunun üzerine yepisyeni sosyal sorumluluk kampanyalarıyla tabii ki boy gösterdi, hâlâ da devam ediyor. Yalnız Benetton yıllarca bu kampanyayı sürdürdükten sonra marka bilinirliği pekişip satışlar artık artmamaya başladığında pazarlama stratejisini değiştirdi, peki Bangladeş ve diğer ülkelerde güvencesiz çalışan işçilerin “united color”ları ne oldu?

Başarılı sayılan örnekleri olsa da şok reklamcılık çoğu zaman bağlamından çıkardığı olay/durumlar, hiçe saydığı değerler sebebiyle oldukça tepki çekiyor ve son yıllarda markaların pazarlama planlarında çok da yer kaplamıyor. Eğer markanın pazarlama planı başlı başına bu değilse tabii. 2020’ler dünyasında pazarlama daha çok 15-20 sene önce şok reklamcılık ile dikkat çekilmeye çalışılan konuların yıkama (greenwashing, pinkwashing, rainbow washing, blackwashing…) ile duyarlılık şovuna dönüştüğü bir alan. Eskiden LGBTİ+ ile cinsiyetçi kalıplarla dalga geçen markalar şimdi onur haftasında logolarına gökkuşağı koyuyorlarsa bu kültür değiştiğinden değil pazarlama değiştiğinden.

Her şey reklam malzemesi olur mu?

Bu ay yaşanan bu Balenciaga skandalı da bu anlamda ilk değil, akıllara hem eski hem yeni birçok pazarlama rezaletini de getirdi. Birçok marka yıllar içinde birçok pazarlama rezaletine imza attı, özür diledi, geri çekildi, telafi kampanyaları düzenledi, yeniden yaptı veya yapmadı. Burada meselenin tek bir markanın bir ya da birkaç konuya “duyarlılığının” eksikliğinden fazlalığından çıkarıp bunun bir kültür olduğu gerçeğini görmek gerek.

Çok uzun süre iletişim ve pazarlamada “çoğunluğun gülmesi” bir pozitif tepki sayıldı, “reklamın iyisi kötüsü yoktur” düsturu da buraya işaret ediyor. Bu yıllarda ses çoğunluğunun beyaz ataerkiye ait olduğunu hesaba katarsak tepki alabilmek için cinsiyetçi, ırkçı, mizojenist, popülist pazarlama kampanyaları yapmak da meşru sayılıyordu. Nefret suçuna, aşağılamaya ya da şiddet pornosuna maruz bırakılan topluluklar ses çıkardıkça bu işlerin vasatlığı da ortaya dökülmeye başladı.

Kimi zaman benzer vasatlıkta işler infial yaratmıyor ya da markanın özür dilemesini veya strateji değiştirmesini gerektirecek kadar tepki çekmiyor ve bunlar yapılmaya devam ediliyor. Bu durum açıkça ortaya koyuyor ki bunlar dil sürçmesi değil var olan kültürün açığa çıkması.

Beyaz, eril, üsttenci bakış açısı birçok sektörün, iş dünyasının da ana akım kültürünü oluşturuyor. Böyle olunca da “iddialı, çarpıcı” gibi sıfatlarla ırkçılık yapmak ya da istismarı meşrulaştırmak normal sayılabiliyor. Balenciaga’nın son kriz yönetimine bakarsak bir türlü yapılan işe sorumlu seçemediler. Önce fotoğrafçıyı suçladılar, sonra yapım şirketine dava açtılar, CEO bir şeyler yayınladı, Instagram postları silindi. Ne oldu şimdi? Markanın ileri dönem iletişim stratejisi baştan mı yazılacak? Demek ki bu tepkiler olmasa bu şekilde çalışılmaya devam edilecekti? Asıl çarpıcı olan nokta işte bu.

 

 

Rant -4

[email protected]

Birkaç haftadır ara verdiğimiz “rant tartışmalarına” geri dönecek olursak:

Rant olgusuyla baş etmek, pazar ekonomisinin geçerli olduğu bir ortamda olanaksıza yakın bir güçlük içeriyor. Çünkü kentler çok sayıda küçük yatırımcının hisse sahibi olduğu bir borsa gibi çalışıyor. TÜİK’in yayınladığı “Nüfus ve Konut Sayımı (NKS), 2021” istatistiklerine göre (kuşkulu bir gösterge olabilir elbet) hanehalklarının %60.7’si oturduğu konutun sahibi (bianet/19 Aralık 2022). Bu rakamın kentler için %50’nin üzerinde olup son dönemde oranın gerilediği ile ilgili gazete haberlerini de görüyoruz.

Başka türlü söyleyecek olursak, kentlilerin oransal olarak büyük bir bölümü (orta alt sınıflardan başlayarak daha üstte yer alan bütün sınıflar) kentin rant borsasına yatırım yapmış durumda. Ekonominin iyi gitmediği, enflasyonun hızının yüksek olduğu bir ortamda eğer doğrudan girişimci olma cesaretiniz niyetiniz ya da olanağınız yoksa elinizdeki küçük veya orta birikiminizle/ emeklilik ikramiyenizle vb. ne yapabilirsiniz?

İnşaat: Hem istihdam hem rant kaynağı

Hemen bütün kentlilerin hem fikir oldukları yatırım alanları altın ya da kentsel bir toprak parçasıdır. Böylece hem paranızın değerini korumuş olursunuz hem de tapusunu ya da hissesinin bir parçasını aldığınınız toprak parçasının sahip olduğu diferansiyel ranta miktarına göre rant elde dersiniz. Eğer iyi bir seçim yapmışsanız veya şanslıysanız hızla, kötü seçim yapmışsanız daha yavaş bir rant artışından yararlanırsınız. Bu, göreli olarak riskli olmayan bir yatırımdır. Bu beklentinin bir kısmının oldukça masum bir orta sınıf beklentisi olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Bu durumda rant olgusuna kuramsal ya da uygulamalı bir biçimde karşı çıkmak çok güçleşiyor.

Rantla ilgili ilişkilenmenin yaygınlığı sadece kentin en yoksulları dışındaki nerdeyse bütün kesimlerinin borsasından bir biçimde hisse aldığı bir yatırım olması nedeniyle değildir. Ülke ekonomisinin en temel sektörlerinden biri (Çin Halk Cumhuriyeti’nden Brezilya’ya, Afrika ülkelerinin göreli gelişmiş olanlarına, Rusya ve Türkiye’ye kadar birçok ülkede olduğu gibi) eğer inşaat sektörü ise, o zaman rantla ilişkilenmiş emlak piyasası en yoksulları da ilgilendirmektedir. İnşaat sektörü, en yoksul ve eğitimi/ becerisi az olan kesim için bir istihdam yaratıcısıdır. Ama aynı zamanda rantın da yaratıcısıdır. Eğer inşaat sektörü krize girer ve daralırsa iş bulmak ve gelir elde etmek pek çok aile için güçleşebilir.

Kentsel dönüşüm: Kime yarar, kime zarar?

İnşaat sektörü, hem kentsel toprak piyasasındaki alım-satımlar/ emlak işleri ile uğraşanlar hem inşaat malzemesi ve inşaat makineleri üreten ve onaran küçük ve orta sanayi işyerlerinde (üretiminde ve ticaretinde) çalışanlar, inşaatla/ çevre düzenlemesiyle ilgili tasarım ve denetimi işyerleri hem de inşaat sektörü istihdamı kentin ekonomisinin can damarlarından biri gibidir. Kentte rant piyasasının canlılığı, kent ekonomisinin canlılığı ile eşdeğer gibidir.

Kentsel topraklar hemen her zaman rant kazandırır, ancak bazı durumlarda kentlerin bazı alanları toplumsal statü veya kentteki güncel eğilimler bakımından çöküntüye uğrayabilir. Bu durumda rant getirisi azalır, durur veya geriye bile dönebilir. Kent içinde böyle değer çöküntüleri olması ve toplumsal olarak bazı bölgelerin tekinsizleşmesi, kamu yönetiminin bir sorun alanı olmaya dönüşür ve bu nedenle “kentsel dönüşüm” veya bazen “kentsel yenileme” vb. gibi jenerik adı olan (ama gerçek adı “soylulaştırma” olan) uygulama programları yapılır.

Bazen de kentsel topraklar üzerindeki rant piyasası yeteri kadar hareketli ve hızlı değilse bunu kamu veya kamuyla etik olmayan bir işbirliği içinde/ bütünleşik olan çeşitli özel sektör kesimleri eliyle hızlandırmak her zaman olasıdır. Yukarıda, rantın kent ekonomisinin can damarını nasıl beslediğini anlatırken atladığımız banka ve finans sektörünü, kent yöneticileri ile yerel politikacıları da ranttan beslenen/ ilişkilenen kentli gruplara eklemek gerekir.

Kentsel dönüşüm, bir kavram olarak gerekli koşullar varsa ve kamusal yarar sınıfsal olarak zedelenmeden/ kendi etiğine uygun biçimde gerçekleşiyorsa  kentin ve kent toplumunun yararınadır. Kent de yaşayan her canlı gibi yaşlanabilir ve bazı kesimleri hastalanabilir ve bakıma/ onarıma gereksinim gösterebilir. Ama kentsel dönüşüm rant avcılarının/ spekülatörlerin projesi olarak tasarlanmışsa, özellikle kent yoksulları için büyük bir tehdit oluşturur.

Kentteki çöküntü alanları kamusal bir manipülasyonla kentsel rantı harekete geçirmek ve çoğaltmak için kullanılabiliyorsa, bu durum birçok kentli kesim için istenilir bir gelişme olacaktır. Ama çöküntü alanları yoksa veya yeterli değilse, o zaman “dönüştürülecek” alanların icat edilmesi gerekecektir. Türkiye’de bu tür bir durum için en iyi potansiyelin gecekondu alanlarında oluştuğu 1980’li yıllarda, neoliberalizmin ekonomiyi, politikayı ve toplumu etkilemeye yeni başladığı yıllarda keşfedilmişti.

‘Kondu rant savaşı’nda kaybedenler

1950’lerden başlayarak kentlerin çeperlerinde ya da merkezi yerde olsa bile, kentsel gelişme için uygun olmayan/ riskli alanlarda (dere/ sel yatakları/ vadi tabanları, dik eğilimli-heyelanlı yamaçlar veya kentin gelişme yönü üzerinde bulunmayan araziler vb.) gelişmişti. Kent nüfuslarının/ göçlerin artarak sürmesi nedeniyle nüfus ve yüzölçümlü olarak büyüyen kentlerde, gecekondu alanlarını konumsal özellikleri, dolayısıyla toprak değeri değişti/ arttı, bu alanlarda bir rant birikmeye başladı.

Gecekondular, kentteki konumları nedeniyle diferansiyel rantın artışından yararlandılar, ancak hem altyapının göreli yetersizliği hem de buradaki toplumsal-sınıfsal yaşamın yerel özellikleri/ toplumsal ve kültürel olarak kent ortalamasından aşağıda olduğuna dair (burjuva) değer yargıları rantın artışındaki sınırlamalar olarak belirmeye başladı.

Bu durumda kentin eski gecekondu bölgelerinin kentsel dönüşüm projeleriyle yenilenmesi, kentli grupların geniş kesimleri için rant sağlayabilecek, dolayısıyla kentlerde geniş bir (ekonomik, politik ve yönetimsel) konsensüs sağlayabilecek bir proje/ politika olabildi. Ve tapusu olanlar için öyle oldu.

Ancak gecekonduların dönüşümünde de kaybedenler oldu. Bu kesimler genel olarak kentin en yoksulları, tapu sahibi olmayanlar/ kiracılardı. Ayrıca, genel olarak kadınlar ve çocuklar da toplumsal, sosyal-psikolojik bakımlardan kayıplara uğradı. Mülk sahibi ailelerin bir parçası olsalar ve aile ekonomik olarak bir yarar elde etmiş olsa bile kadınlar gecekondularda geliştirmiş oldukları komşulukları, toplumsal ilişki ağlarını ve dayanışmaları; çocuklar da gecekondunun doğayla ilişki kurabilme olanakları sağladığı küçük ekolojik koruma-oyun alanlarını/ fırsatlarını yitirdikleri için kaybedenler safında sayılabilirler.

Kentsel rantın bu karşı konulamaz büyük gücü en başka en yoksullar/ kiracılar olmak üzere, kentlerdeki sınıfsal ayrışmayı sürekli derinleştirdi. Bu da kentteki hemen herkesin bir biçimde yaşamına girmiş olan rant olgusunu neden kabul edilemez ve onaylanamaz olduğu savını tartışma noktasına yeniden getirdi.

Sorunu tartışmasının son bölümünde bu konuları ve ranta karşı ne tür patikalar geliştirebileceğimizi tartışacak ve konuyu şimdilik tamamlamış olacağız.

 

[Bir şarkının hikayesi] Sodade/ Cesaria Evora

Mariana Dos Santos, yüzlerce Cape Verde’li göçmenle beraber, kahve ve kakao hasadında işçi olarak çalışmak üzere, Sao Tomé adasına gitmek için tekneye bindiğinde, henüz 18 yaşında idi.

Küçük ülkesi, 1400 yılından beri Portekizli sömürgecilerin kontrolündeydi ve diğer kolonilerdeki işgücü açığını kapatmanın en iyi yolu olarak göçler teşvik ediliyordu.

Ayrıca Portekiz İmparatorluğu’nda köleliğin kaldırılmasından sonraki süreçte, adalarda baş gösteren kuraklık, açlık ve salgın, hastalıkları da beraberinde getirmiş ve ardı ardına birkaç göç dalgasına sebebiyet vermişti. İşte 1954 yılında Mariana Dos Santos’u Sao Tomé‘ye götüren göç dalgası da bunlardan biriydi. Daha iyi bir hayat yaşamak amacıyla ailesinden ve sevdiklerinden uzaklaşacak ve bir bilinmezliğe doğru yol alacaktı.

Bir şilte, bir battaniye, çok hasret…

Genç Mariana Dos Santos, Sao Tomé’ye gitmeden hemen önce erkek arkadaşı Joao ile.

Kontratlarını imzalayan göçmenlere teknede uyumaları için bir şilte ve bir battaniye veriliyordu ve Sau Nicolau adasından başlayan yolculukları dokuz gün sürüyordu.

Mariana kendisini adasından, ailesinden ve sevdiğinden 10 yıl boyunca uzaklaştıracak günü hiç unutmadı. Erkek arkadaşı Joao, ona limana kadar eşlik etmiş ve gitarıyla serenat yapmıştı.

Kim sana bu uzun yolu gösterdi ?/ Kim sana bu uzun yolu gösterdi? / Sao Tomé’ye giden yolu.

Quem mostrava esse caminho longe?
Quem mostrava esse caminho longe?
Esse caminho pa Sao Tomé
Sodade, sodade, sodade
Dessa minha terra, Sao Nicolau

Bu hüzünlü veda şarkısı, yerel bir müzisyen olan Armando Zeferino Soares tarafından yazılmıştı. Sanatçı, 2006 yılında Semana gazetesi ile yaptığı söyleşide, şarkıyı Sao Tomé’ye gidecek olan arkadaşları için verilen bir veda partisinde bestelediğini söylemişti.

“Sodade”, Portekizcedeki “Saudade” sözcüğünden Cape Verde Creole lisanında türetilmiş bir sözcük idi ve “gurbet hasreti, sıla hasreti ” manasına geliyordu.

“Hasret , hasret, hasret / Benim toprağım Sao Nicolau’dan”

Sodade, kölelik, salgın hastalıklar ve göçlerle şekillenen ve acı, hasret ve direniş hikayelerini anlatan Cape Verde müziği Morna‘nın en güzel örneklerinden biri olarak, Morna Müziğinin Kraliçesi olarak ünlenen Cesaria Evora tarafından ölümsüzleştirildi.

 

Çocuk yaşta iken müzisyen babasını kaybeden ve 16 yaşından itibaren tavernalarda şarkı söyleyerek sahne hayatına başlayan Cesaria Evora, 44 yaşında iken Cape Verde’li bir başka sanatçı olan Bana tarafından Lizbon’a davet edilmişti. Burada, yapımcı Jose de Silva tarafından keşfedilen Evora, 1988 yılında “La Diva Aux Pieds Nus” , “Çıplak Ayaklı Diva” albümü ile ilk uluslararası başarısını elde etti.

Sanatçının,” Sodade”ın da yer aldığı  1992 tarihli “Miss Perfumado” albümü, büyük bir başarı elde ederek 300.000 kopya sattı. Şarkılarını Cape Verde Creole lisanında söyleyen Cesaria Evora, bu küçük Batı Afrika adalar ülkesinin sembolü ve müzik elçisi olmuştu. Adasındaki yoksul kadınlarla dayanışmasının bir işareti olarak tüm konserlerine çıplak ayakla çıkan Diva, kapısının her zaman açık olması ile bilinen doğduğu ada, Mindelo’daki evinde 70 yaşında iken vefat etti.

Cesaia Evora ile özdeşleşen bu hüzünlü veda şarkısı “Sodade” eşliğinde Cape Verde’ye veda ederek, Sao Tomé’ye çalışmaya giden göçmenlerden Mariana Dos Santos gibi şanslı olanları, doğdukları topraklara dönüp orada yaşamlarını sürdürdü. Bir kısmı ise doğdukları toprakları bir daha hiç göremeyen talihsiz göçmenler kervanına katıldı.

Kaynakça

  • Ramalho De Silva B., The Story of Morna, 23.05.2021, aljazeera.com
  • Hatton B., A local Life: Singer Cesaria Evora was called” The barefoot Diva”, 17.11.2011, Washington Post
  • Cagnolari V., Césaria Evora : Memories of a journey, 17.12.2021
  • Wikipedia, Sodade, Armando Zeferino Soares, Cesaria Evora,